Vitesi boşa alınmış, kontağı kapatılmış, yokuş aşağı giden bir araba gibi dur-durak bilmez gibiydi seslenişi.
“İyi bir eğitim veren öğretmen, toplumun kalkınmasındaki en önemli araçlardan biridir. Alçakgönüllü, hoşgörülü ve dürüst bir öğretmen, sevilip sayıldığı ölçüde eğitimde başarılı ve etkili olur. Ancak bunun için de öğretmenin bilgilerini aktarabilecek iletişim becerisine sahip olması gereklidir.”
Ses, sanki tanıdık gibi geliyordu bana. Belki de tanıdık bir ses olmasını arzuluyordum. Ancak, balık istifi(1) şeklinde bindiğimiz dolmuş minibüsünde sesin sahibini göremiyordum ve o, konuşmasına devam ediyordu, aynı bilgiç, belki de ukalâca(2) ses tonuyla;
“Bunun yanında öğretmenin yaş, sağlık ve sosyal durumu ile değişen ve gelişen olaylar ve durumlar karşısındaki soğukkanlılığı ve kararlılığı ile buna paralel olarak eğitim araçlarında gerekli donanıma sahip olması da eğitimde etkilidir. Her gün teknolojik olarak gelişen çağımızda öğretmenin elinde, kolunda ve çantasında bilgi dağarcığı(3) hapsedilmiş olmalıdır. Bilgisayar, hatta cep telefonları demek istediğim…”
Dolmuş minibüsü şoförünün bir yerine, üç kazanma hırsındaki sürati, “İnecek var! Durur musunuz?” parodilerindeki(4) sıskalık nedeniyle kalan sözlerini duyamadım. Sesin sahibini merakım ise, ulaşılamaz boyutların en uç noktalarında idi.
Bu yaz sıcağında, bu tatil yöresinde, tüm insanların tatili kucaklamak için koşuştuğu sırada, Üniversite Sınavlarının bile sona erdiği dönemde, ders verircesine yükselen sesi merak etmiştim, ediyordum da…
Tatil Köyünün başlamasına birkaç adım kala, Kooperatif Evlerinin başladığı yerde inenler olup, ayaktaki yolcuların sayısı azalınca fark ettim sesin sahibini. Devam ediyordu çünkü:
“Öğretmen önderlik özelliğine de sahip olmalı. İletişim kaynaklarını rasyonel(5) olarak kullanmalı, kullanabilmeli. Radyo, televizyon, yayın-yayım(6) ve basın, toplumsal yapıyı güçlendiren kaynaklar. Neden yararlanılmasın ki?”
Kaba tabirle ses sahibinin; ya birisi “Bam teline basmıştı(7)” ya da ”Vitesten atmıştı” Dolmuş minibüsü şoförlerinin seslenişiyle.
Artık can kulağı ile dinlemiyordum(8) ama izliyordum sesin sahibini. Kırk beş, elli, belki de biraz fazla gözüküyordu bu bayan. Dolmuş minibüsünün açık penceresinden boyalı, seyrek, sarı saçları yüzüne, gözlerine doğru savruluyor, saçları oldukça geniş yapraklı kulaklarının içine giriyor, bir toka bile iliştirmediği savrulan saçlarını toplamak gayretinde görünmüyordu.
Rüzgârın etkisiyle gözlerini yumar gibi kırpıştırıyor, ısırgan(9) yeşilliklerinde yumuşak bakışlarını yoğunlaştırıyor, konuşmasına mola vermek isteğinde değil gibi görünüyordu.
Dolmuş minibüsünün en arka kanepesinde oturmuştu. Sol tarafında üniversite öğrencisi olması olası iki genç kız, sağ tarafında iyice sıkışmış, büzülmüş, hatta yamyassı olmuş bir delikanlı vardı, en fazla on sekiz yaşlarında o da üniversite öğrencisi gibi gözüken.
Konuşan bayanın sarı, beyaza yakın bir elbisesi vardı üstünde, yakası kapalı, kolları yarımdı. Sol yakasının üstünde bir rozet veya ona benzer bir şey çarpıyordu insanın gözüne. Olası ki, arkadaki koltuğun altındaki yedek tekerin üstünde idi ayakları, bir öndeki kanepede oturan insanların aralarından dizleri, hatta dizlerinin biraz üstü görünüyordu.
Sağına-soluna bakınıp sınav yapma gereğini düşünmüş olsa gerekti, ya da özlemini şekillendirmek.
“Haydi çocuklar, En büyük Türkün, eğitim ve öğretmenler için söylediği sözlerden bir demet sunun bana bakayım!”
“Çocuklar!” dediği gençler sıra yarışına girmişlerdi sanki;
“Unutmayınız ki; Cumhurbaşkanı bile sınıfta öğretmenden sonra gelir.”
“Öğretmenler! Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister!”
“Bir topluluk ulus olabilmek için mutlaka eğiticilere, öğretmenlere muhtaçtır. Onlardır ki toplumu gerçek bir ulus haline getirirler.”
“Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir. Öğretmenden, eğiticiden mahrum bir millet, henüz bir millet adını alma yeteneği kazanamamıştır.”
“Muallimler! Yeni neslin Cumhuriyetin fedakâr muallim ve mürebbiyelerini sizler yetiştireceksiniz. Ve yeni nesil sizin eseriniz olacaktır.”
“Bir saniye gençler! İçimizde Atatürkçü olup bizi dikkatle dinleyenler var, bakalım onların deyişleri neler? Herhalde vardır bildikleri, söylemek istedikleri?”
Söz almamın gerekli olduğunu düşündüm;
“Katkım; genç arkadaşlarımın ki gibi olabilir bir Atatürk çocuğu olarak, örneğin; Ulusları kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir. Dünyanın her yanında öğretmenler, insan topluluğunun en fedakâr ve en değerli varlığıdır. Öğretmen bir sanatkârdır, yarının temelini attığı gibi kişilik hamuruna da biçim verir. Bu konuya öğretmen olmanın gururu ile tekrar eklentilerim olabilir. Ancak bir büyük Türk’ün, ikinci adam İsmet İnönü’nün daha sonra Hazreti Ali’nin bu konuda iki seslenişini de eklemekten gurur duyacağım; Devlet adamları gelir geçerler. Milletlerin hayatında izleri payidar olan öğretmenlerin elleridir. Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum! şeklinde!”
“Başka ne gibi katkılarınız olabilir, örneğin?”
Genç arkadaşların, belki de minibüsteki ilgilenmeyenlerin canlarının sıkılmasını istemem, ama…”
“Ne demek o? Başöğretmen Atatürk, eğitim, öğretim ve öğretmen hepimizin kutsal değerleri. Sanırım, ‘Sus!’ diyecek kimse çıkmaz içimizden. O halde devam edin?”
“Haklısın! Yaşa!” ve benzeri sözlerle alkışlar peş peşe çınladı minibüsün içinde, dışarılara taşacak gibi.
“Sokrates; ‘Dünyada her şeye kıymet biçilebilir, Ama öğretmenin eserine kıymet biçilemez!’ Diyojen; ‘Yeryüzünde öğretmenlikten daha onurlu bir meslek tanımıyorum!’ demişler. Atatürk’ün en veciz sözlerinden biri de; ‘Öğretmen bir kandile benzer, kendini tüketerek başkalarına ışık verir!’ şeklindedir. Sahiplerini bilemediğim bir kısım değerli insanlar ise; Öğretmenliğin Tanrı sanatı olduğunu, Heykeltıraşın mermere verdiğini, öğretmenin çocuğa verdiğini söylemişler…”
“Dağarcığın pek yüklüymüş öğretmenim, ekleyeceğiniz başka sözler de var mı?”
“Doğal olarak var tabii. Ama bir tatil yöresinde, bir tatil sıcaklığında, gençlerin beyinlerine fazla yüklenmemek düşüncesindeyim efendim.”
“Haklısınız, hepinizi azat ettik gençler! İyi tatiller, oldukça ii dinlenmeye, yarınlarda bu genç arkadaş gibi olmaya gayretli olun! Lütfen!”
Dolmuş minibüsü bir kere daha durdu. Aklımda kalan adrese göre ve konuşmalarından anladığım kadarıyla, inmem gereken durağı geçmiş olduğumu fark ettim. Boş vermişçesine, meraklı bir nedenle oturdum, boşalan yerlerden birine, karşısına doğru, ters yönde.
“Zamanınızı iyi değerlendirin gençler! Öğüt verir gibi konuşmalarımla sizleri sıktığımın farkındayım, ama sizler benim her zaman çocuklarımsınız, yavrularımsınız. Eksik bıraktıklarım olmasın istiyorum, Sizleri hep alkışlamak istiyorum. Çok konuştuğumu biliyorum ama boş konuştuğumu iddia edemezsiniz. Sizi, sizleri çok seviyorum çünkü.”
Ayağa kalkar gibi yapınca, yanındaki delikanlı da ayağa kalktı. Ön tarafa yönelip omzumun üstünden şoföre seslendi;
“Okulda inecek var!”
“Teşekkür ederim.”
“İyi günler öğretmenim.”
Zihnimdeki yarılanmış sorum yanıtlanmış, çözüm tamamen şekillenmişti. O; başlangıcımızda hissettiğim gibi bir öğretmendi, emin olduğum. İnerken parmaklarına baktım. Yüzük yoktu, sanki insanlar bir şeylerin tescili(10) için mutlaka gereğini yapmak zorundaymışlar gibi idi, düşüncem. Oysa meslekleriyle de evli ya da nişanlı olabilirdi değil mi, insanlar? Ve bu bayan gerçek boyutta, hayatını eğitime adamış bir öğretmendi, diyebilirdim, dedim de zaten kendim, kendime.
Farkında olmadan mı, farkında olarak mı, merak ederek mi, yoksa beni arkamdan itekleyen duygularla mı indim Dolmuş minibüsünden de. Varsın gecikeydim. Keşke bekleyenim olsaydı. O şiirdeki gibi; kavuşmasam da olurdu.(11)
Gidişini izledim, elindeki basit çantası, ucuz olduğunu sandığım yazlık ayakkabılarıyla okula yönelmişti. İki değişik düşünce şekillenmişti zihnimde. Ya okulun müdiresiydi, tatile ve izine ihtiyaç duymayan, ya da okulun lojmanlarında oturan bir öğretmen. Olasıdır ki yalnızlığını yine kendi yalnızlığı ile paylaşan.
Her iki halde de; “Eğitime tutsak biri” diye içimden alkışlamak geldi onu, tanımadan, bilmeden.
Yazın kalabalığında, bir tatil beldesinde, bir tatil döneminde, denizden uzak, yalnız bir insan. Her şeyden önemlisi; bir eğitimci, eğitici… Okulun dış kapısını açtı özenle, kapıyı kapatmak üzereyken cadde ortasında duruşumu fark etti (galiba).
Anlamsızmış gibi dikkatle baktı önce, sonra sırtını dönüp kapıyı kapattı. Herhalde dikkat çeker bir duruşum vardı ki ilgisini çekmiş olabilirdim.
Ayrılamamıştım oradan. Nedenini bilmiyorum. Elimde içinde birkaç parça eşyamı ve dizüstü bilgisayarımı gizlediğim çantam, belki geri dönüşüm için ne kadar metre yol yürüyeceğimin aritmetiği ile baş başa idim.
Okul; açık sarı yeni boyalı, iki katlı, oldukça uzun dikdörtgen prizma şeklinde idi. Bahçesi bir hayli genişti. Duvarları taş-tuğla yığını yerine, yeşil bahçe çiti ile düzenlenmişti. Bayrak direğinde bayrağımız, rüzgârın ahengi ile dalgalanıyor, altındaki bir kaidede Atatürk maskı(12) gururla tebessüm ediyordu, dalgınlığımda.
Levhasını görmemiştim, ama bu tatil belgesinde İlköğretim Okulundan maada(13) bir okul olamayacağını düşünüyordum. Yazın nüfusu oldukça kalabalıklaşan bu beldede kışın da nüfusun kalabalık olacağına inanmıyor, olsa olsa ilköğretimdir diyordum, kendi kendime.
Bu sıralarda üst katlarda önce bir perdenin yana çekildiğini, sonra da bir pencerenin açıldığını fark ettim.
Pencereden bakıyordu hoca hanım. Oldukça uzaklardan da olsa gözlerindeki hayreti sezinleyebiliyordum. Eliyle avuç içini kendine doğru çevirerek “Gel!” işareti yaptı bana.
Etrafıma baktım. Sıcak yaz güneşinin altında benden başkasının olmadığını görerek, garip bir hissin etkisiyle okulun kapısına yöneldim. Öyle ya, olan olmuşsa olmuş, olmamışsa olacağına göre olmasına kim engel olabilirdi ki? Okulun kapısı kilitli değildi. Merdivenleri çıktım. Kapısının önünde bekliyordu;
“Hayr’ola genç adam?”
“Özür dilerim hocam!”
“Neden?”
“Dolmuş minibüsündeki konuşmalarınızdan o kadar etkilendim ve daldım ki!”
“Yani gerçeklerden…”
“Bana o kadar öğretmediler…”
“Ne kadar öğrendin?”
“Lisede kimya öğretecek kadar...”
“Meslektaşız o zaman?”
“Evet, sayın hocam!”
Masasının arkasına geçti, eliyle; “Otur!” işareti yaparak. Çantamı ayaklarımın dibine koydum. Ayaklarımı ona saygımın işareti için birleştirdim, ellerimi, biri diğerinin içinde olacak şekilde kavuşturdum.
“Rahat ol! Eskilerden ve yenilerden iki meslektaş gibi, abla-kardeş gibi, ana-evlât gibi bak çevrene.”
Düzgün, hepsi yerli yerinde bir masaydı arkasında oturduğu. Atatürk Portresi, bayrağımız, öbür tarafta okulun forsu, isim levhası özenle yerleştirilmişti.
Masasındaki kâğıtların herhangi bir nedenle uçuşmaması için üzerlerine temiz, düzgün, beyaz mermer parçaları konulmuştu. Pencereden esen sıcak yaz rüzgârı, beyaz tül perdeyi bazen düzenli, bazen düzensizce savuruyordu.
“İyi ve güzel için, düşüncelerim. Bunun için sigara ikram etmiyorum size. Şu anda okulda başka bir görevli olmadığı için içecek bir şeyler ikram etmem de olanaksız. Benim çalışmağa geldiğim zamanlar çalışmaktan başka aklımda bir şey olmaz. Çok sıkılırsam, bir kahve yaparım kendime. İsterseniz size de yapayım, ama dürüstlüğümü bağışlarsanız, hiç de içimden gelmiyor, beni bu zahmete sokmayın derim ve peşinen teşekkür ederim.”
“Teşekkür ederim sayın hocam. Sizin gibi değerli bir öğretmenimi zahmete sokmak aklımın ucundan bile geçmez. Sizin gibi, sizin kadar olmak isterim ben de yaşantımda, ama bunun için o eski deyişteki gibi; ‘Bir fırın ekmek yemem, herhalde seneler tüketmem’ gerekecek!”
Bir süre duvarlarda gezindirdi bakışlarını. Yeni badana yapılmıştı, kireç-badana kokusu genzimde hoşluk yaratıyordu. Yutkunarak sordum:
“Eğer bağışlarsanız sigara içebilir miyim efendim?(14)”
“Etrafında hiç kül tablası görebiliyor musun?”
Masaların, etajerlerin(15), sehpaların hiçbirinin üstünde kül tablası yoktu. Hem de hiçbir yerde. Tereddütle başımı salladım.
“Öyleyse neden şimdi, hemen şimdi bırakma gayretinde olmuyorsun sevgili…”
İsmimi öğrenmek arzusunda olduğunu hissettim:
“Murat, efendim. Mehmet Murat!”
“Evet Murat. Ya kızlardan sonra geldin dünyaya, ya da çok beklendikten sonra gelen, tek oğlan çocuğu olsan gerek!”
“İkincisi efendim.”
“Peki Murat. Bir evin tek incisisin. O halde sigara paketini ve çakmağını, ya da kibritini verecek misin bana?”
“Tabii, hemen sayın hocam.”
Sigara paketimi ve çakmağımı aldı, arkasındaki dolaplardan birinin en üst kapağını açtı ve;
“Bu da diğerlerinin yanındaki yerini alacak!” dedi.
Dolaba göz attım. Çeşitli markalarda, yarım-çeyrek-bütün belki yirmiye yakın paket ve bir o kadar da çakmak ya da kibrit vardı dolabın içinde, istiflenmiş.
Baktığımı hissetti.
“İyi bir koleksiyon değil mi Murat? Hepsi iyi insanların, hepsi sevdiklerimin. Sen de sevdiklerimden birisin artık!”
Masanın yanından dolaştı, elimi tuttu, yanaklarımdan öptü ve saçlarımı okşadı.
“Sorayım mı, anlatacak mısın?”
“Anlatmak uzun sürer hocam!”
“Acelen var mı? Varsayalım otobüs kaçtı. Farz et ki dolmuş minibüsü bekledin!”
“Ne anlatayım, nereden başlayayım?” diye başladım söze. Yaşam öyküm, mesleğim, sevdiğim insan, ailem…”
Eksiğim yoktu, akşamın sesleri iniyordu ve ben hâlâ bir dost yüzle sevgi birlikteliğinin doyumuna ulaşamamıştım. Sanırım öğretmenim de yalnızlığından uzaklaşmıştı azıcık da olsa. Ayağa kalktım. Öğretmenim de…
“İki söz istiyorum Murat senden. Birincisi; buradan çıktıktan sonra sigarayı hatırlamayacaksın, ikincisi yalnızlığını; sevdikleriyle, dostlarıyla paylaşmaktan haz duyan meslektaşını, öğretmen ablanı hatırlayacak, unutmayacaksın. Yine geldiğinde buralara, belki eşinle, ailenle, uğra bu okula. Söz mü?
“Söz, sayın hocam. İyi günler dileğiyle.”
İşte sigarayı bırakışımın öyküsü bu…
YAZANIN NOTLARI:
(*) 1970’li yıllarda Bursa-Gemlik-Küçük Kumla’da bir kısım özellikleri öyküdeki öğretmenle örtüşen bir öğretmen (Müdire) yaşamıştır.
(1) Balık İstifi; Üst üste, çok sıkışık bir durumda. Sıkış-tepiş, sandviç gibi, kıpırdamaksızın bir arada.
(2) Ukalâca; Ukala; Arapça akil kelimesinin çoğuludur. Akıllılar anlamına gelir. Kendini akıllı ve bilgili sana, bilgiçlik taslayan kişi davranışı. (Şimdilerde çoğul olarak ukalâ şeklinde değil de “akil adamlar” şeklinde (kadın da olsa) söylenmektedir!
(3) Dağarcık; Aslı meşinden yapılmış çoban ya da avcı torbası olmakla birlikte bir kimsenin sözcük, ya da bilgi birikimi. Bellek, akıl, hafıza, zihin.
(4) Parodi; Ciddi bir oyunun bir bölümünü ya da tümünü, aradaki paralellikleri, şartları koruyarak alaya alan, biçimini bozmadan, ona bambaşka bir içerik vererek, içerilikle biçim arasındaki karşıtlıktan gülünç ve eleştirel etki yaratan oyun biçimi. Gülünç olay(lar) dizisi.
(5) Rasyonel; Akla dayanan, ölçülü, ussal.
(6) Yayım; Neşir. Yayma, basıp dağıtma işi, yayınlanan, yani okunacak şeylerin dinleyicilere ulaştırılması. Matbaa ve televizyon Yayım yapar.
Yayın; Neşriyat. Basılıp satışa çıkarılan gazete, dergi, kitap gibi okunacak elde edilen nesne, Radyo ya da televizyon aracılığıyla halka sunulan, duyurulan, iletilen şey. Kitap, dergi ise Yayındır.
(7) Bam Teline Basmak; Bir kimseyi duyarlılık gösterdiği bir konuda kızdırmak, kızdıracak söz söylemek, incitmek, öfkelendirmek, öfkelendirecek bir şeyler yapmak.
(8) Can Kulağı İle Dinlemek; Çok dikkatli dinlemek.
(9) Isırgan (Otu); Isırgangillerden boyları bir metreyi bulabilen, yaprakları ve her yanı sert tüylerle kaplı, kırılınca karınca asidi adı verilen yakıcı, kaşındırıcı bir madde çıkartan otsu bir bitki. Bununla ilgili enteresan bir deyiş; Isırgan otu ile taharet olmaz, şeklindedir.
(10) Tescil; Bir şeyi resmi olarak kaydetme, resmileştirme, kütüğe geçirme, bir taşınmazın üzerindeki hakkın kurulması için tapu kütüğüne düşülmesi gereken kayıt.
(11) Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’e ait “YOLCU ve ARABACI” şiirinin ortalarında bir yerde şöyle denilmekte; “Düştüğün yollar gibi / Sonsuzdur benim tasam / bekleyenim olsa da / Razıyım kavuşmasam.” Şiir; Suat SAYIN tarafından Uşşak Makamında Türk Sanat Müziği olarak bestelenmiştir.
(12) Mask; Maske. Alçı veya balmumundan yapılmış yüz kalıbı. Örtü. Genellikle ölünün yüzüne uygulanarak elde edilen yüz kalıbı.
(13) Maada; -den başka, gayrı.
(14) 4207 Sayılı kısaca “Sigara Yasağı Kanunu” diyeceğim Kanunun uygulanmağa başladığı, yasakların genelde göz ardı edildiği sıralarda öykü kaleme alınmıştır.
(15) Etajer; Raflı, kapaksız, taşınabilir dolap.