Ufacık, ufak-tefek(1) değilsek bile, ufaktık, ufacıktık(2) sünnet olduğuma göre.
Yatağıma gelmişti;
“Uf olmuşsun! Çok üzüldüm!” demişti. Herhalde o zamanlar ya “Geçmiş olsun!” demesini bilmiyordu böyle durumlar için, ya da içinden geldiği gibi öyle söylemişti. Olur mu? Olurdu tabii, neden olmasındı ki?
Bu; onu son görüşümdü. İsmini hatırlamağa çalıştım. Yok, gelmiyordu ismi aklıma. “Yumuşak g” harfi vardı isminin bir yerlerinde, ama neresinde?..
Düşünmem gerekti. Ve fakat neden? Oysa o andan çekilen, albümde değil ama fotoğrafların üstünkörü(3) istiflendiği Fotoğraflar Kutusuna bakıp araştırsaydım onun fotoğrafını onların arasında mutlaka bulacaktım.
O fotoğrafın arkasına annem önce şöyle bir not düşmüştü, belki de isteğinin, arzusunun, dileğinin karşılığı gibi;
“Oğlum ve Hüsna Dudu’nun torunu Üveyik Bakışlı(4) Tuğba!” Tarih de vardı tabii, benim yedi yaşımı bitirdiğim tarih, okula başlayacağım tarih.
Nedendir bilmem, annem Tuğba’nın anne ve babasına ait bir yorum kaydetmek istememişti belki. Oysa daha sonra değişik bir kalemle yazıldığı belli olan bir satır daha eklemişti annem o satırların sonuna. Belki de her nasılsa Tuğba’nın annesinin öldüğünü öğrendiği gün:
“Güzelliğine güvenme, bir sivilce yeter, zenginliğine güvenme, bir kıvılcım yeter(5)!”
Tuğba’nın annesinin, yıllar sonra gözünde oluşan çıban, arpacık, yara, sivilce her neyse, kanser teşhisinden uzunca bir tedavi gördükten sonra, sonunda bu nedenle ölmüş olduğunu daha sonra ben de öğrenecektim.
Kendime gelip de sünnet yatağımdan kalkıp sağda-solda dolaşmağa başladığımda da görememiştim onu bir daha. Hatta okullar açıldığında bile. İlköğretime yeni başlamıştım…
Şimdi Üniversiteyi bitirmiştim, arzu ettiğim değil, ama evimin nafakasını(6) düzmek için Sanayi Sitesinde hiç de ilgim olmayan kör-topal bir işe yerleşmiştim.
Ve beni bu düşüncelere iten metroda gördüğüm ve fakat onun benim farkımda bile olmadığı bir yüz, bir siluetti(7), hem üstelik yirmi küsur yıl sonra ve hem aynı heyecanla…
Ama ne sebeptendir ki onun o olmadığı düşüncesiyle…
Dalgın yürüyordum. Önümdeki genç oldukça haşmetli(8) bir şekilde burnunu çektikten sonra, uluorta tükürdü yere. Benimkisi çok zaman yaptığım ukalâlıklardan(9) biriydi;
“Neden yol ortasına tükürdün?” diye sordum.
Önce;
“Sana ne?” dedi ve tamamladı sözünü;
“Çöpçünün maaşını sen mi veriyon! Burası Türkiye!”
Artık düşüncem, sünnet(10) ve vacibi(10) geçmişti, farz(10) olmuştu eylem yapmam için. Kolumu sıyırmadan yüzüne tek bir yumruk attım, yere yığıldı ve sanırım burnu da kanamağa başladı.
Birden etrafım kalabalıklaştı, bir-iki genç, o gence yandaş olan ve beni savunmaya çalışan bir iki emsal akran. Gençlerden biri cep telefonunu çıkarttı, birkaç yere birden telefon etti ve biraz sonra bir polis aracı refakatinde(11) sopa yiyen genç ve yalancı şahitleri ile hep beraber karakola gittik.
Duygusuzca bekliyordum. Telefon etmeme izin verilmemişti, ama telefonum çalarsa cevaplamam için izin verilmişti, telefonum çaldı;
“Ufak bir işim çıktı, sanırım en geç bir saate kadar işimin başına gelirim efendim!” dememe, görevli memurun bıyık altından gülümsemesini(12) fark etmemiştim, doğrusu.
“Ufak!” dedim ya, aklıma yine o çocukluğum gelmiş ve sabahki görüntü takılmıştı gözlerimin önüne.
O, çocukluğumdaki o olabilir miydi? “Dağ dağa kavuşmazmış, ama insan insana kavuşurmuş.” Öyle derlerdi.
Hadi canım sen de! Umut değil, hayal etmenin bile bu kadarı fazla idi.
Hem neden, yıllar sonra bugün? İlk defa değil, yıllardır metro ile aynı vakitlerde gider-gelirdim işe de neden bugün, üstelik karakollara düştüğüm böyle bir günde cismimi ve zihnimi meşgul ediyordu ki bu silik hatıra?
Eğer o var idiyse benim bu yaşamımda, daha önce de karşılaşmamız gerekmez miydi?
Bilemezdim, o gün onun arabasının bozulup da metro ile gelmiş olabileceğini…
Tesadüf, rastlantı ne denirse densin, olursa ancak bu kadar olurdu. Sabah metroda karşılaşıp da çocukluğumdaki ona benzettiğim afeti devran(13) girmişti karakola. İşçi çocuklara yöneldi beni görmeden. Onlarla bir-iki kelime konuştu. Sanırım olsa olsa patronları, ya da patron gibi âmir bir şeyleri olsa gerekti, ilgilenip hemen geldiğine göre.
Ayağa kalktım ve beynimin o bölgesi kendine geldi hemen;
“Tuğba?” Öylesine çabuk gelmişti ki ismi aklıma. Hatta “Üveyik Bakışlı oluşu” bile.
İşçi çocukların hayret dolu bakışları arasında, insanları ve hiçbir şeyi, geçmiş yılları bile umursamadan kucaklaştık. Hemen memura döndü;
“Şikâyetimiz yok Memur Bey!” dedi, işçi çocuklara kaş-göz işareti(14) yaparak;
“Siz hemen fabrikaya gidin, gecikmeniz için mazeret kâğıtlarınızı doldurmayı da unutmayın, ben de arkanızdan birkaç dakikaya kalmaz gelirim!”
Karakoldan sokağa çıkarken “Anlat!” dercesine yüzüme baktı;
“Titizlik(15) denilebilir belki. Sokağa bir şeyler atana oldum olası kızarım, nefret ederim, hatta kin tutarım. Biliyorsun; ‘Herkes evinin önünü süpürse, şehir tertemiz olur!’ Genç arkadaş da böyle bir yanlışlığı yaptı, ‘Neden?’ diye sorunca da ‘Çöpçünün maaşını sen mi ödüyorsun! Üstüne vazife mi?’ gibi benzeri bir şeylerle kin kustu sanki. Bir de ‘Burası Türkiye!’ demedi mi suçunu örtbas etmek(16) istercesine? İşte o zaman çıldırır gibi oldum kendime hâkim olamadım, ona vurdum. Bu nedenle o çocuktan özür dilemem! Aynı hareket yine olsa yine yaparım ve hapis cezası almaktan da zerrece çekinmem.”
Zihnimi toparlamam zordu alık alık yüzüne bakmamaya(17) çalışırken;
“Belki biraz rijit(18) bir kavram olacak ama biz Müslüman olmayı bile bilmiyoruz ve Ömer HAYYAM’ın şu dizeleri geçiyor dudağımın ucundan;
“Bir elde kadeh, bir elde Kuran; Bir helaldir işimiz, bir haram. Şu yarım yamalak dünyada, Ne tam kâfiriz, ne tam Müslüman!”
Kurduğum cümlelere egemen olamıyordum, duraklamadım, devam ettim;
“Yıllar sonra, bir yanlış olay ve karşılaşmamız. Böyle karşılaşacağımızı bilseydim, çok daha önce dalaşırdım(19) birileriyle herhalde!”
Bunlar; sözlerimin sonuncusu hariç bir nefeste, bir solukta Tuğba’ya söylemem gereken sözler mi olmalıydı? Tabii ki hayır! Gözümün ilk ve belki de bugüne kadar son gördüğü, belki de bugüne kadar hiçbir gönüldeşimin(20) olmadığı dünyamda ona, çiçeklerden, kuşlardan, baharlardan hatta mutluluktan bahsetmeliydim, değil mi?
Ama nerede? Son cümleden sonra “Dut yemiş bülbül gibi(21)”, ya da daha kaba bir şekilde “Sap gibi” sona erdirme çabasındaydım kaldırımları.
Temiz, nezih(22), müstakil(22) bir rüyaydı ulaştığımız. “Kim, ne, niye, nasıl, niçin, neden?” cevaplayamayacağım sorulardı. Fabrikaya, odasına geldik;
“Anlat!” dedi Tuğba, emreder gibi değil, rica eder gibi değil, duymak, hissetmek için yalvarır gibi. O; kendisine beni anlatmamı istemişti, anlayamadığım. Ben senelerle, senelerce yaşadığım boşluğumu anlatmıştım, şaşkınca. “Yuh bana!”
Yol üzeri anlattıklarım gelmişti aklına herhalde, yumruğu yiyen genci ve arkadaşları olan şahitleri(!) çağırdı odasına, odacısı vasıtasıyla;
“Doğru söyleyin!” dedi.
Doğruyu söylediler.
“İftira ettiğiniz için birer maaşınızı kesiyorum. İstediğiniz yerlere şikâyet etmekte özgürsünüz!”
Durdu, durakladı bir süre. Gençlerin asılan yüzlerini kontrol ederek ve;
“Ama dürüst davrandığınız için de birer maaşla da ödüllendiriyorum sizleri! Bu durumda ne kârınız, ne de zararınız oluyor değil mi gençler? Ben sizlere hep iyiyi, güzeli, dürüstlüğü öğretmeye çalıştım. Demek ki çabam yeterli olmamış. Biraz daha çalışmam gerekecek. Hepinize teşekkür ederim. Haydi, işlerinizin başına, tekrarı olmasın dileklerimle…”
Gençler;
“Bağışlayın efendim!” dediler, belki de ikimize birden, geri geri çekilirlerken…
Konuşacak, anlatacak, duyacak, duyulması gereken o kadar çok şeyim vardı ki, hem sormaya çekiniyor, hem onun gönül dünyamdaki yerini söylemeye, anlatmaya çekiniyordum, tıpkı; “Dağ yolunda yonca, gül dalında gonca(23)” örneği gibi. Tıpkı; “Sen bir şahinsin, ben garip serçe(23)”, ya da “Bir prenses ile keloğlan veya prenses ile çoban”(23) misali gibi…
O bir patron, ben bir yerlerde kendi halinde bir eleman, mühendis de olsam. Bu durumda bana göre aramızdaki mesafe, aramızdaki buluşmazlık öylesine açık ve hatta korkunçtu ki…
İnkisar(24) galip gelmiş, ayağa kalkmış ve “İzninle!” demiştim.
“Daha bir çay bile içmedik, otur yerine!” dedi.
Patron alışkanlığı olsa gerekti sözleri, ama etkilenmiş, oturmuştum yerime!
“Bugün misafirimsin! İşyerinin patronun adını söylersen, kendisine telefon eder, elemanının aklını çeldiğimi, benimle olduğunu söylerim kendisine, her kim olursa olsun!”
Sonra bana döndü;
“Nerede, ne yapıyorsun, nasılsın, görevin ne, sıkıntın var mı, ne yapıyorsun, annen baban hayattalar mı? Siz de ayrılmışınız o adresten, biliyorum. Benim sormadığım başka sorular da varsa onları da sen kendine sor ve kendinden cevapla!”
Aç tavuk ve darı ambarı örneği galiba “Evli misin, bekâr mısın?” sualinin cevabını sormaktan çekinmiş, cevaplamamı, ya da söylememi bana bırakmış ve devam etmişti, tekrarlayarak;
“İşyeri telefonunu ve patronunun adını söyle lütfen!”
“Lütfen”, başlangıçtan yaşadığımız şu ana kadar ilk defa kullandığı bir kelime idi…
“Aaa! Berker Abinin elemanı imişsin. Yabancı değil, o benim hep nazımı çeker, hemen senin için izin alayım.”
Gereği ne idi, daha sonra anlayacaktım…
Benim sünnetimin hemen ertesi günü babasını yitirmişti Tuğba. Çabuk okumak ve çabuk büyümek zorunda kalmıştı ve ilköğretimden sonra daha on beş yaşlarında binmişti dünyanın ve fabrikanın yükü sırtına.
Bu sıralarda annesini de bilinen nedenle kaybetmesi en büyük yıkıntısı olmuş, ancak o genç yaşında ayaklarının üstünde kalmayı başarmıştı. Belki bunda babasının desteklediği, inandığı, güvenerek bıraktığı kişilerin de etkisi olmuş olabilirdi, bir süreliğine, belki öğreninceye, belki de konulara hâkim oluncaya kadar.
Ama şimdi çiçeği burnunda(25) değil, gerçek patrondu, gerçekten.
Hem öyle bir patrondu ki, önce akşamları liseye devam etmiş, sonra üniversiteye dışarıdan devam ederek dört yıl içinde fakültesinin İktisat-Maliye Bölümünü birincilikle değilse bile, emsallerine göre çok iyi bir derece ile bitirmişti.
Artı; dışarıdan özel olarak lisan kurslarına gitmiş, ana dili gibi olmasa bile genelde izahat verecek kadar İngilizce ve İspanyolca öğrenmişti. Sürücü Kursuna devam ederek Sürücü Belgesi aldığını da söylemeğe gerek yok herhalde.
Hayat sürprizlerle dolu! Ummadığın taşın baş yarabildiği gibi, umduklarından da avucunu yalaman mümkündü. Hayallerine ulaşman ne kadar mümkünse de, ulaşamaman da o kadar olası. Her zaman şanslar % 50 + % 50 olamayabilir, % 90 + % 0 da olabilir, % 10’u yanılma payı olarak düşündüm.
Kimi % 99 dese de bu; ulaşılamayacak bir şans gibi görünür bana. O halde bizim yaşadığımız tesadüf, şans, kader, kısmet, her ne denirse sıfır gibi o, ne kadardı ki? Tanrı’ya şükretmem mi, küsmem mi gerektiği ikileminde(26) idim. Bir düşünür; “Bir düşünce bir ateşten daha çok ileriyi ısıtabilir!”(27) demiş.
Ben yanıyordum! Tanrı’ya küsmem olabilir miydi, çocuklukta birbirimizi kaybetmemiz için? Asla! Hayır! O Tanrı’nın hakkıydı. O halde onu görmekten dolayı ve görüşmemiz için Tanrı’ya şükretmem daha doğru olacaktı, hem de en doğrusu; ilk ve son ve de tek olarak düşüncelerimde yer eden için.
“Haydi, fabrikayı gezdireyim sana. Sonra yemeğe ineriz. Bakalım fabrikamın tabldotunu beğenecek misin?”
“Alışkınım!” dedim sadece. Çünkü hâlâ inanç dünyamda bir sarsıntı, bir zelzele, ya da depremi yaşar gibiydim. Devamlı olarak gözlerinden kaçırdığım gözlerimi ovuşturmak, çocukluğumun gerçeğinin gerçekten karşımda olduğuna inanmakla-inanmamak arasında gidip-geliyordum.
Fark etmişti o. Gözlerime baktı ve galiba bakışlarıyla “İnan!” demek istedi.
Tekrar o güne döndüm;
Çocuk yaşımızda da olsak, belki gönlü istediği için Hüsna Dudu; annemler o günlerde öyle dediklerine göre, benim de rahmetle anarak öyle demem gerektiğini düşündüm. Üveyik Bakışlı torununun saçlarını taramış, tokalamış, hatta daha güzel görünmesi için yerel tabirle azıcık yerine, acıcıcık ya da istediği kadar boyamış, ya da boyanması için annesine yardımcı olmuştu.
Ve sesi çınladı kulağımda o andan yeniden; “Uf olmuşsun!”
Önce solumda durmuştu, o söylediğim fotoğrafın çekildiği anda, sonra sol elimi ve sol yanağımı öpmüştü, o günkü duygularla, belki de o duygularla benim bugünlere ulaşmam için.
Doğumla-ahret arası kadar bir boşluk, ta ki bugün masasının önünde suspus oturuşuma(28) kadar.
Yaşam; “Kimine hay hay, kimine vay vay” diyecek kadar zalim miydi? O günlere dönüyor, beynimde oluşması mümkün, ya da gereken tüm gri zerreleri yokluyor, ancak hatırlayamıyordum, hatırlamam gerekenleri, “Uf!” deyişinden ve öpüşlerinden başka!
O halde o anlatmalı, ben de dinlemeli, sonra eğer gerekirse ben anlatmalıydım, o dinlemeliydi (mi?) Gereğim var mıydı onun için (acaba)?
“Kalbe dolan o ilk bakış, unutulmaz!(29)” idi. Bana dolan, ona da dolmuş muydu ki? Umut var olmayı düşünüyor, diliyordum da.
Büyük, kocaman bir fabrikaydı dolaştırdığı, tüm yönetimi kendinde olan, benim çalıştığım fabrikadan bile büyük. Onu her gören, mühendis, ustabaşı, usta ya da işçi saygısını belirtircesine selâmlıyordu onu, işini bırakmadan.
Yemeğe oturduğumuzda eliyle duvarları gösterircesine; “Benim!” demek istedi, sonra vazgeçti galiba bu düşüncesinden. Ama bu belli-belirsiz hareket, aramızdaki mesafenin uçurum olduğunun belgelenmesiydi hissettiğim kadarıyla ve bence.
O halde yonca dağında hatta kaktüs olarak çölünde, gonca da dalında kalmalıydı. Serçe de, kartal da ancak uçabileceği mevkilerde dolaşmalı ya da uçmayı umut etmeliydi. Hem bir serçe bir kartalın midesinde ne kadar yer işgal edebilirdi ki? Tek gerçek, insanın insana kavuşmasıydı ki, insan da “Umut etmeli, ancak hayallerinin esiri olmamalıydı (30)” Ve gerçektir ki; “Kişi noksanını bilmek gibi irfan olamazdı.(31)” Değil mi?
Tüm bu söylediklerimin ışığında kendim kendime “Ulaşamayacağına, ulaşma çabası yaşamayacaksın!” desem yanlış mı olurdu ki? Hoş, “Kedi de ulaşamayacağı ciğere, mundar dermiş” tekerlemesi de var ya hani?
İşaretlediği ile “Benim!” der gibi davranışı, demek istediklerinin tüm özeti gibi gelmişti bana, onun böyle bir şeyi düşünmeyeceği inancını yaşasam, ya da yaşamak istesem dahi. Ben, bunu bilip, anlayacak izana(32) sahiptim. Öyle değil mi?
Ama gene de merak etmiştim, neler olmuştu, biz bizimle olmadığımız, aradan geçen 20-25 yıl içinde?
O anlatmalı, ben dinlemeli, sonra da her yolun sona erdiği yere gelindiğinde olduğu gibi “Allahaısmarladık!” demeli, diyebilmeliydim, umutlarımı ve düşüncelerimi gönlümde-kalbimde saklayarak. Galiba; “Her sevdanın bir sonu vardır(33)” diye çığıran yanlış söylememiş olmalıydı!
Yemeğimizi yemiş, tam “Elhamdülillâh(34)!” diyerek suyumu içerken;
“Merak ediyorsun, değil mi!” dedi, birden.
Boş bulundum;
“Neyi?” derken ağzımdaki su püskürerek elbisesinin üst tarafına sıçradı. Elhamdülillâh’a kafiye olsun gibi “Eyvah!” derken özür dilememe fırsat bırakmadan;
“Önemli değil, hadi gel, büroma çıkalım!” dedi, elimden tutmak isteyerek. Çekinmiş, aşağılamıştım kendimi. Ellerimiz buluşamadı değil, buluşmadı benim yanlışlığım diyebileceğim nedenle.
O önde ben arkada çıkmağa başladık merdivenleri. Arkasında olmama rağmen beni izlediğini sanıyordum.
Kapısında bekleyen görevliye;
“İki kahve, ikisi de benim istediğim gibi olsun!” dedi içeriye girerken.
“Dakka bir, gol bir(35)!” derler ya hani, kendi kahvesi gibi kahve içmem için tahakküme(36) başlamış gibi geldi bana.
Masasının önündeki sandalyeye oturduğumda, kapıdaki ve yan penceredeki jalûzileri(37) çekip kapattıktan sonra üstünü çıkardı, dolabından yeşil renge yakın bir üst giysiyi çıkardı.
Çocukluğumuzdan beri kendisine bakmamıştım, istekle, arzuyla değil, bu hem huyum, hem de hakkım değildi.
Bana göre daha uzun boyluydu, belki Türk Standartlarına göre de. Annesini-babasını hatırlamaya çalıştım, başarılı olamadım zihnimde. Beli inceydi, ya da bana öyle gelmişti, sevmek yanında beğenmek arzum da vardı ya.
Sarışın kumral arası idi kendisi ve pantolonundan fark ettiğim kadarıyla bacakları uzun ve belki de düzgündü fark edemediğim.
Kısacası; “Anadolu’mun en güzel kızlarından biri” idi desem, sanırım benim gözümle onu çok iyi anlatmış olurdum. Hem bilindiği üzere; “Gönül kimi severse güzel odur” ve de “Kuzguna yavrusu (burada sevdiği demem gerek) Anka gözükür. (38)”
Sözler bana ait değil, benim gibi düşünenlere ait, söylemem gereksiz. Ya çocukluğundan kalan gözleri, kulakları, burnu, kulakları ve de beni öpen dudakları falan. Bıraktığım, ya da düşündüğüm gibiydi aynen.
Gören göz kılavuz istemez, ama ben daha fazlasını bilmemek, ya da görmemek için başımı eğmiştim, sanırım o oralı bile olmamıştı. Ayrıca söylemem gerek ki, çağlayan gibi güzel, çok güzel bir sesi vardı, çocukluğuna göre daha gelişmiş…
Jalûzileri ve kapıyı açtı, kliması çalışıyor olmasına rağmen;
“Merak ediyorsun aradaki 20-25 seneyi değil mi? Yoksa merak etmiyor musun?”
“Olası mı?”
“İnandım!”
Anlattı babasını, daha sonra annesini nasıl kaybettiğini ve okuyamayıp fabrikanın yükünü omuzlarına alışını, başlangıçta kör-topal olsa da alıştıktan sonra, fabrikayı bugünlere getirişini, sonra üniversiteyi bitirişini ve tüm bunların ışığında neden etrafına bakamadığını.
Bugüne değin ne dünü hatırlamağa gayret etmiş, ne yarını düşünmüş, hep yaşadığı günü düşünmüş, yaşamış ve ufacık da olsa bir ipucu vermeği zaruri görmüştü;
“Seninle karşılaşıncaya kadar yarını da düşünmüyordum. Seni gördüm ve yarın da düştü aklıma şimdi…”
Devam etti söylenmeye;
“Benim işim de, evim de burası. Her ne kadar, özellikle yurt dışından fabrika ile ilgili misafirlerim geldiğinde onları yemeğe-otellerine götürüp bıraktıktan sonra kaldığım, ya da haftada, ayda, yılda bir yatmadan yatmaya gittiğim şehir içinde müstakil bir evim varsa da. Burası evim gibi. Çok giysilerim ya burada ya da üst katta bir bölümünü kendime oda olarak ayırıp tanzim ettiğim bölümde. Bir oda, bir mutfak… O kadar… Şehirdeki evim tabii ki rahat. Burada kalmamın bir avantajı, gecenin kör bir vaktinde de olsa kalkıp gece vardiyasını kontrol edebilmek yahut da işçilerim bir sorunla karşılaştıklarında, bana cebimden ulaştıklarında sorunlarına çözüm bulabilmek.”
Durdu bir süre düşünür, ya da söylemek istediklerini sıraya koyar gibi;
“Ne gelenim var, ne gidenim, ne karışanım. Ne de bir sosyal yaşantım var. Ama dersen ki; ‘Seni bir akşam yemeğe götüreyim, hatta bu daveti yapmanın bu akşamdan tezi yok, sana ‘Hayır’ demem yıllar sonra. Ve yıllar sonra, yalnızlıktan sıyrılıp sayende insan içine çıkacağım için sana çokça teşekkür edeceğim.”
“Elbette! Bu mutluluğum olur! Ama…”
Tam bu sırada telefonu çaldı Tuğba’nın. Bakmakla-bakmamak arası bir tereddüt geçirdi, hatta bakmak istemedi bile diye düşündüm, cümlemi bitirmek istememi beklercesine. Sonra iddialaşmaktan vazgeçip telefonu açıp dinledi ve sadece; “Teşekkür ederim!” deyip telefonu kapatıp bana döndü;
“Evet, ama?...”
Sormaktan ziyade cevap bekleyen bir emir gibiydi sesinin tonu. Belki de bir mazeret ileri süreceğim endişesini yaşıyordu, sesinin hırçınlığında, ona yakıştırdığım.
“Ama birincisi; seni iyi bir yere götürmek isterim. Eğer senin gitmeyi düşündüğün, ya da daha önce misafirlerini götürdüğün bir yer varsa oraya, ya da rastlayabileceğimiz iyi bir yere. Üzgünüm ki, arabam yok, bu nedenle seni istediğin vakitte bir taksi ile gelip alabilirim. Buradan veya ara sıra da olsa yaşadığını söylediğin evden, eğer adresini vermek lütfunda bulunursan. İkincisi bir hanımefendiye, patron da olsa hesap ödetmek gururumu incitir. Bu nedenle tüm masrafımızı ben karşılamak isterim. Bir de herhalde öncelikle Berker Patrona, sonra da aileme gözükmem gerekecek. Artı; bir de sizin gibi güzel ve cici bir bayanın yanında nasıl olmamı gerektiren iyi bir kıyafetimi giyinmem gerekecek…”
Başka söyleyeceklerim de var mıydı, bilemiyorum. Ben suskunlaşınca “Bitti mi?” der gibi yüzüme baktı. Sonra yerinden kalktı, bu sefer elimi gerçekten tutarak pencere önüne götürüp aşağıdaki son model arabayı gösterdi;
“Bu; bu sabah beni taksi de bulamadığım için metroyla gelmek zorunda bırakarak mahcup(39) eden arabam. Her sezon başı gereğine uygun olarak bakımını yaptırdığım halde, ya bazı kısımlar bakımı yapılırken gözden, dikkatten kaçmış, ya da malzeme yorgunluğu var idi, araçta. Biraz evvel bakımdan geldiğini söylediler, biz konuşurken, telefonla. Bunu al ve beni istediğin zamanda şehirdeki evimden al... Şimdi Güvenliğe telefon ediyorum, anahtarı sana vermeleri için.”
“Yok! Yok! Bir saniye lütfen! İş yerime ve evime böyle bir arabayla gitmeyi asla düşünemem!”
“Yoksa Sürücü Belgen mi yok!”
Yalanın tam zamanıydı;
“Olmadığını yüzüme vurmak zorunda mısın?”
“Ya sen? Yalan söylemek zorunda mısın? Böyle bir şeyin olmayacağını gözümle görsem, kulağımla duysam inanmam.”
“Haklısın! Patronuma ve çevreme karşı utanırım. Sen en iyisi beni servislerinden biri ile Berker Beyin fabrikasına bıraktır ve akşam saat kaçta kapına gelmemi istiyorsan, zamanını söyle. Ben o vakitte kapında olurum ve söz; sana akşam araba kullandırtmam, ben kullanırım.”
Patronum gecikmemden endişeli değildi, ama bilemediğim bir tedirginliği yaşıyor gibiydi. Servisten inip yanına geldiğimde;
“Türker!” dedi. İlk defa dobra dobra(40) ismimi söylemişti. “Bak oğlum sana haksızlık yaptığımı düşündüm. Bu aybaşı itibariyle maaşına bin lira zam yapıyorum, yeter ki aynı düzende çalışmana devam et, yavrum!”
Şaşırmıştım patronun hareketine, hem ismimi söylemiş, hem “Yavrum” demiş, hem de hiç de gereği yokken, zamanı değilken maaşıma zam yapmıştı. Evet! İnsan takdir edilmeyi beklerdi mutlaka, ama nedendi?
Bu kadar zamandır, karınca kararınca(41) zamlarla, sayemde ve sayemizde çok kazandığına inandığım halde, bana da, işçilere de az zam yaparken neydi birdenbire bu ilgisizliğinden arınma, ilgiye yönelme?
Çok zaman dediğim gibi, zaman çok şeyi açıklardı, bu ani hikmetin gerekçesinin de yakında açıklanacağını ummak fevkaladelik olmasa gerekti!
Akşamı zor, dar-kıt ettim, bizim yöresel deyişimizle. Başka nasıl denir, bilmiyorum. Meselâ; istekle, arzuyla, heyecanla, düşünerek gibi kelimelerle anlatmağa kalkışsam, dar-kıt kelimesi dışında anlatmam mümkün değil duygularımı…
“Ne kadar sonra…” dedikten sonra durakladı bir ara telefonda ve devam etti;
“Beni almaya geleceksin?…”
Heyecanını daha doğrusu solumasını duyar gibiydim. Beni özlemiş olması gibi bir düşünce bile mutluluğumdu;
“Hemen!” dedim.
“Yani yarım saat sonra mı demek istedin?”
Bizimkisi kümesten bozma bir ev gibi olsa da, yakındı birbirine. Ve o ona on dakika içinde ulaşacağımı bilmesine rağmen, yarım saat kadar avans vermiş, ya da o kadar dakika içinde hazırlığının tamamlanacağını anlatmak istemişti galiba.
Gerçekten koşarcasına bir yürüyüşle, yedi dakika içinde arabasının kapısında dikilmeğe başlamıştım. Üç dakika sonra da o indi aşağıya. Herhalde pencereden falan gelişimi gözlemiş olsa gerekti.
Bir afeti devran, bir içim su idi. Onun bu kadar güzel olduğunu ilk defa görür gibi, ağzım açıkta kalmış, gözlerimi kırpıştırmak zorunda kalmıştım ki anlatmam mümkün değil, o bir afeti devrandı kısaca, herkesin yorumlayabileceği güzellikte ve bir genç kız ve güzel bir kadın. Benim olmasını isteyeceğim bir kadın, haddimi bilmeden.
Anahtarı uzatıp kapısını açmamı bekledi. Doğal olarak bir patronun arka sağ kapısı açılırdı, değil mi? Ben de o kapıyı açtım, o ise arkamdan dolaşarak ön kapıyı açıp oturdu, yanıma.
“İyi akşamlar! Beni yanına yakıştıramadın galiba?”
Sustum, didişmek(42) yerine, ona güzel bir akşam yemeği ikram etmek arzusundaydım çünkü;
“Nereye götüreyim ya da gidelim? Nereyi istersin?”
“Yürüyelim, ben sana, sağ yap, sol yap derim…”
Gidiyorduk o; “Sağ yap!” diyordu, sağa dönüyorduk, tekrar “Sağ yap!” diyordu, gene sağa dönüyorduk öyle öyle, nihayet bir son “Sağ yap!” sözünden sonra, durduk.
Aman Allah’ım neresiydi burası? Lüks, şato gibi bir şey. Daha inerken bir vale(43) arabanın anahtarını almış, bir garson kapıda karşılamış, iki-üç garson da bize bir masa göstermişlerdi. Anladım ki Tuğba organize etmişti. Ve düşündüm ki;
“Bu gece bu masada benim bir, ya da iki maaşım helâk olacaktı(44).”
O gün iyi bir zam aldığım için üstünde durmadım. Yeterli param olmasa da kredi kartım vardı ya, canım sağ olsun. Hem Tuğba buna değerdi.
Garsonun biri bir liste getirdi, şöyle göz ucuyla bakmağa çalıştım. Bir sürü Fransızca kelimeler ve işin tuhafı karşılarında bedelleri yazılı değildi. Ben zaten Fransızcaya Fransız’dım! Anlamamıştım, acıması dileğiyle Tuğba’ya baktım. Anlamıştı. Garsona; “Sen bunları götür, bana Boluluyu gönder, gelsin!” dedi.
Biraz sonra pehlivan gibi, kocaman göbekli biri dikildi yanında; “Merhaba!” diyerek.
“Bak yıllardır ‘Evde kaldın!’ diyordun. Bu genç benim nişanlım, daha kendisinin bile haberi yok nişanlım olduğundan, o bizi arkadaş biliyor şimdilik. Artık senin gayretinle ya nişanlı oluruz gerçekten, ya da arkadaş kalırız, artık sen bilirsin!”
Şaşkınlaşmıştım. Öncemde “Evli olmadığımı” fısıldadığımı bile hatırlamıyordum.
“Bugün mercimek çorba nefis. Bir de size Türk usulü çoban salata yapayım ellerimle. Onun devamında uzun zamandır yemediniz, size bir Chateaubriand(45), cheese cake’li(45) ve en sonunda da karamel soslu muhallebi… Ne dersiniz?”
Bana baktı Tuğba. Dilim dönmemişti;
“O Şato mu, büryan mı, şatobriyan mı neyse domuz etinden yapılmışsa ben yemem, yiyemem.”
Bolulu ustadan önce Tuğba atıldı;
“Burası Türkiye, bizler de Müslüman’ız Elhamdülillah. Hem Ustam öyle şeylere hayatta elini sürmez. Burası da bir Türk Lokantası zaten. Bakma isimlerin öyle fan-fin-fon(46) olmasına. Bir de şarap söylersen, ama ufağından olsun lütfen, gecemizin şenlenmesine kimse engel olamaz.”
“Tarihini hatırlamıyorum ama eski bir Porto Şarabı var, ama küçük değil, büyük. Olmazsa alır götürür, evinizde devam edersiniz.”
Tereddütle de olsa “Peki!” demiştim, ama kafamı kurcalayan o kadar çok soru vardı ki, hangi birini sıralayayım?
Ne parayı-pulu-hesabı, ne usta ile samimiyetini, ne de yiyeceğimiz yemeğin isminin acayipliğini düşündüm. Benim düşündüğüm, arzuladığımdı;
Nişanlısı ve de ilerde ne kadar yakın bir ileride olursa o kadar olsun dilediğim onun kocası olmak. Bu mümkün müydü? Olabilir miydi? Lâfı güzaf(47) yapmaya gerek yok. Gerçekleşmesi mümkünsüz bir hayal ve benim için olmayacak bir duaya “Âmin!” gibiydi. Ama o, ustaya öyle söylemişti, ben de nişanlıymışız gibi davranayım istedim.
Yalnız bu sefer çok dikkatliydim, ne onun üstüne sıçratacak gibi ağzımı açıyordum, ne gürültü yapacak gibi höpürdeterek(48) içiyordum çorbamı. Ne de şapırdatıyordum ağzımı. Ve devamlı olarak böyle lüks bir yerde hayatımda hiç yemek yemediğim için Tuğba’ya teşekkür ederken ona bakıyor, o ne yaparsa ben de onu yapmaya, onu taklit etmeye çalışıyordum.
Derken o et geldi yanımıza bir ocakla. Usta sinüsünü-kosinüsünü hesap edercesine(49) kesti-biçti, ocağın üstüne koydu, üstüne sanırım ki şarap dökünce alevler de, ben de masadan havaya fırladık. Gülmedi Tuğba. Ama güldü çevremdekiler.
“Öhö!” dedim. “Ateşe alerjim(50) var da!” Nasıl bir alerji ise o, o anda ancak uydurabildiğim bir alerji idi!
Yemek bitti, şarap bitmedi. “Trafikte dikkatli olmamız gerek. Kendini iyi hissetmiyorsan, vale bıraksın bizi eve, sen fazla içmedin, sanırım arabayı kullanacağın için. Bense yanımda olmanın kıvancıyla(51) frenlemek istemedim kendimi. Teşekkür ederim. Sağ ol. İyi bir gece yaşattın bana.”
Oysa sarhoş numarası yaptığını adım gibi biliyordum. O da bir bardak içmişti, ben de bir bardak ve kalanını Bolulu Usta güzel bir paket halinde yanımıza vermişti.
Ve de üstelik “Ağzımı yıkayıp makyajımı tazeleyeyim!” diye gittiğinde adım gibi biliyorum ki, gelecek hesabın yüklü bir kısmını kendisi ödemiş, anlamayacakmışım gibi 100 küsur liralık bir bölümünü benim ödememe bırakmıştı.
Usta ve garsonlar yanında onu bu davranışı için üzmemeliydim. Değil mi? Küsuratın kalan bölümünü bahşiş olarak bırakmıştım, bunun da bana yakıştığını düşünmüştüm.
Vale arabayı getirdi, bozuk param kalmamıştı, valeye elli lira verdi Tuğba, ben ya on, ya da yirmi lira verirdim hâlbuki!
Yanıma oturdu yine. Hareket eder etmez elini koltuğumun altından geçirip koluma dolayıp sıkıca sıktı, başını omzuma dayadı ve; “Sesin güzeldir senin, hadi bana bir şarkı söyle, bilmiyorsan bile mırıldanıver, istiyorum!”
Yaramaz bir çocuk gibiydi. Doğma-büyüme tüm istekleri karşılanmış, ya da tüm isteklerini karşılatmıştı. Benim de elinde bir oyuncak olduğumu hissediyor ve isteklerini karşılamam arzusunu yaşıyordu.
Mutluydum, bunu o hissetmese de ben yaşıyordum. Bir daha dünyaya gelecek değildim. Bu an, yaşamayı umut etmesem bile onunla geçirdiğim en güzel anlardan biri olarak kalacaktı içimde.
“Geçsin günler, haftalar…(52)” diye başladım. Daha bir yaslandı omzuma, hiçbir katkısı olmayan teninin kokusunu hissediyor, nefes alan ciğerlerinin sesini ve çarpan kalbinin ritmini duyuyordum tenime değen cisminde.
“Evine geldik Tuğba!” dedim.
“Biliyorum!” dedi, gözlerini aralamadan, “Bir beş dakika daha seni paylaşabilir miyim, kendimle!”
“Olur!”
“Ya da gel bir kahve iç benim yalnız dünyamda ve sonra arabayı da al git evine!”
“Arabanı alamayacağımı biliyorsun, ama kahve teklifine ‘Hayır!’ demek istemiyorum.”
Hemen doğruldu yerinden, arabanın kapılarını kapatmamı, anahtarı kendisine teslim etmemi beklemeden, koşarcasına yöneldi kapısına. Açtı ve bekledi beni.
Oysa ben onu kırmamak için kahve masalına tutunmuştum. Kapıyı açar-açmaz sarıldı, yanaklarımı, yüzümü, gözümü öpmeğe başladı. Ve dudaklarıma ulaşınca kendini zapt etme gereğini hissetti sanki oysa o andan sonra benim de onu azat etmeğe(53) hiç niyetim yoktu ve cevapladım. Nefesini tuttu ve;
“Seni seviyorum!” dedi.
“Ben de seni, hem ta çocukluğumdan beri…”
“Ben de, hem de ta çocukluğumdan beri. Kimim-kimsem yok, ne zaman isteyeceksin benden beni?!”
“Ama ben evli-barklıyım!”
Gerçekten beni sevip sevmediğini aptalca sınamak istemiştim. Suskunlaştı birden, ama gevşetmedi kollarını, nefesini solumağa devam etti yüzüme, inanmazcasına gibiydi ve tek kelime bile söyleyemedi.
“Sadece şaşırtayım istedim seni, senden başka kimsem yok benim de gönül dünyamda”
“Zalim, inciteceğini, üzeceğini hiç mi düşünmedin? Tekrar soracağım, isteyecek misin beni, benden? Hem ne zaman?”
“Hemen desem çok mu acele etmiş olurum!”
“Olur, ben de veririm sana beni, hayırlı-uğurlu olsun dilekleriyle. Ciddi misin sen? Bir kadeh şarapla ‘ Sarhoş oldum!’ deme, inanmam.”
“Ben seni karakolda gördüğüm ilk gün sarhoşluğumu hatırladım, çocukluğumdan kalan ve sensiz geçen günlerime lanet okuyorum(54). Bunu kısaltmayı dilemem ciddiyetsizlik olabilir mi? Hem ben hep seni sevdim, hep sana âşıktım, geçse de günler, bana yâr olmasan da, senin için daima çarpan bir kalp olduğunu duyacak hissedecektin.”
Ben kahve bile içmeden evime döndüm, onu yalnızlığı ile baş başa bırakarak. Çünkü evden çıkarken süslenmiş-püslenmiş, kokulanmış, ancak kime, nereye, niçin gideceğimi söylememiştim aileme ve çok gecikmemin ailemi yanlış düşüncelere sevk etmesini dilemezdim.
Anlayan-bilen-düşünen bir insandı Tuğba, hem duygularına esir olmayacak kadar kendini bilen. Duygularını anlatmış-göstermişti o kadar, ben de beni anlatmış olmanın başarısını yaşıyor gibiydim.
Zaman çabuk geçmiş ve ben gecikmişiz düşüncesi içindeydim ve bu gecikmeyi nasıl telâfi edebileceğimi(55) bilmiyordum…
Ertesi gün işime geldiğimde, Berker patronun sararmış, kararmış suratı ile karşılaştım;
“İstikbalin!” dedi patron ve devam etti;
“Kıramadım, ihtiyacı olduğunu, senin de arzun olduğunu, maaşının da artacağını söyleyince ‘Peki!’ demek zorunda kaldım. Haydi, hayırlı-uğurlu olsun, yeni vazifen!”
Anlamamıştım, sordum; “Konu nedir?”
“Lütfen bilmiyormuş gibi yapıp da beni daha fazla üzme. Tuğba Hanımın yanında işe başlıyorsun, bugünden itibaren. Maaşının kalan bölümünü bankamatik kartına yükletirim aybaşında. Ve bir rica; işinden memnun olmayan, ya da benimle çalışmak isteyen bir arkadaşın varsa ya da olursa bana yönlendirirsen sevinirim.”
“Sağ ol” dedim ayrılırken, beni servis aracıyla gönderdi yeni işyerime. Tuğba beni aldırmayı belki de uygun görmemişti.
Gerçekten memnun olmuştum, emrivaki(56) olmasına rağmen. Hep, her gün, daima onunla olacaktım. Rüyalarımın gerçek olması gibi bir şeydi bu. Gerçekler hep kötü bitmezdi ya. Bizim gerçeğimizin de kötü bitmeyeceği inancını yaşıyordum kendimce. Öyle olmalıydı, yaşam ve gerçekler buna mecburdu. Sevmiştim, sevilmiştim de…
“Prensiplerimizi ve felsefemizi konuşalım önce” dedi Tuğba, beni diğer mühendisler, ustabaşılar ile tanıştırdıktan sonra. Uzun uzadıya anlattı belki de bildiğime inanmasına rağmen. Sonra diğer mühendislerin anlatmalarını bekledi. Ve toplantıyı bitirdi. Herkes kapıya doğru yönelirken;
“Türker Bey, Ali Bey size odanızı gösterecek, önlük ve yaka kartınızı da Eda Hanım hazırlayıp verecek, ondan sonra bir ara bana uğrarsanız sigorta işlemleriniz falan hakkında konuşuruz!” dedi.
Resmiyetine karşı ne diyeceğimi bilemedim; “Başüstüne!” demekten başka. Bir mesafe koymak…
Gerekliydi herhalde. Ama ne zamana kadar ve nasıl? Yaşayamazdım, ıstırap çekerdim, kahrolurdum. Bütün gün aynı havayı soluyup da onsuz yaşamak zulümdü, hatta ölüm bile sayılabilirdi.
Acaba “Evli-barklıyım!” dediğim için intikam almak için mi, başkasına dahi beni göstermemek için mi, hep kendisinin olmam için mi beni fabrikasına transfer etmişti ki? Düşünemiyordum…
Odama girdim üstünkörü, fabrikayı dolaştım şöyle-böyle, insanları tanıma gayretinde oldum alelusul(57). Zaman ne kadar da çabuk geçmişti? Tabldot zili çalmıştı ve o; odasında yoktu. Diğer mühendislere uydum.
Bilemezdim onun mesafeyi korumak için yemeğini odasında yediğini ve bir müddet istirahat ettikten sonra fabrikayı dolaşıp bürosuna döndüğünü. Bu daha ilk günüm, hatta ilk birkaç saatimdi.
Zamanla önce çok şeyi, sonra her şeyi öğrenecektim, öğrenmesine de ne zaman zamanı durduracaktık beraber, onu havsalam(58) alamıyordu.
Fabrikayı dolaşıyordu Tuğba, Mühendis arkadaşlardan biri ile. Ben de çocuklardan birinin başında bir yanlışlığı düzeltmeğe çalışıyordum, daha ilk günden.
“İşiniz bitince görüşelim mi?” dedi serte yakın, sert gibi.
“Başüstüne efendim!” deyince şöyle kaldırdı başını kimselere fark ettirmemeğe çalışarak gülümsemek ister gibi, ama duygularını frenlemek istediğini düşünmemi bekler gibi.
Benim işim bitmişti, odasına yöneldim. Yoktu odasında. İçeri girmedim, odacısı “Buyurun!” demesine rağmen.
Kapısında bekledim. Geldi odacısına; “Hadi iki çay al da gel!” dedi, elimi tutup sürüklercesine odasına soktuktan sonra, öptü beni. Kendimde değildim, ben bayılır gibiydim onun yerine. İtekledi ve;
“Bu; seni fabrikada ilk ve son öpüşüm, ‘Hoş geldin!’ düşüncesiyle. Bir daha bekleme ve sakın tekrarını isteme, hiç bakmam gözünün yaşına, tokatlarım!”
Sarıldım ve öptüm, karşı koymasına imkân bırakmadan.
“İlk tokat atma hakkını denemeye ne dersin?”
“Nasıl kıyarım sana, nasıl incitirim seni? Ama bir daha olmazsa sevinirim. Bak odacı çayları getirecek!”
“Ve sonra da gidecek tabii.”
“Evet, ama beni almadan önce bir daha öpmeyeceğim seni, bilesin! ”
“Söyledim sana, seni hemen almak istiyorum. Bu kadar yıl beklediğim yeterli!”
Bir münasip zaman oldu. Ben ona “Evet!” dedim. O da bana. Kırk gün-kırk gece düğün mü? Hadi canım sen de! Vardiyanın(59) beş dakika duraklaması bile dünyanın masrafını çıkarırken, bir gün bile mola verebilir miydik ki kendimize?
Evlendik, ertesi gün masalarımızın başlarındaydık. Tek farkla tıpkı sünnetimde olduğu gibi o benim solumdaydı yine!
Daha evliliğimizin ilk saniyelerinde beraber yaşadığımız bir olayı anlatmadan geçemeyeceğim;
Annem-babam hem bana ait giyecekleri getirmek, hem de kapı-pencereleri temizletmek için Tuğba’nın evinin anahtarını almışlar ve de düğünde geri vermişlerdi. İlk gecemizi Tuğba’nın evinde geçirecektik.
Babam “İç güveysi”(60) gibi bir söz etmişti, ama iç de olsa, dış da olsa kalan ya da kalacak olan hiçbir şey umurumda değildi. Ben yıllarımın özlemine kavuşmuştum, ya. Gerisini düşünmek bile aklımın ucundan geçmiyordu.
Ufacık da olsa eğlentimiz bitip evimize geldiğimizde kucağıma aldım karımı eşikten geçirirken. O hemen sarıldı, doymamışçasına öperken neredeyse ayağım dolaşıp düşer gibi oldum.
Ayağımın takıldığı şey çekti dikkatimi. Bir kedi idi, “Miyav, Miyav!” diyerek bacağıma sürtünüyordu.
Tuğba;
“Nereden girmiş bu kedi, biri mi bıraktı acaba?” deyip kediyi ensesinden tuttuğu gibi bizim olan, karımı karım olmadan önce ilk defa öptüğüm evimizin penceresinden dışarıya attı. Sonradan söyledi babam; “Gelinin gözü korksun, kocasına hep itaat etsin, sözünden çıkmasın!” diye o kediyi “Hı!” gibi “ı” sı uzun sesler çıkarıp pencereden benim atmam gerekiyormuş!
Eee! Bu işi Tuğba yaptığından o gün bugündür hep onun dedikleri olacaktı ve oldu da. Tek şartla son sözü hep ben söylüyordum. Başımı hafife eğip; “Evet! Peki, emrin olur Hatunum!” diyordum, son söz, son sözüm olarak hep bende idi, Allah razı olsun karımdan.
Bir gün, belki de daha evliliğimizin ilk günü müydü ne;
“Üç çocuğumuz olacak!” dedi. Şaklabanlığım(61) üstümde idi;
“Üçü bir arada mı, sıralı-sekili mi?”
Koluma yediğim çimdik haddimi bilmeme yetmişti, ama ben o mutlulukla uçan şaklaban, sözümü esirgememiştim yine de;
“Allah bilir, çocukların cinsiyetlerini de, adlarını da plânlamışsındır sen?”
Yeniden çimdiklemeğe çalışırken kaçtım odalarımızdan birine doğru;
“Tamam kızmayacağım, gücenmeyeceğim, eylemde bulunmayacağım, yeter ki akşam salatasını yap, o zaman affedeceğim seni!” dedi.
Akşam salatasını yaptığımı söylememe gerek var mı? O çimdikten kurtulmak için “Bulaşıkları da yıka!” dese emri olurdu, onu da yapardım. Malum kedinin hakkından o gelmişti ve son söz daima benim hakkımdı!
Bir diğer vakayı şöyle özetleyeyim.
Ne kırk gün, kırk gece, ne yedi gün, yedi gece sürmüştü düğünümüz, ama karımın eli açıktı ve şükretmesini çok iyi biliyordu. Evliliğimizi takip eden yedi gün içinde yedi tane kurban kestirdi Allah rızası için ve onların hepsi de işçi yemeğinin kazanlarında yer aldı, tek lokması bile eşiğimizden içeri girmeden.
İlk zamanlar, şehirdeki evimizi paylaştığımız günler hariç, çok zaman gece vardiyalarına kalıyordum, eşim de beni yalnız bırakmıyordu. “Kaparlar sonra seni, sensiz olmaya tahammül edemem, ölürüm!” diyordu.
Daha da sonraları mı? Oh! Ho! Hepsini ve her şeyi anlatmak çok zor. Çünkü bir ömrü paylaşıyorduk biz, her şeyimizle…
Son bir not, bunu söylemem gerek mutlaka;
Bizim beraberliğimizde fabrika büyümedi ama ailemiz büyüdü, nüfusumuz arttı, sevgimizin ürünü olarak.
Başka da bir şey de eklemiyorum artık!..
YAZANIN NOTLARI:
(*) Sünnet; Erkek cinsiyet organının ucundaki derinin kesilmesi.
(1) Ufak Tefek; Türkçemizdeki masa-musa, sandalye-mandalye der gibi bir söz. “UFAK TEFEK” diye başlayan şarkı KAYAHAN’a aittir.
(2) Çocuktuk, ufacıktık / Top oynadık acıktık… Ziya GÖKALP’in ALAGEYİK isimli şiirinin başlangıcı.
(3) Üstünkörü; Gelişigüzel. İnceliklerine inmeden, özen göstermeden, şöyle bir, baştan savma.
(4) Üveyik Bakışlı; Üveyik korularda yaşayan, masum bakışları olan bir kuş olup, yöresel olarak renkli gözleri olan, masum bakışlı kız çocuklarına yakıştırılan bir deyim.
(5) Güzelliğine güvenme bir sivilce yeter, malına güvenme bir kıvılcım yeter. Rabbine güven, o her şeye yeter! MEVLÂNA
(6) Nafaka; Geçimlik. Bir kimsenin geçinmesi (yemek, içmek gibi gereken her şey) için kazanması gereken para. Boşanma davası sürerken, ya da boşanma davasının sona ermesinden sonra maddi zorluğa düşecek olan geçindirmekle yükümlü bulunduğu kimseye ya da kişilere mahkeme kararı ile bağlanan ve her ay ödenmesi gereken para.
(7) Siluet; Bir şeyin yalnız kenar çizgileriyle ve tek renk olarak beliren görüntüsü, gölge.
(8) Haşmetli; Görkemli, muhteşem, gösterişli, heybetli, büyük, kibar, nazik, alçakgönüllü.
(9) Ukalalık; Ukala olma durumu, ukalaca davranış.
(10) Sünnet; Kur’an’da emredilmemiş olmakla beraber, peygamberimizin yaptığı, söylediği, Müslümanların yapıp yapmamakta serbest olduğu, ancak mazeret olmaksızın terkedilemeyen şeyler.
Vacip; İslamiyet’te farz kadar kesin olmamakla birlikte kuvvetli bir kanıt ile yapılması gereken şey.
Farz; Tanrı emri olarak mutlaka yapılması gereken şeyler.
(11) Refakat; Birlikte bulunma, birlikte gitme, eşlik etme.
(12) Bıyık Altından Gülmek (Gülümsemek); Birinin durumuna, alay ettiğini sezdirmemeye çalışarak daha ziyade gülümsemek şeklinde gerçekleştirilen eylem, birinin içine düştüğü duruma sevinmek.
(13) Âfeti Devran; Döneminin en güzel kadını.
(14) Kaş Göz İşareti Yapmak (Kaş Göz Etmek); Kaş ve göz hareketleriyle işaret vermek, isteğini bu yolla anlatmak.
(15) Titizlik; Dikkatli ve özenli davranış .
(16) Örtbas Etmek; Bir durumun duyulmamasını, yayılmamasını sağlayacak önlemler almak.
(17) Alık Alık Yüzüne Bakmak; Aptalca, şaşkın şaşkın yüzüne bakmak.
(18) Rijit; Sert, bağışlaması, hoşgörüsü olmayan. Gönül kırıcı, katı ters.
(19) Dalaşmak; Ağız kavgası etmek. Köpeklerin birbiriyle boğuşup, birbirini ısırması olayı.
(20) Gönüldeş (Gönüldaş); Duyguları aynı olanlardan her biri. Can dost.
(21) Dut Yemiş Bülbül Gibi; Konuşkanlığını, sevincini, neşesini yitirme, susma, sesini çıkaramaz olma.
(22) Nezih; Temiz, ahlâklı, saf, lekesiz, güzel, kibar.
Müstakil; Bağımsız.
(23) Ben dağ yolunda yonca; sen gül dalında gonca… Aslı; “Sen gül dalında gonca, ben dağ yolunda yonca” olarak belirtilen Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Orhan Seyfi ORHON’a, Bestesi; Kasım İNALTEKİN’e ait olup, eser Hicaz Makamındadır.
Bir bakış baktın, canımı (kalbimi) yaktın… şeklinde dile getirilen Türk Sanat Müziği eserinin aslı “Bir bakış baktın, kalbimi yaktın / Aşkın kemendi…” diye ünlenmiş eserin Güfte ve Bestesi; Cevat ULTANIR’a ait olup, eser; Rast Makamındadır. (Bu beste de; “Sen bir şahinsin, ben garip serçe” olarak da bir bölüm bulunmaktadır.)
Prenses ve Keloğlan, ya da Prenses ve Çoban; Anadolu masallarından ikisi olup mutlu sonla biter.
(24) İnkisar; Kırılma, gücenme, incinme anlamında kullanılan bu kelimenin diğer bir anlamı ilenme, ilençtir.
(25) Çiçeği Burnunda; Çok taze, çok yeni.
(26) İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.
(27) Bir düşünce bir ateşten daha çok ileriyi ısıtabilir! Long FELLOW
(28) Suspus Olmak; Korku ya da benzeri bir nedenle sinmek, susmak, hiç sesini çıkarmamak, artık işe karışmaz ve sesi çıkmaz olmak.
Suspus Oturmak; Başkalarının dikkatini çekecek ve rahatsız edecek şekilde sessiz durmak, konuşmamak, ortama ilgi göstermemek, söz ve hareketlere katılmamak.
(29) Kalbe dolan o ilk bakış unutulmaz… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mehmet GÖKKAYA’ya, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup şarkı Nihavent Makamındadır.
(30) Hayallerinin Esiri Olma, “Tahayyül edebilir ve fakat hayallerinin esiri olmazsan...” Paul VALERY’inin “EĞER” isimli şiirinden.
(31) Kişi noksanını bilmek gibi irfan olmaz; İlk satırı; “Çeşm-i insaf gibi ârife (bazı deyişlerde; kâmile) mîzân olmaz” şeklinde olup haddini bilmek, başkalarının kusur ve yanlışlıklarını görmemek anlamında kullanılmaktadır.
(32) İzan; Anlama Yeteneği.
(33) Her sevdanın bir sonu vardır; … bilirsin, her hasretin bir kavuşması” olarak devam eden ve Funda ARAR’ın şu anlarda meşhur ettiği bu şarkı ile ilgili hiç bir veriye rastlayamadım maalesef.
(34) Elhamdülillah; Tanrıya şükürler olsun.
(35) Dakka Bir, Gol Bir; Bir şeyin beklenmeyecek kadar kısa bir süre içinde, erken gerçekleştiğini anlatan olumlu ya da olumsuz eylemler için kullanılan deyim.
(36) Tahakküm Etmek; Hükmetmek, zorbaca baskı ve buyruklarla etkilemek.
(37) Jaluzi; Şerit biçiminde ince metal ya da plâstik levhalardan yapılmış, tül perde işlevi gören, dışarıdan görülmeksizin dışarıyı görmeyi sağlayan bir pencere kapama düzeni.
(38) Kuzguna Yavrusu Anka (Şahin) Gözükmek (Görünmek); Herkesin kendi yarattığı şey, çirkin de olsa gözüne güzel görünürmüş anlamındadır.
(39) Mahcup; Bir toplulukta güvenini yitiren, rahat konuşamayan ve rahat davranamayan, utangaç, sıkılgan, kendine güvenini yitirmiş.
(40) Dobra Dobra (Konuşmak, Söylemek); Çekinmeden, sakınmadan, korkmadan, açık açık, açıkça, korkusuzca.
(41) Karınca Kararınca (Karınca Kaderince); Az da olsa elden geldiğince.
(42) Didişmek; Ellerle veya sözlerle birbirini hırpalamak. Geçimini sağlamak amacıyla güç şartlarda çalışmak, uğraşmak.
(43) Vale; Türkçe karşılığı uşak. Otopark görevlilerine verilen isim. Otoparkta gelen araçları park ederek zaman kaybını önleyen kişi. İskambil kâğıtlarında üzerinde genç erkek resmi bulunan kart, oğlan.
(44) Helâk Olmak (Kendini Helâk Etmek); Yorulmak, bitkin duruma gelmek, yok olmak, ölmek.
(45) Chateaubriand; Şatobüryan, ya da şatobiryan olarak isimleşen Fransız usulü, şarapla pişirilen baharatlı biftek şeklinde bir et yemeği. Ayrıca bu ismi alan benzer yemek çeşitleri de bulunmaktadır.
Cheesecake; Peynirli kek.
(46) Fan Fin Fon; Anlaşılmayacak şekilde yabancı bir dille, özellikle Latince konuşmak.
(47) Lâf-ı Güzaf; Kelimenin aslı Lâf ü güzâf’tır. Öyküde özellikle halk dili olarak yanlış kullanılmıştır. Bilindiği üzere; “Lâf = söz, Güzaf (ya da gizaf) = Beyhude, faydasız” demektir ki tamlama yapılarak birleştirilince saçma sapan söz, boş-faydasız lâkırdı gibi anlamlara gelmektedir.
(48) Höpürdetmek; Bir şeyi içerken ses çıkarmak, bir şeyi ses çıkartarak içmek.
(49) Sinüsünü-Kosinüsünü Hesap Etmek; Bir konuda titizlenerek etraflıca araştırmak, dizmek, hecelemek, bilmeye çalışmak, tanzim etmek, gereğine uygun bir biçime getirmek.
(50) Alerji; Aynı miktar ve koşullarda başka kişiler için zararsız olan farklı yabancı maddelere karşı, bazı kişilerin duyarlılık göstermesi.
(51) Kıvanç; Sevinç, övünç.
(52) Geçsin günler, haftalar, aylar, mevsimler, yıllar… diye başlayan HATIRA isimli Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Enis Behiç KORYÜREK’e, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup eser; Rast Makamındadır. (Zaman bir su gibi aksın, bu eserin ufak bir parçasıdır.)
(53) Azat Etmek; Serbest bırakmak, salıvermek, özgürlüğünü geri vermek.
(54) Lânet Etmek (Okumak); Bir kimsenin Tanrı’nın merhametinden mahrum kalmasını dilemek.
(55) Telâfi Etmek; Ziyan olan, yok yere elden çıkan bir şeyin yerini onun değerinde bir şeyle doldurmak, zararı karşılamak.
(56) Emrivaki (Emir vaki)Yapmak; Oldubittiye getirmek, geri dönülmesi güç ve imkânsız bir durum oluşturmak.
(57) Alelusul; Âdet yerini bulsun diye, yol-yordam gereğince, kurallara uygun bir biçimde.
(58) Havsala; Zihnin bir şeyi anlama ve kavrama yetisi, kavrayış.
(59) Vardiya; Nöbetleşe çalışma, posta.
(60) İç Güveyi (İç Güveysi); Maddi açıdan daha güçlü olan tarafının kadın ve tarafının olması durumunda erkek tarafından evliliğin kadının mevcut evinde (hatta ailece) sürdürülmesi hali. Damadın kız evine gelmesi, ya da damadın kız evinin gösterdiği yerde oturup yaşaması olarak da tarif edilebilir.
(61) Şaklabanlık; Dalkavukluk. Basit şakalarla herkesi güldürmek.