Bu sabah gündemsiz, fiziksel yorgunluğun, psikolojik yorgunlukla bitiştiği bir kış sabahıydı genç adamın yaşadığı. İçinde tarifsiz bir sıkıntı, beyin hücrelerinin en uç noktalarına kadar indirgenmiş, sebebi bilinmeyen yaşanmamış bir huzursuzluk vardı.
İsteksizce kalktı yatağından, gözlerini ovaladı lâvaboda, yıkamadan, okşarcasına sakalını sıvazladı elleriyle, dilini çıkartıp sigara nikotini-ziftiyle islenmiş pasına baktı dilinin.
Duyumsamak istemediği düşüncelerine; “Dur!” demek arzusuyla gözlerini kapatarak bir süre aynanın karşısında duraksadı. Hayatının, yaşamaya çalıştığı, tüketmekten çekindiği bu devresini konuştu kendisiyle, musluktan boşa akan suyun sesinde…
Yalnızdı. Birbiri ardına göçüp gidivermişti büyükleri, kendi başına bırakarak genç adamı, mücadele ile geçen, ortaya yakın bir ömürde, tam da rahat birkaç yıl geçireceğini umarken. Esasında bu gelişimi ana ve babası olan büyükleri için de yorumlayabilirdi.
Önce annesi göçmüştü, bir yıl kadar evvel. Sonra, annesinin mezarından dönerken -eskilerin deyişiyle- “Şapkasını deviren(1)” ve yeniden evlenmeyi düşündüğünü umursamadan söyleyen babası göçüvermişti, bir yanlışlık yapmadan, yapamadan yahut kendine ait sorunların yaşanılmasını, düşünülmesini istemezmiş gibi.
Ve gelin-torun umulan, neşe ve sevgi seli dolu olması dilenen ev, şimdi yalnızlığın şarkısı ile yalpalar(2) olmuştu. Genç adam koskoca evde yalnızlığını yine kendisi, kendi ile paylaşmak gayretinde ve zorundaydı.
Bir tek ablası vardı, pek yakınında olmayan. Evli ve çocuksuz... Yaşamla tek ilişkisi o idi. On beş günde bir, ayda bir çamaşırını yıkayan, “Ata Ocağı” dediği evi silip-süpüren, bazen yemeklerini hazırlayan ve hatta belirli konularda kendisine çok zaman öğüt verme gayretinde olan, O idi.
Yaşamla ilgili fiziksel bir sorun yaşamıyor gibiydi genç adam kendince, ama yine de “Bekârlık sultanlıktır!” demiyor, diyemiyordu, özellikle ablasının sözlerini zihninden geçirdiğinde. Yaşamaya henüz başladığı yalnızlığının “Canına tak ettiğinden” de söz etmiyordu. Şimdilik, kararlılıkla kararsızlık düzeni içinde yaşamını sürdürmeye çalışıyordu genç adam.
Lâvabodan akan suyun sesinden ziyade, günün ilerleme çabasını yaşayan saatlerinde, evin hemen yanı başındaki camiden gelen “Esselâtü” sesiyle salâ(3) verilmesiyle kendine geldi genç adam. Sesin mekanik olarak yankılanışında, sese yakınlaşarak bütünledi kendini, sesi tüm içtenliğiyle dinleme gayretini yaşadı, hem de merakla…
Ne zaman bu şekilde bir ses duysa, bir yakınını kaybetmişçesine, bunun için şartlanmışçasına duygulanırdı genç adam. Bu kere de öyle olmuştu. Yüzünü yıkamadan mutfak penceresine yaklaştı, dışarıda kar tüm evrene tünemiş, doymamış ve yağmasına devam ediyordu, hem lâpa lâpa, hem bohça gösterişi için pala pala.
Minareden yankılanan sesi daha iyi duymak arzusu içinde, donmuşçasına sıkışmış pencereyi zorlayarak da olsa açtı genç adam. Hocanın ya da müezzinin(4) her neyse okuması bitmişti, anonsu yapma çabasındaydı artık salâyı veren:
“Mevta(5), camimiz cemaatinden Hacı Ahmet Hocanın kızı Hatice. Cenazesi öğle namazından sonra kalkacak. Mevlâ rahmet eyleye!” dedi kısaca.
Açık pencereden doluşan ayaz iliklerine kadar işleyerek titretmişti kendini, kaloriferin sıcaklığını arzulayarak acele ile kapattı pencereyi.
“Kar yağınca hava sıcak olur derler, oysa bak hava buz kesiyor!” dedi kendi kendine.
Göreve başladığından beri, belki inanışı gereği, belki babadan-atadan gelen bir alışkanlık olsa gerek, Okul Müdürlerine rica eder, Cuma günleri için ders konulmamasını sağlar ve o günler okula gitmezdi.
Buna karşın çok özel durumlarda, örneğin çocuğu hastalanan, çok acil bir işi çıkan, misafiri gelen ya da gelecek, gidecek olan öğretmen arkadaşlarının nöbetini tutmaktan, hatta onların derslerine girmekten de çekinmezdi.
Bugün öyle bir gün değildi. “Ehlen ve sehlen(1) uzun oturarak” ki bu genç adam için; yatmanın, “Yatak Keyfi” denilen sebebi yaşamanın adı idi, geçireceği bir günü tahayyül ediyordu(7). Böyle bir yaşam; mutluluğu, huzuru, sevinci idi, her Cuma sabahı… Tabiidir ki bu, biraz evvel duyduğu salâ ile bir nebze(8) de olsa engellenir gibi olmuştu, engellenmişti de.
Bugün öğretmen arkadaşları için fedakârlık edebileceği bir gün olsa idi, arkadaşları ya bir gün önceden rica ederler veyahut da perşembenin akşamında ya da en geç Cumanın erken sabahında telefon ederlerdi;
“Hocam, acaba?...” diye başlayan cümlelerini hemen keserdi genç adam:
“Tamam, endişelenmeyin, gereği sizin için gereğine uygun olarak yapılacak, yalnız Okul Müdürünün de haberinin olmasını sağlayın!” derdi, teşekkür etmelerini beklemeden, buna asla fırsat bırakmadan, telefonu hemen kapatarak.
Genç adamın meziyetlerinden(9) biri de hep iyi olmak istemesiydi. İyi olmaya çalışması, hatta bunun için kendini şartlandırmasıydı. İyi olmaktan hoşnuttu. Galiba bundan gizlice de olsa çevresine hissettirmeden gurur duyup zevk alır gibiydi. Kendisine öğretmişti büyükleri, galiba büyüklerin sözlerinden biri ya da mühim bir söz, ya da hadis idi, aklında kaldığınca:
“Her gün birine bir iyilik yap. İyilik yapamıyorsan hiç tanımadığın da olsa birine selâm ver, bir yetimin başını okşa, hiçbiri gelmiyorsa elinden, sokakta gelen-geçene engel olan bir taşı al, kenara koy!”
İşte o, bu deyişteki insan olma çabasındaydı gücünün yettiğince. Farklı olarak bir başka büyüğünün deyişini de ekliyordu düşüncelerine; “Selâmı karşındakine verdikten sonra, alsa da selâmını, almasa da çıkart cebinden aynayı, bir de kendin kendine selâm ver! Selâm Tanrı kelâmıdır ayriyeten! (10)”
Hocanın sesi mi etkilemişti genç adamı? Bilinmez, belki. Pek dindar da sayılmazdı genç adam. Okuma-yazması yoktu bu konuda ama Cuma namazlarını terk etmek aklının ucundan bile geçmez, ramazanlarda oruç tutar, teravih namazlarını da pek kaçırmazdı. Bununla beraber eş-dost ziyaretlerinde ve ziyafetlerinde, gerekliliklere de yeterince katılmaktan çekinmezdi! Canı sıkıldığında bazen, beş-altı buz parçasıyla viski kadehinin dibini görür, bazen sinirlendiğinde, kimselere sorgu-sual etmeden rakı şişesini alır evine yönelirdi, özellikle anne-babasını kaybettikten sonra. Daha önceleri evde böyle yanlış haltlar işlemek(11) zor gibiydi!
Kendince uygun olduğuna inandığı etkinliklere de katılırdı, ama çevresindekilere karşı ilgisizdi. Anne babasını erken yaşlarda kaybetmesi, belki çocukluğunu yaşamadan ablasının evlenmesi, okulu bitirir-bitirmez askere gidip-dönüşü, ablası ile kendisi arasındaki kardeşlerinin hiçbirinin yaşamaması veya yaşayamaması belki de yaşam ile ilgili tereddüt ve özlemlerin gereğince gerçekleşememesi ve kaygıları onu hayata küskün gibi yönlendirmişti.
Ablasına Füsun(12) adını koymuştu annesi. Babası, annesinin Ayşe adını eklemişti hemen peşine Nüfus Kâğıdını çıkarırken. Annesi okumuş kadındı, kendisi doğduğunda da Afsun koymuştu adını en küçük çocuk olduğundan, diğer kardeşleri kaybettikleri için, belki de yaşamasının özlemiyle “Af olarak sunduk!” anlamında.
Önce akıllarına gelen isim, abla isminin çoğulu olan Efsun(12) imişti. Sonra “Erkeğe yakışmaz!” deyip, anlamını da düşünerek Afsun koymuşlar genç adamın ismini. Tabiidir ki söylemeye gerek yok, Nüfus Kâğıdını çıkartmağa giden baba, oğlunun isminin ardına da babasının ismi olan Turan ismini eklemişti. Kısaca abla adı; Füsun Ayşe, oğlanın adı; Afsun Turan idi. Genelde ablası Füsun adını, kendisi Turan adını kullanıyordu.
Genç adam yoğunlaşmış düşüncelerini paketlemek, istiflenmiş bir şekilde kenara koymak istercesine lâvaboya yöneldi yeniden. Tıraş oldu önce, duş aldı, yeni bir takım çamaşır ve elbiselerini giyerek kapıya yöneldi. Kapıya bırakılan günlük gazetesini alarak mutfağa geçti sonra. Bir taraftan çayın demlenmesini bekliyor, bir taraftan da gazeteye göz gezdiriyordu, önce şöyle bir başlıklara. Vaktinin yettiği kadar da konulara dalacaktı sonra.
Zaman, bazen şarkıdaki gibi akıp geçiyordu(13). Sessizlik kaplı dünyasında Cumanın salâsı ile kendine geldi bu kere yeniden. Abdesti vardı Cuma Namazına gitmek, Cenaze Namazına katılmak için hazırlamıştı genç adam kendini, bir-iki saat öncesinden. Paltosunu giydi ve camiye yöneldi.
Caminin büyük kapısından girişte genç adamın dikkatini öncelikle musalla(14) üstündeki, üstüne gelinlik örtülmüş bir tabut, kenarda hanımlardan oluşmuş bir topluluk, onların biraz ötesinde tüm kederi yalnız başına üstlenmiş, kenardaki diğer hanımlarınkine benzer, tesettüre uygun giyinmiş, ancak onlardan ayrı olarak duran, yeşil, uzun mantolu bir genç kız çekti.
Genç kız saçlarını aynı tonda bir başörtüsü ile sıkı sıkıya kapatmıştı, hatta iki tane oldukça iri yeşil topuzları olan iğne ile de desteklemişti onu. Başörtüsünün kabarıklığından kızın saçlarının oldukça uzun olduğu, hatta kınalı, ellerinin kınalı olduğunu bile tahmin edebiliyordu genç adam. Oysa ellerinde yeşil eldivenleri vardı, siyah çantasını tutan. Dolaysıyla saçları gibi ellerini de görmek olanaksızdı. Yeşile meraklı olduğu anlaşılıyordu genç kızın. Çünkü siyah çantasının kenarından sarkan maskot(15) eldivenler de yeşildi.
“Yeşil, murat demektir!” derlerdi. Çabası murada ermek için miydi acaba? Turan “Genç Kız” demişti onun için. Çünkü camiye girmek için onun önünden geçmesi gerekmişti. Veyahut da bilinçli bir şekilde önünden geçmek, hiç olmazsa yüzünün görünen yerlerini görmek arzusunu yaşamıştı.
O nedenledir ki gençliğini, gözyaşlarının dargın yağmur damlaları gibi kristalleştiğini görmüştü, yeşil gözlerinin pınarlarında, kar tanelerinin terkisinde(16). Burnu belki soğuktan, belki nezleden, belki acıdan, belki de sık sık mendilleşmekten dolayı olsa gerek kızarmıştı. Dudakları yine soğuktan, belki üzüntüden, belki de dua okuyor olmaktan dolayı titriyor, kıpırdıyordu.
Kısa zaman içinde bu kadar çok görüntüyü zihnine resmetmiş olmasına hayret ediyordu genç adam, camide bulduğu ilk boşluğa otururken.
Gerçektir ki, camiden çıktığında “Hoca Efendi vaazda(17), hutbede(17) nelerden bahsetti?” diye sorsalar, cevap veremeyecek şekilde cami dışındaki yeşil gözlü genç kızın yanında olduğunu kendine itiraf etmekte sakınca görmüyordu.
O kimdi? Tabuttaki kimdi? Hacı Ahmet Efendiyi zihninde şekillendirebiliyordu az-çok. Babası ölmeden önce ve özellikle ramazan aylarında, teravih, Cuma namazlarında hocalarla-hacılarla, hem çoğuyla tanışmıştı. Bazılarının ailelerini, çoluk-çocuklarını da tanıyordu, özellikle bayram ziyaretlerinden.
Hatırladığı kadarıyla Hacı Ahmet Hocanın ölen kızı yirmi üç, en fazla yirmi beş yaşlarındaydı ya Üniversiteyi bitirmiş, ya da bitirmek üzereydi. Daha önce bu kızın sağlığı, rahatsızlığı veya ölümüne ilişkin herhangi bir duyuşu olmamıştı. Mahallenin tümü birbirine sargın ve yakındı çünkü.
Dışarıda gruptan ayrı olarak bekleyen dalgın, tesettürlü genç kız da aynı yaşlarda olmalıydı. Ve Turan, kalabalık grubu getirdi gözlerinin önüne. Bu acıya tahammül etmek zordu. Cuma namazına başlamadan önce oturduğu yerden doğrularak ön saflara doğru göz attı. Evet! Yanılmamıştı. Hacı Ahmet Hoca en öndeki safın hemen sağ tarafındaydı. Boynu bükük ve bitkindi. Çökmüştü, yaşlı adamın gözyaşlarını dizginlemek arzusu, uzaklardan bile hissediliyordu…
Cuma namazı ve daha sonra “Hatun kişi niyetine” kılınan cenaze namazı bitti. Bazı şeylerin görüntüsüne bile dayanmak, katlanmak zordu, bunu hissetti, bunu yaşadı genç adam. Topluluğa katıldı, önce bir arabanın içinde, sonra mezarlıkta buldu kendisini…
Dünya dönüyor, yaşam; koşullarına uygun olarak devam ediyordu. Mezar, sevenlerine rağmen üstünde beyaz karanfiller ve yalnızlığı ile baş başa bırakılmak üzereydi. Afsun Turan, mezarlığa kadar gelmişken anne ve babasını da ziyaret etmek arzusunu yaşadı.
Gitti, hem annesinin, hem de üç-beş parsel ötedeki babasının mezarlarının henüz taze olan topraklarını elleri ile okşadı, bildiği kadar okudu, okumaya çalıştı. Henüz toprak tamamıyla çökmemişti, kalıbı betondan da olsa. “Yılsonuna mezar taşlarını beraber yaptırım” diye geçirdi içinden.
Kar, yağışına boş verircesine son vermişti. Duygusal bir yönü vardı Turan’ın. Eller gibi bırakıp gitmeden önce, “Gelin Kız” ın mezarına uğramak istedi bir kere, son defa daha.
Mezarın başına yaklaşırken yeşil mantolu, yeşil gözlü kızı gördü. Genç kız, kar örtüsünün alışık olmadığı siyah tümseğin arkasında, beyaz karanfiller arasında elindeki kitabı okuyordu, hem yalnız başına. Belki de kaderin itekleyişi ile iki-üç mezar ötesine, yakınına sokuldu genç kızın, çömeldi. Kızın elindekinin Kutsal Kitabımız olduğunu görünce, Kur’an okumayı o günlere kadar öğrenememiş olmasının üzüntüsüyle;
“Lütfen hızlı okuyun, ben de dinlemek isterim.” dedi.
Sesten algılanan genç kız, konumunu değiştirmeksizin, sadece sesini biraz yükseltti.
Pek rüya görmezdi. Düşlerle pek arası yok gibiydi genç adamın. Tüm varlığı ile üç-beş saat önce yaşadığı sabahı gönlünde özümsemeye çalışırken dua etmeye çalıştı içinden. Bir ezan sesi yankılandı yakınlardan, hem pek uzak olmayan kenarlardan. Düşüncelerinden ve dualarından ayrıldı. İkindi namazının vaktine ulaşıldığının bilincinde, bu vakitten sonra neler yapması gerektiğinin plânlamasının çabası içine girdi. Zaman duraksamayı unutmuştu. Turan genç kızın; “El Fatiha!” deyişi ile yaşadığı gerilimden uzaklaşarak dua etti yeniden. Mezarın yanındaki plâstik şişelerden birini alarak koşarcasına çeşmeye gitti, doldurdu ve şişenin içindeki suyun yarısını mezarın üstüne döktükten sonra, şişeyi genç kıza uzattı:
“Başınız sağ olsun efendim!”
“Başımız sağ olsun! Sizler sağ olun!”
Şişedeki suyun kalanını mezarın özellikle baş tarafına döktükten sonra, şişeyi özenle ve saklarcasına mezarın yanına yerleştirdi genç kız ve toprağı incitmek istemezcesine taze mezarın yanından geçerek Turan’ın yanına geldi, soracağını hissetmişçesine;
“Hatice, çok sevdiğim arkadaşımdı.” dedi sadece.
“Ben kendisini tanımadım desem yeri, belki de görmemişimdir bile.”
“Nasıl olur? Akrabası ya da arkadaşı değil misiniz?”
“Hayır! Sadece bir Cuma ve cenaze namazının saygınlığı ve çok kısa bir süre önce arka arkaya kaybettiğim anne ve babamı ziyaret için buralardayım. Kişilerin, bu kadar genç birini bu kadar erken bir çağda kaybetmelerinin ızdırabını belki yaşayamayacak kadar kendi ızdırabımla yüklüyüm, ama bu kardeşimizin ecele bu kadar çabuk yenilişinin nedenini de henüz anlayabilmiş değilim.”
Hem konuşuyorlar, hem de çıkış kapısına doğru yürüyorlardı yavaş yavaş. Genç kız belki bildiklerinin, belki de bildiğini bilmesi gerektiğini zannettiklerinin etkisi ile mümkün olduğu kadar, yarım adım da olsa Turan’dan geri kalmaya çalışıyordu.
Onun arkasından yürümeğe çalışıyor, onun sözlerinden, gözlerinden, nefesinden etkilenmemek gayretini yaşıyor gibiydi. Çünkü yaşamında bugüne değin hiçbir erkek yakın olmamıştı kendisine bu kadar. Buna rağmen mezarlık kapısından çıkışta, kapı çerçevesine ayağı takılınca sendeledi, tam düşmek üzereyken Turan’ın koluna tutunarak kendini düşmekten kurtardı. Yakın olmaktan çekinmek bir yana, bu kere bedeni de değmişti genç adama.
Korkmuştu, utanmış gibiydi de, hatta “Acaba günah işledim mi?” yanlışlığı bile geçer gibiydi düşüncelerinde. İkilemler içindeydi genç kız. Tanımadığı, bilmediği namahrem(18) bir erkekten destek almak, dostluk beklemek yanlıştı, düşüncesine göre. Elini hızla çekti erkeğin kolundan, gözlerine bakmaktan utanırcasına:
“Özür dilerim!” dedi.
“Gerekli değil. Gönlüm herkese açık. Tüm insanlara yardım etmek arzusu ile dolu içim, hem her zaman, hem karşılıksız…”
Genç kız gözlerini kaldırdı. Karşısındakinin yüzünü, bakışlarını, hatta nefesini sindire sindire resmetmek istercesine, ama bu kere anlamsızca, bilinçsizce.
“Teşekkür ederim.”
Afsun cesaretlenmişti bu kere:
“Farkında mısınız? Bir acıyı paylaşıyoruz, ama birbirimizi tanımıyoruz. Ben Afsun Turan. Namazın kılındığı caminin hemen alt başındaki evde oturuyorum. Ya siz?”
“Ben Tuğba. Anaokulu Öğretmeniyim. Lösemiden(19) kaybettiğim, kardeşim gibi sevdiğim Hatice ile aynı okulda öğretmendik, biz de. Onun hastalığını ve sonucunu çok, hem de çok öncelerden bilmeme rağmen şok olmamam(20) mümkün değildi. Allah rahmet etsin! Can dosttu o. Başka ne söyleyeyim ki? Eksikli hissediyorum kendimi.”
“Zaman eksikliklerin tamamlanması için değilse de, tedavisi için yardımcı olabilir. Hem belki yeni can dostlarınız da olabilir…”
Söylemek istediklerini hemen şimdi söylemenin doğru olmayacağını düşündü Turan ve sustu. Acıya menfaat karışmamalıydı. Acılar, özel duyguların başlangıçlarında yer almamalıydı, ama frenlenemez bir gelecek umudu yaşamak; düşüncesini ve arzusunu engelleyemiyordu Turan. Hem de şu yaşadığı birkaç nefeslik zaman içinde.
Yürüyerek mezarlığın kapısından çıkmışlardı. Yolları ayrılmak ve belki o andan sonra iki yabancı olmak üzereydiler. İstemiyordu genç adam bunu. Cami avlusunda başlayan ve bir yarım güne sığan bu birlikteliğin sona ermesi zihnini yoruyordu, elinden bir şey gelmemesi nedeniyle ızdırap çektiğini hissediyordu. Tüm düşündüklerine rağmen karşıdan mavi halk otobüsünün geldiğini görünce;
“Yetişelim mi?” diye sordu Turan.
“İyi olur!” dedi koşmaya hazırlanırken Tuğba.
Turan, caddede karşıdan karşıya geçerlerken, tehlikelere karşı perdelercesine, böyle bir istek ve arzuyu yaşamak istercesine, doğal bir davranış biçimi şekillendirme çabası içindeydi. Bunun için onun kolunu tutma çabasını geçirmişti gönlünden, çekinerek de olsa. Ama cesareti tükenikti, usulca koşusuna katıldı Tuğba’nın.
Otobüse bindiklerinde, annesinin ölümünden sonra başladığı, gün geçtikçe yalnızlığının kahrı ile içim miktarını artırdığı sigara nedeniyle nefes nefese kalmıştı genç adam, göğsü kalkıp kalkıp iniyordu ritimsizce. Soğuk havada nefesi, duman bulutu şeklinde yoğunlaşıyordu, kısaca sağlıksız gibiydi ve bu, genç kızın dikkatinden kaçmamıştı. Oysa genç kızın burun kanatları bile kıpırdamıyordu, nefes alıp verişinde.
Otobüs boştu, belki servisine oradan başladığından. Aynı koltuğa oturdular yan yana. Biletçi yanlarına geldiğinde;
“İzninizle!” dedi Turan ve bilet parasını uzattı.
“İki öğretmen, lütfen!”
Yoğun düşüncelerle yorgun düşmüş, üzüntü limitini çoktan aşmış olmakla birlikte Afsun’un yüzüne dikkatle baktı Tuğba;
“Siz de mi öğretmensiniz?”
“Evet! Hatta biraz sonra bu otobüsün güzergâhı(21) üzerinde olan okulumun önünden geçeceğiz. Endüstri Meslek Lisesi Öğretmeniyim.”
“Ne tesadüf. Bu otobüs benim okulumun önünden de geçiyor. Hatta tam okulumun önünde Otobüs Durağı var. Zaten ben de orada ineceğim. Oturduğum evi de bu okula yakın olması için hemen yakındaki Öğretmen Evleri denilen bloklardan kiraladım. Belki biliyorsunuzdur.”
“Evet, bildiğimi söylemeliyim. Sizinle Teknik Öğretmen olarak da meslektaş olmaktan dolayı mutlu oldum, içtenlikle söylemem gerek. Ama bir acıyı paylaştığımız günde bu memnuniyeti söylemek istemezdim. Hayat devam edecek. Sizi yeniden ve mutlaka görmek isterim. Hatta belki okulunuzun, okulumuzdan istekleri olabilir. Malzeme, onarım gerekliliği, müsamereler(22) için öğrenci, sınavlar için mümeyyiz(23) gibi. Bu nedenle size kartımı vereyim. Ev telefonum da yazılı kartımda. Yardımcı olmam gereken bir husus olursa Hoca Hanım, lütfen çekinmeden beni arayabilirsiniz. Size yardımcı olabilirsem sevinirim. Görüşebileceğimizi düşünmemi iyimserlik olarak yorumlayacağınızı da düşünebilir miyim?”
“Umarım!” dedi genç kız sadece.
Başını eğdi. Davranışının cevap olması arzusunu yaşıyordu. Düşünüyor belki de şimdiden hayal ediyordu.
Oysa sabaha başlarken olaylar hiç biçimlenmemişti. Okula geldiğinde arkadaşının vefatını öğrenmiş, yıkılmıştı. Şimdi o yıkımla geldiğine inandığı mutluluğa sarılmak arzusunu yaşıyordu gönlünde, hem çok erken gözükmesine rağmen. Korkuyordu, çekiniyordu, yaşamadığı, bilmediği, öğrenmediği, öğretilmemiş duygular geçiyordu zihninden ve heyecanlanıyordu.
Hâlbuki babasıgil; yani anne ve babası okulunu bırakmasını, görücü olarak gelen uzaklardan akrabalarından biri ile evlenmesini, çoluk-çocuğa karışmasını istiyor, kız kısmına çalışmanın uygun olmadığını söylüyor, hatta bunun için baskı bile yapıyorlardı. Hiç benimsemediği bir yaşam biçimi idi bu…
Neden okumuştu ki? Neden okumasına müsaade edip de bugün geriye çekiliyorlardı ki? Onun içindir ki, uzaklardan akraba olan falancanın ismini bile hatırlamıyordu hiç, düşüncelerinde.
“İşte okulum…” sesi ile kendine geldi genç kız ve ağzından hayret eder gibi bir “Ya!” sesi çıktı önce ve devam etti:
“Benim okulum da, şimdi yaklaştığımız şu bina” dedi parmağı ile işaretleyerek yerinden kalkarken. Bu hareketi ile vedalaşmış gibi de oluyordu. Genç adamın yol vermesi için izin istemiş gibi de…
Turan, sıcaklığını hissetmek arzusu ile önce elini uzatarak eldivenli de olsa elini sıkmak istedi Tuğba’nın. Sonra genç kızın inancı nedeniyle elinin boşlukta kalacağı düşüncesiyle;
“Güle güle Hoca Hanım, görüşmek umuduyla…” dedi hareketsiz.
“Allaha ısmarladık! Umarım!”
Ve genç kız otobüsün açılan kapısından indi, hemen ayrılmadı oradan, otobüsün hareket etmesini bekledi, kapanan kapının ardındaki bakışları görmek istercesine başını kaldırdı. Çantayı tutan elinin avucunu açıp-kapatarak hafifçe salladı, Afsun’dan yanıt almaktan mutluluk duyduğunu hissetti.
Turan, genç kızın peşinden gitmek arzusunu yaşamasına rağmen otobüsten inmemiş, yaşadığı bugünün sonunda yalnızlığını ve yaşadıklarını ablası ve eniştesi ile paylaşmak için yolculuğuna devam etmişti. Oysa aynı durakta inip, gerisin geriye kendi evine yönelebilirdi, sonra vazgeçip geri döndü, yalnızlığı ve düşünceleri ile baş başa kalabilmek için…
Doğa, bir yasa koymuştu, insanlar doğum-yaşam-ölüm üçgeninde doğrusal bir yol takip ediyordu. Güneş doğuyor, dünya dönüyor, mevsimler hiçbir zorlamaya gerek duymadan kendi kendilerine oluşuyordu…
Tamamen ders anlattığı, ertesi gün için sınav soruları hazırlama zorunluluğu olan günlerden birinin akşamını yaşamak üzere evine döndüğünde açmak üzere anahtarıyla kapıyı zorlarken, anahtar sesini duyup kapıyı açan ablası ile karşılaştı Turan. Son görüşmelerinin üzerinden ne kadar süre geçtiğini unutmuştu. Ablasında evinin yedek ayrı bir anahtarı vardı. Gelirdi, giderdi. Telefonun yanına koyduğu notlardan, evin temizliğinden, yapılarak buzdolabına konmuş yemeklerden anlardı ablasının gelip-gittiğini.
Çok zaman da o ıspanaklı kol böreğini, çikolatalı pudingi ve sabah kahvaltıları için hazırlanmış cevizli-kakaolu keki bulurdu dolabında ve mest olurdu(24), tabir yerinde ise. Bu kere, kısa kış günlerinin tedirginliğine rağmen görüşmelerine sevinmişti.
“Hoş geldin Abla! Ne iyi ettin de günlerden sonra ben gelinceye kadar bekledin, görüşebildik Allah’a şükür! Özlemişim!” dedi sarılırken.
“Hoş bulduk! Enişten de gelecek akşama. ‘Turan’la uzun zamandır oturup da şöyle bir rakı içemedik, dertleşemedik!’ dedi. Allah’ını seversen bu kere de iki yudum zıkkımlandıktan(25) sonra yine eskisi gibi; Cim Bom-Kartal lâfları edip birbirinizi yiyecekseniz, alır başımı evime tek başıma dönerim, bilesiniz! Lütfen, bak hemen baştan uyarıyorum seni, eniştene gelince o zapt edilemez, bilirsin.”
“Olur Abla. Merak etme. Ben hemen gidip bir şeyler alıp geleyim. Eniştem gelinceye kadar da biraz Sınav Sorusu hazırlamaya çalışayım çocuklarıma.”
“Sen hemen derslerine otur. Enişten hepsini alıp getirecek, merak etme. Ben de sizlere balık aldım, onları hazırlayayım.”
Bir süre sessizce, sakince, dalgınca durdu Füsun. Sonra aklına yeni gelmiş gibi;
“Bir Hanım Kız aradı seni. İsmini de söyledi ama ben unuttum. Bu Cumartesi günü öğle namazından sonra, yakınımızdaki camide bir arkadaşının elli iki mevlidi okunacakmış, haberinin olmasını istedi. Daha önceden de aramışmış, bulamamışmış! Okuluna da not bıraktığını söyledi ayrıca.”
Söyleminde istihza, yani ince bir alay sezinlemiştim. Devam etti:
“Adres ya da telefon numarası gibi bir şey bırakmadı. Sanırım bir-iki ay evvel bize sözünü ettiğin Hanım Kız olsa gerek. “Hani; ‘Cenazede gördüm, mezarda tanıştım’ demiştin. O kızcağız olmalı herhalde. Başka da bir haberim yok, sana ileteceğim.”
Zaman ne kadar da çabuk geçiyordu. Demek iki aya yakın bir zaman veyahut da bir aydan fazlaca bir zaman geçmişti Rahmetli Hatice’yi kaybettiğimiz ha! Ya da diğer bir söylem biçimi; tanıştığımız süre üzerinden iki aya yakın bir süre geçmişti, ha! Sessizlik içinde hem de...
Kendi doğuşunu değil, onu ilk gördüğü anı Doğum Günü, yani milât(26), başlangıç olarak kabul ediyordu. Oysa okulunun öğrencileri gibi; “Dört dönmüştü(27)!” Kız Meslek Lisesinin kapılarında, onu bıraktığı günlerden sonra, tüm boş vakitlerinde, hem de defalarca. Öğretmen Evleri semtinde kiralık ev arar gibi dönmüş, dönmüş ve de dolaşmıştı, sayısını bilemediği kadar!
Ara sıra aldığı Piyango Biletlerine, bazen oynadığı şans oyunlarına bile ikramiye çıkmıştı da, bir amorti(28) bile tutturamamıştı gerçek hayatında yaşamak istediği konuda. Uzaktan, hiç olmazsa uzaklardan yeşil mantosunu görse, görebilseydi!
Peki, ne yapardı o zaman? Bunu o ana kadar hiç düşünmediğini fark etti. Özleminin yalnız ve sadece onu görmek olduğunu duyumsadı. Konuşmak, dokunmak, koklamak hatta öpmek gibi düşüncelerin gönlünde hiç yer etmediğinin farkına vardı. Plâtonik(29) bir bağımlılık mıydı düşüncesini uyguladığı? Belki… Bir şarkı geçti zihninden, bir eşsiz sanatkârın yorumuyla;
“Geçsin günler, haftalar, aylar, mevsimler, yıllar…” (13)
İki aya yakın ya da bir ayı oldukça taşkın bir zaman geçmişti aradan. Oysa “Bir asrı tüketmiş gibi” demek lâf-ı güzaf(30) olmayacaktı, yorgun-yaşlı hissediyordu kendini, bencilliğinden. Ama yine de mağrurdu, unutulmamış olmaktan dolayı, duygularında. Boşluktaydı, ama tümüyle boşlukta kalmadığını hissediyordu.
O önemli filozof gibi; “Hayal ediyordu, ama hayallerinin esiri olmak(31) gibi bir kavram kargaşası yaşamıyordu cisminde. Çünkü bir önemli şair de; “İnsanın hayal ettiği müddetçe yaşadığını(32) söylemişti ya! “İnsan tek başına hayal eder, tek başına acı çeker, tek başına ölür (müş)(33).” Bir başka deyiş daha geçiyordu zihninden ayrıca, sahibini hatırlayamadığı; “Hayal kurmakla, sorunların çözümlenemez!” olduğu. Önünde yaşanacak, daha gerçekçi, daha doğru ve daha geniş, bir anlamda sıkıntı ile tüketilecek iki uzun günü vardı; perşembe ve Cuma. Perşembe günü sınavlarla, derslerle, nöbetle geçerdi, peki ya Cuma?...
Çözüm için beyninin tüm hücrelerini zorluyordu. Ve daha sonraları galiba çözüm de bulmuştu düşüncelerinde, kendince. Deneyecekti. Bu kere öğrencileri gibi okuldan çıkışta değil, bir simitçi gibi, bir belediye çöpçüsü gibi, belki de olaylara uzak kalmayı yeğleyen bir sivil polis gibi, bir gizli görevli gibi, gazeteci gibi nöbette kalacaktı tüm gün boyu. Cuma namazı için yakındaki camiye koşacağı bir saatlik süreyi ise şansının zayıf anı olarak yorumluyordu.
Öğrencilerinden kendisine rastlayanların “Hoca da yolunu değiştirmiş!” gibi sitemli sözlerine kulaklarını kapamayı, utanmamayı geçiriyordu zihninden. Hatice’nin mevlidine iki gün kalmasına, büyük bir olasılıkla onu görecek olmasına rağmen, ivecenliğinin(34) sebebini yorumlayamamasının aczi içindeydi(35), bilinçsizce…
Genç adam, yoğun bir çalışma ve okul sonrasının, umutlara ulaşmayan perşembe akşamının ertesinde, oldukça erken, sabahın ilk ışıklarında kalktı yatağından ve hazırlandı.
Yaşadıkları; ritmik yaşam biçiminden farklı idi. Diğer günlere göre, banyosunu, kahvaltısını çok erken vakilerde yapmıştı, öğrenciler okullarına yönelmek üzere evlerinden henüz çıktıklarında, o nöbet yerine ulaşmıştı bile!
Soğuklar mevsiminden henüz çekilmemişti. Bahar telâşsız bir mızmızlık(36) içindeydi. Nisan yağmurlarına çeyrek kalmıştı. İnsanlar yine paltolarına sarılmışlardı ve dikkatle bakılırsa nefesleri yine duman duman belli oluyordu…
Gözlerini kırpıştırdı, onu görmüştü galiba. Yanılmadığından emin olmak istercesine, kalbinin yerinden sıçrayacakmış, ya da diğer bir deyişle fırlayacakmış gibi çarpışını frenlemek arzusunu yaşayarak, doğal olarak karşılaşacaklarmış gibi aynı yol üzerinde yürüdü.
“Günaydın! Bu rastlantı için şükran doluyum Allah’a. Nasılsınız?”
“Merhaba?! Hayırlı sabahlar! Sağ olun. İyiyim. Umarım, görüşmeyeli siz de iyisinizdir.”
“Teşekkürler. Telefonunuz için de ayrıca teşekkür etmeliyim.”
Hem yürüyorlardı, hem de konuşmak gayreti yaşıyorlardı. Bilinçsiz bir vurdumduymazlıktı(37) yaşadıkları, çevreleriyle hiç ilgilenmiyorlar, görmüyorlar, duymuyorlar, hissetmiyorlardı (sanki).
“Ah! Evet! Mevlitten haberinizin olmasının iyi olacağını düşünmüştüm. Zira kırkıncı gün mevlidi de camide okunmuştu, ya haberiniz olmadı gelemediniz, ya da ben rastlamadım size. Gerçi görmemem de olası idi. Kadınlar üst katta toplanmıştık biz, zira.”
“Haberim olmadı, üzgünüm. Bağışlayın, şu an sizi derslerinize geç bırakmamak gayreti içindeyim. Yarın mevlitten sonra da merhabalaşırız ama bu rastlantıyı değerlendirmek istesem, dersiniz bitince, çıkışınızda, zamanını söylerseniz, size evinize kadar katılmak istesem; ‘Evet!’ demenizi umut edebilir miyim?”
“Umarım!” dedi kısaca ve yine başını eğerken. Devam etti:
“Akşamüzeri, dördü beş geçe bitiyor son dersim, okuldan çıkışım da en fazla birkaç dakika sürer, sanırım!”
“Bekleyeceğim, Güle güle! Görüşmek umuduyla!” sözleri, taşıt gürültüleri, korna sesleri ve egzoz gazlarının yoğunluğu ile havada asılı kalmış, yok olmuş, belki genç kız tarafından duyulmamıştı bile.
Trafik işaretinin yayalar için yeşile dönmesini fırsat bilerek caddenin karşısına geçti Turan, dünya onundu artık. Mutluydu. Sigarasını rüzgârını siper ettiği çakmağıyla yakmağa çalışırken, Tuğba’nın geriye dönüp kendisine baktığını sandı bir ara. Sonra normal yaşam biçimini şekillendiriyormuşçasına yürüyüşüne devam etti.
Sabahın sekizlerinden akşamın dörtlerine kadar nasıl sabırlı olacağını irdelemeğe çalıştı genç adam ve yöneldiği okuluna gitmesinin iyi olacağını düşünürken okuluna ulaşmış olduğunu fark etti.
Cuma günlerinde yokluğuna programlanmış ve buna genelde alışmış öğretmen arkadaşları için;
“Hangi dağda kurt öldü, hangi rüzgâr attı seni bugün, buralara?” deyişleriyle süslü bir sürpriz olmuştu okula gelişi. Uzun süre sonra, bir zorunluluğu, yapmak ya da bitirmekle ilgili yükümlülüğü olmadan, bir dost ziyareti gibi okulda bulunmak hoşuna gitmişti. Yine de Cuma Namazına gitme vaktini unutmamıştı…
Allah’a her zaman şükrederdi. Bu kere daha coşkunca bir duygu ile şükretti, kereler kerelerce hem. Dedi ki;
“Rabb’ım! Sana inanan herkesin dileğini karşıla, dualarını kabul et, benim açılan ellerimi de boş çevirme, dileklerimi karşıla, dualarımı kabul et, lütfen! Gönlümden geçenleri biliyorsun, beni bana, beni sana karşı utandırma Allah’ım!”
Namazın bitiminde öğle yemeği sıkıntısını da yok ettikten sonra, hiç alışkanlığı olmadığı halde, bir kahvehaneye girdi, leş gibi sigara kokan, yasak olmasına rağmen(38), sigara kokusu sinmiş. Beklemek için tozlu sandalyelerden birine, çekinerek de olsa oturdu.
Abone olduğu günlük gazetesini yanında getirmemiş olduğuna üzüldü önce. Oysa evden çıktığında vakit çok erkendi ve gazetesi kapısına bırakılmamıştı, bunu hatırlayamazdı o an. Sonra masaların üstüne konmuş, birkaç kere ters-yüz olmuş bazı bölümleri kirden veya pastan, hareketlilikten silinmiş eski gazeteleri okumaya çalıştı bir süre.
Bir çay söyledi. Düşüncelerinde adım adım ilerleme gayretini yaşadı. İçinde bulunduğu ortam kendisi için yaşanır gibi değildi. Yasak yasaktı, ama millet kapının önünde, tuvalette işini bitiriyor, hatta bazıları kenardan-köşeden kontrollü olarak işini görüyor, sigaranın dumanı gecikmeksizin ortama egemen oluyordu, saygıyla mı, sevgiyle mi artık her ne denirse tiryakileri için.
Gözleri ağırlaşmaya başlamıştı. Genzi(39), boğazları yanmaya başlamıştı, her ne kadar bu zıkkımın yandaşlarından biri olarak görünse de. Saatler akşamın dörtlerine ulaşmak için hiç de aceleci görünmüyordu, ama o ortamda yaşamaya da zorunluluğu yoktu, bir güç gösterisiyle içtiği o berbat nesnenin (galiba ona; “Çay” demişlerdi) bedelini masaya bırakarak, kaçarcasına çıktı ve uzaklaştı o kıraathaneden (!), ya da aslında ne denirse densin, oradan.İnsanlar zamanla, savaşta -tükenenin hep kendilerinden olduğunu kesinlikle bilmelerine rağmen- ara sıra da olsa galip gelmek arzusunu yaşıyorlardı. Şimdi ve şu anda Turan da o insanlardan biri idi. Değerlenecek birkaç dakika için, saatleri dörtlere kadar tasarrufsuz, ziyan edercesine harcamaktan çekinmiyor gibiydi…
Ve o an gelmişti. Yine kendi okulunun öğrencileri, her zamanki gibi oralarda arkadaşlarını bekliyorlardı! O da okulundan çıkmıştı, öğrencileri ile geçti çaprazdan. Öğrencileriyle vedalaştığı zaman meraklı ya da mütecessis(40) bakışlardan soyutlama gayreti içindeydi kendini.
“Merhaba!” dedi çekinerek yanına geldiğinde, sessizce, duyulur-duyulmaz arası sesi.
“Merhaba! Bir günün sonunda sizinle ikinci defa görüşmek, güzel!”
Başını kaldırdı genç kız. Beklendiğini gözlerinde araştırmak istercesine, yeşil gözlerini Turan’ın gözlerinin en uç noktalarına kadar ulaştırma gayretini yaşarken, bu tavrından -belki de utanarak- vazgeçti ve sordu:
“Çok mu sigara içtiniz bugün?”
“Yoo… Bir… Üç… Ve dört. Evet, bugün belki bir yıldan beri ilk defa şu ana kadar içtiğim sigara adedi dört. Ama eğer siz isterseniz, bu; son dört de olabilir. Siz isteyin, ben de kendimi kurtarayım, sıfatını bulamadığım bu illetten(41), dertten.”
“Lütfen!” dedi Tuğba, ama söylediği “Lütfen!” in hangi anlama geldiğini kendisi de anlamamış gibi kafasını salladı.
Oysa Turan, kahvehanede onu beklerken üzerine sinmiş olabilecek sigara kokusunu ona anlatamayacağının bilincindeydi. Anlatması da gereksizdi zaten. Artık bunun önemi de yoktu şu andan sonra. Çünkü kesin olarak sigara içmemeye karar vermişti, O; “Lütfen!” dediği için. O an ve o andan sonrası için, içinden. Sessizce yürüdüler bir süre.
“Yaklaşık bir dakikam var, elli belki de altmış adım kadar sonra ayrılmam gerekecek sizden.”
“Neden? Hem uzaması mümkün değil mi?”
“Çevremin, ailemin beni sizinle görmelerini istemem. Her gün bu vakitlerde dönerim eve, programlı bir şekilde. Gecikmem endişelendirir özellikle annemi. Hem öğretmenliğe başladığımdan beri. Bir kez, o da Rahmetli Hatice’nin vefatı nedeniyle geciktim eve. Haber vermeme rağmen o gün, dönüşüme kadar inmemiş pencere önünden annem. Gelinceye kadar yolumu gözlemiş. Umarım, anlıyorsunuz beni, değil mi?”
“Anlıyorum, ama beni size anlatmak istiyorum, bu kadar az bir süre içinde, bu kadar kısa adımda neyi, nasıl anlatabilirim size? Bugün beni, benimle bırakmanıza ses çıkaramam, hakkım yok buna, ama yarın mevlit için lütfen uzun süreli izin almaya çalışın annenizden. Anlatmaya çalışayım, anlatmak istediklerimi ve anlatayım size, lütfen. Saygı duymamı istediğiniz her şeye karşı saygılı olacağıma söz veriyorum, şimdiden. Ben de anlatabiliyorum, değil mi?”
Adımları önce yavaşladı, sonra durdu, karşıdaki evlerden birinin penceresine doğru bakarak, fısıldarcasına yanıtladı Turan’ı genç kız;
“Umarım!”
Ve sonra koşarcasına uzaklaştı. Onun bir süre arkasından baktı Turan ve sonra ayrıldıkları yerin tel örgü ile çerçevelenmiş duvarına oturmaya çalıştı. Gözlerinin genç kızın evini öğrenmek istercesine gidişini, takip etmesini engellemiyor, engelleyemiyordu. Alışkanlıkla elini sigara taşıdığı cebine götürdü.
Kendi kendisine verdiği sözü hatırladı. Cebinde duran, belki bir-iki sigara kalmış, belki de boş olan paketi buruşturdu, avucunda sıkı sıkı tuttu önce ve ayaklarının altına koyarak son bir yılın birikimini arzuyla yok etmek istercesine hırsla çiğnedikten sonra yalnızlığını adımlamaya başladı evine doğru.
“Yarın” güzel bir kelime idi, yarınları olanlar için. Yarına hazır hissediyordu kendini. Tek üzüntüsü, bir acı, bir elem ardından bir güzelliğe ulaşma telâşı idi.
Duygularını tartıyor, şekillendiriyor, belki yalnızlığının etkisi, belki o güne kadar böyle bir duygu ikliminde yaşamamış olmasının düşüncesi ile kendini ve duygularını anlatamamış olmasının hüznünü taşıyordu tüm mevcudiyetinde. Eğer gerçekleştirmek istiyorsa söylemeli, söyleyince de yarını gönlünde bütünlemeliydi. Evine ulaştığında aklından geçen bir tek düşünce vardı. Yine aynanın karşısına geçti hemen, kendi kendiyle konuşmak, kendi kendiyle dertleşmek için.
Genelde bir seminerde, bir panelde, bir toplulukta konuşması gerektiğinde kendine göre ufak ufak notlar hazırlar, çok zaman ezberler ve ayna karşısında topluma anlatıyormuş tavrında deneme yapardı, idman yapardı, alıştırma yapardı yahut. Şimdi de hazırlanıyordu, topluma karşı gibi. Nutku tutulmadan tüm içinden geçenleri istediği gibi anlatmak için.
Saatler geçmişti aradan. Ne bir şeyler yemiş, ne sigara içmiş (ki sigarayı bırakmış olduğunun kesinlikle bilincinde idi), ne bir-iki yudum da olsa alkol arkadaşlığına sığınmış, ne de kenara bıraktığı gazeteye, açmak gereğini bile hissetmediği televizyona bakmış, yönelmişti.
Şehir, gecesini bitirmek, hatta sabaha ulaşmak üzereyken o hâlâ banyonun aynasında söylemek istediklerinin, söyleyeceklerinin provasını yapıyordu:
“Seni seviyorum! Çok ciddi, çok yavan, çok gürültülü, dolmuş kâhyası(42) çığırtkanlığı gibi(43) bir ses” dedi kendi kendine. Sesinin tonunu değiştirme gayreti yaşadı:
“Seni seviyorum! Bu da yumuşak kaçtı galiba!” dedi yeniden. “Duygusal olmalıyım ama acı çeker gibi değil! Acımasını ister gibi de değil! Ablasına haber verse miydi? Yardım istese miydi yahut? Hanım milleti değil mi? Şimdi hiçbirini bilmediğim, cevaplayamayacağım kırk türlü soru sorar!” diye geçirdi içinden. Yorulmuştu. Uyuklamağa başladığını hissetti. Buzdolabını açtı. Süt almadığını o zaman fark etti, bir kola açıp içmeyi bile düşünemeden yatağına yöneldi, yorgun…
Bazen sabahlar erken olur, bazen inadına geç! Akşam onun için geç sona ermesine rağmen, beklentileri için olsa gerek, çok zaman yaşadığı cumartesilere göre erken ulaşmıştı Turan sabaha. O gün tüm vakit namazlarını kılmayı ve vaktinde kılmayı arzuluyordu. Gecikmesi, bir diğer anlamda güneşin doğması önce sabah namazına ulaşmasını engellemişti. Ama yine de yıkandı, bildiklerini zihninden geçirerek sabah namazı kılmak gayretini yaşadı.
Sonra güne, öğleye ve mevlide hazır olmaya gayretlendi. Ezanın okunuşundan dakikalar önce cami kapısına geldi, şadırvanın başında konuşanlara, ya da sohbet edenlere, camiye-kuran kursuna yardım makbuzu hazırlayanlara selâm vererek vaaz veren hocayı dinlemek için cami içine yöneldi.
Tuğba’yı görememişti meydanlarda. Söz vermişti ya, mutlaka gelecekti ve inanıyordu ki çok öncelerden gelmiş, Hanımlar Balkonundaki yerini almış, Hocayı dinliyordu, o da. Acı dolu bir ortamda da olsa aynı havayı solumaktan hoşnut gibiydi…
Tükenmesi istenen sayılı dakikalar, hatta saatler tükenebiliyordu istenirse ve kişinin bir gayeye ulaşma arzusu varsa. Galiba Turan da, Tuğba da diledikleri aynı duyguyu yaşıyor gibiydiler, camiden çıkıp da yan yana Tuğba’nın evine doğru yürürlerken.İki nokta arasındaki en kısa yol; doğru bir çizgi idi. Öğretmen olarak öğrencilerine bunu öğretiyordu Turan. Öyleyse o kadar hazırlık yapmasına, bir şeyleri ezberlemiş olmasına rağmen yolu ve sözü uzatmaya gerek var mıydı? Yürümeğe başladıkları yolun; “Başlangıç” olması arzusunu yaşadı.
Durdu. Bu kere eldiven giymediğini fark ettiği Tuğba’nın elini tuttu, yol ortası, gün ortası demeden. Pencerelerden, kapılardan, kenarlardan, köşelerden görülebileceği, dinleneceği şüphesini yaşamadan:
“Seni sevdim, seviyorum!” dedi, bağırır gibi, bağırırcasına, ama sessizce, belki fısıltıyla, yalnız onun duyacağı… Yok, yok, yalnızca onun hissedeceği kadar!
Sustu, rahatlamıştı, ya da öyle zannetti. Karşısındakinden bir tepki beklercesine baktı gözlerine. Oysa ne elini çekmişti Tuğba, ne de başını kaldırmıştı, bakmak istercesine yüzüne.
Anlatmak istediği içten duyguları elinin, parmaklarının sıcaklığından hissedilsin arzusundaydı belki. Adımlarının neden ilerlemediğini bilsin istiyordu. Gözlerine neden bakamadığı cevap olsun diliyordu.
Turan hissettikleri ile doymamıştı. Bulunduğu yeri ve zamanı unutmuştu. Elini bırakmadı Tuğba’nın. Gözlerine bakmasını istercesine diğer eliyle çenesinin altına destek vererek yüzünü kaldırdı:
“Anlıyorsun, değil mi? Kan gibi, can gibi, ruh gibi tüm varlığımın içindesin. Hemen bugün, bu akşam, hayattaki tek yakınım ablamla gelsem sana, size. ‘Allah’ın emrinin olduğunu’ söylesem sana, size; ‘Evet!’ der misiniz? Veya kısaca yalnız sana sorsam; ‘Evet!’ der misin bana Tuğba?”
Tuğba’nın gözlerinde tüm bir günün aydınlığı şekillenmiş gibiydi, çenesinde biriken eli, incitmek istemezcesine itekledi, utanırcasına da olsa istediği, bir ömrü beraberce paylaşmayı arzuladığını anlatmak istercesine, Turan’ın koluna girerken, bir tek söz çıktı ağzından, tüm düşünce, duygu ve özlemlerini anlatmak istercesine;
“Umarım!...”
YAZANIN NOTLARI:
(*) Tesettür; Kapanıp gizlenme, örtünme, giyinip, kuşanma. Çok kişi Kur’an’daki Nur Suresi 31. Ayeti türban takmak gibi yorumlamaktadır. Kur’an da bu ayet şöyledir; “Mümin kadınlara söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar(Bakışlarını kontrol altına alsınlar), ırzlarını korusunlar. El-yüz gibi görünen kısımlar müstesna ziynet yerlerini (süslerini) göstermesinler. Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar. (Örtülerini göğüs yırtmaçlarının üstüne kapatsınlar) Din ile siyaset birbirinden ayrılmalıdır. “Velev ki siyasi simge olsun!” tarzında ince kumaştan yapılmış, başı sıkıca kavrayan baş sargısı olarak bilinen türban, Kur’an’ı Kerim’in hiçbir bölümünde yer almamaktadır.
Araf Suresi 26. Ayeti; Ademoğulları! Size ayıp yerlerinizi örtecek örtü ve süs elbisesi indirdik, ancak takva (Bir yaşam tarzının arifi olup; sevgi, sabır, adalet, dürüstlük, ahde vefa ilim gibi kavramlar ve İslam’ın beş şartından; oruç, namaz, zekât ve ek olarak hac ve kelime-i şahadet) hepsinden hayırlıdır…” denmiştir.
Nur Suresi 30 ve 31. Ayetlerde; İnanan erkek ve kadınlara; bakışlarını kontrol edip ırz ve namuslarını korumayı emretmektedir.
Ali İmran Suresi 14. Ayeti; Zevklere aşırı düşkünlük dünya hayatının geçimidir, şeklindedir.
Kısaca, “Tesettür” kavramı içinde “Türban” diye bir oluşum yoktur. Konunun Türkçe tefsirlerden detaylı incelenmesi mümkündür.
(1) Şapka Devirmek; Dikkati çekmek, bakışları gizlemek için şapkayı bir yana doğru eğmek.
(2) Yalpalamak; Dengesi bozularak bir sağa, bir sola eğilmek. Düşecek, yıkılacak gibi olmak. Kararsızlık içinde kalarak ne yapacağını bilmemek.
(3) Salâ; Essalat, Salât. Müslümanları bayramı ve Cuma namazlarına çağırmak, bazı yerlerde cenaze için kılınacak namazı haber vermek için minarelerde okunan dua.
(4) Müezzin; Camilerde namaz vakitlerini bildirmek için ezan okuyan. İmamın yardımcısı.
(5) Mevta; Ölü, ölmüş kimse.
(6) Ehlen Ve Sehlen; Arapçada “Hoş geldiniz, merhaba!” anlamında olmakla beraber Türkçemizde “Yavaş-yavaş, ıngıdık-ıngıdık, dinlene-dinlene” gibi anlamlarda kullanılan bir deyim.
(7) Tahayyül Etmek; Hayalde canlandırma, simgeleştirme, imgeleme.
(8) Nebze; Çok az şey, az, pek az, bir parça.
(9) Meziyet; Bir kişiyi, ya da nesneyi, diğerlerinden üstün gösteren nitelik.
(10) Ayrıyeten; Ayrıca.
(11) Halt Yemek (Etmek, İşlemek); Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak.
(12) Füsun (bazen fisun olarak da söylenir) Sihir, büyü demektir. Şaşırtıcı güzelliğe sahip, hayret edilecek güzellikte, şaşırtıcı, hayret verici, cezbedici özellikleri olan.
Afsun (Efsun); Fisun (sihir, büyü) kelimesinin çoğulu.
(13) Geçsin, günler, haftalar, aylar, mevsimler, yıllar… diye başlayan şarkıyı (bence) en iyi söyleyen kişi Zeki MÜREN’dir. Güftesi: Enis Behiç KORYÜREK’e, Bestesi: Erol SAYAN’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Rast Makamındadır.
(14) Musalla; Genelde Musalla Taşı şeklinde kullanılır. Cami avlularında tabutun konulduğu kıble duvarına yakın masa şeklindeki taş seki. Namaz kılmak için ayrılmış yer, namazgâh. Halk dilinde daha çok cenaze namazının kılındığı yer olarak bilinir.
(15) Maskot; Uğur getirdiğine inanılan şey, uğur sayılan şey, uğur.
(16) Terki; Binek hayvanlarının sağrısı. Eyerin arka bölümü. (Kar tanelerinin saklanma görüntüsü olarak yorumlanmalı).
(17) Vaaz; Cami, mescit gibi yerlerde vaizlerin (vaaz edenlerin) yaptığı, genellikle öğüt niteliği taşıyan, dini konuşma. Özellikle vurgulamak istediğim böyle bir konuşmanın korkutucu, incitici kırıcı hatta küfre yönlendiricilik dışında, insan kalbini yumuşatacak, kendisini doğruya, doğruluğa yöneltecek, iyiliğe götürecek şekilde olması temennisidir.
Hutbe; Camide Cuma namazından önce ve dini bayramlarda namazlardan sonra minberde okunan dua ve genelde verilen öğüt.
(18) Namahrem; İslâm dinine, ya da hukukuna göre evlenmelerinde sakınca olmayan, dinen caiz olan, kendisinden kaçınılması gereken kişiler, yabancı, el.
(19) Lösemi; Kan Kanseri. Kan hücrelerinin özellikle akyuvarların normalin üzerinde çoğalması ile kendini gösteren bir kanser türü.
(20) Şok Olmak (Şoke Olmak); Şaşırmak, şaşakalmak, hoşa gitmeyecek bir şeyle karşılaşmak, şaşkına dönmek.
(21) Güzergâh; Yol üstü, yol boyu, uğranılacak, geçilecek, çok geçilecek yer.
(22) Müsamere; Okullarda öğrencilerle yapılan; şiir, oyun, şarkı gibi şeylerin yer aldığı aktivite.
(23) Mümeyyiz; Gözetmen. İyiyi-kötüyü, doğruyu-yanlışı ayıran , seçen, yazıları temize çeken.
(24) Mest Olmak; Kendinden geçmek, sarhoş olmak.
(25) Zıkkımlanmak; Genel anlamda yiyip-içmek gibi bir anlam taşırsa da, özellikle içmek anlamında kullanılan argo bir deyim, tıpkı “Ziftlenmek” gibi.
Zıkkım; Zehir, ağı, sıkıntı veren şey. İçki, sigara gibi alışkanlıklar için söylenen söz.
(26) Milât; Herhangi bir olayın başlangıcı. Hazreti İsa’nın doğduğu ve bugünkü takvimin esas alındığı başlangıç. Milâdi Takvim.
(27) Dört Dönmek; Bir işi yapmak için korku, heyecan, telâş, şaşkınlık içinde sağa-sola koşmak, çare aramak.
(28) Amorti; Piyangoda bilete verilen para kadar olan ikramiye. Ticari terim olarak; Tamamı birden ödenerek faizinin işlemesi önlenen tahvil.
(29) Plâtonik Aşk; Adını ünlü düşünür Platon (Eflatun)’dan alan tinsel bir aşk çeşidi gibi düşünmek mümkün. Aslında Türkçemizde tam karşılığı olmamakla beraber karşılığı beklenmeyen, olmayan, sorgulanmayan, hatta gerçekte olmayan, hayalde, ya da düşte hep öyle kalması istenilen aşk.
(30) Lâf-ı Güzaf; Kelimenin aslı Lâf ü güzâf’tır. Öyküde özellikle halk dili olarak yanlış kullanılmıştır. Bilindiği üzere; “Lâf = söz, Güzâf (Güzaf ya da gizaf) = Beyhude, faydasız” demektir ki tamlama yapılarak birleştirilince saçma sapan söz, boş-faydasız lâkırdı gibi anlamlara gelmektedir.
(31) Tahayyül edebilir ve fakat hayallerinin esiri olmazsan... Paul VALERY’inin “EĞER” isimli şiirinden.
(32) İnsan âlemde hayal etiği müddetçe yaşar! Yahya Kemal BEYATLI’nın “DENİZ TÜRKÜSÜ” isimli şiirinin son dizesidir.
(33) İnsan tek başına hayal eder, tek başına acı çeker, tek başına ölür. Henry Frederick AMIEL.
(34) İvecen (Evecen); Çabuk davranma alışkanlığında, huyunda olan.
(35) Acz İçinde Olmak; Gücü yetmemek, becerememek.
(36) Mızmızlık; Mızmız olma durumu ve davranışı.
Mızmız; Her şeyde kusur bulan, hiçbir şeyden memnun olmayan, çevresindekileri rahatsız edecek kadar yavaş olan.
(37) Vurdumduymaz; Adam Sendeci. Önemsememe, değer vermemek gibi davranışlar içinde olma.
(38) Sigara Satma ve İçme Yasağı; 22.00 – 06.00 saatleri arasındadır. Bu kanunun yayınlandığı tarih 08.06.1942 ve 4250 sayılıdır. Değişiklik tarih, 24.05.2013 ve 6487 sayılıdır. Yeni kanunun 2. Maddesine göre göre değiştirilen 6. Maddesinde bu husus açıklıkla belirtilmiştir. Kapalı mekânlarda sigara içmek de aynı kanuna göre yasaktır.
(39) Geniz; Ağız ve burun boşluğunun arka bölümü.
(40) Mütecessis: Tecessüs eden, merak eden, meraklı. Gizliyi arayan, gizliyi gözetleyen.
(41) İllet; Hastalık, hastalık derecesinde alışkanlık.
(42) Dolmuş Kâhyası (Değnekçi); Genel olarak dolmuşların düzenli çalışması sağlayan kişi olması gerek. Ancak yozlaştırılmış bir deyimdir. Genelde hart-hurt edip dolmuş şoförlerini “Gel! Git!” şeklinde inciterek, üzerek ikaz eden, gücünü nereden aldığı belli olmayan, vatandaşı koyun gibi sayan, elinde ne amaçla, ne unvanla ve ne yetkiyle bulundurduğu belli olmayan, düdük ve ne anlama geldiği belli olmayan kolluk takan ve hizmet veriyormuş gibi her dolmuş şoföründen belirli bir ücret tahsil eden tufeyli.
(43) Çığırtkanlık; Çığırtkan olma durumu.
Çığırtkan; Çağırtkan. Çıkarı olduğu içim birini övüp koruyan kimse. Bir şeyi yüksek sesle çevreye duyuran.