“Hiç de canım çalışmak istemiyor bu sabah!” dedi genç adam.
Ağır ağır doğruldu masasından. Ceketine uzandı önce tereddütle, sonra “Boş ver!” gibilerinden yaptığı bir el işareti ile ceketini giydi. “Ne yapmalıyım?” kararsızlığını yaşıyordu besbelli.
Kapıyı çekti, kaçıncı kapatışıydı bu, yıllardır bu kapıyı? Gücünün yettiğince bütün dertlerini, bütün dünyasını bu kapının arkasında tek başına kendisi, kendisiyle paylaşmıştı.
Fakir bir ailenin çocuğu idi. Anası-babası; “İş bulsun, ahir ömürlerinde(1) kendilerine baksın!” arzusu ile köyden şehre, hiçbir himmetini(2) görmedikleri ağabeyinin yanına göndermişlerdi onu, uzunca yıllar öncesinden.
Ağabeyi yardımcı olamamış, kendisi de yengesine “Ağır” gelmişti, her ne kadar yeğenleri Cansu ve Göksu “Amca” diyerek kucağından hiç inmeseler de gün boyu.
Başının çaresine bakmayı denemişti o zamanlar genç bir delikanlı olan şimdiki genç adam. Ağabeyinden oldukça uzak, kenar mahallelerin birinde, hemşerilerinden birine ait bu “Sığınağım” dediği, artık önemi olmadığı için kulübe, gecekondu ya da bodrum da denilebilecek evciği bulmuştu.
Üstelik herkese “Amcam” diye belirttiği ev sahibi, kendisinin kullanmadığı kenarda-köşede neyi varsa, onda eksik gördüğü her şeyi vererek evini düzenlemişti de bir bakıma.
Kendini ve izini kaybettirmişti, hem herkese karşı. Sadece sorumluluklarını taşıdığı anne-babasına biriktirebildikçe amma üç, amma beş kuruş yardım gönderiyordu, göndermeğe çalışıyordu, hatta bazı-bazen, üç-beş ayda bir, sene de en az iki defa olmak üzere yeterli harçlık biriktirebilirse köy otobüsleri ile ellerini öpmeğe bile gidiyordu.
“Ne yapıyorsun?” sorusunun cevabı her zaman “i” harfi uzatılmış bir “Hiç” oluyordu.
Ağabeyi mi? O; çoktan “Hanım Köylü(3)” olmuştu, bayramda-seyranda bile uğramaları pek mümkün olmuyordu köye, çoluk-çocuk. Artık sebep her ne ise? Kendisi de, yani ağabeyi şöyle geçerken bir uğrayıveriyormuştu, yarım saatliğine, bir saatliğine, anlatılan kadar.
Güven her şeydi. Hemşerisi ev sahibi, amca ona güvenmişti. O da onun güvenini boş çıkarmamıştı. Bazen aç yattığı da oluyordu, ama kirasını aksatmadan her aybaşında muntazaman ödüyordu.
Günlük işler buluyordu, simit sattığı da oluyordu, Kazı-Kazan sattığı da. Bazen sokaklarda karikatür ya da resim yapıyordu. Bazen Temizlik İşçisi oluyordu, bazen bir markette yardımcı. Ayakkabı da boyuyordu bazen, yara bandı da satıyordu. Ufacık da olsa sermaye diyeceği bir birikim yapılandığında elinde-avucunda…
Parası yoktu ama bugünlerde. Ne yapacağını düşünüyordu. Düşüncelerinde yoğunlaşan bir başka şekil vardı, son bir hafta-on gündür. Gitmeli miydi? Uzaktan da olsa onu görmenin mutluluğunu yaşamalı mıydı? Bu, bugünü de yarı aç-yarı tok geçirmek anlamında olmaz mıydı? Ne yarı açı-yarı toku? Tamamen aç dese, daha doğru bir söz söylemiş olurdu!
Düşüncelerini tartmak istercesine, komşu bahçenin duvarına iğreti oturdu. Sigara yakmak istedi. Ceplerini yokladı. Oysa biliyordu son sigarasını bir gece evvel tükettiğini, çalıştığı kitabı bitirmek arzusuyla, gözlerinin yorgunluğuna; “Dur!” demek isterken. Sonra boyasız bırakmadığı ayakkabılarının üzerinde doğruldu. Karar vermişti. Onu görmek, tüm gün aç kalmaya değerdi. Yönünü, yolunu çizmişti zihninde. Adım adım yaklaşıyor olmanın heyecanını hissediyordu.
Yolun nasıl sona erdiğini, o kapıda nasıl durduğunu bilemedi. Kim bilir kaç defa gelip döndüğü, dinlencelerini tükettiği o küçük bahçe kapısının önünde buldu kendini. 22 Numaralı bu kapıyı sevdiğini düşünüyordu. Sabahın ışıklarında, akşamların serenatlarını(1) söylemek istiyordu. Oysa siyah, simsiyah gözlerinden başka onun hakkında hiçbir şeyi bilmiyordu.
Bilmesi de önemli değildi zaten… “Zengin Kız-Fakir Oğlan” romanı yazılacak veya filmi çevrilecek değildi ki onun için. Uzaktan, ama uzaktan da olsa onu görmek arzusunun önüne geçemiyordu...
Bir dilek, dayanılması güç bir arzu idi, onu görmek isteği gönlünde. Oysa yaşadığı genç bir trafik kazasının topallığında ulaşılamayacak hedefleri çok iyi takdir ediyor, edebiliyor, bilebiliyordu. Bu düşünceleri yaşarken genç adam;
“Bakar mısınız?” diye seslenildiğini duydu. Başını kaldırdı. Orta yaşlı bir hanım, bahçe kapısının yanında ona bakıyordu. Göz göze geldiklerinde gayri ihtiyari(5); ”Ben mi?” anlamında elini göğsüne bastırmıştı.
“Bahçıvan hasta. İşiniz yoksa ve anlıyorsanız, bahçenin çimlerini keserseniz, evin hanımı size on lira verecek. Ne dersiniz?”
“Duyduklarım doğru mu?” diye düşündü içinden genç adam. “Hem para kazanacağım, hem aynı dünyayı paylaşacağım. Hem de gizlenmeden, topallığımdan utanmadan. Belki onu da görebileceğim, uzaktan da olsa, yakından da belki, şansım elverirse.”
Hemen kararını verdi;
“Peki, çimleri biçerim. Makine neredeyse gösterin lütfen. Çim Biçme Makasını da alayım. Kenar çitlerini de düzeltirim.”
Belirli bir süre sonra makineyle çalışmaya başlamıştı. Ama bakımı tam yapılmayan makine susmuştu birdenbire. Bir eksiklik, bir yanlışlık, bir hata vardı, ama nerede? Sinirlenir gibi oldu genç adam.
Makineyi ters çevirdi. Belirli yerlerine bakması gerekliydi. Yaptığı işlerden biri olmamakla beraber, az da olsa bu konuda da deneyimi var sayılırdı. Bir tornacıda bir süre çalışmış, yağ-is-pis kendine zor geldiğinden o işten çarçabuk ayrılmıştı.
O birikim şimdi olasıdır ki işine yarayacaktı. Ancak bunun için aletlere, avadanlıklara ihtiyacı vardı. Evin hizmetçisi olduğunu öğrendiği hanımdan bu aletleri nereden alacağını öğrenmek için evin kapısını zil yerine parmağıyla tıklatarak çaldı, usulca.
Kapı açıldığında, dünyasına bir güneş daha doğduğunu sandı genç adam. O; o idi, karşısında duran. Günlerce gizli gizli düşündüğü, düşlediği, yaşadığı O…
“Şey…” dedi kekeleyerek.
“Çayır Biçme Makinesi bozuldu da… Tamir edecektim de… Şey… Alet lâzımdı da… Onu… Onu isteyecektim de…”
Genç kız telâşsız, kendinden emin, belki de varlıklı olmanın verdiği rahatlık ve fakat gecikmiş beklentilerle;
“Gelin benimle!” dedi genç adamın önüne geçerek.
Genç adam, kızı saçlarının en ucundan topuklarına kadar tüm şekliyle zihnine resmetmenin hazzını duyarak takip etti, depo sandığı yere gidene kadar:
“Burası… Aradığınız parça ve aletleri burada bulabilirsiniz sanırım. Benzin ve yağlar da şu bidonlarda olsa gerek. Haydi, Allah kolaylık versin!”
Sanki daha önce genç adamla hiç karşılaşmamış, hiç görmemiş, hiç tanışmamış gibi sırtını dönüp ayrıldı genç kız.
“Teşekkür ederim” dediğini duymuş muydu acaba genç adamın, kendi arkasından koşuşan dalgınlığında.
Topal oluşunun uygun gördüğü ivecenlikle(6) Çim Biçme Makinesini alarak depoya götürdü. Tamiratı bitirip, makineyi çalışır duruma getirdiğinde saatin kaç olduğunu hatırlayamıyordu. Saatini ya çalışırken bir kenara koymuştu depoda, ya da evde unutmuştu, umursamıyordu.
Çimleri kesmeye devam etti. Büyük bir moral gücü yüklenmiş gibiydi. Bahçenin büyük bir bölümünün biçimi bitmiş, güneş oldukça yükselmişti. İşte o sırada, sokaktan geçen simitçinin sesi açlığını hissettirmişti, öğlene yaklaşışında. Bir kenara dürüp bıraktığı ceketinin cebine uzandı, cebini karıştırdı. Bulduğu parayı kaybetmeme heyecanı ile simitçiye uzattı.
Hem simidini yiyor, hem de çimleri biçmeye devam ediyordu. Devamlı olarak izleniyormuş gibi bir his vardı içinde. Belki hizmetçi kadın, “Makineyi çalar-götürür!” diye çekinerek kenardan-köşeden bakıyor olabilir diye düşündü.
Gerçekten böyle bir şeyden şüphelenebilir miydi? Olabilirdi tabii. Kendisini ilk defa görmüştü, doğal karşılanmalıydı şüphelenilmesi kendinden. Gene de bu duyguyu üstünden atmak arzusunu yüklendi.
Başını kaldırarak sanki koluyla alnındaki teri siliyormuş gibi, güneşi siper ederek eve doğru baktı. Hizmetçi kadını görememişti, ama onu görmüştü balkonda. Oturmuş, kitap okuyordu. Gülümsedi ister-istemez, kendi-kendine. Fark etmiş miydi acaba? Önemli değildi, ama sanki o da gülümsemiş gibi gelmişti kendine.
Motoru durdurdu, bir kenara çekti ve otları tırmıkla toplamaya çalıştı öbek-öbek. Sonra ağaç gövdelerinin, kenar taşlarının, havuz kenarının yanlarındaki makinenin ulaşamadığı çimleri de Çim Biçme Makasıyla kesmeye başladı.
Havuzun yanındaki kesilecek çimlerin bulunduğu bir bölüm balkonun en iyi görülebileceği yer idi.
Başını kaldırıp baktı, belki yeni bir umutla. Yoktu balkonda. Beklentisinin karamsarlığında daha bir hırsla biçmeğe devam etti kenar çimlerini.
Makasın ritmik sesleri arasında bir ses duyduğunu sandı genç adam. Bu ses sabahtan; “Bakar mısınız?” diye çağıran ses değildi. Bir musiki, bir şiir, bir renkti sanki:
“Yorulmadınız mı?”
Elindeki tepsiyle bahçede havuzun yanı başındaki masaya ilerlerken gördü onu:
“Hayır. Hem bitmedi ki işim daha!”
“Hiç susamaz mısınız?”
“Bahçedeki musluktan içtim.”
“Buyurmaz mısınız?”
Siyah-siyahtı heyecan aradığına inandığı gözleri. Hem genç kızın sabah depoyu gösterdiği kıyafet değildi üstündeki. Beyaz bir elbise, yenilenmiş takılar ve taranmış saçlar gözlemlemiş gibi geldi kendine.
“Yok, canım, hadi canım sen de! Oldu olacak masallardan alıntı yap beynine de tamam olsundu düşünceler. Daha neler? Dünyada tek bir kendisi kalsa erkek olarak, hem sırılsıklam âşık, gene de bakmazdı kendine yahu! Herhalde ıssız bir adaya düşse rastlamayı en son düşüneceği kişi kendisi olurdu. Amma…
Eğer Çırpıcı Mehmet Ağanın o bir dudağı yerde-bir dudağı gökte olan Arabı, ya da Alâattin’in o devi çıksaydı karşısına da; “Dile benden ne dilersin!’deseydi, herhalde başka bir düşünce geçmezdi içinden.
Tek hakkı da, üç hakkı da olsa, herhalde dileyeceği tek dilek, şu anda içinden geçen dilek olurdu. Aman, insanın düşüncelerinde zırvalaması pek de hayra yorulacak gibi değildi!” Son sözü beynine emredercesine gibi oldu gene içinden: “Boş ver!” Ve yerinden doğruldu genç adam.
“Acıkmışsınızdır. Bir-iki lokma bir şeyler getirdim size.”
“Teşekkür ederim. Zahmet etmişsiniz!”
“Yoksa ‘karnım tok!’ mu diyeceksiniz?”
“Eh! Aşağı-yukarı evet.”
“Bir simitle doyuyor musunuz?”
“Aha, işte şimdi yakaladım! Demek izlenmişim!” diye düşündü genç topal adam. Bir şey diyemedi gene de. Sadece dalgın, yüzüne bakmakla yetindi, genç kızın.
“Haydi, soğutmayın!”
Emreder gibiydi sanki. Masaya oturdu genç adam. Onun da oturma arzusu içinde olduğunu hissedince, cebindeki kâğıt mendillerden bir-ikisini çıkartarak sandalyesini silme gayretinde oldu, ne de olsa elbiseleri ve pantolonu beyazdı:
“Bir saniye. Belki toz kalkmıştır, sandalyenizi sileyim.”
Ve kâğıt mendillerden birini de ‘her ihtimale karşı’ diye düşünerek sandalye üstüne muntazamca serdi.
“Teşekkür ederim” dedi genç kız otururken ve genç adamın hareketlerini takip etmeye başladı.
“Uzun zamandır böyle bir yemek yememiştim. Midem, uzun zamandır ilk defa böyle bir bayramı yaşıyor. Para vermeseler de, olur. Hem onu gördüm ya! Hem yanımda ya! Hem sesini duydum ya!” diye düşünüyordu genç adam.
“Yemek yerken çatalı-bıçağı oldukça düzgün kullanıyor. Ağzını şapırdatmıyor. Dişleri temiz. Ekmeği lokma-lokma koparıyor, ısırmıyor, saçı-sakalı düzgün. Hem çok düzgün konuşuyor. Türkçesi de çok iyi. Tırnakları-elleri temiz ve böyle işlere alışkın biri gibi az da olsa nasırlı değil. Boş gezen, avare(7), tinerci(7)-çapulcu(7) olamaz. Kibar bir çekinikliği var, alışkın olmadığı. Bir iş var bunda kestiremediğim. Yine de sormalıyım!” diye bir araştırmacı gibi, bir hafiye gibi izliyor ve düşünüyordu genç kız. İçtenlikle sordu:
“İşiniz yok mu sizin?”
“Şimdilik yok, ileride olacak sanırım.”
“Nesiniz?”
“Hiç!”
“Hiç olur mu?”
“Neden olmasın ki?”
“Söylemek istemiyor musunuz?”
“Gerekli değil ki! Günlük yaşıyorum.”
“Ayağınız doğuştan mı rahatsız?”
Özellikle “Rahatsız” demişti sanki.
“Yoo! Küçükken geçirdiğim bir kaza eseri.”
“Adınız ne?”
“Sait Mecnun!”
“Herhalde soyadınız da vardır?”
“Alyel.”
Midesinin açlığını susturmak için, ağzını nedense kısa kelimeler için açmayı yeğliyordu genç adam.
“Ya sizin?”
“ Halime” dedi genç kız da ve durdu. Sonra soran bakışlarını yoğunlaştırdı Mecnun’un gözlerinde;
“Bugün, burada oluşunuz rastlantı değil, değil mi?”
Yemeğini bitirmişti Mecnun. Ağzını peçeteyle silerken;
“Önemli mi?” dedi.
“Bilemiyorum. Birkaç gün evvel, rahat etmeniz için otobüste yerimi verdiğim günden beri, o kadar çok gördüm ki buralarda sizi. O gün, günlerden 14 Mayıs’tı. Çok iyi hatırlıyorum. Çünkü bir arkadaşımın Doğum Günü idi. Oysa daha önceden hiç karşılaşmamıştık sizinle. İyi bir hafızam olduğunu söylerler arkadaşlarım. Gördüklerimi pek unutmam. Bağışlayın lütfen, özrünüz dolaysıyla sizi de unutmam mümkün değildi. Gerçi okuldan çok zaman babamın arabasıyla geliyordum, ama şu sıralarda babamın işleri oldukça yoğun olduğu için Belediye Otobüsüne binmek zorunda kalıyorum.”
“Ben hep otobüse binerim, sağa-sola giderken. Başka türlüsü de olamaz zaten.”
“Sanırım ilk defa o gün, teşekkür etmenin ezikliğini yaşadığınızı hissettim. Teşekkür etmenizden duygusal olarak etkilendiğimi söylemem gerek. Hatta yardım etmek bile geçti aklımdan. Nasıl yardım edebilirimi bilmeden. Biz varlıklı kişilerin maalesef yanlışlarımızdan biri bu. Bilmiyoruz bazı şeyleri. Hayır Kurumlarına kurban vermekle, bağış yapmakla görevimizin bittiği düşüncesindeyiz. Oysa doğrusu bu değil, değil mi?”
Cevap vermesini mi bekliyordu genç adamın, yoksa yorumlarına devam etmek için nefes alıp durmak mı istemişti, bilemedi.
“Bir ara başınızı kaldırdınız otobüste ve bana gülümsediniz. Hafızama(8) kaydettim bir kere daha sizi. Sonra otobüsten inip evime kadar takip ettiniz beni, hissettim. Bir yer vermekle bu kadar medyun(9) olacağınız aklımın ucundan bile geçmemişti. Ben insandım, beyaz koltuklar ve ön koltukların kimin hakları olduklarını biliyordum. Çünkü her şey okullarda öğretilmez. Bazı şeyler gönülden gelir, kalpten gelir, insanlıktan, alınan terbiyeden gelir.”
Nefes aldı derince, devam etmek arzusuyla:
“Sonra simit satarken gördüm sizi, buralarda. Okulun civarında kâğıt mendil sattığınızı da gördüm. İşsiz misiniz gerçekten? Söyleyin ne iş yaparsınız? Polis misiniz yoksa? Bir olayı mı takip ediyorsunuz?”
“Polis değilim. Keşke olsaydım. Aç kalmamak için bulduğum her işi yaparım. Şu sıralar işsizim.”
“İsterseniz babama söyleyeyim, rica edeyim. Fabrikasında size iş versin.”
“Bir topala kim iş verir ki? Bazı işleri bilirim, ama özel yeteneğim olan bir iş yok. Hem ben böyle yaşamaktan memnunum, teşekkür ederim.”
“Sizin gibi insan olmakla gururluyum. Biliyorum ki siz bu bahçedeki bahçıvan değilsiniz. Bana, biraz ipucunu elinizden, gözünüzden kaçıracağınız günü bekleyip mutlaka bulacak, tanıyacağım sizi. Şimdilik; ‘Peki, sizin dediğiniz, düşündüğünüz gibi olsun’ diyorum. Ama bir gün mutlaka tanıyacağım sizi.”
Yerinden kalktı Mecnun;
“Yemek için çok teşekkür ederim. İnanın uzun zamandır böyle bir yemek yememiştim. Tekrar teşekkür ederim. Şimdi izninizle işimi bitirmek isterim. Yalnız…”
“Evet, yalnız, ne?”
Belki bir başka beklenti vardı sorusunda:
“Utanarak söylüyorum, ama mümkün mü acaba? Sigaramı almamışım yanıma. Hizmetçinizle misafirlerinizin sigaralarından bir tek sigara gönderirseniz, memnun kalacağım.”
Tepsiyi alarak eve gitmek üzere hızla sırtını döndüğünde Halime, anlamsız bakışlarını da peşi sıra götürüyordu Mecnun’un. Anlamamıştı. Belki de anlamak istemiyordu genç adam. Kenar çimlerini kesmeye, düzeltmeğe başlamıştı yeniden. Biraz sonra hizmetçi, yabancı markalı bir sigara paketini kendisine uzattı. Paketten bir sigara aldı, yaktı ve paketi tekrar hizmetçiye geri uzattı.
İkindi ezanı okunurken bitirmişti tüm işlerini. Hizmetçi masayı siliyordu, sandalyeleri siliyordu, ceketine uzanırken. Çim Biçme Makinesini, makası depoya götürdü. Yorulduğunu hissediyordu az da olsa. Hizmetçiye döndü, seslendi:
“Bayan. Yorgun gibi hissediyorum kendimi biraz. Eğer evin hanımı izin verirse biçilmiş çimleri, yarın çuvallara doldururum. Oturduğumuz sokaktaki komşumun sağmal iki keçisi var, onlara götürürüm, eğer başka düşünceleri yoksa. Kenar çitlerini de yarın düzeltirim. Ek ücret de istemem. Ücretimi de yarın alırım.”
Hiç harçlığının olmadığını düşünmesine, bilmesine rağmen, ihtiyacına boş vermişliğini yaşıyordu zihninde.
“Bir dakika” dedi Hizmetçi. “Çayı sizin için demletmişti. Sanırım kendileri de gelecek birazdan.”
“Çay mı?”
“Evet.”
“Bence sakıncası yok, ama benim için çok fazla ikram bu. Bekleyebilirim. Yalnız sigarayla, birkaç kâğıt ve bir de siyah kurşunkalem getirebilir misiniz bana acaba?”
“Sorayım efendim.”
Çayın kokusu o kadar güzel, tatlı ve nefis geliyordu ki? “Şöyle demli bir çay içmeyeli ne kadar zaman oldu kim bilir?” diye düşündü. Evinde ya sallama çay içerdi, ya bitki çayı, ya da varsa yoksa neskayfe! Bu, bir arkadaşından alıntı idi. “Nes çay da var mı?” demişti, espri niyetine.
“Şu sigaranız. Şunlar kâğıtlar, şu da kurşunkalem. Neden istediniz, ama anlayamadım?” dedi Halime, çayları koyarken.
“Hiç. Biraz resim yapmasını da bildiğimi söylerler arkadaşlarım. Resminizi yapayım istedim, ikramlarınızın karşılığı, hediye olarak.”
“Arkadaşlarım” derken açık verdiğinin farkında değildi Mecnun. Sigarasını yakmış, çayını yudumlarken, kalem yavaş yavaş ritmik tırmanış ve yörüngesine oturmaya başlamıştı.
“Ama hiçbir yere bakmıyorsunuz, resmi yaparken?”
“O kadar gerekli değil ki!”
Neden böyle demek gereğini hissetmişti? Bir büyük sırrı açığa vurmamış mıydı son anda? Resmini yapmak için verdiği karara sinirlenmişti Mecnun. Ama artık yapacak bir şey yoktu. Resmi tamamlamıştı. Evinde de aynı resimleri yaptığını söyleyemezdi, hem söylememeliydi de.
Halime de susuyor, yalnızca bakıyordu dalgın. Sanki Mecnun’un gözlerinin ilerisinde, beyninin hücrelerinde görmek istediklerini görmek istercesine. Yerinden kalktı. Resme baktı.
“Aaa!” dedi yalnızca. Bu seste geniş bir hayret, büyük bir duygusallık yaşıyordu.
“Tıpkı bir fotoğraf gibi. Mademki ezbere denecek kadar canlı resim yapabiliyorsunuz, o halde diğer kâğıtlardan birine de kendi resminizi yapın.”
Kendi resmini de yaptı Mecnun ve;
“Her şey için teşekkür ederim. Çay için, sigara için, yemek için ayrı ayrı. Sayenizde karnım doydu…”
“Ben de resim için teşekkür ederim. Şu da hizmetinizin karşılığı, lütfen kabul edin. Ayrıca yarın da biraz işler olacak sanıyorum. Gelirseniz memnun olacağım.” derken cebinden çıkardığı parayı uzatıyordu.
“Teşekkür ederim, bu hakkım değil. Bana on lira demişti Hizmetçi Hanım. Hem işim de bitmedi, kenar çitlerini tamamlayamadım bile.”
“Biliyorum. Ama ben öyle takdir ettim. Lütfen kabul edin!”
Parayı almak için elini uzattı, elinin eline değmesinden heyecanlanmıştı. Bu; daha önce duymadığı bir haz, hissetmediği bir heyecandı. Utandı, başını önüne eğdi.
Bu sırada önce bir araba sesi duyuldu, sonra kapının önünde duran arabayı gördüler.
“Babam geldi!” dedi Halime ve arabaya doğru koştu, garaja alınmasını beklemeden.
“Hoş geldin Babacığım!”
“Hoş bulduk kızım! Kim o adam, orada duran?”
“Bahçıvan hasta da, çimleri biçmesi için onu ben tuttum. Ücretini de verdim, şimdi gidiyordu o da.”
“Seninle aynı masada çay içecek değerde biri mi?”
“…?”
Sustu Halime, verecek cevabı yoktu çünkü. Bir şey söyleyememenin üzüntüsünü yaşarken babası Mecnun’un yanına geldi:
“Bak delikanlı! Çimleri biçmişsin. Sağ ol! Ücretini de almışsın. Ama bahçıvanımız var. Ve de seni bir daha buralarda hiç görmek istemiyorum. Şimdi hemen defol!”
“Peki, efendim!” dedi Mecnun, bahçe kapısına yürürken;
“Üstelik topalmış da…” denildiğini duydu arkasından. Topal oluşuna üzüldü hayatında ilk kez.
Bahçe kapısından çıktı. Sigara içmek istiyordu canı. Oysa biliyordu ki sigarası yoktu. İkram edilen sigarayı da masada bırakmıştı. Markete doğru ilerledi, elini cebine soktu:
“Bir sigara lütfen!” dedi, elindeki paraya baktı. Elli lirası var sanıyordu. Oysa cebinden çıkardığı para iç içe iki adet elli lira idi. Daha önce bakmadığı için, üzüldü, utandı, Market sahibi paranın üstünü verirken.
Marketten çıktığında Hizmetçi Hanım ile burun buruna geldi:
“Hanımım üzgün. ‘Babamın kusuruna bakmasın, yarın mutlaka gelsin!’ dedi!”
“Peki geleceğim!”
Yollardaki taşları sağlam ayağıyla kenarlarda toplayarak tekmeliyor, kaldırımlardaki çizgilere basmadan yürümeğe çalışıyordu zihnindeki düşünceleri terbiye etmek veyahut da dağıtmak istercesine.
Morale çok ihtiyacı vardı. Çünkü her şeyin biteceği o güne o kadar az zamanı kalmıştı ki. Gönlü o güne ulaşma arzusundaydı. “Fakir Oğlan – Zengin Kız” imajını(10), hele hele şimdi, topallığını da unutturuyordu ona.
Yeni bir sigara yaktı ve derin bir nefes aldı. Bir meyhanenin önünden geçerken, bastıramadığı duyguları itekleyerek kapıyı açtı, içeriye girdi. Gerçekte hem alışkanlığı yoktu, hem de ancak bir bira içebildiği, arkadaşlarının hazırladığı bir piknik, ya da mangal partisi gibi maddi katkısının olmadığı son toplantının üzerinden neredeyse bir yıldan fazla bir zaman geçtiğini hatırladı…
Meyhaneden çıktığında ne ayağında taşları tekmeleyecek güç, ne de kaldırımlardaki çizgilere basmadan yürüyecek hal ya da derman kalmamış gibiydi. Zorlukla açtı “Sığınağım” dediği o tek odalı gecekondunun kapısını ve masadaki karakalem yapılmış resme bakıp;
“Bağışla! Affet!” dedi, bilinçsizce, mantıksızca ve olduğu gibi uzandı yatağına.
Sabah, bir hayli yükselmişti ayıldığında. Başı zonkluyordu(11). Ecza Dolabını açıp bir ilâç yuttu, anlamsız.
“Gitmem gerek! Çünkü söz verdim!” Oysa zorunluluktan değil, istemden dolayı idi gitmek için düşüncesi.
Tıraş olması, üstüne-başına çekidüzen vermesi çok kısa sürdü. Komşusuna çimler için haber verdi. Çuvalları alıp yola çıktılar, dört tekerlekli Pazar Arabası ile hani “Tornet” denilen. Eve ulaştıklarında, önce arabayı görmemiş olmaktan dolayı rahatladı. Sonra hiç kimseye danışmadan bahçe kapısından içeri girdi, komşusuna önayak olarak(12), yani yol göstererek.
Yine bekliyordu balkonda, kitap okuyormuş gibi. Kendinde yaşayan duyguları yaşıyor muydu acaba o da? Haydi, canım sen de! Dağ yolunda yonca nerede, gül dalında gonca nerede? Hele babasının tehdidini de dikkate aldığında; kendini darı ambarında tahayyül eden tavuk olmak hakkı bile esirgenmişti, neme lâzım? Ama belki bir kıvılcım, belki bir kibrit alevi. Bu umut bile yeterdi ona. Varsın sonunda vuslat(13)denilen kavuşmak olmasındı.
Çimleri torbalarda toplayıp komşusunun tornetine yükleyip onu gönderdikten sonra, gitti, depodan makası aldı ve kenar çitlerini özenle düzeltmeye başladı. Cebinde bir zarf içine koyduğu fazladan 50 liranın buruşmaması için özen göstermeyi de ihmal etmiyordu, hakkı değildi, alamazdı, iadesi gerekliydi, çünkü.
Günün nasıl sona erdiğini bilemedi bu sefer de. Yine Öğle Yemeğini yemiş, yine çayını içmişti. Yine konuşmuşlardı dereden-tepeden. Ama hep o tek korkuyu kalplerinde hissetmiş ve yaşamışlardı (galiba). Kendisi için bu duygu “Mutlaka” idi, onun içinse böyle bir varsayımı(14) düşünmek safdillik(15) olsa gerekti.
Kendisince, onun duygularına ait ufacık da olsa bir ipucu geçse eline açılmak, duygularından bahsetmek zor olmayacak gibiydi, bu şans yaratılmıyor, belki de yaratılmak istenmiyor gibi geliyordu kendine. Bu nedenle de doğal olarak çekiniyordu.
“Çekiniyordu” deyince, unutmaması gerekliydi Mecnun’un. Bir de baba faktörü vardı; “Defol! Topalmış!” diyen. Bu nedenle babasıyla “Bir kere daha karşılaşırsak” düşüncesi nedeniyle gerçekten huzursuzluk içindeydi.
Halime ise, bir şey bilememenin, duygularını analizleyememenin(16), babasının; bolluğun varlığını hissederek insanları aşağılamasının, acımasız davranışının üzüntü ve tereddütlerini yaşıyordu.
“Bugünü dünden daha çok sevdim!” dedi Halime elini uzatırken.
“Ben de!” dedi Mecnun, şaşkınlıkla uzanan el için ne yapacağını kestiremezken. Üzüntüyü hissediyordu gönlünde tokalaşırken. Fazladan verildiğini düşündüğü 50 lirayı da onun geri almamasının ezikliğini.
“Söz verdiğim işlerim var, bir hafta kadar. Belki yarın gene geçerim buralardan. Belki de bir Pazar Sabahı.”
“Her Pazar Sabahı balkonda olacağım. Çimlerin uzaması için, bahçıvanımızın gelmemesi için, babamla karşılaşmamanız için dua edeceğim.”
“Allahaısmarladık!”
“Güle güle! Ama bugünkü çalışmanızın bedelini ödemedim!”
“Ben dünkünü fazla verdiniz diye iade etmek isterken siz bugün yeniden beni üzme gayreti içindesiniz sanki. Hakkımı dün yeterince aldım. Kabul edemem!”
“O zaman yanlış anlamayın lütfen. Babamın giymediği, bugün-yarın bahçıvana veya bir Hayır Kurumuna vermeyi düşündüğümüz gömlek ve elbiseler var. Paket halinde hazırladım. Versem, kendinize göre düzelttirip giyer misiniz?”
“Tabii. Neden olmasın ki? Hem memnuniyetle...”
Hemen eve koştu Halime, bir çantayla döndü evden. Uzatırken;
“Pazarları unutmayın!” dedi.
“Pazarları unutmayacağım!” dedi Mecnun bahçe kapısından çıkarken.
Sokakta iki adım, belki de üç adım atmıştı ki, yanında bir arabanın durması ile irkildi(17), döndü Mecnun. Babasıydı:
“Topal Herif! Ben sana; ‘Buralarda dolaşma!’ demedim mi?”
Daha ne olduğunu anlayamadan çenesine yediği yumrukla kaldırıma sırtüstü düştüğünü ve Halime’nin babasının anlayamadığı cümlelerle söylene söylene evine doğru yürüyüşünü şöyle-böyle hatırlayabiliyordu.
Yerinde doğrulmaya çalıştı. Dudağı patlamıştı. Dişleri kanıyordu. Önemsemedi, hem de hiç. Üstünü-başını silkeledi, çantayı eline aldı evine doğru yöneldi…
Bir hafta geçti aradan, yoğun bir çalışmayla geçen. Kendini başarılı sayıyordu çalışmasının meyvesinde. Koşmak, iple çektiği ilk Pazar sabahında ona müjde vermek arzusunu taşıyordu gönlünde. Ama ya yine babasıyla karşılaşırsa, ya yine dayak yerseydi? Korkmuyordu. Çekinmiyordu. Kahırlandığı tek düşünce vardı. Sevgi tomurcuğu izlediğini sanıyordu Halime’nin gözlerinde. Ya filizlenmemiştiyse? Ya da kendisi düşüncesinde yanılmıştıysa?
Komşusundan simitçi tablasını aldı. Fırından simitleri alıp yerleştirdi tablaya, ağır ağır adımlamaya başladı yolları: “Simitçi!” diye son “i” harfini oldukça uzatarak.
“Simitçi, iki simit ver!”
“Bana da üç simit ver, lütfen!”
“Ah oğlum! Bitirmeden bize de yetiştir, iki tane!”
“Gardaş gecikme, bizim bebelere de üç dene veğ, olu mu?!”
Bereketli başlamıştı gün. Bugün son gündü. “Yarından itibaren simitçi olmayacağım!” diye düşünüyordu. Bu düşüncelerle ulaştı, 22 Numaralı evin Bahçe Kapısına. Ailece kahvaltı ederken gördü balkonda onları; annesi, babası ile O. “Ben buradan geçiyorum” anlamında yine son “i” harfini uzatarak bağırdı:
“Simitçi!”
Halime heyecanla doğruldu yerinden. Heyecanını babası da fark etmişti. Yerinden doğruldu birden, balkondan aşağıya doğru eğilip sinirli bir şekilde bağırdı:
“Mustafa! Murat!”
“Buyurun Erol Bey!”
“Çabuk şu simitçiyi defedin kapıdan. Daha önce; ‘Dolaşma buralarda!’ demiştim. Hâlâ dolaşıyor. İyice kendine getirin de, unutmasın şaşkınlığını, çabuk! Haydi! Acele!”
“Peki, efendim!” deyip koşuşlarını gördü Mecnun, Halime’nin babasının sözlerinin eklentisinde. Kaçamazdı, koşamazdı, özrü engeldi buna. Halime çaresizliğini yaşıyordu, korumaların koşularında.
Her şey o kadar çabuk olup bitmişti ki. Çok az da olsa, kalan simitler dağılmış, iki büklüm kalmıştı Mecnun cadde kenarında.
Halime ağlıyordu, hıçkırıklara boğulmuştu:
“Yapmasalardı Baba. Elin garibi(18), ne olurdu?”
“Sana; ‘Görüşme!’ demiştim, elin ne olduğu belli olmayan topalıyla. Arsız(19) herif! Simitçiymiş! Ders olsun bu ona!”
Eşi tasdikleme gereği hissetti:
“Haklısın Bey! Kız kısmısını başına buyruk bırakmayacaksın. Yoksa ya davulcuya varır, ya zurnacıya…”
“Haklısın Hanım. Zamane(20) gençleri ya davulcunun, ya zurnacının, ya da topalın, çakalın hayatında olmak isterler. Zamane işte…”
“İzninizle!” deyip kalktı Halime masadan, odasına gitti.
Karakalem resimleri alıp yatağına uzandı, küskün damlalar süzülürken yanağından, varlıklı bir ailenin çocuğu olmasının üzüntüsünü yaşıyordu, yaşamak istediklerini kendi başına da olsa yaşayabileceği inancındaydı, hem her ne olursa olsun, sonucunda evlâtlıktan ret edilmek olsa bile.
Artık bir şeyleri kendisine itiraf etmesinin zamanın geldiğini, hatta gelip-geçmek üzere olduğunun gerekliliğini düşünüyordu. İçinde yaşattığı acıma değil, sevgi idi, hem gerçek sevgi. Onu kendisinden uzaklaştıramayan, çeken... Engel olmayı aklından bile geçiremediği bir çekim.
O halde itiraf etmeliydi içinden, kendi kendine, sessizce ve fakat nefesini özgürce kullanacağı anda demeliydi ki; “Ben Halime, seviyorum bu Mecnun denen topal genci!”
Ha! Ondan sonrası mı? İlgilendirmiyordu hem hiç kimseyi, kendileri dışında. “İki âşık bir olunca samanlık seyran olurmuş…” Hem gönüller bir olunca, yarım elma gönül alma örneği, yarım-yarım bölüşürlerdi bir somun ekmeği, tuza banarak.
Sevgi olduktan, mutlu olmak istedikten sonra para-pul-itibar(21) ne idi ki? Hazırladı kendini, diğer günlerin sonraları için. Yeter ki O; “Halime, seni istiyorum!” desindi. Bunu; otobüste yerini verdiği günden beri, peşinde yürüdüğü günlerden beri, gözlerinden, sözlerinden, açığa çıkarmamakta direndiği sırrından hissediyordu. Hatta anlıyordu.
Gözler yalan söylemezdi(22) hiçbir zaman. Kendisi bu gözleri görmüştü onda. Ya peki o, kendisinin gözleri ile tanışmış mıydı? Tanıyordu, emindi hatta bundan. Bir şey karşılıklı olmazsa denge bozulurdu.
Kendisini dengede görüyordu Halime. Ve onun ömür boyu, sadece şu andaki gibi hülyalarında değil, gerçek hayatında da yanında olmasını istiyordu.Günü, odası içinde bitti Halime’nin.
Sabahın oluşunu bilemedi kimse kendi ruh halleriyle. Sabahın yanlışlığını ve akşamın küskünlüğünü yaşayan Erol Bey gitmemişti işine. Umurunda değil gibiydi işi, yaşadıklarının umurunda olması gerektiğinin inancındaydı, tek kızının üzüntüsünü üleşme düşündeydi, nasıl olacağını bilemeden. Kısaca; Güneş evreni aydınlatmış, ancak bu eve girmemişti henüz.
Ve akşam geldi. Bir önceki günün sabahının pişmanlığı ve tüm iki günün suskunluğu içinde idiler, akşam yemeğine zorla bir araya gelerek oturduklarında. Sessiz, sadece kaşık-çatal seslerinin ve televizyonun sesinin hüküm sürdüğü bir ortamın yaşanması çabası içindeydiler. Haberler veriliyordu televizyonda:
“Tıp Fakültesinden bu yıl mezun olan genç doktorlar diplomalarını aldılar.”
Ekranda genç doktorlar gösterilirken bir doktorun özrü ve özellikleri nedeniyle görüntüsünün zum yapılması(23) ve netleştirilmesi üzerine Halime yerinden kalktı ve daha iyi görmek arzusu ile (sanki) televizyonun yanına geldi.
Yeni genç doktorun başı sarılı, kolu askılıydı. Üzerinde Halime’nin hiç de yabancısı olmadığı bir elbise vardı, düzgün, temiz, ütülü.
Erol Bey de aynı dikkatle bakmaya başladı televizyonun ekranına girecekmişçesine.
Haber devam etti:
“Ve bu yıl Tıp Fakültesini birincilikle bitiren Doktor Sait Mecnun Alyel’e diplomasını Sayın Sağlık Bakanımız verdiler.”
Bu sözlerle birlikte spiker diğer haberlere geçti.
“Bu, o çocuk galiba hanım!” dedi Erol Bey.
“Kimdir o çocuk dediğin bey?” dedi sordu hanımı şaşkınlıkla, ya da anlamamışçasına.
Susmak artık mümkün değildi Halime için;
“Ya davulcu, ya zurnacı…” dedi sadece.
YAZANIN NOTLARI:
(*) Bilindiği gibi Leyla ile Mecnun öyküsü Fuzuli’nin bir derlemesidir. Mecnun’un ismi dertlenmeden önce Kays imiş. “İlahi Aşk” olayını herkes biliyor. Benim bu öyküde Leyla’yı uzak tutmamak için ufacık bir katkım oldu, bu Sait Mecnun’un soyadında şekillendi: ALYEL, Leyla’nın isminin tersten okunuşu idi. Karşısındaki Halime ismi ise; onu da bilginizi tazelemek için yazıyorum; Peygamberimizin sütannesinin ismi olup eşinin ismi de anladığınız üzere Mecnun’un ilk ismi olan Sait’tir. (Bir Cuma Hutbesinde edindiğim bilgi desem!)
(1) Ahir Ömür; Türkçemizde böyle bir deyim, ya da söz dizisi yok. Aslı; Ahir-i ömür olup son ömür, ömrün son demleri anlamındadır.
(2) Himmet; Yardım, kayırma, iyi davranma. Çalışma, emek, gayret, lütuf, iyilik, kalp isteğiyle gösterilen gayret, emek, çaba, kutsal sayılan bir kişi tarafından yapılan etki. Meyil, arzu, istek, azim, niyet, irade.
(3) Hanım Köylü; Eşinin yöresine yerleşip uyum sağlayan erkek.
(4) Serenat (Serenad); Geceleyin, açık havada sevgi duyulan biri için bir müzik aracıyla verilen küçük konser. “Yeşil pencerenden bir gül at bana/Işıklarla dolsun kalbimin içi…” şeklinde başlayan Ahmet Muhip DRANAS şiiri. “Bir nisan akşamı, serin bir günün, şarkın bu sevimli, en güzel köyünün…” şeklinde başlayan Faruk Nafiz ÇAMLIBEL şiiri, “Kimdir bana gülümseyen yeşillik balkonundan/Demek gecelerden sonra nihayet gün doğuyor” şeklinde başlayan Cahit Sıtkı TARANCI şiiri. “Senden başka kimse bilmesin istiyorum/Gözlerimin nasıl aşka çağırdığını” şeklinde başlayan Ümit Yaşar OĞUZCAN şiiri…
Bu şairlerin ve özellikle batı (İtalyan, Fransız ve İngiliz tipi genelde “Sone” denilen kısa şiir, türkü anlamında kendine özgü dizeler halinde) şairlerin şiirlerinin de serenat niteliğinde olduğunu biliyorum. Aklımda kalan iki önemli şair; Shakespeare ve Baudelarie. Bu şairlerin ve özellikle Ahmet Muhip Dranas’ın şiirinden etkilenerek diğer birçok şairlerimiz yanında âcizane 1963 yılında kaleme aldığım; “Kemanımın sesini işittiğin zaman/Anla –ki sanadır- kederli seslenişi/Yeşil pencereni aç da gülümse bir an/ Parlamaya başlasın bahtımın güneşi” şeklinde başlayan dizeleri de hatırlatmak geçti içimden.
Serenat olarak iklimlere, mevsimlere yokluklara, yalnızlıklara, doğaya… ait şiirler özellikle amatör ve genç şairler tarafından dile getirilmişse de bence en duygusal serenatlar sevgililer içindir.
Son olarak Zülfü Livaneli’nin bu isimde bir romanının olduğunu hatırlatmak isterim.
(5) Gayriihtiyari; İstemeksizin. Düşünmeden. Elinde olmayarak. İradesizce.
(6) İvecenlik (Evecenlik); Çabuk davranma alışkanlığında, huyunda olma.
(7) Avare (Avara); İşe yaramaz, işsiz-güçsüz, başıboş, aylak.
Tinerci; Uyuşturucu olarak tiner koklama alışkanlığı olan.
Çapulcu; Başkasının malını alan, talancı, yağmacı.
(8) Hafıza; Bellek. Öğrenilmiş ya da yaşanmış konuları, bunların geçmişle ilgisini bilinçli bir şekilde zihinde saklama gücü. Bir bilgisayarda verilerin ve işlem dizilerinin elektronik işaretler biçiminde saklandığı bölüm.
(9) Medyun; Verecekli, borçlu.
(10) İmaj; İmge. Görünüşü değiştirmek.
(11) Zonklamak; Vücudun bir yerinin, ya da yaranın nabız atışı gibi kesik kesik ağrıması yahut sancıması.
(12) Önayak Olmak; Diğerlerine örnek olmak üzere bir işe ilk önce başlamak.
(13) Vuslat; Kavuşmak, ulaşmak. Sıla. Bir süre ayrı kalınan yere ve yakınlarına kavuşmak.
(14) Varsayım; Deneyle kanıtlanmamış olmakla birlikte kanıtlanabileceği umulan, mantıksal bir sonuç çıkarmaya dayanak olarak öne sürülen düşünce, önerme. Bir olayı açıklamada yararlanılan bilimsel ilke.
(15) Safdillik; Kolayca aldatılanabilinmek, temiz yüreklilik.
(16) Analizlemek; Analiz etmek. Çözümlemek, tahlil etmek.
(17) İrkilmek; Ürküp korkarak geri çekilir gibi olmak, ya da korkup şaşırarak duraksamak. Birikmek, toplanmak, yığılmak.
(18) Elin Garibi; O ile yabancı olan, yabancı garip.
Garip; Aile ocağından uzakta, kimsesiz, gurbette yaşayan, doğduğu yerlerden ayrı düşmüş, yabancı.
(19) Arsız; Utanıp sıkılması olmayan, sırnaşık, yılışık, yüzsüz. İyi yetiştirilmemiş, şımarık çocuk.
(20) Zamane; Çağ, devir, şimdiki zamana ait olan.
(21) İtibar; Kredi. Saygınlık. Saygı görme, değerli bulunma, güvenilir olma.
(22) Kalbinin bulamadığını ararsan kaybedersin… Çünkü sen kalbindekini hayal edemezsin… Onu ölesiye sevemezsin. Evet, gözler güzelliğin aynasıdır, ama kalbin değil. ALINTI
Gözler insan ruhunun penceresidir. Du BARTAS
Gözler yalan söylemez. Hakan ATİK Şarkısı.
(23) Zum Yapmak; Optik kaydırma yapmak.