Kız kardeşim olmasa ne yapardım ben? Hiçbir işe yaramazdım. Gücüm, sabrım, tahammülüm yetmezdi, hiçbir şeye (her bir şeye değil)!

Serin bir sonbahar akşamında almıştı annem ve kız kardeşim babamın ölüm haberini, ben evde yokken. Görevli olarak bir yerlere giden babam, geri dönerken bindiği otobüsün yaptığı kaza sonucu ölen tek yolcu idi, maalesef.

Belki biraz abartarak da olsa söylemem gerekirse diğer yolcuların hiçbirinin burnu dahi kanamamıştı! 

Haberi vermeğe kapıya gelenlerin tavrından ürken annem;

“Ne, ne, ne?”  diyerek olduğu yere çökmüş ve öylece kalmıştı.

Kardeşim işte bu anda ulaştırmıştı haberi bana, ağlamaklı, telaşlı, şaşkın, perişan, ne yapacağını bilmez, ne yapması gerektiğini bilemez tavrı ile…

Yapacak bir şeyimiz yoktu o anın devamında annemiz için. Doktor doktor dolaştırdık annemizi. Çare yoktu, ya da olmadığı söylenmişti bize. Öyle ani şoklar falan da kâr etmezmiş, düzelmesi için.

Yaşamının bundan sonrasını yatalak geçirecekti annemiz. Babamın ölümünün üzerine, tahmin edileceği gibi tuz-biber olmuştu bu konudaki doktorların sözleri.

Annemiz yatalaktı artık. Sağ eli hafifçe kıpırdıyor, duyuyor, “Neden bu hale geldim!” dercesine kin dolu gözlerle görüyor, ama konuşamıyor, ağzını zorlukla ve ancak açabiliyordu. Her şey için yardıma ihtiyacı vardı, hem her şey için, hem her bakımdan…

Kız kardeşim olmasa ne yapardım ben? İşte bunun içindi sözüm. Çünkü…

Kız kardeşim Buse liseyi bitirmiş, üniversite sınavlarına girmiş, ya da girmek üzereydi, hatırımda kalmayan…

Buse ismini annem koymuş ona. Esasında kız olarak öncelikle onun doğumunu bekliyorlarmış babam-annem, karnının şeklinden, aşermesinden(1), öğürtülerinden(2), bilenlerin deyişlerine göre. Bu nedenle şehir hayatına uysun diye “Buse” ismini koymayı düşünmüşler. Daha doğrusu annem özenmiş, neden ve nereden özenmişse?

Bakmışlar önce ben gelmişim dünyaya, tüm olasılıklara boş verircesine. Bundan sonraki kız olursa, ona “Buse” ismini koyacağımıza göre uysun diye; bana; “Busen!” adını koymuşlar, “Bu; sensin!” anlamında.

Konuyu dağıtmayayım, öze döneyim tekrar:

Annem tam anlamıyla yatalak olunca bırakmıştı sınavı-mınavı, üniversiteyi-müniversiteyi Buse. Ama içinde ukde(3) idi okumak! Okumak istiyordu, okuyacaktı. Bunu, özellikle hafta sonlarında, ziyarete, ya da yardıma gelen, üniversiteyi kazanmış sınıf arkadaşları veya emsali olanlara karşı tavrından, bakışlarından, hareketlerinden çok iyi anlıyordum.

İki apartman dairesi, bir blok ötemizde Sağlık Ocağı, ya da Hükümet Tabipliği gibi bir sağlık kuruluşunda görevli olduğunu bildiğimiz bir hemşire vardı. Biz hep ve her zaman “Hemşire” diyorduk ona. Beyaz kepi ve kepinin ortasındaki ayla görmüştük onu daha önceleri de babam sağ iken, bir-iki rutin(4) kontrol ya da yoklamaya götürdüğümüzde.

Muhtemelen Devlet Memuru idi, sanırım bazen gece nöbetleri oluyordu.

Nöbetleri olmadığı zamanlar uğruyordu bize, annemin kalkamaz olduğu haberini aldığından beri. Daha doğru söylemem gerekirse Buse, “Merhaba” yaklaşımı olduğu için ilk günlerden dilemişti onun yardımını. Çünkü hastaneleri, doktorları dolaşırken, çaresizlik nedeniyle annemin sol elinin üstüne damar yolu açılmış, serum takılmıştı.

Askısındaki serumların takılmasının devamlılığı için mutlaka bir bilene ihtiyaç vardı, bunun için kapı-kapı dolaşıp birilerini mi arayacaktık ki, komşumuz hemşire varken?

Yalnız işin kötü bir tarafı vardı hemşirenin bu ilgilenişinin. Adının Petek olduğunu bildiğimiz hemşire, hizmetinin karşılığı diyebileceğim hiçbir iyileştirmeyi kabul etmiyordu.

“İyilik yap, denize at…” diyordu, her teklifimizde, ya da teklif etmeye yönelişimizde.

Petek Hemşire benimle yaşıt, bilemedin en fazla, bir-iki yaş büyüktü görünüşüne göre. Ve yaşamındaki enteresanlık, babası ne kendisinin, ne de ailesinin fark etmediği iki defa kalp krizi geçirmiş olması idi. Ve bu nedenledir ki bir markette alışveriş ettiği sırada yaşadığı üçüncü kalp krizinde yitirmişti yaşamını.

O zamanlar Petek Hemşire okulunun son sınıfındaymış! Çok şeyi öğrenip bilmesine rağmen, her şeyin olup bittiğinde okuldan dönüşünde konu babası olunca nutku tutulmuş, babasını kaybetmesinin çaresizliğini yaşamış!...

Bu minval(5) üzere annemin yatalaklığının birinci senesi dolmuş, ikinci senesinden de birkaç ay daha yürümüştük. Gerek Buse, ama öncelikle ve özellikle Buse ve gerekse sonrasında benim için rutin ve monoton(4) günler devam ediyordu.

Ben işime gidiyor, hiç olmazsa hava alıyor, meşgul oluyor, kendimden bile uzaklaşabiliyordum, ama Buse tamamen pisi niteliğinde evcimen(6) ve yaşamının tüm anlarını annesine vakfeder olmuştu, genç yaşında, yaşaması, özellikle genç bir kız olarak yaşaması gereken yaşlarda.

Neden mi? Çünkü gençliğini, projelerini, düşüncelerini ve bence en önemlisi benim hiç yaşamadığım bir şeyi silmiş, bir kenara atmıştı; Aşkını…

Günlerden bir gün… Kardeşimin lise sonlarında ve babamızın başımızda olduğu günlerden biri idi yaşadığımız. Herhangi bir nedenle iş yerimden erken çıkmış, yolumu uzatmak için değiştirmiş, her şeye rağmen başka bir düşüncem olmadığı için bana göre erkence bir vakitte eve yönelmiştim.

Bazı şeylerin gerçekleşmesi gerekiyorsa gerçekleşiyordu ve gerçekleşmesi gereken gerçekleşmişti. Buse’nin gönlündeki kıpırtıları hissediyordum, ama bilmiyordum. Çünkü biliyordum ki O, bilmemiz gereken zamanda bize bilmemiz gerekeni, ya da gerekenleri mutlaka söyleyecekti.

Ama yaşanması gereken sebep erken davranmış ve ummadığım bu zamanda karşıma dikilmişti. Hem de birkaç metre uzağımda.

Buse, yanında resmi elbiseli, genç, bir delikanlı ile konuşa-konuşa, gülüşe-gülüşe ve el ele karşımdan bana doğru geliyordu, görebildiğim. Herhalde onlar da beni görmüşler, bir an şaşkınlaşmışlar, sonra ayrılmışlardı.

Buse kaldırımda öne geçmiş, o subay delikanlı da şaşkınlığıyla ne yapacağın bilemez durumda bir süre bulunduğu yerde çakılı durduktan sonra karşı kaldırıma geçip bana doğru yürümeğe başlamıştı.

Ben, Buse’nin yürüdüğü kaldırımda ona doğru ve gülümseyerek, tedirgin olmamasını dileyerek, isteyerek yürüyordum. Karşı karşıya geldiğimizde o ağzını açmadan;

“Çağır arkadaşını yanımıza gelsin! Yoksa ben mi çağırayım?” dedim.

İkimiz birden “Gel!” işareti yaptık genç subaya. Çekinerek yaklaştı, ağzını açmadı, açamadı belki.

“Bakın gençler! Eğer birbirinize sevgi dolu inancınız varsa, bir ağabeyden çekinmek yerine, tüm dünyaya iletin bu beraberlik dileğinizi, sevginizi gizlemeden. Haydi şimdi, yine el ele tutuşun ve arkanızdan gülümseyerek bakayım size, izninizle. Ve zamanı gelince alkışlamak için ellerimi hazır tutacağımı bilin!” dedim.

Şaşırdılar. Tepkilerini anons edemediler, sevecen bir şekilde kucaklamak istediler beni, beraberce.

Ellerimi; “Durun!” şeklinde kaldırdım;

“Sonra… Şimdi sadece arkanızdan bakmak istiyorum!...”

Bir daha onlarla hiç karşılaşmadım. Ya onlar dikkatliydi benim için, ya da ben yolumu hiç değiştirmiyordum, ta ki babamızı kaybedinceye kadar.

Sanırım ki babam da, bilmese de bu birlikteliğe onay vermekten çekinmezdi. Ancak doymadığı ve fakat heder olan ömrü yetmemişti onları gönül gözüyle, dünya gözüyle görmeğe.

Daha sonra adının Recai olduğunu öğrendiğim o genç subayla Buse karşılaştılar mı, mektuplaştılar mı, telefonlaştılar mı, babamın vefatından sonra bilmiyorum. Ya da teknolojinin yadsınamaz kolaylıklarından yararlanarak mail veyahut msn ile vakit bulup haberleşebildiler mi?

Bilmem hakkım mı idi? Asla! Her şeyin zamanla oluşacağının işaretini vermiştim onlara. Şimdi o işareti benim almam gerekliydi, değil mi?

Annemizin rahatsızlığının devam edegeldiği günlerden bir tatil gününün akşamında sivil bir kıyafetle geldi Recai kapımıza. Çalan kapıyı Buse açmış ve Buse’nin arkasından görmüştüm onu. Bıyıkları vardı, saçları uzundu. Bu bana muvazzaf(7) değil, ilk gördüğüm anda yedek subay olduğu düşüncesini yaşatmıştı.

“Rahatsız etmezsem…” diye başlayan Recai’nin sözünü sitemle, belki de şikâyetle kesti Buse;

“Annem böylesine hasta, yatalak yatarken herkes rahatsız eder beni, bizi…” deyip kapıyı kapattı genç adamın kızaran yüzüne. O yüzü yaşamımın hiçbir anında unutmam mümkün değil. Hem hatta, asla!

Evet! “Ana gibi yar olmazdı!” ama Buse’nin tavrı ve davranışı da hoş gelmemişti bana.

Saniyeler süren bir süre sonra, dakikalar değil, kapıyı açıp bir şeyler söylemek istedim ona. Ancak çoktan kaybolmuştu O. Kapının önünde bir demet çiçek, üstünde; “Geçmiş Olsun!” yazısı vardı.

Recai ne düşüncelerle gelmişti kapımıza, Buse ne düşüncelerle kovmuştu onu? Kovmuştu, evet! Bunun bir başka türlü söyleniş tarzı olmamalıydı, bence.

Pencereden baktım, sırtını dönmüş gidiyordu Recai, muhtemelen geriye dönme arzusu, düşüncesi olmadan, hem başı eğik. Diğer pencereden annemin yatağının başucundan Buse bakıyordu onun arkasından, mahzun, düşünceli, eli göğsünde ve hatta gözleri nemli…

İnsanlar feveran edip(8) ani kararlar vermemeliydi. Tanrı insanlara iki kulak, bir ağız vermişti. “İki dinle, bir söyle!” anlamında. Ve “Gırtlak üç boğumdu, üç defa yutkunup, bir defa söylemek için.” Buse, feveran etmenin cürmünü(9) hesaplayamamış, düşünmeden kusmuştu!

Bunun için bir söz, bir türkü deyişi vardı galiba; şu anda tam olarak hatırlayamadığım: “Mecliste arif ol!”(10) diye başlayan.

Eee! Kardeşim gençti ne de olsa… Ama ağabeyi vardı, yani ben… Gün doğmadan neler doğardı? Gerçekten günü doğurabilir miydim? Doğurabilirdim tabii. Hem neden olmasın? Birbiri için yaratılmış iki gönül vardı sağlam, hem bence çok sağlam.

Çözülmesi mümkünsüz, şimdilik gevşemiş gibi. Sağlamlaştırmak için ufak bir çabam yeterli olacak gibime geliyordu. Ama bunun için de zamanı beslemem, gıdasız bırakmamam gerekti!

Hani derler ya; “Koyun can derdinde, kasap mal derdinde!” diye, o hesap işte! Kardeşimi böyle içtenlikle düşünüyordum da, ben gönlümde kıvılcımlanmaya çalışan kıpırtıları görmezden mi geliyordum, hisleri dumura uğramış(11) gibi mi yaşıyordum, hem de yatalak annemin yaşamını, sıkıntılarını es geçerek?

Hayır! Tıpkı kardeşimin dediği gibi; “Her şeyin yeri ve zamanı vardı!” O yer ve zaman nasıl ve nerede şekillenecek bilmiyor, bilemiyor, hatta düşünemiyordum bile!

Kaderi Tanrı, alın yazısı ile belirliyordu. Alın yazımı kendim okuyamazdım ki, okuma-yazmam olsa bile? O halde çok şeyi, her şeye kadir olan zamana bırakmalıydı, hem Buse için, hem kendim için.

Belki çok şey için kaderi sorumlu tutmak yanlış olmalıydı. Kişi, kadere yardımcı olmak için biraz da kendi gayretli olsa fena mı olurdu sanki?

Yardımcı olacaktım kadere, ama nasıl? Tanrı insanlara beyin denilen bir tutulmazı, önüne geçilmezi vermişti. Karar verdim, beynimi kullanacaktım!

Hayal etmeğe çalışıyordum. İnsan bazı şeyleri hayallerinin esiri olmadan(12), düşünebilir, isteyebilir, hayal edebilirdi gerçekten, gerçeklerden uzaklaşmadan, değil mi? Hayaller, hayallerimin dışında şekillenebiliyordu, beynimi kullanmama gerek kalmadan.

İşte rahmetli annem bunu gerçekleştirdi. “Rahmetli” demem ipucu olmalı. Tanrı, bana, bize yardım etmek lütfunda bulunmuştu.

Yorgun mesaisinin ardında da olsa, annemin bakımını üstlenen gözleri kan çanağına dönmüş(13) kız kardeşime;

“Sen dinlen biraz, ben yorulunca ya da uykum gelince sana seslenirim, sen devam edersin annemin başında durmağa!” deyip onu yatağına göndermiştim.

İnternete takılmaya, kitap-gazete okumaya çalıştım. Olmuyordu. İçimden bir ses; “O’nun kitabını oku!” diyordu! Kur’an’ın Türkçe mealini aldım elime. Atalarımızdan görüp öğrendiğimiz “Zemzem Suyu” başucunda idi, zaten.

Bir ara bir hırıltı yükseldi annemin genzinden, gözlerini açtı, gülümsedi ve pamuğa damlattığım zemzem suyunu yutkunduktan sonra, kapatmama gerek kalmadan saliseler içinde yumdu gözlerini, son bir kez soluğunu tükettikten sonra.

Oysa atalarımızdan öğrendiğimiz kadarıyla o ölüme çeyrek kala anına, yani sekerât(14) denen olay bile gerçekleşmemişken ulaşmıştı annem.

Yatalak hastalarda böyle mi olurdu ölüm? Bilmiyorum, hiç karşılaşmamış ya da yaşamamıştım ki daha önceden. Kardeşimi uyandırdım, yorgun uykusundan.

“Kalk kardeşim, annemizi kaybettik sanırım, başımız sağ olsun!”

Beklediği halde, beklenmedik bir tepkiyle annemizin üstüne kapandı kardeşim;

“Keşke, böyle de olsa yaşasaydın da yıllarca baksaydım, baksaydık sana…”

Enteresandır, ne onun, ne de benim gözlerimiz yaşlanmamış, dolu dolu olmamıştı. Sanırım bu, annemizin ıstırabının tükenişinin mutluluğu olabilir miydi? Belki…

Her şeye, akşamın oldukça ilerlemiş vaktine rağmen, pijamalarımla ve üstüme sadece bir mont alarak Hemşire Hanıma koştum;

“Müsaitseniz…” dedim, ivecenlikle ve içtenlikle.

Hemen anladı tavrımdan, belki de davranışımdan, tepkimden.

“Hemen geliyorum!” dedi, kapıyı kapatmadan, portmantodan aldığı pardösüyü sırtına koyarak, giyinmeden…

Nabzına baktı annemin, kalbini dinledi, gözkapaklarını açıp gözlerine baktı ve;

“Başımız sağ olsun!” dedi, üstelik “Başımız…” başka tek kelime bile etmedi…

Gün açıldı, kayboldu. Gün geçti, geçmek istedi, gün bitmeğe, bitmek arzusunu yaşamağa çalıştı, sonra devamı geldi. Hoca;

“Karı-koca öldükten sonra namahremdir(51), aynı mezara defnedilemez!” dedi. Ayrı bir mezar yeri aldık anneme, babamın mezarından neredeyse, kilometrelerce uzakta. Abarttım mı? Peki, o zaman “100-150 metre uzakta!” diyeyim. Ve oraya defnettik annemi…

İki kardeş, ne Kur’an Kursuna gitmiştik, ne de yaşarken bir şeyler öğretmişti büyüklerimiz. Okulda Din Derslerinde öğrendiklerimiz kadardı bildiklerimiz: Rabbiyesir, Fatiha, İhlâs, Kevser gibi. Petek Hemşirenin annesi anlattı; yedi mevlidi, kırk mevlidi, elli iki mevlidi gibi(16) okunması gerekenleri.

Sonra diz çöktürdü bizi bir sonraki cumartesi-pazar. Bir sürü şeyler yanında namaz kılmayı da öğretti bize, vakitleri ve rekâtları ayrı ayrı anlatarak. Oysa o güne kadar ne namaz kılmış, ne de babamın, annemin vefatlarında camiye girmiştim.

Kazık gibi dışarılarda bir yerlerde dikilmiş, abdest-mabdest nedir bilmeden, “Er kişi niyetine!” ya da “Hatun kişi niyetine!” gereğini, yanımdakilere göz ucuyla bakarak yerine getirip görevimi tamamlamıştım (mı? Galiba…)

Ben öyle sanıyordum (Mutlaka Allah kabul etmiştir, dilek ve dualarımla). Ama Petek Hemşirenin annesi Mebrure Teyze öyle demedi. Neredeyse cehennemliktim, ya da cehennemlik olmama, hatta olmamıza ya bir adımımız, ya da birkaç metremiz kalmıştı.

Petek Hemşire mi? Zinhar(17)! O hepsini, her şeyi biliyordu, hatta tecvidi,(18) makamı ile Kur’an okumayı bile. Ne de olsa rahmetli Hacı Babası görmüş-geçirmiş dindar biriydi.

Mebrure Teyze belki de bilinebilecek sebepler nedeniyle hacca giderken kocasının yanında olamamıştı ama o da yüzde doksan dokuz hacı sayılırdı, öğrendikleriyle! Maazallah Hacı Bey ve hacılığı temsilen Mebrure Teyze Petek Hemşireye çok şeyleri öğretmeseler Hemşire Hanım da doğrudan doğruya cehenneme gidermiş (miş)!

Eh! Hacı Amca, Mebrure Teyze görevlerini yaptıklarına göre, kızlarıyla beraber cennette olurlar, inşallah, maşallah(!) diye bir kanaat yaşadım! Neyse!

Annemin önce yedi, sonra kırk mevlidini okuttuk komşuların katkısıyla. Fazla akrabamız yoktu, duyanlar varsa ki -olmuştur mutlaka- duymazlıktan gelmişlerdi, ya da kendilerine göre ertelenemeyecek mazeretleri vardı.

Zengin değildik çünkü; “Bir garip ölmüş diyeler(19) tarzında Yunus Emre’nin dediği gibi gelen olmadı haydi, haydi. Dolaysıyla da giden de olmadı haydi haydi. Kırk pide, kırk ayran, kırk külâh mevlit şekeri herkese yetti mevlitlerde.

Annemizin son elli iki mevlidi kalmıştı okunacak. Kız kardeşime;

“Recai’nin annesini-babasını, akrabaları varsa seninle ilgili onları da çağır mevlide, konuşmamız gereken bir şeyler varsa ona göre hazırlıklı gelsinler, mevlitten sonra gerekirse konuşuruz!” dedim.

“Ağabey sırası mı? Hem sonra sen ne yaparsın, bensiz?”

“Her şeyi bilen, gören Tanrı, bana da yol gösterir her hal!”

“Ne gibi?”

“Örneğin Petek Hemşire gibi.”

“Seviyor musun?”

“Şart mı?”

“Gerekli diyebilirim herhalde!”

“O halde gerekli!”

“Ya O?”

“Bilmiyorum. Yardımını istesem?”

“Bilmem ki…”

“İlgileniyorum. Gönlüm düşkün. Ama bu bir sevgi mi, aşk mı, ihtiyaç mı? Bilemiyorum. Yanlış anlama, bedensel, ya da fiziksel bir yaklaşım değil içimde yaşattığım. Sadece sen gidince ‘yalnız kalmak korkusu’ diyebilirsin, belki.”

“Ben seni bensiz bırakmam!”

“Aşkından fedakârlık etmeni istemem, bunu bekleme benden.”

“Bana ağabey gerek!”

“Sana Recai gerek! Ben çözümü söyledim sana, yardımcı olursan…”

“Ama Petek Abla genç değil!”

“Yaşlı mı demek istedin?”

“Yooo! Hayır! Hem annesi var!”

“Ben Petek’le yuva kurmak istiyorum, annesiyle değil.”

“Gerçek?”

“Evet gerçek! Hem her şey aşk değil ki, sizinki gibi. Mantık bizi birbirimize yakınlaştırırsa aşk da doğabilir belki.”

“Peki, bebek?”

“Olmasa da olur, yeter ki biz birbirimize yetelim.”

“O zaman neslimiz kurur!”

“Neslimiz devam etmese ne olur ki? Hem bu sadece bir faraziye(20)! Ya hala olursan, benim dayı olacağım gibi?

“İnşallah...”

“Hangi anlamda? Sen? Ben?”

“Abi, utandırma!”

“O halde bekliyorum mevlitte Recai’yi ve annesini, babasını, başka kim gelmek istiyorsa sülâlesinden, onları da. Çiçek ve çikolatayı unutmazlar inşallah! Sakın ipucu verme, sakın hatırlatma, olur mu kardeşim?”

Yerimden kalktım, sarılmak geçti içimden kardeşime, sonra uzanmak sedirime ve düşüncelerime, belki de hayallerime dalmak… Olur muydu? Neden olmasın idi ki?

Daha önce de söylediğim gibi tanıdık biri idi Petek Hemşire. Yaşadığımız sokağımıza sonradan taşınmışlardı, Hacı Babasını bu sokakta otururlarken kaybetmişlerdi, cenazesine gitmek, pilâvını yemek, “Başınız sağ olsun!” demek o zamanlar bize de nasip olmuştu, hiç bir beklenti, ya da art düşünce, gönül birlikteliği düşünmeden.

Daha sonraları Petek Hemşire devamlı olarak selâm alıp-verdiğim biri olmuştu, o zamanlar için “Sadece ve o kadar” diyeceğim. Oysa şimdilerde… “Gönlümün Sultanı” olsun istiyordum, kimden saklayacaktım ki?

Okunacak son elli iki mevlidi de okundu. Nedense Petek Hemşirenin sesi biz erkeklerin ayrı olarak oturduğumuz odaya yankılanıyor, onun okuduğu mevlit ve sureleriyle Kur’an aklımı çeliyor, ama çaresizliklerle kıpırdayamıyordum olduğum yerde.

Her şey oluruyla yürüdü gitti annemin elli ikinci mevlidinde. Mevlit bitti, komşular gitti, onlar, yani Recai’nin annesi-babası ve diğer misafirler kaldılar gitmeyen.

“Şahit olun! Siz de kalın!” dedim Petek Hemşire ve annesine. Kaldılar onlar da…

“Allah’ın emri…” diye başladı Recai’nin babası. Sözünü kestim.

“Bana ‘Evet!’ demek düşer, verdim gitti!” dedim, herkesin anlayamadığım bakışlarına “Adam sen de!” şeklinde düşünerek yaklaşarak. Ve devam etmek gereğini hissettim;

“Ana yok, baba yok! Atası benim kardeşimin. İki gönül bir olmuşsa bize sadece ‘Peki!’ demek, “Evet!’ demek yakışır. Yalnız bunu söz olarak kabul edin lütfen. Annem henüz toprağına ısınmadan diğer bazı şeylere ‘Evet!’ demem mümkün değil. Beni, bizleri anlayacağınızdan eminim!”

“Peki! Ne zaman?” dedi babası.

“Gelecek yıl, bugün desem meselâ?”

“Anlaşılmıştır, gelecek yıl bugünün bir sonrası nişan, nikâh, düğün?”

“Olur, mutlaka, Allah’ın izniyle!”

Herkes helâlleşti, ayrıldı, kapı kapandı;

“Ben sıramı savdım. Şimdi sıra sende!” dedim kardeşime.

“Ne gibi?”

“Onu da sen bil!”

Yarın, yarın olmakta o kadar gecikti ki! Çünkü dileğim için yarın’ı kendime rehber tutmuştum...

Bürodan eve geldim ve yattım, gönül yorgunluğu denen şey, böyle bir şey olsa gerekti.

Annemin vefatından sonra üniversite sınavlarına hazırlanan kız kardeşim, sınavlara girmiş, sınavını kazanmıştı, evlenmesinin arifesinde olmasına rağmen.

“Hastayım kardeşim, bir şeyler yap!” dedim yattığım yerden.

“Nane, limon, ıhlamur… Hangisini tercih edersin? Yoksa hepsi mi?”

Yalan söylüyordum, anlaması mümkün değildi kardeşimin.

“Kalbimde bir yük var atamıyorum, atsam, atabilsem, ama güçsüzüm. Atamazsam kaldıramayacağım bir yük. Çağırsan hemşireyi, bir iğne yapsa, sanırım hiçbir şeyciğim kalmaz!”

Duygu sömürüsü(21) yapmakta üstüme yoktu hele ki istiyor, hem çok istiyorsam.

“Anlaşılmıştır! Ama vakit oldukça geç! Olur mu abi?”

Anlıyordu demek istediğimi, hasta oluşuma inancını yitirmişti, inanmıyordu ve bunu o hınzırca(22) tebessümünden anlamıştım. Yüzüne en acıklı halimi takınarak baktım;

“Tamam! Tamam! Hemen haber veriyorum Petek Ablaya.”

Petek Hemşire yıldırım hızıyla ulaşmıştı bizim evimize elinde tansiyon aleti ve çantasıyla.

“Bir bardak su lütfen kardeşim!” dedim.

Kardeşim gidince nabzımı kontrol etme ve çantasını açma çabasında olan Petek’e;

Kalbime yasla başını, nabzımı bırak!(23)” dedim. 

“Deli misiniz siz?”

“Evet! Yıllardır kapı bir komşuyuz ve ben seni şimdi istiyorum!”

“Tekrar soruyorum; deli misiniz siz?”

Kardeşim elinde su bardağı ile geldi;

“Hemşire iğne vuracak, dayanamazsın, sen istersen odana bir bak!” dedim kardeşime.

“Of! Anam! Yandım! Kurtarın diye çığıracaksın değil mi? Hiç bana bakmayın!” deyip çekildi odasına kardeşim ve ben onun dediği gibi bağırdım;

“Of! Anam!”

Oysa yapılan hiçbir işlem yoktu, bilineceği üzere.

“Valla, delilikse delilik, seni istiyorum, ‘Benim ol!’ diyorum, nikâhınla, annenle, tüm varlığınla…”

“Ama yaşım, saçlarımdaki kırlar, gözlerimin altındaki torbalar…”

“Ne yani? Yetmiş yaşında olsam benim olmayı düşünmeyecek misin? Ben; senin ve benim, yani bizim yalnızlığımızın çaresi olacağımızı söylüyorum birbirimize. Yalnızlığımızı üleşelim, diyorum.”

“Hep böyle zırvalar mısınız(24)?”

“Evet! Hep biz-bize, hep karşı-karşıya, hep yan-yana olmamıza rağmen sizi görmeyen bir göz olarak böyle zırvalarım işte!”

“Seviyor musunuz beni?”

“Gerçekçi olmamı ister misiniz?”

“Evet! Lütfen!”

“O zaman dürüstçe cevaplayacağım. Sevdiğimi sanıyor, düşünüyorum. Ya da seveceğim diyeyim. Şu ana dek yaşamımda hiç kimse olmadı senden başka. Sana duygularım sevgi ise, sevgi… Bilmiyorum, aşksa aşk… Ama beraber mutlu olacağımızı düşünüyorum.”

“Oysa ben, tüm engellere, tüm engellemelere rağmen sevdim seni ve seviyorum.”

“O halde kalp kalbe karşıdır(25), derler! Seni sevmeme, seni istememe engel olma, benim olmana izin ver! Seni doyasıya, ölesiye seveyim. Ömür boyu hem… Tüm varlığımda hissedeyim seni ve bu tükenecek dünyayı birlikte paylaşalım. Bana ‘Evet!’ de ve hemen yarın Nikâh Dairesine ulaşayım!”

“Ya kardeşin?”

“Oh! Ho! Sen bana razı olduktan sonra, o bize dünden razı. Hem sen onun, beni düşünmeden mutlu olmasını istemez, dilemez misin?”

“Dilemez miyim? Ama ne olduğunu anlamaz gibiyim. İzin ver düşüneyim. Düşünmeden düşünmüş gibi, gönlümde olarak; ‘Hayır!’ demiyorum, ama ‘Peki!’ demem için de bana yaşama süresi ver!”

Elini uzattı. Sıcaklığı tüm gönlümü ısıtıyor, gözlerindeki ışık tüm dünyamı aydınlatıyordu. Sakınılan göze çöp batarmış, bilemezdim, tahmin bile edemezdim…

“Sen hep kalbimde yaşayacaksın zaten. Sana bir yıl süre. Bir yıl sonra tam bugün, gündüzle gecenin eşit olduğu tam bugünde biz de bir artı bir eşittir bir olalım. Üleşelim bu dünyayı el ele. Ama dersen ki bir yıl uzun, hemen almak isterim seni. İşte kollarım açık ve Mevlâna’nın deyişiyle yalvarayım sana; ‘Gel, ne olursan ol!’ değil, ‘Ne olursa olsun gel, gönlümün sultanı, evimizin kadını ol’ diyerek!”

Sözlerimin karşılığı yüzüme bakışıydı yalnız. Ya da buna mecbur olmuştu, çünkü aniden yükselen tansiyonumu ölçmeğe çalışırken kapıyı tıklatıp girmişti içeriye kardeşim.

“Gel kardeşim, Petek Hemşireye anlatamadım kendimi. Bir de sen dene. Seninle aynı gün olsun dileğim, birliğimiz için. Mırın-kırın ediyor(26). ‘Uygun bir zamanda, uygun olanı anlatmayı denesen!’ diyorum.”

“Emrin olur abi!”

“Valla ‘Estağfurullah!’ demeyeceğim. Emir-memir… Yeter ki sen ‘He!’ cevabını bana ulaştır da…”

Tanrının bazı şeyleri yazıp-çizmesine rağmen, insanların bu yazıları silme, hatta yok etme çabaları oluyordu (bence), bilinçsizce, hem de bu insan “İnançlıyım!” demesine, abdestinde, namazında olmasına rağmen;

“Koyundan post, kurttan dost(27), o çocuktan koca olmaz sana! O genç, taze ister. Sen ondan önce kocarsın, beğenmez seni, gözü dışarıda olur, hem sen çocuk doğurabilecek misin bakalım, evin tek oğlanına?” gibi benzer bir sürü şeyi zırvaladıktan sonra; “Hakkımı helâl etmem!” demiş annesi.

Bunları, bazen gözlerinde biriken yaşları silerek, bazen burnunu çekerek kız kardeşime anlatmış Petek. Kardeşim üsteleyince “Başka ne söyledi?” diye, saklamamış diğer düşüncelerini de anlatmış annesinin;

“Neleri varmış, taç ya da kukuleta(28) giymiş kurbağa gibi pörtlek gözlü(29) tipsiz oğlanın? Zibidi(30) oğlan, hafiften de olsa sekerek mi yürüyor ne? İsminde bile meymenet(31) yok. Neymiş? Busen! Ne demekse? Oysa sen petek petek bal(32) gibi olduğun için bu ismi verdik sana biz.  Sanırım bu oğlanın başının secdeye değmişliği de yok! Âmel defteri(33) herhalde soldan verilecektir bu hayırsız oğlanın. Cehennemlik bir bakıma yani. Sen mühendislere, doktorlara lâyıksın güzel kızım.”

Ve bazı şeyleri, meselâ seker gibi yürüyüşümü, davranışlarımı taklit ederek hem eklemiş hem de tekrar etmiş;

“Hemşire olup da bir kumpas(34) yapamadın mı doktorların birine? Ahir ömrümde(35) bana da bakardınız dört başı mamur doktor-hemşire olarak. Razılığım yok ısrarcı olursan o çulsuz(36) oğlan için, analık hakkımı helâl etmem asla!”

Petek;

“Ne yapıyorsun anne, gıybet(37) ediyorsun, insan ölü kardeşinin etini çiğner mi?” demiş.

Gerçekten de burada bir parantez açmam gerekirse; daha henüz bir yaşımda iken sedirden mi, yoksa alçak pencereden mi ne düşmüşüm? Burnumdan üst dudağıma bile ulaşmayan bir kan pıhtısı ile görmüş beni rahmetli annem, sonradan anlaşılmış, sağ bacağımın kırık mı, çıkık mı ne olduğu? Ne ağlıyor, ne bağırıp çağırıyor, şimbil-şimbil bakıyormuşum(38), annem öldü sanmış beni.

Telâşla bağırınca, feryat edince komşular yetişmiş. Birilerinden biri; “Çok telaşlı” demiş, annemin tabiriyle çöğdürüvermiş(39) oracıkta bir bardağa ve “Kendine gelsin!” diye içirmiş anneme, yaptığını. Rahmetli annem anlatırdı bazı, bazen; “Senin yüzünden, senin uğruna çiş de içtim oğlum!” diye.

İşte ayağımdaki sekme, burnumdaki çarpıklık o günlerden kalmıştı. Sanırım guatr olarak troit bezimin(40) salgılarındaki azlık, ya da çokluk olarak şekillenen yanlışlık nedeniyle olsa gerek, gözlerim de normalden biraz büyüktü, yani gerçekten pörtlek idi.

Kardeşim belki eklentileriyle, belki unutarak, belki de üzülmemem için bazı şeyleri söylememiş, unutmuş, unutmak istemişti yahut.

Petek’in annesinin kızı için olduğu gibi benim için de mazeretler sıralamasından doğrusu hiç mi hiç etkilenmemiştim. İnancı olmasına rağmen (sanıyorum) dünyalıklarla uğraşmasını haz etmemiş(41), edememiştim.

Kocasının vefatından sonra “Al bebek-Gül bebek” hiçbir eksiğini bırakmayan kızına kıskançlık, belki bencillikle sahiplenmeyi devam ettirmek istemesine, kısaca ilerisi şüphe ya da belirsizlik dolu olan bir geleceğe kuşkuyla bakmasına diyeceğim bir şey olamazdı.

Ancak tarifleri yanlıştı, genellemesi yanlıştı Mebrure Teyzenin, bana göre. İnsanlar yaradılışlarında; “Nuh deyip, Peygamber dememeyi” şiar edinmişlerse(42) bunun karşısında diğer insanların yapacak çok şeyleri yoktu. O halde Mebrure Teyzenin ölümünü mü bekleyecektim, sevdiğim varlığa kavuşmak için?

Tövbe… Tövbe… Hem Mebrure Teyze öylesine kanlı-canlıydı ki! Kızı “Kuş Sütü” dâhil hiçbir şeyini eksik etmiyordu onun.

Eh! Sağlıklı olunca da “Öhö!” dese hafifçe, yarım-yırtık, yarım-yamalak, Petek hemen başına koşuyormuş annesinin. Nereden mi biliyorum? Biliyorum işte. Belki de Petek anlatmıştı; “Ölüm faraziyem” hariç.

Bir gecenin uzantısında ansızın telefonum çaldı:

“Yetiş, ölüyorum!” sözünden başka bir ses duymadım. Bu Mebrure Teyzenin sesiydi. Acele arabayı çalıştırdım, gelip kapısına, koştum. Omuzlayıp açmaya çalışmak üzereyken kapı kendiliğinden açıldı. Ola ki bazı konularda bilinçliydi Mebrure Anne. (Nereden “anne” oluyorduysa?)

Anne bir aspirin almış, kapı kenarındaki sandalye üzerine tünemişti sanki. Bu arada Buse de arkamdan yetişmişti elinde cep telefonu ile. Petek Hemşire gece nöbetindeydi herhalde, görevli olduğu kurumda. Yoktu başında ve tuhaftır ki, ilk defa telefonlaşamamıştık o gün, nedense.

Mebrure Annenin nefes almakta zorluğu vardı.

“Kolum, sırtım, göğsüm!” diyordu. Arabaya kendi kendine binebileceğini söyledi. Var gücümle hastaneye yetiştirmeyi düşündüm, beynimdeki tüm artıklara boş vererek. Şu anda her şey yanlıştı daha önce beynimden geçen, hatta aptalca arzuladığım. Çünkü bu insan, sevdiğim, benim olmasını istediğim insanın annesi idi.

Her şeyden önce insandı ve ben onu kucaklamak zorundaydım, insanlık görevim, yaradılışım gereği…

Düşünürken ulaştık hastaneye, kardeşim telefonunu bana bırakarak sedyesi başında onunla girdi girmemesi gereken yer olsa da orası.

Kararsızdım. Kızı doğal olarak mutlaka bilgilenmeliydi. İlk defa güzellikler, güzel şeyler, güzel sözler yerine kötü bir haberi ulaştıracak oluşumun endişesi içindeydim.

Çaldırdım telefonunu, açılmadan kapandı. Düşündüm ki görevinin gereklerindeydi

Bekledim, beş-on dakika. Bensiz, sesimi duymadan yapamazdı, hatta yaşayamazdı bile! Benim telefonunu çaldırmamı beklerdi mutlaka, bilirdi ki yaşantımızla ilgili güzellikleri anlatacağım. “Aç tavuk-darı ambarı!” kubarmam(43) diyelim buna.

Nitekim fazla beklemedim. İlk sözüm; “Telaşlanma!” demek oldu.

“Mebrure Anne rahatsızlanmış, Acil Servise hastaneye getirdik. Doktorlar ve Buse başında, sanırım ufak bir kalp krizi, izin alsan…”

Bundan sonrasını dinledi mi, bilmiyorum, telefonu kapanmadı, ama nefesini de duymaz oldum. Sanırım ki telefonunu kapatmayı unutup koşarcasına adımlıyordu merdivenleri, asansörleri beklemeden ve sonra hastaneye ulaşmak için bir taksiyi yönlendirişini düşünüyordum, telefonumu kapatıp, beklemeye başladım, bekledim…

Rüzgâr gibi girdi Acil’in kapısından. Elbisesini değiştirmemişti, görmedi benim de onu bekleyişimi. Kimseyi dinlemeden yöneldi Acil Servisin odalarına teker teker, uzaktan gözlemlediğim kadarıyla. Ve sonra kayboldu odalardan birinde.

Her zaman dediğim gibi, zaman ya ilerlemekte nazlanır, ya da saatin saniye ucu gibi coşkunca ilerler. Farkında değildim, sabah ışıkları gözükene dek. Belki de uyuklamıştım, Acil Servisin Koridorundaki sandalyelerin üzerinde.

            Sonrasında yorgun ve sükûn dolu yüzleriyle karşılaştım;

“İyi! Atlattı kalp krizini annem. Bundan sonrası anjiyo, bir-iki tetkik-kontrol ve perhiz-ilâç tedavisi olacak. Yardım ve ilgileriniz için çok teşekkür ederim!” dedi Petek.

Bir hafta sonra gururuyla hastaneden çıkarttık Mebrure Anneyi. Yaptığımızın sadece bir insanlık görevi olduğu inancıyla başı dikti. Kızının teşekkürlerine karşılık ağzından tek kelime bile çıkmıyordu.

Sanırım ilâçlar onu sessizleştirmiş, durgunlaştırmıştı böylesine, başka türlü bir şeyler düşünemiyor, aklımdan geçiremiyordum davranışları için…

Bu minval üzerine geçmeğe başladı günler. Mebrure Anne evinde, kızı Petek her an başında, “gak dedikçe yemek, guk dedikçe su vererek” (Petek nadiren de olsa, yeterli olmasa da bana da vakit ayırıyordu, sanırım aynı vakitleri Recai de Buse için!)

Kurban Bayramı yaklaşıyordu.

Annesi Petek’e;

“Bayram geliyor, eli kulağında. Şöyle-köşe bucak temizlik yap! Kadın falan getirttirme, biliyorsun haz etmiyorum yabancıyı evimde. Sonra şöyle kek-kurabiye falan hazırla, yap. Çarşıdan misafirler için çikolata, çocuklar için gofret falan almayı unutma! Camları, pencereleri de leke bırakmayacak şekilde silmeyi unutma! Sonra bir koşu Kurban Pazarına git! Bak bakalım fiyatlar ne kadar? Şöyle besili, kuyruksuz bir koç seç, ben de gelince satın alırız. Paramız hazır, değil mi? Kurban etini konu komşuya dağıtmamız gerek, geçen sene olduğu gibi” demiş, fakir-fukara sözcüğünü ağzına yerleştirmeden.

O annesinin dileklerini yapmağa, bitirmeğe çalışıyormuştu. Bir tatil gününün öğleni, ayaklarımı uzatıp, gözlerimi kapatarak hayallerimi yaşamaya çalışırken telefonumuz çaldı. Çalışı garipti, acayipti, hatta acı acı idi sanki, bana öyle gibi gelmişti.

“Yetişin, kızım pencereden düştü!” sözünden başka bir ses duymadım. Bu yine Mebrure Annenin sesi idi. “Düşen kimdi?” diye geçmedi aklımdan. “İnşallah O değildir!” diye düşünmeye gayret ettim. Kurban Bayramı, “Hatalı Bayram” derlerdi, hata benim dünyamda şekillenmesin dileğindeydim.

Acele arabamı çalıştırıp kapılarına koştum. Beton üstünde yerde yatıyordu Petek. Ufak sayılacak bir kan izi vardı bilemediğim bir yerlerinden, kafasına yakın. Nabzını tuttum. Gayet yavaş atıyordu.

Durdu, durmak üzereydi sanki. Telâşlanmama rağmen kendimde olmam gerekliliğini yaşadım. Onu, kardeşimle kaldırıp arka kanepeye annesinin kucağına yatırdık, hastaneye var gücümle, “İnşallah!” umutlarıyla ulaştırmaya çalıştım.

Acil Serviste onu yatırdığımız odaya giren doktorun girmesiyle dışarı çıkması bir olmuştu handiyse(44).

Yanından geçtiği hemşireye, sessizce; “Eks!(45)” dedi. Annesi de, biz de anlamamıştık.

Hemşirenin; “Yapacak bir şey yok! Başınız sağ olsun!” demesiyle birlikte Mebrure Teyze, başını yumruklayarak, “Ben ne yaptım!” diyerek ağıt yakmağa başladı. Hemşire; “Nöbetçi Polise ve Otopsiyi yapacak Doktora bildirmem gerek!” diyerek ayrıldı yanımızdan.

Saatler mi geçti, yoksa gün mü döndü, bilemiyorum. Annesi dövünüyor, biz isyanlarımızla baş başa bekliyorduk.

Gizli kalbi varmış tıpkı babası gibi Petek’in. Sırtındaki morluktan anlamış doktor. Pencereyi silerken tansiyonunun düşmesi ve bu nedenle kalp krizi geçirerek düşmüşmüş pencereden O.

Allah bazı şeyleri plânlamışsa ki, ben buna “Kader” diyorum, gerçekleşiyordu. Üstelik kaderin adam kayırma, torpil(45) yapma, suiistimal(45) gibi bir lüksü, ya da mecburiyeti yoktu, olamazdı da zaten.

Petek; “İşte geldim, işte gittim, şen olasın Dünya!(46)” diyememişti. Tanrı; etimden, kemiğimden bile sakındığım, kıskandığım onu, bana değil kendine lâyık görüp almıştı.

Mevlâna bir sözünün başlangıcında ve sonlarında şöyle demişti: “Allah der ki; ‘Kimi benden çok seversen onu senden alırım’ der ve ekler; ‘Onsuz yaşayamam deme, onsuz da yaşatırım, öldüm der durur, yine de yaşarsın!’  En garibi de budur zaten!”

Annesi “Ben en çok sevdiğim insana ne yaptım! Onsuz nasıl yaşarım?” diyerek dövünüyor, dövünüyordu.

Ama Petek yoktu artık!...

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Tahakküm; Hükmetme, baskı, zorbalık, buyrukçuluk, etkileme eylemi.

(**) Mebrure; Arapça bir isim olup, “Hayırlı, beğenilmiş, makbul” anlamlarını taşımaktadır.

(1) Aşermek (Gebe, Hamile Kadınlar için); Bazı yiyeceklere aşırı düşkünlük göstermek, arzulamak, ya da nefret etmek, hatta tiksinmek. Özellikle kimi olmayacak şeyleri yemek, içmek için aşırı istek duymak.

(2) Öğürmek; Kusarken ya da kusacak gibi olurken öğürtü sesi çıkarmak.

Öğürtü; Öğürme eylemi.

(3) Ukde; İçine dert olmak, bir konunun kapalı kalmasından dolayı duyulan acı.

(4) Rutin; Her zaman yapılan, her zamanki gibi. Alışılagelen, alışkanlık haline gelmiş, alışılagelen, sıradan, çeşitlilik göstermeyen. Alışkanlıkla elde edilen beceri.

Monoton; Almancadan alınmış, tekdüze, hep aynı tonda, yeknesak, çeşitliliği olmayan, donuk, sıkıcı.

(5) Minval; Biçim, usul, yol, tarz.

(6) Evcimen; Evine, ailesine çok bağlı olan. Ev işlerini iyi bilen, becerikli, hamarat. Aklı başında, sakin.

(7) Muvazzaf; Silahlı kuvvetlerde meslek olarak subay, astsubay ve erlik yapanlar. Bir görev ve hizmetle yükümlü kimse.

(8) Feveran Etmek; Birdenbire öfkelenmek, sinirlenmek, hareketlenmek, olmaması gereken hareketleri yapmak.

(9) Cürüm; Suç.

(10) Dinle sana bir nasihat edeyim… başlayan dizelerinin ortasında şair; Mecliste ârif ol, kelâmı dinle, / El iki söylerse sen de bir söyle. / Elinden geldikçe iyilik eyle, / Hatıra dokunup yıkıcı olma. KARACAOĞLAN

(11) Dumura Uğramak; İşlevini yitirmek, körelmek.

(12) Hayallerinin Esiri Olmamak; Rudyard  KIPLING’in “Eğer (IF)” isimli şiirinde, “Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan” denilmekte. Rahmetli Bülent ECEVİT bu şiiri “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve bu dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir.

(13) Gözleri Kan Çanağına Dönmek; Uykusuzluk, ağlama, kızgınlık ya da göze bir şeyin kaçması sebebiyle gözlerin çok kızarmış olması.

(14) Sekerât ya da Sekerât-Mevt; Ölüm halinde çekilen sıkıntılar anlamında Arapça çoğul bir kelimedir, tekili “sekr” olup bir bakıma; “ölüm anında, ölüme çeyrek kala” diyebileceğimiz zamanda insanın canını verme anındaki ızdırap ya da baygınlık diye bilerek ve sevdiklerinin özünde bu olayı yaşamış biri olarak özetleyebilirim.

(15) Namahrem; Yabancı, el. İslâm hukukuna göre evlenmelerinde sakınca olmayan anlamında olmakla beraber kendisinden kaçınılması gerekenler, mekruh hatta günah sayılma durumu.

(16) Yedi, Kırk, Elli İki Mevlitleri; Şeriatta yeri olmamakla birlikte, Müslümanlar tarafından özel olarak kişinin ölümünün o günlerinde, kandil gecelerinde, asker uğurlarken, sünnet yapılırken, hac dönüşlerinde okunan Süleyman ÇELEBİ’ye ait bir şiirdir ki uzman bir görüşe göre dinimizde hiçbir yeri yoktur, hatta bid’attır. Bu günlerle ilgili genel olarak söylenen akla ve mantığa uygun bir şeyler yoktur. Sadece kırkıncı günlerde ölünün burnunun düştüğüne, elli ikinci günlerde ölülerin kemiklerinin etten ayrıldığına dair bir safsata vardır. Bu konuda en önemli sözlerden birini İbni Abidin adındaki bir İslam bilgini sarf etmiştir; "Ölüleri hayırla yâd etmek vaciptir. Ama onların arkasından 7., 40., ve 52. geceler bidattir. Muayyen gün ve gecelerde evlerde mevlit okutmak o mümin ölüye işkence etmek hükmündedir.” Aynı konu rahmetli Yaşar Nuri ÖZTÜRK Hocamız tarafından da defalarca ifade edilmiştir.

(17) Zinhar; Olmaz, olamaz, kesinlikle, sakın ola, hiçbir zaman, katiyen, külliyen memnu; tamamen, tamamıyla, hepsi yasak, yasak edilmiş anlamlarındadır.

(18) Tecvid (Tecvit); (Esas anlamı; güzelleştirme, bir şeyi güzel yapmak, süslemek, hoşça yapmak olmakla birlikte) Kur’an’ı usulüne bağlı kalarak okuma usulü ya da ilmi.

(19) Bir garip ölmüş diyeler / Üç günden sonra duyalar / Soğuk su ile yuyalar / Şöyle garip bencileyin… (Bir not; Çok kişi son satırdaki ilk kelimeyi maalesef  “Söyle” olarak söyler ki yanlıştır.) Yunus EMRE

(20) Faraziye-Nazariye; Varsayım. Bir konudaki düşünce, tahmin, teori, hipotez.

(21) Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak.

(22) Hınzırca; Domuz gibi. Zarar vermek ister gibi, acımasızca, sinirlendirici ve ters davranışlarda bulunurcasına, katı yüreklilikle, kötü düşüncelerle.

(23) Kalbime koy başını doktor, nabzımı bırak… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Şaheste Hanım’a, Bestesi; Muzaffer İLKAR’a ait olup eser Hüzzam Makamındadır.

(24) Zırvalamak; Saçmalamak, gereksiz, tutarsız, saçma sapan, boş, anlamsız sözler söylemek veya bu tür davranışlarda bulunmak.

(25) Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.

Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.

(26) Mırın Kırın Etmek; Bir isteği yerine getirmemek için çeşitli sebepler ileri sürmek, nazlanmak.

(27) Koyundan post, kurttan dost olmaz; Mebrure teyzenin yanlış olarak söylediği sözün aslı; “Ayıdan post, gâvurdan dost olmaz!” şeklindedir. Bununla beraber ikinci bölüm için “Bekçiden, polisten, subaydan… dost olmaz” şeklinde söylenilebildiği gibi, atasözü olarak “Bir koyundan iki post çıkmaz!” şeklinde bir başka deyiş de vardır.

(28) Kukuleta; Yağmur, soğuk vb. dış etkenlere karşı ve tanınmamak için başa geçirilen, giysiye dikili veya ayrı olarak kullanılan başlık.

(29) Pörtlek Göz; Dışarıya doğru çıkık, patlak göz.

(30) Zibidi; Gülünç olacak derecede kısa ve dar giyinmiş olan, yersiz ve zamansız davranışları olan.

(31) Meymenetsiz, Kötü, uğursuz, huysuz, kılıksız, suratsız, aksi.

(32) Petek petek bal gibisin, çiçek çiçek dal gibisin… diye Ali CAN’ın sözlerini yazdığı, Erol SAYAN’ın bestelediği bu Türk Sanat Müziği eseri Mahur Makamındadır.

(33) Âmel Defteri; Her insanın dünyada iyi ve kötü bütün işlediklerinin melekler tarafından kaydedilmiş defteridir.

(34) Kumpas;  Hile, düzen. Gizli bir iş, düzen hazırlamak. Sanayide kalınlık ve incelikleri ölçmede kullanılan ölçüm aleti. Dizicilerin harfleri satır haline getirmelerinde kullandıkları alet. 

(35) Ahir Ömür; Türkçemizde böyle bir deyim, ya da söz dizisi yok. Aslı; Ahir-i ömür olup son ömür, ömrün son demleri anlamındadır.

(36) Çulsuz; Varlıksız, parasız, çulu olmayan.

(37) Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır. Kuranı Kerim’in Hucurât Suresinin 12. Ayetinde (49/12)  başlarında şöyle buyrulmuştur. “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?…” Bu konuda Peygamberimize ait olan bir hadiste; “Gıybetin denizleri kirletecek kadar kirli olduğunu” ayrıca “Bir kimse biri hakkında arkasından doğru konuşmuşsa gıybet, yalan konuşmuşsa iftira olduğunu” belirtmiştir.

(38) Şimbil-Şimbil Bakmak; Tek başına iken genel anlamı küçük ve kurnaz demektir. Ancak ardı ardına iki kez söylendiğinde yöresel olarak gözlerini açarak ve merak ederek dört bir yanına bakmak anlamında, daha ziyade bebekler ve çocuklar için kullanılan bir deyimdir. (Olay, bebeklik çağımda pencere pervazından düşmem şeklinde gerçekleşmiştir. Gerçekten burnum eğridir ve sol ayağım bir miktar özürlüdür ve rahmetli annem o çişi içmiştir. (Bugünlerde deve çişi hakkındaki duyumlar insan çişi ile ilgili gerçek sanılanları doğrular nitelikte olsa gerek!!!)

(39) Çöğdürmek; İşemek, ileri doğru fırlatmak.

(40) Guatr; Boğazda gırtlağın önünde bulunan troit bezinin basitçe şişmesinden ileri gelen hastalık.

(41)  Haz Etmek, Hazzetmek. Hoşa giden duygulanma, hoşlanma, tat ve zevk alma. Bir şeyden duyusal, hoşnutluk ve manevi sevinç duyma.

(42) Şiar Edinmek; Benimsemek, ilke olarak kabul etmek.

(43) Gubarmak; Kubarmak şeklinde de kullanılan bu kelime, kibirlenmek, gururlanmak, böbürlenmek anlamında yöresel olarak kullanılmakta, tahminen “kabarmak” kelimesinin kartlaşmış hali olsa gerek. Ancak Sivas ve yörelerinde çokça kullanılan sözün anlamı çiçek ve bitkilerin kısa zaman içinde boy vermesi anlamındadır. Nitekim Âşık Veysel bir türküsünde; “Baharda erimiş dağların garı, Dağlarda gubarmış dağ çiçekleri” demiştir.

(44) Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.

(45) Torpil; İltimas. Kurallara uymaksızın kayırmacılık, arka çıkma. Birine herhangi bir konuda öncelik, ya da ayrıcalık tanıma.  Haksız yere yasa ve kurallara uymaksızın arka çıkma, kayırma.

Suiistimal; Görev, yetki vb. kötüye, menfaatleri veya menfaatlerinin karşılığı olarak kullanma.

(46) İşte geldim, işte gidiyorum, şen olasın Halep Şehri! Âşık GARİP