İnsanlar şanslı mı olmalı, şanslı mı doğmalı, şansı kendileri mi yaratmalı yoksa? Kararsızım. Şöyle dokunmaya çalışsam şansın, kenarından-köşesinden, ucundan yahut da…
Tabii ki insanın ilk şansızlığı doğmak… Yoksa şansı demem mi gerek? “Niye doğmadım?” diye şikâyetim olamaz asla. O halde doğduğum için de memnun olmam mı gerek ki? Ya da şartı-şurtu var mıdır doğmak şansının?
İnsanın ana-babasını seçmesi de, başka kardeşleri olup-olmamasını isteyip-istememesi de mümkün değil. “Doğanın yasaları” deyip kestirip atabilir miyiz düşüncemizi bir kenara? Doğa yasayı yaparken; neden ölümsüzlüğü de yaratmamış ki?
“Her canlı ölümü tadacaktı(1)” hem mutlaka, eğer aksi olsaydı dünya şanssızlığına ne kadar dayanırdı ki? Geçtim fazla irdelemeden(2) bu konuyu.
Ve tahsil hayatı, ya da meslek… İlköğretimde öğretmenlerimin çoğu değil, hemen hemen hepsi, “Zehir gibi beyin, mühendis kafası var, okur, adam olur bu!” derlerdi.
Adam olmak sadece okumakla olsaydı, tüm okumuşları adam kabul etmek gerekirdi! Oysa okuduğu halde adam olamamış o kadar çok insan vardır ki çevremizde, şöyle bir, iki tarafa bakınmak yeter de artar bile.
İsteğim ya da idealim adam olmaktan öte ufak, küçük, hatta basit bir köy ilköğretiminde öğretmen olmak, önce insan, sonra adam yetiştirmekti öğrencilerimi.
Olmadı mı? Mühendis olmayı boş verip lisede falan Kimya Öğretmeni olmaktı ya da arzum, Kimya Mühendisliği değil.
Ama olmadı, “Zehir gibi çalışan beynim” üniversite imtihanlarında başarılı olup öğretmenlerimin dediği gibi mühendis olmama neden olmuştu.
Hemen belirtmeliyim ki benim zamanımda (o kadar yaşlıyım sanmayın canım!) burs vermek için kurumlar sıraya girerlerdi benim gibi öğrenciler için. Aç parantez; yerlisi de, yabancısı da, kapattım parantezi.
Bu nedenledir ki beyin göçü dediğimiz olay gerçekleşiyor, Türkiye’mde üç-otuz paraya hizmet görmesi istenenler, “Vatan-Millet-Sakarya” sözlerine kulaklarını tıkayıp doğrudan doğruya kendilerine değer veren yerlere koşuşturuyorlardı.
Ben o koşuşturanlardan olmadım, olmak istemedim yahut da. Yasaların verdiği kadro-derece-kademe her ne ise onunla yetindim, çokça bir süre. Uzunca bir süre diyemiyorum, bağışlanmamı dileyerek, çünkü her insanın tahammül edeceği bir derece vardır.
Ben bir eşeğin bile taşıyamayacağı kadar yük omzuma bindikçe tahammül sınırlarımı zorluyordum. Ama her varlığın; insanın demiyorum, kapasitesi vardı ve bu aşıldığında çöken bir eşek gibi istediğin kadar “Vur-kır-döv-parçala!” sonuç alınamıyordu, alınamazdı da.
Kıt-kanaat(3) yaşamaya da, özveriye de tahammülüm vardı ama görevimin gereğini, gereğine uygun olarak yapmalıydım, yalap-şalap(4) değil.
Anlatacağım, ya da anlatmağa çalışacağım. Çünkü önce şanssızlıkla ilgili bir başka konudan yani duygusal hata, ya da şanssızlık diyeceğim şeyden bahsetmem gerek, anlatmam gerekene geçebilmem için.
Buna “Zamanlama Şanssızlığı” da diyebiliriz. Ailemin ısrarla; “Evin tek oğlu, bir münasip kısmet, her ana-babanın olduğu gibi mürüvvetini görmek(5), istemek bizim hakkımız” demelerinden gına gelmişti(6). Her günün akşamı, her münasip vakitte (her ne demekse), her aday-adayı olacak birini gördüklerinde.
Bunalmıştım. Biliyordum böyle konuların aceleye getirilmemesinin gerektiğini ama anlatamıyordum, ya da anlamak istemiyorlardı, “Nuh” diyorlardı, “Peygambere” sıra bile getirmiyorlardı.
İsteklerinin sadece beni “evermekle” bitmeyeceğinin, daha da sonraları “torun-topalak” gibi sözleri de söyleyeceklerinin kesinlikle farkındaydım ama annem-babamdı onlar, her ne kadar seçme hakkım olmadığı özrümü yaşasam da.
Çalıştığım Devlet Dairesinde, bana oldukça yakın duran, ilgisini hissettiğim, hatta beni sevdiğini sandığım, boyu-boyuma, yaşı-yaşıma denk, mesleklerimizin uyuştuğu genç bir hanım vardı. Adı; dur bakayım hatırlamaya çalışayım, ya Selda, ya da Sevda idi.
Hatırlamaktaki geçimsizliğime bakmayın o karım olacaktı, oldu da ve sonra adını unutacak kadar uzaklaştım ondan. Nasıl mı? Oh! Ho! Hani bir şarkı var; “Yazsaydım ben derdimin bir tekini(7)” gibi ya da ona benzer bir şekilde başlayan.
Gerçektir ki ciltler almazdı yaşadıklarımı. Ama ben bir-iki kelimeyle anlatmaya çalışayım, daha doğrusu bir-iki paragrafa sığdırmaya çalışayım yaşadıklarımı kısaca.
Annem-babam “Evlenmemi” istiyorlardı. Onları mı kıracaktım ki? “Evlen benimle!” dedim ona. Kırmadı beni! “Olur!” dedi. Her şeyi arzusuna ve ailesinin arzularına göre yaptım, yapmağa çalıştım. Ayrı ev; ayrı ev, ayrı şu-bu; ayrı şu-bu, nikâh, şeker, pasta, düğün-dernek, hediye-mediye her şey ve hepsi.
Annemler; “Sen mutlu ol, biz yalnızlığımızı kendimizle de paylaşırız!” demişlerdi…
Gece için lüks bir otelde ayırttırdık yerlerimizi. Gecenin ilerleyen vaktinde odamıza çekildiğimizde, daha duvağını bile açmadan, eksik dilek ve isteklerini sıralamağa başladı;
“Sakın çocuk falan isteme benden! Çocuk için ne vücudumu bozmağa yanaşırım, ne de o acıyı çekerim. Tedbirini ona göre al, ya da ben alırım kendi başıma!”
Heyecan işte, bir şey demeden açtım duvağını, öpmeme izin vermeden geri çekildi ve devam etti;
“Yılda bir kere de olsa, en az on beş günlüğüne tatil yaparız. İki yılda bir Avrupalara da götürürsün artık beni. Paris’i, Madrid’i merak ediyorum. Bir de Kanarya Adaları diyorlar, sen nerede olduğunu biliyor musun? Haftada bir defa akşam yemeğine, ayda bir kere de ailemle yemeğe götürürsün beni. Hem ben canım istediğinde onlarda kalabilmeliyim!”
Uzayıp giden bir ezber listesi idi söyledikleri. Diğerlerini aklımda tutamadım, tutamazdım da zaten. Yorgundu, gerçekten dans-halay adı altında o kadar çok tepinmişti ki, kardeşleriyle, akrabalarıyla, yorgun düşmesi kaçınılmazdı.
Soyunmadan sızdı kaldı yatakta.
Sanırım aşırı yüklendiği, ama söyleyeceklerinin kelime kelime dökülmesine engel olmayan, hatta tekini bile unutmak gafletinde(8) bırakmayan alkolün etkisi de vardı bunda.
İyi ki dizüstü bilgisayarımı koymuştum kendi başıma hazırladığım bavulumun bir köşesine, kablosuz bağlantım vardı çünkü. Gece boyu, sabahın ilk ışıklarına kadar çalıştım, internetten merhabalaştım, mesajlaştım, hatta bir ara oyun bile oynadım, henüz akşama ulaşmamış ülkelerin acemi insanlarıyla.
Sonra yorgunluk beni de esir almış kanepenin üstünde. Kaykılmışım, öylece kalmışım.
Âdetmişçesine yıkanmıştı gelin hanım. Ben de yıkandım, âdetmiş gibi. Oysa Sağdıç(9) dediğim arkadaşımın söylediklerinin hiçbirini yaşamamıştım, belki o da Gelin Yengesinin(9) anlattıklarını yaşamamıştı.
Kulağına taktığı o aletten dışarıya bile sızan bir müzik sesi geliyordu otelden ayrıldığımızda. Elinde de cep telefonu duruyordu. Ha! Berber için harçlık istemeyi de unutmadı bu arada. O berberine gitti, ben bavullarla evimize.
Âdetmiş, öğleden sonra el öpmeğe gidecekmişiz. Ne söylerse o olacaktı. Bir de emrivaki(10) yapılanışı vardı ki. Tahammül sınırlarımı iyice zorlamak için gayret ediyor gibiydi…
Biz aynı yatağı bile paylaşmadan, bir gece dahi beraber uyumadan ayrılmağa karar verdik. Hem gerçekten. Şartları vardı bayanın (Aslında buraya konulacak çok has bir kelime vardı, ama utancım yazmamı da, söylememi de engelledi). Sıraladığı şartlara rağmen;
“Malda-mülkte, parada pulda gözüm yok. Evde ne varsa senin olsun. ‘Boşanma Sözleşmesi yapalım!’ dersen ona da varım. Ancak tek istediğim bu dairede seninle çalışamam artık. Benim bir kadın olarak bir yerlere gitmeyi istememi hoş karşılamayacağına inanıyorum. O nedenle tayinini sen iste ve ayrıl buradan!”
Bilemezdim son cümle hariç söylediklerinin yalan olduğunu. İnandım.
Evimize geldiğinde, yani demek istiyordum nasıl idiyse, söylemeğe utanmamam gerek ki; bakire idi ve öyle de geri dönecekti…
Bir yılı aşkın bir zamandır özel sektörde çalışan aynı yıl mezun olduğum arkadaşım beraber çalışmamız için ısrar edip duruyordu. Onu aradım;
“Gel konuşalım!” dedi.
Ne maaş, ne şu, ne bu. Hiçbir şey konuşmadım. Sadece “Maaşımdan taksitler halinde kesilmek kaydıyla devlete karşı olan burs borcumun ödenmesini dilediğimi anlattım.”
Tek cevap verdi;
“Ödenmiş bil ve kendine dert etme, masanı hemen benim masamın yanına koyduracağım ve mümkünse hemen gel, yarın başla. Ve bir tek konu, pasaportun varsa ver, yoksa hemen çıkarttıralım, gelecek hafta başında sanırım dışarılara beraber uçmamız gerekecek. Zamanlaman o kadar şahane oldu ki, benim için!” dedi.
“Devlet Memuru olarak yeşil pasaportum vardı ama sanırım değiştirmem gerekecek!”
“O halde bizim Ateş’le tanıştırayım seni hemen. Adı gibi ‘Ateş gibi çocuktur’. O, neler lâzım olduğunu söyler, alır ve yaptırır tüm işlemleri.”
Bir taraftan da telefonu çevirip Ateş’i çağırmıştı odasına…
Her neyse onun için gerekenleri yapıp önce daireye gidip istifa dilekçemi verdim, o yani karım olmayan karım hariç, benim için değerli olan birkaç kişiyle vedalaştım ve döndüm duygusal olarak boş olan evime.
Yarın yeni bir gün olacaktı. İstediğim, her şeyden uzak, ailemin baskısıyla denediğim ve fakat onların da mutsuz olduğu bir geleceği ilgilisiyle paylaşmaktan vazgeçmiştim.
Özel sektörde eğer çalışıyorsan ve hak ettiğine inanılıyorsa yediğin de önündeydi, yemediğin de. Belki IQ(11) konusunda çok zeki sayılmazdım, ama kesinlikle aptal değildim. Üstelik bir önce çalıştığım kurumdakine göre arkadaşımla paylaşıyor olsam da cafcaflı(12), gösterişli bir odam vardı.
Maaşım bir önceki devlet memurluğuma göre kıyaslanamazdı ve önemlisi kariyerli(13) mariyerli biri olmuştum, beyin göçü dışarıya değil, ama yerliye kazandırmıştı beni (galiba).
Yurt dışına gittik ve döndük arkadaşım Yavuz’la beraber.
Evime geldiğimde beni bir sürpriz bekliyordu. “Hiçbir şeyde gözü olmayan karım!” bir kamyonla (kamyonet bile değil), kardeşleriyle, akrabalarıyla gelip, “Tam takır, kuru bakır(14)” bırakmışlardı evi.
Öyle ki bir tek buzdolabı kalmıştı ağır olarak, karyolayı bile alıp yatağını yere koymuşlar ve çamaşırlarımı, gömlek ve elbiselerimi uluorta yatağın üzerine fırlatıp atmışlardı. İnsanların diğer insanlara verdiği değer bu kadardı işte.
Ev sahibiyle konuştum, kalanlarımı toplayıp anne-babamın evine döndüm yine. Ağızlarını bıçak açmıyordu. Benim yerime onlar kin, garez(15), sitem(15) kusuyorlardı ona. İyi insanların duaları kabul olurmuş, sadece duaları mı? Bedduaları da olsa gerek.
Hayat bazen öyle şeyler gösteriyordu ki insanlara. Bakıyorum bazen, yaşlanmadan ihtiyarlamışsın veyahut da büyümeden ihtiyarlamışsın. Ya da ihtiyarlamışsın, ama hâlâ büyümemişsin. En zoru, sonuncusu olsa gerekti. Adam olamamak gibi. Tek farkla ki okuyup adam olamamak!
Sanırım inkâr edilecek bir durum olsa da, çevremize şöyle bir göz ucuyla baksak bile o kadar çok örnek görebiliriz ki, benim içinde yaşamış olduğum gibi desem sanırım muradım daha iyi anlaşılacak.
Sinirlenmekten vazgeçtim, ilenmekten(16) de, bedduadan da, boş verdim tüm düşüncelere, çünkü yaşam kısaydı, hele ki benim yaşlarımda…
Allah büyüklüğünü göstermiş, eğer bize iletilenler yanlış değildiyse bir yangın o ailenin hak etmediklerini kül etmişti. Ve maalesef gerçekten üzülerek söylüyorum ki; kardeşlerinden birini de o yangında kaybetmişti eski karım.
Daha doğrusu içkili bir şekilde, sigara elinde yatışı pahalıya mal olmuştu o delikanlının.
Rutin(17) diyebileceğim, ama değerimi hissedebildiğim bir yaşama devam ediyordum. Özendiğim gibi başlangıçta Yavuz’la, daha sonra Ateş’le ve daha sonraları da tek başıma gider-gelir olmuştum yurt dışlarına.
Lisanım yeterli olduğu gibi, kariyer hesabımda Lisans ve Doktora verirken ikinci-üçüncü lisanları da öğrenmiştim; İngilizce-Almanca-İspanyolca. Yavuz; “Kim tutar seni?” diyordu. Gerçekten beni kimsenin tutacağını sanmıyordum!
Bir gün eski dairemdeki arkadaşlarımdan biri telefon etti. Cebimden ulaşabilmişlerdi, çünkü ayrıldıktan sonra hiç mi hiç aramamıştım dairemi, hatta önünden bile geçmek içimden geçmemişti? Zaten iş yerlerimiz o kadar çapraz ve uzaktı ki birbirinden;
“Toprak beyi kaybettik, maalesef kanserden! Son günlerinde bir-iki defa andı isminizi, nedense. Ulaşamadık o günlerde size. Kapalıydı, ya da çekmiyor olabilirdi telefonunuz. Defnettik kendisini yaklaşık bir hafta-on gün kadar önce. Ama belki ailesine ‘Başınız sağ olsun!’ demek istersiniz diye şansımı deneyeyim, tekrar arayayım sizi istedim.” dedi.
Böyle işlerin telefonla olamayacağının bilincinde idim, adresini alıp gittim evine. Yapacak çok şey vardı, hiçbir şey yoktu. Oğlu lisedeydi Toprak beyin, kızı üniversiteyi bitirmek üzereydi ve devletin verdiği dışında ellerine geçen başka hiçbir şey yoktu. Üstelik evleri de kira idi.
Çözüm üretmem gerekiyordu, ama üretemedim. Sadece; “Mezun olunca ara beni” dedim, kartımı verirken genç kıza. Annesine aşçılık, çay servisi yapıp yapamayacağını sordum. Acıları taze ve derindi.
Kısaca ve tek kelimeyle; “Sonra!” dediler.
Çalıştığım yerden yeni bir araba vermişlerdi bana, ama nedense arabayla gitmek yerine taksi ile gitmeyi yeğlemiştim(18) taziyeye(19). Kim bilir belki yaşayacaklarımı hissettiğimden, belki adresi veyahut da arabaya park yeri bulmakta zorlanacağımı düşünmüştüm.
Aslında böyle vaktinden önce yaşanan acıklı olaylar beni müteessir(20) ederdi. Ola ki teessürümün beni dalgınlaştıracağını da düşünmüş olabilirdim.
Aynı dalgınlıkla caddenin bir plâtformunda yürürken bir fren sesi duydum. Bir kız çocuğu, 10-12 yaşlarında caddeden geçmeye çalışmış, ona yönelen araba yaptığı frenle ona çarpmaktan kurtarmıştı kendini.
Elinde bir paket taşıyan çocuk korkudan ve belki de telâştan savrularak düşmüş, elindeki her neyse, kolunu boydan boya belki 3-5 cm boyunda yarmış, yaralamıştı. Oluk gibi kan akıyordu kolundan. Hemen mendilimi çıkartıp üst taraftan bağladım kolunu sıkıya yakın.
Duran arabanın arka kanepesine çocukla beraberce bindik ve hiç gereği yokken, ya da değilken emredercesine; “Çabuk! Hastaneye yetiştir bizi!” dedim.
Adam telaşlıydı, yetiştirdi bizi, indirir-indirmez de korkusundan mı, endişesinden mi, hesap verememek düşüncesinden mi, neyse anında geri döndü. Belki kendisinin acil bir işi vardı, insanlık görevine öncelik vermiş de olabilirdi.
Doktorlar kızcağızı sedyeyle bir odaya doğru götürürlerken;
“Bir telefon numarası verebilecek misin küçük abla, ailene haber vereyim?” diye bağırdım arkasından. Bayılır gibiydi. Belki de bana öyle gelmişti. Sonra bir Asistan Doktor geldi yanıma. Önce küçük kızın adının Süreyya olduğunu, ev telefonunu verdiğini söyledi. Hemen kafasından söylediğini not ettim kafama. Geri dönerken;
“Sanırım beş-ya da altı dikiş atacağız. Merak edilecek bir şeyi yok, biraz korkmuş o kadar, yarası da çok derin değil!”
Tekrar geldiği kapıdan içeri girdi. Ailesini cep telefonumdan aramam belki sakıncalı olabilir, diye düşündüm. Bana minnet(21) duyulmasını istemezdim. Yahut da olaya ben sebep olmuşum gibi tepki verilmesi de mümkün olabilirdi ki o zamana kadar da deve hendeği atlamış, ben zılgıtı(22), ya da sopayı yemiş olabilirdim, hiç istemediğim halde.
Masadaki hemşireye rica ettim;
“Çocuk asfaltta düşünce kolunun kanamasını da görüp hemen yetiştirelim istediğimizden, ailesine haber veremedik. Acaba sizin haber vermeniz mümkün olabilir mi?”
“Benim işim var, buyurun siz arayın!”
Çevirdim numaraları. Endişe dolu hissettiğim bir bayan sesi;
“Alo?” dedi sorarcasına.
“Süreyya’nın nesi oluyorsunuz efendim?”
Aynı telâş ve ses tonu ile cevapladı;
“Teyzesiyim, nerede Süreyya, anası-babası deli gibi sağa-sola koşuşturuyorlar. Çabuk söyleyin, hem siz kimsiniz?”
“Ben önemli değilim efendim. Süreyya düşüp kolunu kanatınca ben de oradan geçiyordum ve alıp hastaneye getirdim. Şimdi koluna dikiş atılıyor. Asistan Doktorun söylediğine göre iyiymiş, telefon numaranızı da bana o verdi, birazdan çıkar herhalde.”
“Hemen geliyoruz!” dedi, telefonu kapatırken son heceyi ahizede unutmuş gibiydi!
Bazen zaman duraklar, kendini bilmezcesine, bazen yarış eder kendiyle, kendine yetişemeyeceğini bilmesine rağmen. Bazen göz açıp kapatıncaya kadar geçen zaman, bazen yerinde sayar gibidir. Nasıl tarif etmeliydim ki ailenin gelişinin süratini, zaman içinde. Deli gibi geçen zamanda deli gibi yetişme arzusunda koşuşmuşlardı hastaneye herhalde.
Göğüsleri kabarıp iniyordu hemşirenin masasının önüne geldiklerinde. Nefesini zapt edememişti, küçük kızın annesi-babası olarak varsaydıklarım. Teyze diye düşündüğüm ise; elini masaya koyup yutkunurcasına sordu;
“Nerde Süreyya?”
Tam o sırada Doktorun kapısı açıldı, Süreyya, kolu sarılmış olarak bir sedye üzerinde çıkarıldı. Baygın değildi, sadece korkudan olsa gerek, ailesini de yanında, yakınında görünce ağlama moduna girmişti.
Görevim bitmişti, aile nasıl olsa kızcağızı teslim alacaktı, masraflarını hemşirenin verdiği makbuza göre ödemiştim. Kimsenin minnet duymasına gerek yoktu, ya da sitemli sözlere istemeden de olsa anlayıp dinlemeden muhatap(23) olma riskim(24) de vardı.
Hiç bir şey demeden ayrıldım oradan. Belki de kaçar gibi, kaçarcasına.
Olayları şöyle bir gözden geçirdim, daha doğrusu geçirmeğe çalıştım zihnimden, bindiğim taksi ile evime dönerken;
“Beni arayacaklar bulamayacaklar. Küçük abla belki de ‘Bu mendil, beni hastaneye koşturan amcanın’ diyecekti. Borçlarını ödemek isteyeceklerdi; ‘Borcunuz yok!’ diyecektim ve aile; ‘Ne insanlar var hayatta yahu!” diyecekti, belki de bana gıyabımda(25) “Aferin!” diyeceklerdi.
Hiç de umurumda değildi. İki güzel iş yapmıştım bugün. Bir ölüyü rahmetle anmış, aileye saygılarımı sunup vaatte bulunmuş, bir küçük kızın sebebi olmadığım bir olayının sonunda belki de muhtemeldir ki, hayatını kurtarmış, haydi fazla abartmış olmayayım; ona iyilikte bulunmuştum sadece.
Uzun zaman sonra yorgunluktan değil, duygulanmış ve insanlara yardımcı olmuş olmanın huzurunu yaşayarak uyuyacaktım.
Günler geçti aradan. Yavuz’un ayağını kaydırmış o Bölümün Şefi olmuştum!
Gerçekten inanabilir misiniz, bana önayak olmuş, bu müesseseye alınmam için çaba göstermiş, hayatımın en buhranlı anlarında manen destek olmuş birinin ayağını kaydırıp onun yerine geçebileceğime? Tabii ki hayır! O müessesenin pırlantasıydı, benim gümüşten sıyrılmağa gayret ettiğim anlarda.
Yurt dışına zırt-pırt gidip gelmektense orada bir şube açılmıştı ve o, o Bölümün Başkanı, tek sorumlusu olmuştu Paris’te. Oradan İngiltere, Almanya, İspanya bağlantılarının kontrolü daha kolay olacaktı tabii ki.
İşte bana yapıp yapacağı en büyük kötülük buydu. Benden ayrılması ve görüşmek, görüşebilmek için mutlaka bir sorun yaratmak çabamızın gerekli olması. Oysa Yavuz sorun çözmekte bir numaralı ustaydı.
Ancak himmet(26) buyurursa belki Amerika’ya falan beraber gidip-gelebilirdik, ya da herkesin özendiği gibi bir yaz tatilinde misafir olarak birkaç günü beraber geçirirdik, artık rakı-roka-balık mı olurdu, mangal keyfi mi olurdu? Bu tamamen onun tercihine uygun olmalıydı herhalde.
Ayrılırken duygu sömürüsü(27) yapmayı unutmamıştım, o şarkıdaki gibi; “Beni burda bırak git, git, gidebilirsen!(28)” demiştim ertesi gün bu görevi için uçacak arkadaşımın veda yemeğinde…
Yavan geçiyordu günler. Korkmuştum, çekiniyordum evlilikten. Soğumuştu annem-babam da yaşadıklarımdan sonra. Ancak onların eğlenceleri vardı, canları sıkılınca komşuculuk oynuyorlardı.
Köye gidiyorlardı, şehirde dolaşıyor, hatta canları isteyince Lunaparklarda uçan sandalyelere biniyorlar, sokaklarda külâhlı dondurma yalıyorlardı. Bazen de çeşitli günlerin seneyi devriyeleri diye kendi kendilerine yemekler ısmarlıyorlardı, bazen bensiz.
Benim kazancım yeterli olunca, emekli maaşlarını biriktirmişler, biraz da ben koltuk çıkıp destekleyince, kurada şansları da yüzlerine gülünce ikisi de hacı olmuşlardı. İlk başvuruda binlerce insan sıradayken kurayı kazanmalarına şans mı demek gerekti, yoksa isteklerinin aşırılığının Tanrı katında kabul olması mı?
Ne olursa olsun, onlar ermişlerdi ya muratlarına önemli olan buydu kendilerince ve belki bence de.
Dünyadan ellerini-ayaklarını kesmemişlerdi ama bu kere zikirlerindeki ile fikirlerindekini birleştirmek, eli-ayağı düzgün, dinine-imanına saygılı, helâl süt emmiş adayların araştırmalarına girişmişlerdi yeniden benim için.
“Evet, kavun değildi ki, kurcalayıp da iyi mi, kötü mü olduğunu anlayasın. Ama sen şansını denedin, hep kötü olacak değil ya insanlar, bu sefer iyisini bulacağız, ömür boyu mutlu olacağın. Ve o öyle bir gelin olacak ki senin annen-baban olduğumuz için bizim arkamızdan da rahmet okuyacak, yaşarken seveceği, saygı duyacağı gibi.”
Böyle böyle geçiyordu günler. Her akşam eve geldiğimde, benim geleceğimle ilgili suratlarında bir değişiklik olmamasından dolayı mutlu oluyordum. Bir gün eve geldiğimde onları hazırlanmış olarak gördüm;
“Bugün bizim evlenme yıldönümümüz, unuttun mu yoksa? Haydi, bizi yemeğe götür, oradan da bir pastaneye götürürsün çilekli dondurma ile puding-ya da muhallebi yedirirsin.”
“Olur!” dedim. Bazı şeyleri tekrar tekrar yaşamalarından dolayı mutluluk duyuyordum. Onların da mutlu olması arzumdu, ama ilk deneyimimin berbatlığından olsa gerek, gerçekten evlenmekten, korkuyor, çekiniyordum. Belirli bir süre sonra “Leblebinin kırığı, üzümün çöpü var!” mazeretlerine de sığınamayacaktım.
Oyunu oynamam için bugüne kadar hep; “Yerim dar!” demiştim. Şimdi yerim genişlemişti; bu kere mazeretimi “Yenim dar!” diye geçiştiremeyeceğimin bilincindeydim.
Onlara ağır yemekler yasak gibi olmasına rağmen, pek de lüks olmayan bir İskender Kebapçısına götürdüm onları. Sonra da kendi bildikleri adresteki çilekli dondurma yemek istedikleri Muhallebiciye.
Henüz ilişmiştik bir masaya ve garsonu bekler gibiydik. Bir kız çocuğu geldi yanıma;
“Amca!” dedi, “Bu senin!”
Masaya bir mendil koydu ve kolundaki dikiş izlerini göstermek istercesine kolunu yasladı masaya. Başımı kaldırıp yüzüne baktım;
“Süreyya?”
“Benim amca. Ve kaçıp gittiğin için ömrümce affetmeyeceğim seni!”
“Neden? Ne yaptım ki ben sana? Hem söyle yalnız değilsin mutlaka. Kiminle buradasın?”
“Önce bir teşekkür etmemizi bile beklemeden kaybolduğun için gönlüm kaldı sende. Aradık bulamadık, seni sadece uzun boylu, yakışıklı, merhametli, sevecen biri olarak tarif ederek bulmak zordu ve bulamadık da. Hâlbuki sen akıllı davranmasan ben belki de kendi hatamla ölecektim.”
“Dur çok konuştun, otur da öyle anlat, bak soluk soluğa kaldın!”
“Teyzemi de çağırayım mı?”
“Çağır ama o da fırçalayacaksa beni senin gibi, siz babamla ve annemle konuşun ben hemen kaçayım şuradan!”
“O daha çok kızgın, benden de kızgın. ‘İnsan şöyle yapar, böyle eder!’ diye çok okudu arkanızdan.”
“Peki, dondurma ısmarlasam affeder misiniz beni?”
“Biz yedik zaten kalkıyorduk, sizi görünce hep yanımda hatıra gibi taşıdığım mendilini vereyim istedim sana. Teyzem gelmez buraya, çünkü o küs olmuş sizinle!”
Yerimden kalktım, teyzesine doğru yürüdüm, bizi izlemekle yetinen. Allah’ım ben yaşamımın bu anına kadar böylesine bir güzellikle karşılaşmamıştım, gibime geldi. Hastanede yüzüne hiç bakmamış olduğumu sadece telâşını gözlemlediğimi düşündüm.
Ben daha tek kelime söz etmeden;
“Ne yüzle?” dedi.
“Teşekkür etmemizi, yeğenimin hayatını belki de sizin aceleciliğinize borçlu olduğumuzu söylemeden, neden kendinizi saklamak lüzumunu hissettiniz ki? Ne olurdu, bir beş dakika daha kalıp ‘Bir şey değil!’ deseydiniz. Çok mu bir şey kaybederdiniz ki?”
Ben ayakta, o oturarak sitemleriyle sinirlerini ayakta tutmak gayretinde idi. Sonra kalktı yerinden ve beni yerimde ayaküstü bırakarak annemin-babamın masasında oturan Süreyya’ya uzattı elini;
“Affedersiniz, çok iyi bir evlât yetiştirmişsiniz, ama ona minnet borcu olanların minnetini ödemelerinin gerektiğini öğretememişsiniz. Yazık! Çok yazık!” dedi.
Pastanede bir kısım insanlar bize bakmağa başlamışlardı. Nedenini öğrenme çabasındaydılar. Genç kız Süreyya’yı elinden sürüklercesine çekiyordu. Babamlara;
“Siz dondurmanızı yiyip bir taksi tutun eve gidin, ben şu gücenik insanlardan özür dileyeyim hemen peşinizden geleceğim!”
Babam şapkasını masanın üzerine koyarken;
“Geç kalmamaya çalış, olur mu oğlum?” dedi.
Peşlerinden koştum, Süreyya hâlâ arkasına, bana bakarak yürümeğe çalışıyor, sürüklenişine direnme çabası yaşıyordu.
“Bir dakika, böyle uluorta(29) sitemli konuşmak yerine, gelin parkta bir iki dakika oturup konuşalım. Daha doğrusu sitemlerinizi istediğiniz gibi yüzüme vurun, ama ne olur küsmüş gibi, küskünce uzaklaşmayın. Ben hatamı kabul ediyorum. Ne olur, birkaç kelime. Sonra ne yapmak isterseniz hepsine rıza göstereceğim.”
Yumuşamış mıydı, yoksa bana mı öyle gelmişti?
“Sadece beş dakika ve sonra…”
“Gene görüşelim Allah’ınızı severseniz, Süreyya’nın hatırına!” Süreyya’ya döndüm;
“Değil mi kızım? Bak hayatını kurtarmışım, benden yana olsana biraz, teyzene bir şeyler de sen söylesene lütfen!”
Gülümsedi genç kız. Ne o benim adımı biliyordu Süreyya’nın “Amca “ demesinden başka, ne de ben onun adını. Sizli-bizli konuşuyorduk işte, parktaki kanepeye otururken, diğer seslerden, diğer meraklı bakışlardan uzak.
“Söyleyin bakalım ne söyleyecekseniz, sizi dinliyorum. Ama önce özür dileyin tekrar, benden değil, Süreyya’dan. Çünkü onun iyi olup olmadığını bile öğrenmeden kaçtınız!”
“Kaçtınız!” derken özellikle tüm hecelerin üzerine “Kaç!-tı!-nız!” şeklinde ayrı ayrı basmaya dikkat etmişti.
“Kaçmadım. Sadece minnet duymayasınız istedim. Diğer bir düşünüş tarzı olarak bir cenaze evine taziyeden dönüyordum, çekindim suratımın sizleri etkilemesinden. Süreyya ne derse desin sanki olayı ben yaratmışım gibi tepki göstermenizden de çekindim. Benim söylemek istediklerim bu kadar. Her ikinizden de, kendimi sakladığım için özür diliyorum. Bağışlarsanız bu, mutluluğum olur, ‘Hayır!’ derseniz, hiç yaşamamış oluruz geçenleri. Ne dersiniz?”
Birbirlerine baktılar. Genç kız; Süreyya’ya bakıp, “Ne dersin?” anlamında gözlerini kırpıştırdı. Süreyya elimi öptü, alnına koydu, sonra teyzesinin elini öpüp alnına koyduktan sonra ellerimizi birleştirme çabasını gösterdi teyzesiyle-benim.
Genç kız direndi bir süre, sonra “Pes eder gibi” sıktı elimi.
“Bu özrü Süreyya’nın anne-babasına da borçlusun.”
“Yemin ederim, ilk fırsatta hemen gidip özür dileyeceğim.”
“Olmaz! Bu kadar kolay bir affı beklemeyin onlardan. İçinizden geldiği gibi davranın ve telefon etmeğe çalışın öncesinde.”
“Peki siz?”
“Belli olmadı mı?”
“Ne gibi? Bağışladınız mı kusurumu? Adınızı bile bilmiyorum hâlâ!”
“Af Allah’ın takdirinde, onun lütfunda. İsmime; Canan, desem!”
“Ben de Mehmet Can derim!”
Hastaneden konuştuğum telefon numarasını unutmuştum. Doğru değil mi? Neredeyse bir yıldan fazla bir zaman geçmişti aradan ve Süreyya bir yaş büyüyüp konuştuklarımızla, konuşmak istediklerimizi gerçekten anlar durumdaydı.
Belki umuduyla iş kartlarımdan birini uzattım, önünü çapraz bir işaretle kapatıp, cep telefon numaramı arkasına yazarak.
“Unutmamışındır ama ben gene de ev numaramızı tekrar edeyim, tıpkı hastanedeki Doktor Abiye söylediğim gibi.” diyen Süreyya idi.
Beynimin gri hücreleri “Hazır ol!” durumundaydı ve anında not ettim o telefon numarasını beynime.
Bundan sonrası kolaydı.
Onlar ayağa kalkınca ben de kalktım. Süreyya’yı öptüm yanaklarından ve ona döndüm, en ufak tepkiyle refüze etmesine(30) fırsat bırakmadan öptüm onu da yanaklarından, ne direnmişti, ne de ters bir tepki vermişti, sadece gülümsemişti.
Sanırım bunun anlamı; “Daha canın çok yanacak!” şeklinde bir mesaj gibiydi. Oysa o gerçekten yanmaya başladığımı, hatta yandığımı biliyordu, burnuna yanık kokusu gelmiyor olsa da!
Eve yöneldim, daha kapıdan girmeden; cep telefonum çalmağa başladı, annem-babam henüz çilekli dondurmalarını bitirmemişlerdi galiba. Ev boştu henüz. Sessiz, sesli bir ses:
“Amca!” dedi.
“Efendim Süreyya!” dedim aynı sessizlikle.
“Annem, teyzem mutfaktalar. Senin kartında genel bir şey yazıyormuş, teyzem ‘Kocaman adam’ dedi, annem de ‘Olmaz kızım bu iş’ gibi bir şeyler dedi, teyzem üzgün, bize gelsene sen haberin yokmuş gibi. Ben çok istiyorum amca.”
“Sen dilersin de ben hayır mı derim küçük abla. Sen kapat telefonu ben haberimiz yokmuş gibi arayayım, olur mu?”
“Olur!”
Kapandı telefon.
Ne diyerek arayacaktım? Kararsızca bastım telefonun tuşlarına.
Sanırım teyzesini çağırmıştı Süreyya;
“Alo, buyurun efendim!”
“Yıllar geçti gibi geldi aradan ayrıldığımız andan beri, özlediğimi hissettim seni, arayıp ‘Merhaba’ diyeyim istedim, iyi ki ablan çıkmadı telefona Ben Mehmet Can!”
“Başka kimse arayamazdı ki zaten!”
“O zaman müsaitse durumun, konuş benimle!”
“Peki, şöyle bir öyküyü hatırlatmak istesem sana, ‘Dağ yolundaki yonca, gül dalındaki gonca(31)’ nın eşiti olabilir mi?”
“Aşk olsun, daha karşılaşmamız iki saat bile olmadı, beni dağ yolundaki yonca kadar küçük görmeğe başladın. Yakıştı mı sana?”
“Kazı koz anlama(32), anlamamış gibi yapıp da beni üzme lütfen!”
“Seni bir kez üzdüğümü biliyorum. Ömrüm ne kadar varsa, o kadar süre içinde bir kez daha üzersem seni, namerdim(33). Sevgisiz kalayım. Uzakta kalayım. Destursuz olayım, duasız yaşayayım, her ne dersen o olayım. Ama sen bir kez daha üzülme, kararmasın kaşların, ıslanmasın kirpiklerin, büzülmesin dudakların.”
“Ama sen koskoca bir Genel Direktör, bense evde kalmış nasipsiz bir kart kız. Aslı Kerem’ine, Zühre Tahir’ine kavuşur da bir yarım saate, bir iki saate sığan görüşmenin sonunda benden bir şey olmaz, olamaz, olması mümkün değil, olmamalı da.”
“Konuşurken hiç nefes almayı denedin mi?”
“Neden sordun?”
“Seni sevmeme izin ver lütfen, olmadık kelimeleri de çıkar at zihninden ve…”
“Ablam geliyor, kapatmam gerek!”
“Sözümü tamamlamam gerek, yeniden arayacağım!”
“Olur, olur peki!”
Babam ve annem çilekli dondurma faslından dönmüşlerdi. Söz vermiştim “Ararım!” diye ama annemin kulağı delikti, babam duymaz gibi yapar ama her şeyi duyardı. Yanlarında konuşmam o kadar imkânsızdı ki.
Tam bu sırada telefonum tekrar çalmaz mı? Akşam çok nadirdi cep telefonumun çalması. İş yerinde herhangi bir aksaklık, ya da yurt dışından bizim köyde akşam olduğunu unutan(!) biri arardı ancak. İkisi de doğruldular yerlerinden;
“Hayırdır oğlum, kim bu vakitte arayan?”
Telefonda gördüğüm numaranın Süreyya’lara ait olduğunu biliyordum. Yalan içn hazırlığım olmamasına rağmen aklıma geleni söyleyiverdim hemen;
“Yurt dışından Yavuz. Gene saatleri şaşırdı galiba!”
“Hayırlı bir şeydir inşallah. Bizden de selâm söyle!”
Açtım telefonu. Karşıdakinin herhangi bir şey söylemesine imkân bırakmayacak şekilde;
“Alo! Yavuzcum iyi akşamlar… Nasılsın?... Müşteri mi geliyor? Aynı yerde mi karşılayayım kendisini. Olur! Olur! Annemin babamın da selâmları var… ‘Kendine iyi baksın!’ diyorlar. Sen o müşteriye söyle beni arasın, Söylediği vakitte ben söylediği yerde olurum. Anlaştık mı?”
Karşıdan sessizlikle iki kelime sıralandı;
“Anladım!” Bu, Canan’ın sesi idi.
İkimiz de başlangıcın mutluluğunu yaşamaya çalışırken başlangıcın bilinmemesi çabasındaydık. Ama ertesi gün beni aradığında geleceğimiz yerde, bilmesi gerekenlerin hepsini söylemem gerektiğini öğütlüyordum kendime.
Her şeyden önce ve çok önemli olan onu sevdiğim idi. “Yıldırım aşk” dense de böyle durumlara, bazı duygular insanın içindedir, zapt edilme modunda.
Tıpkı bir kıvılcımın bir orman yangınına sebep olması gibi. Tıpkı bir çiçekle baharın geldiğinin müjdesi gibi. Ya da belki çok kaba bir benzetme olacak; bir dişin ağrımasından tüm vücudun ızdırap çekmesi gibi.
Bizim, bir tek şahidimiz vardı Allah’tan başka, bizi bilen, duygularımızı hisseden, henüz ablalığa, genç kızlığa adım atmak üzere olan o. Biz sevgide başarılı olursak, bu onun başarısının eseri olduğumuz demek olacaktı. Çünkü o, o günden o mendili saklayıp, beni hafızasına kazımamış olsaydı, şimdilerde utancını yaşadığım o hastaneden kaçışımı asla affedemeyecektim.
Öğle ezanına yakın bir vakitte çaldı telefonum.
“Can Amca, biz dondurma yemeğe gidiyoruz pastaneye.” dedi Süreyya.
“Hemen geliyorum!” dedim ve Ateş’e özel bir iş için dışarıya çıkmam gerektiğini söyleyip arabamla buluşma yerine hareket ettim. Şehrin kalabalığında nasıl bir park yeri bulacağım aklımın ucundan bile geçmemişti.
Oraya buraya bakarken kaldırımdan inen bir araba, bana istediğim yeri sağlamıştı. Değnekçilerin(34), ya da herhangi birinin arabanın orasını-burası çizecek olabileceğini umursamadan yetiştim pastaneye.
Onlar henüz gelememişlerdi, onu ilk gördüğüm, ilk sitemlerini yutkunduğum masaya oturdum beklemek için.
Yarım dakika bile geçmedi aradan. Süreyya elimi öptü, yanaklarını uzatıp. Utanıyordu o, elimi sıktı sadece.
“Ben bizimkilerden, siz sizinkilerden kaçmak zorunda kaldık. Anlatacaklarımı dinlersen ve bana benim dilediğim cevabı verirsen saklanmaktan vazgeçelim derim.”
“Daha dün bir-bugün iki…”
“Yarın da üç olacak ama sen bana ezelden yerleştiğinin farkında değil misin? Seni sadece görmem gecikti, kısalan ömrümün kısalacağı her saniyesinin senin olmasını diliyorum. Başka bir isteğim yok ve bu genç kardeşimin şahadetine(35) kulak verelim istiyorum.”
“Söylemek istediğin ne?”
“Evlen benimle, hemen çıkalım yüzüğümüzü alayım sana ve akşama da ‘Bir maniniz yoksa’ diyeyim, diyelim ailemle ailene. Tabii önce küçük ablamın iznini almalıyım, değil mi?”
“Kişiler isterlerse mutluluk da, saadet de hemen ellerinin altındadır, tıpkı sizlerin sahip olduğunuz gibi. O halde zamana “Dur!” demek başarılması mümkün en kolay şey olacak gibime geliyor!”
Yaşından ummadığımız bir bilgelikti Süreyya’nın sözleri.
“İzniniz olursa iki üç kelime ile öncemi anlatmaya çalışayım; ben bundan iki yıl kadar önce bir evlilik yaşadım. Mecburiyetten değil, ısrardan. Nikâhlandık ve on beş gün içinde karı-koca olmadan ayrıldık. Bunu başkası yerine benden duymanı istedim. Bu kadın ben yurt dışında iken evimde ne var, ne yoksa hepsini alıp götürmüş. İki çıplak bir hamama yakışır örneği, bu nedenle evim yok. Ama istersen maddi ve kredi imkânlarım yeterli, sana istediğin gibi bir ev kurarım. Yok, birer ayağı çukurda olan annem-babam sana sıkıntı vermezlerse ‘Gel evimizde onları da yalnız bırakmayalım!’ derim. Yok dersen ki ‘Ben Süreyya’dan ayrılmam, evimiz geniş sen bize gel!’ diye ben ona da ‘Hayır!’ demem!”
“Benden öncen beni ilgilendirmez. Hem hakkım da yok buna. Ben benimle olacağın günlere bakarım, yan gözle bile birine bakman beni üzer, eğer senin olmamı istiyorsan, eğer benim olmayı diliyorsan. Ben bizim bahçemizin bizim, bizim otağımızın bizim olmasını dilerim. Beraber kuralım, varsın başlangıçta olmasın çok şeyimiz, el ele üstesinden gelinmeyecek güçlük yoktur. Sevdiklerimiz isterlerse günlüğüne, isterlerse aylığına, isterlerse temelli gelsinler yuvamıza, ama onlar gelsinler bizim otağımıza, biz onların değil. İstediğimi anlatabildim mi Mehmet Can?”
Öylesine hararetli konuşuyorduk, garsonlar rahatsız etmek istememişti belki de bizi. Süreyya bir başka masaya çekilmiş, aktüel bir mecmuaya bakmakla meşguldü. Ne zaman yanımızdan ayrıldığını fark etmemiştik bile, konuştuklarımızın dalgınlığında.
“Ben yıllarca seni bekledim…”
“Ben de…”
“O halde birlikteliğimizi tüm âleme anlatmak için istediğin gibi bir düğün yapalım!”
“Sen istedikten sonra olur!”
“O zaman öncelikle yaşayacağımız evi, sonra döşeyeceklerimizi sen seç, ablanla.”
“Neden? Senin kararın olmayacak mı?”
“Yuvayı dişi kuş yapar, derler. Benim ne haddime! Ancak şimdiden özlemeğe başladım seni. Hemen bir-iki gün içinde halledin işlerinizi. Bana da Nüfus Kâğıdını ver, hemen işlemlere başlayayım!”
“Arkadaş sen ciddi misin? Daha resmen istemedin bile beni. Hem vaadin vardı, hadi gel alıver yüzüklerimizi.”
“Sen ciddi misin?”
“Şaka yapar gibi mi gözüküyorum? Madem sen beni istiyorsun, ben de seni istiyorum o halde. Yalnız garsonlar bizi kovmadan hiç olmazsa Süreyya’ya bir dondurma ısmarlasam diyorum.”
“Olur, hemen!”
“Süreyya gel kızım. Nasıl bir dondurma istediğini söyle garson beye. Sonra da teyzeni almama izin ver lütfen, olur mu?”
“Bu kadar çabuk?”
“Çok geciktiğimizin farkına vardık da!”
“Allah bilir bu akşam da ‘Allah’ın emri’ diye dayanırsın kapıya?”
“İyi fikir, yüzükleri aldıktan sonra, çikolata ve çiçekleri de alalım. Artık kamuoyunu oluşturmak(36) küçük abla senin ve sizlerin elinizde olsun. Saat sekiz uygun mu?”
“Gerçekten mi?”
“Peki, ne zaman derseniz, çünkü sizlerin işleriniz hemen bitmez. Benim de kamuoyu oluşturmam gerek. O nedenle ben gene telefonunuzu beklerim. ‘Alooo! Yavuz’cum sen misin? Ne var ne yok? Ha! Müşteriyi bekliyor muyuz? Saat kaçta? Olur, olur!’ diye cevaplarım ben sizi. Ondan sonra da sürpriz tabii. Ama ne olur çabuk telefon edin, olur mu Süreyya’cığım? Bak teyzen duymasın sonra sana bir sır vermek isteyeceğim. İlk bebeğimiz kız olursa diye. Anladın mı? Tamam mı?”
“Delilik parayla olsa, zenginlikte kimse eline su dökemezdi herhalde?”
“Sebep ne biliyorsun. Hem de iki gün içinde”
“Sahi kırk sekiz saat bile olmadı, değil mi?”
“Eee! Ne de olsa yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız(37). Bazı şeyler de yıldırım gibi olmaya mecburlar!”…
Önce yüzükleri aldık. Sonra kamuoylarını(!) oluşturduk. Sonra çikolata ve çiçeği ve ondan sonra da Canan’ı aldım.
Onun beğenip kiraladığı, ablası ile Süreyya’nın da katkı yapıp yerleştirdiği evimizde mutlu ve mesut yaşamaya başladık…
Yaşam, dün ile yarın sınırları arasına sıkışmış.(38) Dün geçti, hesabını veremeyeceğimiz bir şey yok, tekrarını yaşamak da mümkünsüz. Yarınsa meçhul, şu kısacık ömür için. Öyleyse elimizde olan yaşadığımız bugünü iyi değerlendirmemiz gerekmez miydi?
Her gün yeni bir gün, yeni bir başlangıç, yani yaşam sadece yaşadığımız gün değil miydi? Biz onu yapıyorduk her günümüzün başlangıcında. Gecikmiş olmamak umut ve düşünceleriyle. Ömür yaşandıkça değil, paylaştıkça güzeldi.
Paylaşıyorduk, çünkü doğum ile ölüm arası o kadar kısaydı ki…
Olaylar bu kadarla bitse iyi. Düğünümüze Yavuz’a çağırmamak olmazdı. Son günlerinde adımı anan ve çocuklarına vaatte bulunduğum Toprak Beyin ailesini de çağırmıştım. Kız mezun olup birkaç yere iş başvurusunda bulunmuş sonuçlarını bekliyordu.
Kendi telaşım nedeniyle onunla meşgul olamadığım için özür diledim ondan. Düğünden sonra gereği ne ise yapacaktım. Ancak…
Düğünde Yavuz’la Toprak beyin kızı bir ara dansa kalktılar. Yavuz’u uğurlarken Toprak beyin kızını Fransa’ya gelmeğe ikna ettiğini öğrenip mutlu oldum. Sanırım oğlan da okulunu bitirdikten sonra aile tamamen Fransız olacaklardı!..
YAZANIN NOTLARI:
(1) Her canlı ölümü tadacaktır; Kur’an’ı Kerim Al-i İmran Suresi 185. Ayette ve Ankebut Suresi 57. Ayette (“Sonra bize döndürüleceksiniz” eki ile) geçmektedir.
(2) İrdelemek; Bir sorunun, bir konunun, bir şeyin ele alınabilen bütün durumlarını, yönlerini araştırıp derinliğine varıp onu iyice öğrenip tanımak için zihin ve emek harcamak. İncelenmesi ve eleştirilmesi gereken konunun tüm yönlerini ayrı ayrı, birer birer tetkik etmek, incelemek. Araştırmak.
(3) Kıt Kanaat; Yokluk içinde ve güçlükle.
(4) Yalap Şalap; Yalapşap. Baştan savma, üstün körü, yarım yamalak.
(5) Mürüvvetini Görmek; Evlâdının mutluluk verici günlerini görerek sevinmek. Evlâdının kendisine hizmet ve yardım etmesiyle rahat bir yaşam içinde olmak.
(6) Gına Gelmek; Usanmak, bıkmak.
(7) Söylemek istesem gönüldekini… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Vecdi BİNGÖL’e, Bestesi; Selahattin PINAR’a ait olup eser Rast Makamındadır. Eserde bir bölüm; “Yazsaydım derdimin ben bir tekini, ciltlere sığmayan bir kitap olur” şeklindedir.
(8) Gaflet; Gafil olma hali. Gafillik. Aymazlık. Dalgınlık. Dikkatsizlik. Boş bulunma. İhtiyatsızlık. Nefsin arzularına uyarak zamanı önemsiz şeylerle geçirmek.
(9) Sağdıç; Düğünlerde gelin ya da damada kılavuzluk eden, onları bilgilendiren, görmüş-geçirmiş kimse. Daha çok güveye bilgi veren, güveyin sağ kolu anlamında kullanılan bir kelime ya da deyim.
Gelin Yengesi; Düğünde geline yardım eden kimse anlamındadır.
(10) Emrivaki (Emirvaki)Yapmak; Oldu bittiye getirmek, geri dönülmesi güç ve imkânsız bir durum oluşturmak.
(11) IQ: (Intelligence Quotient) ya da EQ (Emotional Quotient) olarak belirlenen zekâ testi.
(12) Cafcaflı; Gösterişli, fazla şık, şatafatlı (Karışık, gürültülü, patırtılı, hatta tehlikeli anlamları da vardır).
(13) Kariyer; Meslek. Üniversite öğretim üyeliği mesleği.
(14) Tam Takır-Kuru Bakır; İçinde hiçbir şey olmayan, yok, bomboş, anlamında kullanılan bir deyim.
(15) Garez; Birine karşı kötülük etme isteği, kin, düşmanlık. Amaç.
Sitem; Bir kimseye yaptığı bir hareketin veya söylediği sözün üzüntü, alınganlık, kırgınlık vb. duygular uyandırdığını öfkelenmeden belirtme.
(16) İlenmek; Bir kimsenin kötü bir duruma düşmesini gönülden geçirmek, ya da bunu açıkça söylemek, bir kimse için kötü dilekte bulunmak.
(17) Rutin; Her zaman yapılan, her zamanki gibi. Alışılagelen, alışkanlık haline gelmiş, alışılagelen, sıradan, çeşitlilik göstermeyen. Alışkanlıkla elde edilen beceri.
(18) Yeğ Tutmak (Yeğlemek); Bir şeyi diğerlerinden daha üstün, daha iyi, daha uygun görüp ona yönelmek, tercih etmek.
(19) Taziye; Başsağlığı dileme.
(20) Müteessir; Üzüntülü, üzülmüş, etkisinde kalmış, etkilenmiş.
(21) Minnet; Yapılan bir iyiliğe karşı kendini borçlu sayma. Teşekkür etme. Gönül borcu. Müdana.
(22) Zılgıt Yemek; Eski tabirle muaheze edilmek, sopa yemişten kötü bir duruma getirilmek, korkutulmak, çıkışılmak, gözdağı verilmesi, kısaca azarlanmak ya da azar işitmek, paylanmak.
(23) Muhatap; Kendisine söz söylenilen, söz yöneltilen, kendisiyle konuşulan kimse.
(24) Risk; Bir zarara uğrama tehlikesi, zarar görme olasılığı. Bir tehlikenin gerçekleşme olasılığı ile gerçekleşmesi halinde sonucun şiddetinin ele alınması.
(25) Gıyap; Hazır bulunmama, yokluk, yitiklik.
(26) Himmet; Yardım, kayırma, iyi davranma. Çalışma, emek, gayret, lütuf, iyilik, kalp isteğiyle gösterilen gayret, emek, çaba, kutsal sayılan bir kişi tarafından yapılan etki. Meyil, arzu, istek, azim, niyet, irade.
(27) Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak.
(28) Beni burda bırak git, git gidebilirsen… “Gözyaşımda saklısın, ağlayamam ben” diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Seyhan GİRGİNER’e, Bestesi Zekai TUNCA’ya ait olup eser Hicaz Makamındadır.
(29) Uluorta; Yapacağı etkiyi tartmadan, düşünüp taşınmadan, hiç çekinmeksizin, açıktan açığa.
(30) Refüze Etmek; Geri çevirmek, reddetmek, kabul etmemek.
(31) Sen gül dalında gonca, ben dağ yolunda yonca… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Orhan Seyfi ORHON’a, Bestesi Kasım İNALTEKİN’e ait olup, eser Hicaz Makamındadır.
(32) Kazı Koz Anlamak; Söylenen sözü yanlış, ters anlamak.
(33) Namert; Mert olmayan, korkak, alçak.
(34) Değnekçi; Sokakları sahiplenmiş, hizmet veriyormuşçasına, park eden arabalardan âdeta haraç alan, para vermeme niyetli insanların arabalarına zarar vermeyi meziyet sayan, apaş, serseri, tinerci, hatta babası belli olmayanlar…
(35) Şahadet; Tanıklık, şahitlik.
(36) Kamuoyu Oluşturmak (Yaratmak); Öyküde anlamı uygun zemin, konuşma ortamı hazırlamak. Bir düşünceyi yaygınlaştırmak ve halkın dikkatini o düşünce etrafında toplamak, yoğunlaştırmak.
(37) Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız… Harp Okulu Marşının ilk kıtası. (Sözü; Hüsnü ÖNCÜ’ye, Bestesi; Cevdet Şakir ÇETİNER’e aittir).
(38) Dale CARNEIGE’in “ÜZÜNTÜYÜ BIRAK YAŞAMAYA BAK!” adlı, Alexis CARREL’in İNSAN, BU MEÇHUL” ve Richard CARLSON’un “UFAK ŞEYLERİ DERT ETMEYİN (Huzurlu olmak istiyorsanız)” adlı eserlerinde bu konu geniş çapta incelenmiştir.
Özellikle “ÜZÜNTÜYÜ BIRAK, YAŞAMAYA BAK!” Mary HOPKINS’in “Those were the days” isimli şarkısı, Türkçeye; “Üzüntüyü bırak, yaşamaya bak!” olarak aranje edilmiş ve şarkıyı Gönül TURGUT isimli sanatçı meşhur etmişti. Vesile olmuşken, ünlü bir Türk Büyüğünün de bu konuya ilişkin bir sözünü hatırlatmakta yarar görüyorum: “Dün dündür, bugünse bugün!”