Çocukluğumda şöyle bir olay yaşamıştım;
Açık olan mutfak penceresinden bir kedi mutfağa girmişti ve onu görmüştüm. Koşup arkamdan kapıyı, sonra pencereyi kapatmıştım. Tel dolap kenarındaki oklavayı alıp kedinin üzerine yürümüştüm.
Kedi pabucun pahalı olduğuna mı inanmıştı, can tatlı, can pazarında mı bulmuştu kendini, ya da dokuz canından birini bile kaybetmemek arzusunda mıydı, ben oklavayı vurdukça, salladıkça, isabet ettirdikçe oradan-oraya koşmuş, koşuşturmuştu.
Yorulur gibiydim, henüz yorulmamıştım ama kedi yorulmuştu. İşin esprisi; alnından boncuk boncuk ter damlıyordu, desem nasıl olsa inanılmayacak!
Gerçektir ki korkmuştu kedicik, yorgunluğunun ötesinde. Sonunda bir köşeye poposunu verdi, gözlerini gözlerime dikti, tırnaklarını çıkarttı ve dişlerini göstererek tısladı.
Anladım ki hayat devamlı mücadeleden ibaret. Son anına kadar direnip başarılı olamıyorsan ve o zaman kadere isyan etsen bile mücadeleye devam edeceksin; “Ölmek var, dönmek yok!” gibisinden.
Pencereyi açıp azat ettim(1) kediyi…
Ve daha o yaşlarda her zaman, ülkemle, ailemle, varlığımla ilgili her şey için mücadele etmeye ve başarılı olmaya çalıştım. Önce ilköğretimi bitirdim.
“Babamın gel meslek sahibi ol!” demesine karşı okumaya devam ettim. Gene de onu kırmamak için Meslek Lisesine gittim. Sınavlar sonunda iki yıllık bir Üniversiteye gidip mezun oldum.
Askerliğimi özellikle şarkta yapmak istedim. Başarılı da oldum (sanırım).
Benden sonraki bir yaş küçüğüm erkek kardeşim Kubilay ile benden sonra iki yaş küçük olan kız kardeşim Gülenay’ı da okumaları için daima teşvik ettim.
Varlıklı bir adamdı babam. TIR Şoförü idi. Yurt içine, ya da yurt dışına gider günlerce gözükmezdi bir daha. Bakardık bir sabah evde, ertesi sabah yok.
Ya gittiği yerlerden bir şeyler getirirdi annem dâhil hepimize ayrı ayrı, ya da o akşam yemeğe çıkarırdı bizi, mevsimine göre sonrasında dondurma ya da tatlı da ısmarlardı.
Evimiz annemin üzerine idi, bizi dondurma yemeğe götürdüğü araba da kendimizindi. Ben yaşımı doldurup Sürücü Belgesi aldığımdan arabayı zaman zaman kullandığım olurdu, acil durumlar için.
Söylemeğe gerek yok sanırım, O konteynerli(2) TIR da babamın bizzat kendisine aitti. Övünerek anlatırdı. Pazar pikapçılığından, kamyonculuğa, sonra otobüs şoförlüğüne geçmiş. En sonunda TIR taşımacılığında karar kılmıştı.
İyi ki pikapçılık yaparken bizlerin babası olmuş diye düşünürdüm. Yoksa bugünlere kalaydı, ne ben, ne de kardeşlerim olurduk, tövbe-tövbe! Neler düşünen bir adamdım, değil mi?
Esasında bunu üzüntümü biraz da olsa hafifletmek için söylüyorum. Ne yurt içi seyahatlerden, ne de genelde Almanya’ya, Avusturya’ya yaptığı yurt dışı seyahatlerden çekinirdi babam. Onun tek çekindiği taşıma yeri Kıbrıs’tı. Çünkü orada trafik soldan olduğu için hep işi ters gidecek diye endişelenirdi.
Bazen; “Görev alanım içinde iyi ki İngiltere yok. Milyon verseler gitmem!” derdi.
Çok iyi Almanca bilirdi babam. Evvel emirde bizlerin de Almanca öğrenmemiz için önayak olmuştu. Lisan tercihimiz önce Almanca, sonra İngilizce olmuştu. Nedendir bilmem, Gülenay İngilizce yerine İspanyolca öğrenme gayretinde olmuştu.
Belki de favori rengi kırmızı olduğundan olsa gerek. Malum; Yahya Kemal BEYATLI; “Endülüs’te Raks” isimli şiirinde “Zil, şal ve gül” demiş, Münir Nurettin SELÇUK da Kürdîlihicazkâr Makamında bestelemişti onu.
Teskere almama bir ay kadar zaman kalmıştı. İzin kullanmadığım için erken terhis olacağım inancındaydım. Teamül(3) öyleydi çünkü. Hiçbir plânım yoktu terhis olduktan sonra ne yapacağımla ilgili.
Böyle bir anda aldım kara haberi. Kıbrıs’tan Türkiye’ye boş olarak dönerken küçük bir araba artık her nedense babamın TIR’ına arkadan çarpmış, arabanın şoförü, hanımı ve iki çocukları ölmüştü.
Onların bu halini gören babam şoka girmiş, Trafik Polisi de sanki babam hatalıymışçasına üstüne gitmesi nedeniyle kalp krizi geçirmiş, cankurtaran aracı gelinceye kadar o da Hakk’ına emanetini teslim etmişti.
Kaza Raporunda Trafik Polislerinin babamı hatalı buldukları ve bunun için üstüne gittikleri yazılı değildi. Ancak Kaza Raporunu almaya gittiğimde, suskun, üzgün bir iki polisin; “Başınız sağ olsun!” demesinden öyle tahmin etmiştim.
Babamın TIR’ını yeddi emin(4) olarak karakolun bahçesine çekmişti bir hayırsever (demem gerek galiba). Babamın cenazesini alıp, defnettik önce. Gidip tezkeremi aldım, döndüm. Babama ölümünün ardından hak verdim. Çünkü “Ben hayattayken alın şu ehliyetlerinizi!” demişti.
Kardeşlerimin ağır vasıta ehliyetleri yoktu, ama babam “Hini hacette(5) lâzım olur!” deyip bana aldırtmıştı. Hatta bir günlük okul kaytarması ile beni Kıbrıs’a bile götürmüş, düz yolda alışmak için TIR’ı ben kullanmıştım, oldukça uzun bir süre.
Unutmam; “Senden adam gibi adam olur, evlât!” demişti ve onun bildiği, konakladığımız bir yerde acıkmış olarak dürüm yemiştik alelacele.
TIR’ın yeddi emin garantisi ve ne gibi masraflarını birikimlerimizin oldukça büyük bir kısmını heba ederek karakoldan aldım getirdim kente ve bağlı olduğu ajansa uğrayarak babamın yerine kaydımı yaptırdım. Biraz acemilik çekecektim, ama atla deve değildi ya, alışırdım herhalde.
Tek düşüncem alışma süremin kısa olması ve bu süre zarfında Kıbrıs’a yol çıkmaması idi. Allah; “Dileyin, veririm(6)!” demişti, ben de kardeşlerimin başlangıçtaki muhalefetlerine(7) rağmen dilemiş, tahsil hayatımın getirilerine boş vererek baba mesleğine devam etmeğe karar vermiştim.
TIR şoförlüğü tek başına zordu. Külfetli(8) bir zanaattı(9). Babamın yıllarca bu işin nasıl üstesinden geldiğini çözemiyordum. Hele ikinci acıyı yaşadıktan sonra bunu daha da iyi anlamıştım. Yurt dışındaydım.
TIR’ım zımbacık(10) doldurulmuştu, tam yola çıkmak üzereyken, “Babamın acısını hazmedemeyen annemizi de kaybettiğimizi” iletti kardeşim.
Yerime TIR’ı getirip benim uçakla cenazeye ulaşmamı sağlayacak imkândan mahrumdum. Sınırlar arası ve uluslararası kurallar da dolu bir TIR’ın en fazla kaç Km/Saat hızla gitmesi gerektiğini belirlemişti, aşamazdım.
“Geliyorum!” dedim. “İki gün bekletin lütfen!”
Allah insanların dileklerini kabul ediyor, ancak kendi dediklerinin olmasına öncelik sağlıyordu. “İki gün bekletin!” demiştim ya, Allah’ın hoşuna gitmemişti herhalde dileğim. Emanetin bedeninin de kendisine çabuk ulaşmasını istemişti galiba. Çünkü ben acele etmek istedikçe Allah’ın çizdikleri gerçekleşiyordu.
Kısa sayılmayacak bir zamandır yaşamadığım şekilde iki defa lâstiğim patlamıştı, kirli mazottan olsa gerek mazot pompasının iyi çalışmaması dolaysıyla, onu temizlemeye uğraşmıştım.
Hoca; “Olmaz!” demiş, cenazeyi kaldırtmıştı kardeşlerim ben dönünceye kadar.
Babamı kaybettiğimizde annem; “Babanızın yanını da benim için satın alın!” demişti. Hissetmişti herhalde kısa zaman içinde onun yanında olacağını. Onun yanına defnetmişlerdi annemi de.
Bu arada enteresan diyebileceğim olaylar da olmadı değil. Amme davasının(11) sonuçlandığını öğrendik. Yapılan testte, TIR’a arkadan çarpan şoförün az da olsa alkollü olduğu tespit edilmiş, düğünden döndükleri için de yorgun olduğu varsayılmış, yeddi eminde muhafaza edilen bize ait olanları geri almış, hasar ufak da olsa borçlu kaldığımız babamın arkadaşı tamirci ağabeye borçlarımızın hepsini ödemiştik.
Yakınlarından “Ne tazminat, ya da kan bedeli isteyen olmuş” ne de “Gecenin o vaktinde o TIR’ın o caddede ne işi vardı, ya canım kardeşim?” diye soran.
Kardeşim Kubilay Üniversiteyi bırakmış, bana “Yardımcı olacağını” Gülenay da “Evde yalnız kalamayacağını, liseden sonra okumayacağını, kendisinin de “TIR Şoförü olacağını” söylemişti.
Eskilerin “Allah’ım, aklıma mukayyet(12) ol!” sözünü “Allah’ım aklıma sahip ol!” demeyip de ne yapsaydım acaba?
“Yahu çocuklar siz deli misiniz?” dedim. İkisi birden anlaşmışçasına;
“He!” dediler ve Kubilay aldığı Ağır Vasıta Ehliyetlerini gösterdi. Gülenay;
“Sıram geldiğinde ben de Ağır Vasıta Sürücü Belgesi alacağım. Artık sizlerle gidip-geldikçe paneldeki(13) ışıkların yerlerini ve anlamlarını görür, TIR’ı nasıl kullandığınıza bakar öğrenirim. Park yerlerinde kalkma, durma, sinyal çakma, dönüşü görme, treylerle geri geri park etme gibi zorlukları bana öğretirsiniz artık.”
Kendi-kendine gelin-güvey olmuş da, haberim olmamış. Allah’tan yaşı küçüktü de “Bir fırın ekmek yemen gerek!” diyebiliyordum. Ya Kubilay’a ne diyebilirdim ki? Adam; Nuh diyor, Peygamberin p’sini bile kullanmayı düşünmüyordu.
Güç belâ Gülenay’ı liseyi bitirmeye ikna ettim. Yoksa “Ben evde tek ve yalnız başıma kalamam, mömücüler(14), öcüler(14), cadılar(14), hafakanlar(14) gelir korkarım, kocaya kaçarım, siz bilirsiniz!” gibi tehditler savuruyordu.
Kubilay, o mezun oluncaya kadar başında olmaya söz verdi de biraz rahatladım. Ama nereye kadar? Deli kız; bana çekmiş, tıpkı ben. Hoş Kubilay’ın da benden pek farkı yoktu ya!
Onları yalnız bıraktığım günlerde küçük vasıta ehliyetini almıştı Gülenay. Ve ikisi de yurt dışı için pasaportlarını TIR Şoförü ve Yardımcısı diye alıp ceplerine koymuşlardı. Mal bulmuş mağribi(15) gibi idi davranışları.
Bir gün giyinip göreve gitmek için odalarına uğradığımda, ikisinin de gıcır-gıcır şoför kıyafeti giyinerek hazır olduklarına şahit oldum, Gülenay’ın liseyi bitirdiği çoktan aklımdan çıkmıştı;
“Artık, görev vaktimiz geldi!” dedi. Kubilay.
“Yemekler, çaylar, kadın işleri şoförlük yapma zamanına kadar Gülenay’dan, yardımcılık ve dahi himmet(16) ve gayretinle şoförlük de benden Yıldıray abi!”
“Allah iyiliğinizi versin e mi? Daha söyleyecek başka söz bulamıyorum, sizler için! Peki, siz yokken hırsız falan girerse eve?”
“Daha iyi ya abi. Gülenay evde tek başına iken, gelse daha mı iyi? Hem hırsız girse çalacak bir şey bulamayınca belki sevabına kendinden bir şeyler bırakıp gider. Hem abi, kapıya hiç mi dikkat etmedin? Bomba gibi yaptırdık, haberin yok tabii. Zır zır zil ve ‘Aç kapıyı bezirgân başı!’ Biz ‘Hoş geldin’ deyip açıyoruz patronun kapısını nasıl olsa. Yorgunluktan fark etmiyorsun. Neyse ki bundan sonra arkanda biz varız. Patron ve şürekâsı(17), ortakları yani…”
Bir yıl geçti aradan, sonra bir yıl daha… Vekilharç(18) Gülenay idi, yönetim onda idi.
“Acıkmışsınızdır, yarım saat içinde bir yer bulun, doyunun!” der, emri olurdu. Aslında çoğu portatif buzdolabında hazırdan pişirilen, ısıtılan şeylerdi. Onları küçük tüp ocakta ısıtırdı, yerdik, bu sırada çayı demler, içerdik sonra devam ederdik yola.
Bazen arka kanepede mevsimine göre domatesin kabuklarını soyarak, biberin pullarını ayırarak, “Kaynanam beni sevmeyecek galiba” diyerek gözleri yaşarırken soğanları kıyar, ilk durduğumuz yerde menemen hazırlardı.
Genelde o bu yemeği bazen “Şaşkın Aşı” olarak, bazen de “Şaştım Aşı” diye isimlendirirdi yahut da biz öyle anlardık.
Çok zaman ağır yemeklerden sonra koyu-sütsüz kahve içirirdi. Kurallar otoyollarda dört buçuk saat araç kullanımından sonra bir süre dinlenmeyi emrediyordu. Günde de dokuz saatten fazla araç kullanamıyorduk.
Bu nedenle Kubilay’ın yardımı paha biçilmez oluyordu. Dörder buçuk saat dilimleriyle münavebeli(19) olarak kullanıyorduk. Birimiz dinlenmek için arkaya geçtiğinde Gülenay durup dinlenmeden uyumamamız için dil döküyordu. Bazen bir filmi anlatıyordu, bazen uyduruyordu bir şeyler, bazen de kısık sesle şarkılar söylüyor, ara nağmesinde;
“Büyüdüm artık, yaşım da doldu, sınava girip ben de Sürücü Belgesi alacağım, sizler dinlenirken ben de sizlere yardımcı olurum. Önce yurt içinde, sonra yurt dışında düz yollarda, sonra…”
Ondan sonrasını genelde dinlemiyor ve hemen mikrofonu alıyordum elime;
“İşte orda dur bakalım küçük hanım. Senin en asil görevin anne olmak.”
O da benim sözümü kesiyordu;
“Aman abi. Beni kim alacak? Kız kurusuyum. Ağzım bozuk, gerçekçiyim, romantizmden bir halt bilmem, yemem-içmem düzenli değil, tahsilim yok gibi. Aktüalite, magazin, sosyallik bilmem. Sayenizde sigara, alkolden anlamam. Şarkı; ‘Kız seni alan yaşadı!(20)’ dese de beni alan yaşamaz, sürünür, teptiği gibi de kapıdan dışarı atar. Gerçekte buna fırsat bırakmam, beni öyle atacak adamı analar henüz doğurmamışlardır, diye düşünüyorum.”
“Sıfatların içine eli maşalı(21) kelimesini de ekleyebilirsin.”
Sözler, kınamalar, sitemler kırıla gider, bakardım sessiz sessiz uyku modunda. Uyandırmazdım, ta ki TIR’ı durduruncaya kadar. Durunca hemen uyanır ve bir tedirginlik yaşardı, hissederdim. Sakin olmasını beklememe rağmen gene de sağa-sola bakınmasının önüne geçemezdim.
Zaman öylesine çabuk geçiyordu ki… Bir Avrupa görevimizin dönüşünde;
“Evde iyi bir temizlik yapayım, annemiz-babamız öleli iki yıl oldu. Bugün annemizin ölüm yıldönümü… Mevlit okutalım, mezarlarını ziyaret edelim. Mezarlar artık iyice çökmüştür. Keleme(22) olmuştur. Mezar taşlarını hazırlatalım. İyi olur, değil mi?” dedi.
Gerçekten kadınlar, bazı şeyleri çok iyi biliyorlar, gerçekten de çok iyi düşünüyorlardı…
Evlenmek, bir kadının yaşamını karartmak, onun ve hele hele doğacak çocukların sorumluluğunu da yüklenmek zor geliyordu bana. Ben; asla babam olamazdım. Ben, eşinden, çocuklarından ayrı olmaya tahammüllü yaşayamazdım. Bunun benim yaşam biçimim olduğunu düşünemezdim bile.
Hem benim seveceğim kişi, benim onu sevdiğimden daha fazla sevmeliydi ki beni, ben dünyamdan vazgeçip onun dünyasına girebileydim. Hem sonsuza kadar…
Gülenay fikrini zaten başlangıçta söylemişti. Kubilay hiç de oralı gözükmüyordu;
“Boyu-boyuma, huyu-huyuma uygun olması hiç önemli değil, yeter ki seveyim, yeter ki sevmemi beklemeden beni sevmeyi bilsin, bilebilsin!” diyordu.
Tarifini çok iyi anlamıştık, kız kardeşim de ben de. Kubilay, sevkiyatımızın gerçekleştiği ilk seferden beri Almanya’da malları teslim ettiğimiz firmada irsaliyelere(32) bakan sevk bölümündeki Uzakdoğu ülkesinin çekik gözlü kızı Candy ile ilgileniyordu.
Candy, esmerin ötesinde siyah tenli, güzel, karagözlü, kısa boyluydu.
Adının aklımda nasıl kaldığını hatırlayamıyorum. İsminde yanlışlık yapmam mümkün değil. Çünkü Kubilay çok zaman, hatta her zaman, daima; “Candy” diyordu da başka bir şey düşmüyordu dilinden. Rüyaları, hülyaları… Bilemem, ama sayıklamaları bile hep Candy üstüne idi.
Bulduğu her vakitte, mesaj çekmeye çalışması benim de, Gülenay’ın da dikkatimizden kaçmıyordu. Sık sık ortalardan kaybolduğunda biliyorduk ki onunla konuşuyordu. İçimizde yuva kurmağa tek istekli o olduğuna göre bu birliktelikte bizim için hiçbir sakınca yoktu.
Candy o Uzakdoğu ülkelerinin zekâ yapısı nedeniyle çok iyi İngilizce ve Almanca biliyordu. İş ilişkisi nedeniyle tek-tük göz ardı(24) edilecek hataları olsa da Türkçeyi de oldukça sökmüştü, hatta biliyordu da diyebilirdik. Gülenay’la İngilizce, Türkçe, Kubilay’la Almanca, Türkçe, benimle sadece Türkçe konuşuyordu. Devamlılığın nedenini anlamakta sıkıntı çekiyordum.
Candy, Türkçe kelimeyi hatırlamak için “Emmm!” der gibi bir ses çıkarıyordu ki, o kelimenin Almanca, ya da İngilizcesini söylerse Türkçesini öğretme gayretinde oluyordum. Hepimizin en çok sıkıldığı şeyler; “Siyah” neden aynı zamanda “Kara”, üstelik kara, “Toprak” gibi bir şey, “Türkçe çok zor!” diyordu.
Bazen “Herkes” diyecekken ses dudağından “her kez” der gibi çıkıyordu. Farkını anlattığımda; “Uf Türkçe çok zor, ama öğrenmeliyim!” diyordu. Öğrenme arzusunun Kubilay’la daha iyi iletişim kurmak için olduğunu sanıyordum.
Daha doğrusu Gülenay’la aramızda sohbet ederken (asla dedikodu, ya da çekiştirme değil) böyle dillendiriyorduk düşüncemizi.
Doğrusu şöyle söylemek daha kolay olacaktı. Daha ilk sevkiyatta başlamıştı kaş-göz oynatmalar… Kubilay elini hep uzatmış, o cici kız, uzanan o eli tutmakta hep çekinceli davranmış, ama geri de çekmemişti. Belki de ümit vermenin yanlışlığı idi düşüncesi.
Daha oturaklı bir söz etmek gerekirse Kubilay hep oralıydı, kız ise hiç oralı değildi!
Son seferde Almanya’da yüklerimizi indirmiş, dönüş hazırlığı içindeydik. Cep telefonumdan gelen mesajla; Kubilay’ın askere sevkinin geldiğini öğrenmiştik. “Bir-iki gün içinde teslim olmasının” gerektiğini söyledi tertip arkadaşları.
“Yetişiriz!” dedim.
“Ben gecikmeyeyim, uçakla gideyim.”
Biliyordum ki, bir gün fazladan kalmak istiyordu gönül koyduğunun yanında. Yolda harcayacağı zamanı onunla geçirmek ve belki de; “Unutma beni!” deyip vedalaşmak istiyordu. Hoşgörülü(25) olmak şanımızda idi;
“Peki!” dedik, ağabey-kız kardeş olarak, birlikte.
Ayrılışımız; teessürümüz(26), kahrımızdı(26). Ve yalnız koyulduk yola Ağabey-kardeş. Avusturya sınırına gelmek üzereyken Kubilay’ın aradığını söyledi kız kardeşim. Telefonu açan kız kardeşim;
“Hayır!” dedi ve bayıldı. TIR’ı kenara park edip telefonu aldım elime. Ses başkasınındı, muhtemelen Candy’nindi ve hissettiğim kadarıyla o ses hüzünlüydü;
“Üzgünüm, belki böyle ani söylememem gerekti. Kubilay öldü maalesef!”
“Nasıl?” diye sormuştum, önce Almanca, sonra Türkçe.
Heyecanından olsa gerek, oldukça bozulan Türkçesiyle;
“Siz gittiniz! Oturduk karşılıklı. Bana; ‘Evlen!’ dedi. Siz bilirsiniz ki nasıl evleneyim? O asker, ben dışarıdan, dışarıdan. Üstelik gönlüm yok, ben başkasında, başkasında gönlüm. Bunu dedim ona…”
Durdu, durakladı, nefes alırcasına;
“Siz geleceksiniz buraya?”
Gerçekten Türkçesi affedilecek gibi değildi, Kesik-kesik, kısa cümleler kuruyordu, ama anlaşılıyordu demek istedikleri. Dedim ya benimle Almanca yerine, nedense hep Türkçe konuşmayı yeğliyordu.
“Geleceğiz, hem hemen geri dönüp, vize-pasaport, ne sorun olursa olsun.”
“O halde bak! Anlatayım düzgünce, lâzımsa hemen!”
“Dinliyorum!”
“Üzgündü Kubilay, rahmet olsunlar, gitti içki aldı, sonra evime geldi. Misafir ettim onu evimde. Bana elini uzattı. Almadım elini. Salonda bıraktım, yattım. Kapımı kilitledim. Gece ses yok, ıssızlık. Merak ettim. Yokladım, nefes yok, onun sesi yok. ‘Kubilay’ dedim, hiçbir şey yok! ‘Safety First” çağırdım. Can Kurtarıcı yani. ‘Maalesef!’ dediler. Alkol, bir sürü ilâç ve ölmek. Ölüm yani. Ben masumum. Kubilay’dan bana ilgi var, soruyor, ediyor, meyli var, gönül var gibi hissettim. Ama ben ona bakmadım…”
Ne söylemek istediğini düşünürcesine durakladı, hissediyordum;
“Ben masumum!” dedi tekrar. “Ben başkası sevdim, suç yok bende. O bilmedi, hem hiç bilmedi. Nasıl diyorlar; bilmek istemedi, anlamak istemedi. Oysa aşk onda! Ben tek aşk biliyorum.”
“Ve o âşık olduğun kişi Kubilay değildi, öyle mi?”
“Merak etme, o bilmiyor, ama ben biliyorum!”
“Hiç önemli değil, karşılıksız sevgi yüzünden kardeşim dünyasını değiştirdi ya!”
“Ben de öleyim mi?”
“Ölme! Sevdiğine kavuşursun işte. Kubilay’ı da unutursun böylece.”
“Unutmam mümkün değil Kubilay’ı.”
“Neden unutamayacakmışsın ki onu? Sevmemiş, hatta ilgi bile göstermemişsin, senin için canına kıyan kardeşime.”
“Çünkü ben ilk karşılaştığımız günden beri bana hiç ilgi göstermeyen, gözlerime bir kere bile bakmayan, kısaca varlığımdan bile haberdar olmayan Kubilay’ın ağabeyini, yani seni seviyor ve senin olmak istiyordum!”
Mevlâna şöyle demiş;
“Ben sevdiklerimi ne kalbimle, ne de aklımla severim, olur ya, kalp durur, akıl unutur, ben dostlarımı ruhumla severim, o ne durur, ne de unutur. (27)”
Acaba Candy’nin söylemek istediği bu mu idi, anlamadığım?..
YAZANIN NOTLARI:
(*) Candy; öyküdeki tarife uyan Tayvanlı bir kız çocuğu idi, öyküdeki Candy’den çok küçük. Ben onu tanıdım, şimdilerde sanırım büyümüş, evlenmiştir belki de…
(1) Azat Etmek; Serbest bırakmak, salıvermek, özgürlüğünü geri vermek.
(2) Konteyner; Genellikle deniz ürünleri, et, taze sebze gibi çabuk bozulabilecek mallardan, tahıl, kahve ve bir kısım malları ülkeden ülkeye yahut da kentten kente taşımada kullanılan çelik alüminyumdan yapılmış kapısı kilitli ve mühürlü, bir kısmında soğutma düzeni olan TIR’larla taşınan kap.)
(3) Teamül; Tepkime. Bir yerde öteden beri olagelen iş, davranış, yapılageliş. Eğilim.
(4) Yeddi Emin; Birden çok kimse arasında hukuksal durumu çekişmeli olan bir malın, çekişme sonuçlanıncaya değin emanet olarak bırakıldığı kişi ya da yer.
(5) Hini Hacette; Gerektiğinde.
(6) Dileyin, dua edin, veririm; Kur’an’da böyle bir ayet, sure, söz yoktur. Olsa olsa Kur’an Nisa Suresi 134. Ayetteki; “Kim dünya nimetini isterse bilsin ki dünya ve ahiret nimeti Allah katındadır” ya da Kur’an İsra Suresi 18. Ayetteki; “Kim geçici dünya arzularını isterse, isteğini çabuklaştırırız” mealindeki ayetler kastedilmiş olabilir.
(7) Muhalefet; Bir görüşe, bir eyleme, bir tutuma vb. karşı olma durumu. Aykırılık. Karşı görüşte, karşı tutumda olan kimseler topluluğu.
(8) Külfetli; Sıkıntılı, zorluk gösteren, yorgunluk gerektiren, büyük zaman ve masrafa sebep olan.
(9) Zanaat; Sermayeden çok emeğe dayalı, öğrenmek yanında, el becerisi de isteyen meslek.
(10) Zımbacık Dolmak; Arapça; Lebalep, Türkçede lebalep olarak da kullanılmaktadır. (Leb: Dudak demektir) dolmak karşılığı olarak kullanılan yerel bir deyimdir. Bir şeyin ağzına deyin, silme dolu olduğunu vurgulamak için kullanılan genel sayılabilecek bir deyimdir.
(11) Amme Davası; Suç işlediği sanılan kişinin ceza yargı makamları önünde kovuşturulmasını sağlamak üzere Ceza Mahkemelerini Kanunun 147. Maddesine göre Kamu adına Cumhuriyet Savcısının açtığı dava.
(12) Mukayyet Olmak; Korumak, Gözetmek.
(13) Panel; Taşıt göğsü. Taşıyıcı niteliği olmayan, ince bölme duvarı.
(14) Mömücü; Yöresel olarak kullanılan “öcü” anlamında söz.
Öcü; Küçük çocukları korkutmak için uydurulup kurgulanmış, hayali yaratık, umacı, mömücü.
Cadı; Geceleri dolaşarak rastladığı insanlara kötülük yaptığına inanılan hortlak. Masallarda geçen kötülük simgesi, büyücü, koca karı.
Hafakanlar Basmak (Boğmak); Sıkıntıdan bunalmak.
(15) Mal Bulmuş Mağribi; Mağrubi şeklinde de kullanılan, kendinden umulmayacak işleri yapan kişi anlamında kullanılan bir deyim.
(16) Himmet; Yardım, kayırma, iyi davranma. Çalışma, emek, gayret, lütuf, iyilik, kalp isteğiyle gösterilen gayret, emek, çaba, kutsal sayılan bir kişi tarafından yapılan etki. Meyil, arzu, istek, azim, niyet, irade.
(17) Şürekâ; Ortaklar.
(18) Vekilharç; Bir yerin (eskiden konaklarda) alışverişini yapmak için görevlendirilmiş kimse.
(19) 19 Münavebe; Nöbetleşme.
Münavebeli; Sırayla, nöbetleşerek.
(20) Kız Seni Alan Yaşadı; Mustafa SANDAL’ın meşhur ettiği bir şarkı.
(21) Eli Maşalı; Kavgacı, şirret, dayak atmayı seven.
(22) Keleme: Sürülmeden bırakılmış tarla veya bakımsız bağ-bahçe.
(23) İrsaliye; Malın sevki ile ilgili, sevk sırasında verilen taşıma belgesi.
İrsaliyeli Fatura; Fatura ve Sevk İrsaliyesinin yerine geçerek düzenlenen belgedir ki, ikisinin ayrı ayrı düzenlenmesi iş yükünü artırdığı için son zamanlarda tercih edilen bir unsurdur.
(24) Göz Ardı Etmek; Gereken önemi vermemek.
(25) Hoşgörü (Müsamaha); Tolerans. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme.
(26) Teessür; Üzülme, üzüntü, duygulanma, etkilenme.
Kahır; Çok ve için için kendi kendine, kimseye sezdirmeden üzülme.
(27) Ben sevdiklerimi ne kalbimle, ne de aklımla severim, olur ya, kalp durur, akıl unutur, ben dostlarımı ruhumla severim, o ne durur, ne de unutur. MEVLÂNA