Daha önce söylemiş miydim? Sanmam, çünkü bu ilk merhabalaşmamız (desem?).
İnsanların bazı garip huyları vardır. Kimi karınca üstüne basmaktan sakınır, kimi kaldırımların çizgilerine basmaktan çekinir. Kimi seker gibi yürür alışkanlığı olmadan, kimi kalça atarak ufaktan, hızlıdan. Kimi huyludur, dokunursun şöyle omzuna; döner; “Ananı, ebeni…” diye, kimi iğrenir şeftalinin tüyünden, kimi ağzını şapırdatır huylanarak limondan…
Bu hareketlerin sayamayacağım kadar çok; benim “tik(1)” dediğim, aslında “huylanma” olarak sözlük anlamını söyleyebileceğim çeşitleri vardır da, gelelim sadede(2). Benim ki başka türlü bir tik, huylanma, merak, düşkünlük, haz…
Artık ne denirse? Matematiğe biraz düşkün olduğumdan dijital göstergeli hesap makinelerinde SOS, LEBLEBİ, ZELZELE, SOSİS gibi kelimeler üretmek. Aslında dijital göstergede ters çevirerek görüntülediğim kelimelerin rakamlarla ifadesi; 505, 1837837, 3732732, 51505 gibi rakamlardır. Ha buna ait sorular nasıl mı?
Örneğin; Çorum’un nüfusu 2 000 000 desek, bunun 162 163 ü işsiz güçsüz, gerisi ne yapıyor desek? 2 000 000 – 162 163 = 1837837, ters çevirince LEBLEBİ gibi bir şey çıkar.
Ya da Bursa’nın nüfusu 1 244 244 kişi desek. Bunların hepsi, bir anda 3 kere hapşırsa desek: 1 244 244 x 3 = 3732732 ters çevir dijital oku ZELZELE çıkar, işte.
Rakamlardaki virgül ya da noktaları dijital görüntüde olmadığı için ve kolay görünsün diye ayrı yazdım, yoksa matematik hilesi falan değil. Zaten çoğu da hepimizce bilinen bilmeceler, tarafımdan yeni yaratılan, ya da oluşturulan şeyler değil, yani…
Ya da ufak kalem hareketleri, ya da sözlerle matematik hileleri yapmak, hatta 1 = 2 yi ispatlamak gibi huylarım ve dizelerim vardır, şair olduğumu iddia etmeksizin. Örneğin;
“Bir nefes
bir nefese karışınca
yani; 1+1 olunca nefesler
dünya;
hatta tüm dünyalar senindir,
şüpheye yer kalmadan.
Ve ölümsüzlüğe de ulaşırsın,
zaten ölüm yoktur o zaman
çünkü gerçekte 1+1=
sonuç olarak
yalnızca 1’dir. (3)”
Bir diğeri ise şöyle;
“1 = 2 olamaz
ama ispatlanır, matematiksel olarak.
Gerçek yaşamda her zaman
1 + 1 = 1 dir gerçekten.
Anne artı baba
O dünya tatlısı bir’in sebebidirler
yaşam boyu mutluluk veren.(4)”
Rakamlarla ilgili diğer örnekler mi? Çok! Buradaki “o” harfini biraz uzunca okumamızda yarar var, derim. İşte bir iki tanesi lâf kalabalığı ile;
Binin yarısı dört yüz yirmi beş dersin, acele ile. “Hadi canım!” denmesine aldırmayın, Aslında söylemek istediğimiz binin yarısı gerçekten 4 adet 125’dir, malum 500 eder.
Yirmi altının yarısı ise 13 değil, 10 altındır, sekizin yarısının ise enine kesildiğinde sıfır olduğu gibi.
6 tane 9, yani altı kere dokuz 54 olduğu gibi 100 de eder, örneğin bir çözümü şöyle:
(9x9) + (9+9)+ 9/9 = 100 gibi. Eh! Diğer çözümleri de okuyanın, yani sizin bulmanız gerek, siz bulun.(5)
Bunlar da zaten birçok bilmece kitabında, gazetelerin ya da mecmuaların eklerinde ya da uygun sayfalarında yer alan şeyler. El çabukluğu marifetlerimse maalesef yok. Öyle şapkadan tavşan-mavşan çıkaramam, iskambil kâğıtlarından el çabukluğu ile maskaralıklar(6) yaptığım da pek görülmemiştir…
Bu arada hemen eklemeliyim ki bazı insanların da (Örneğin gene benim gibi) harf-rakam ilişkisinde takıntıları vardır. Meselâ arabasına plâka alacaktır. Adın ne; Erol KARATEKİN, plâkanın harfleri mutlaka EK olacaktır. Peki, bunun anlamı “Evde Kalmış” olamaz mı? Hadi canım sen de!
EK kalmadı SE versek. “a” sı uzun bir “Olmaz!”. Neden olmaz? “Salak Erol!” anlaşılır. AE olsa, o da olmaz, “Avanaklığı” falan çağrıştırır. Nerelisin? Bilecikli. Hah, tamam! Rakam da ya 11, ya da 011 olmalıdır. Örnekleri çoğaltmak da mümkündür, tabii…
Bu kadar sözü niye karaladım, değil mi? İlginç bir tesadüftü karşılaştığım; benim SOS veya 505 kargaşamla(1) örtüşen.
İşyerimle, daha önce yaşadığım evim arasındaki mesafe oldukça vakit alıcı bir boyutta olduğundan işyerime yakın bir yerde yeni bir ev tutmuştum, kira ile. Nasıl olsa orada da kiradaydık, burada da kira olacaktı, üstelik burası ötekine göre az-biraz daha ucuzca ve genişçe idi.
Taşınmak dışında sorunumuz yoktu. Her ne kadar annemin-babamın; “Camimiz var, muhitimiz var, komşularımız var, ne işimiz varmış oralarda?” gibi sözlerini işime gelmese de dinlemek zorunda idiysem de, onlar da bana pek kıyamamışlardı.
“Sabahın kör vaktinde evden çıkıyor, akşamın geç vaktinde eve dönüyor, ne aşında, ne de sağlığında iyilik var!” diyorlardı. Bu nedenle de rıza göstermişlerdi taşınmamıza. Taşınmaktaki inkisarları(8), çevre-muhitten ziyade; “eli-yüzü düzgün, edebinde-irfanında, huyu-huyuma, suyu-suyuma uygun, taze, düzgün bir nasibe” eski muhitte rastlamaları daha ehven(9) olduğu için, benim bir yuva kurabilmem içindi.
Aslında onların isteği benim evlenmem değil, boşluklarını dolduracak torun ya da torunlara sahip olmaktı; ister leylek getirsin, ister dereden tutulsun, ister lâhana göbeğinden çıkarılsın! Beklentileri, sanki bilmiyorlarmış gibi normal bir gelişim değil gibiydi!
Aslında kendilerinin hiç mi hiç ihtiyaçları yoktu maddi-manevi bir şeylere. Ocaklarını tüttüreceğini söyledikleri tek sermayeleri olan ben için, köydeki tarlayı, tapanı, bahçeyi, evi bırakıp bu koca şehre, askerden dönüşümde atandığım işim, görevim sebebiyle gelmişlerdi.
Bazen şehir dışı, bazen yurtdışı görevlerim olduğunda hiç sağa-sola bakmazlardı, asarlardı kilidi kapıya, ben nereye gidersem gideyim, umurlarında olmaz, aynı gün hatta aynı saat yönlendirirlerdi kendilerini “Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar(10)” dercesine, pek ağıtla ilgisi olmasa da düşünceleri. Dedikleri; “Orda bir köy var uzakta! (11)” idi.
Dönüşleri de haydi abartmayayım, espri olarak da algılanmasın, gerçeğe yakın söyleyeyim, dönüşümden ya yarım saat, ya da on beş dakika önce olurdu! Köyde yaptıkları açma börek, poğaça ya da benzeri ile bakkaldan alınan hazır ayran ya da meyve sularıyla.
Hiç de beklentileri olmazdı; “Nasıl gitti çalışmaların?” sorusu dışında, başarılı olmamdan asla tereddütleri olmamasına rağmen.
Söze ne diye başladım? Nerelere geldim, lâf kalabalığı(12) ile? Neyse, döneyim gene satırbaşlarına.
İşyerim, bu son taşındığım adrese göre uzak değildi (demiştim). Özellikle yağmurdan ıslanma derdim olmayan bahar günlerinde temiz hava ihtiyacımı karşılamak için yürüyerek de olsa bile gidiyordum, evden-işyerime.
Aslında bu; ritmik(13) olarak yürüdüğüm için spor yerine de geçiyordu! Ama ne spor? Üç gün yap, bir gün yapma, ya da tersi. Biriyle karşılaş, konuşa konuşa, sohbet ederek git! Bereketli bir spor değil, bir nevi kandırmaca idi kendimi.
Çok zaman da otobüsle giderdim işyerime. Hele bir zaman sonra devamlı otobüsle gitmeye başladığımı da ekleyivereyim bu satırın sonuna. Ve bilin bakalım tesadüf nedir, burada? İpucu vermezsem bilmeniz olası değil. İpucu verip de sabrınızı denemektense doğrudan açıklayayım, isteseniz de istemeseniz de: Otobüsün hem servis, hem de plâka numarası 505 idi. Oysa SOS verilecek bir durum yoktu!(14)
İnsanlar görmek istiyorlarsa görüyorlardı, hem neyi, nasıl, ne zaman, ne şekilde isterlerse! Görüntünün beyinlerinin neresinde durmasını istiyorlarsa orada muhafaza ediyorlardı, tıpkı benim gibi.
Ve yaşamak için; düşle, ya da hayal ile gerçek arasındaki o ince çizgiyi kaldırmak, ya da yok saymak yeterli oluyordu. Benim çabam da yetersizdi, ama gayretliydim, hem günlerdir, hem hep aynı otobüse rastlamak için.
Nerde kalmıştık? Önce kendimi anlatayım biraz ki, neden çevremdeki “Ona” o kadar ilgi duyduğum, ya da etkilemeye çalıştığım anlaşılsın, değil mi? Bir evin tek oğlanı olduğumu da söylemiştim (galiba)?
“Allah nazardan saklasın!” dua ve dilekleriyle şımartılarak büyütüldüğüm de anlaşılmıştır, parantez içlerinde, herhalde. “Askerden dönüşte…” de dedim.
Bunlara Üniversite Mezunu ve bir Devlet Dairesinde Memur sıfatını da ekleyip, bir ara “Evde Kalmış” diye de söz ettiğime göre otuza yaklaşan veya o civarlarda yaşa sahip olduğumu ve evli olmadığımı da biliyor olmalısınız. Ne kalıyor, şimdi biraz? Fiziksel durumum mu?
İşte orda aslında kendi adıma hiç durmamam gerekecek. Çünkü Allah bazılarına, örneğin karşımdaki “Ona” ne kadar özen göstermişse de, bana da öylesine ilgiyi hiç göstermemiş ya da çok işinin olduğu bir zamanda, ya da güzellikleri yarattıktan sonra kalan kısıtlı boş zamanını değerlendirmek için benim yapım üstümde çalışmıştı galiba, baştan savarak.
Sağlığım, kaşlarım, kara-koyu, kopkoyu kahverengi miyop gözlerim yerindeydi, topal-çolak değildim, ama bazı şeyleri söylemek hiç de mümkün değildi benim için, örneğin; “Yakışıklı” gibi.
Bir kere Pinokyo’nun(15) adını benden aldığı gibi bir iddia varsayılabilirdi, burnum dolaysıyla, yalanları değil. Masaldaki Keloğlan(15), adı üstünde, benim şu andaki durumum gibi idi, kulaklarımın üstünde ve ensemdeki saç denilebilecek bir iki kıl parçasını göz ardı edersek. Quasimodo(16) kadar değilse de, gene de sayılamayacak kadar eksiklerime boş veriyordum.
Ve bence boş vermek zorundaydım da. Neden mi? Herhalde benden haberdar olmayan, benimle yeni yeni tanışan sizlerle paylaşmam gerek; sır tutarsınız, tutabilirsiniz, değil mi?
Önce şunu söyleyeyim isterim. Şu ana kadar adımı sır gibi sakladım gibi geliyor size, değil mi? Sır değil adım, bildiğiniz bir tür. Hele bir düşünün; bir evin tek, ilk, bir, yegâne çocuğunun ismi ne olabilir?
Tamam, bir defada bildiniz; Murat, tabiidir ki. Buna atadan, dededen bir isim daha eklenebilirdi, ama büyükler böyle bırakmayı düşünmüşler. İyi de etmişler (mi?) Etmişler, etmişler tabii!
Sırrıma dönüyorum. Sene 2010. Mevsim ilkbaharın sonları. Yaz geldi, gelecek, gelmek üzere diyeyim. 505 Nolu otobüsü bekliyorum, her zamanki gibi, yol ortasında. Plâkası da 505 olursa; “İşlerim yaver gidecek(17)!” diyecektim. Otobüs gözüktü, gözüm plâkada. No tuttu, numara tutmadı, olmadı. Bugün -temiz ise- avucumu yalamak(18) günüm olacaktı herhalde!
Biliyordum orada oturuyor olacağını, hüzünlü-kederli-türbanlı(19)-genç kızın. Anlayamadığım; elindeki kitaba takılı gözleri, çevrilmeyen sayfalar, geniş boyutta başörtüsü diyebileceğim türbanına rağmen kenarlarından taşmasını önleyemediği kumral-sarıya yakın saçları ve hemen çenesinin altından bağlı türbanının altında gözüken teni.
Bir bakıma; “Bu ne perhiz, bu ne lâhana turşusu?” ya da; “Dostlar alışverişte görsün!” ikilemi(20) gibi bir şeydi, görüp de anlamadığım. Yoksa “anlayamadığım” demem daha mı uygun olacaktı? Çok kişi böyle giyim tarzı için “İnancım gereği” gibi sözler söylüyorlardı.
“Olmayana-Ergi(21)” dediğimiz bir düşünüş tarzı ile böyle giyinmeyenler inançsız mı oluyorlardı ki? Sözüm ona değil tabii, sözüm bu kavramı dillerine pelesenk(22) ya da doğrusu; persenk edenlere.
“Bana ne?” olur mu? Onun, ilgimi çektiğini, ilgisini çekme arzumu hissettirmiştim ya sizlere! Ben onun ilgisini nasıl çekecektim? Günlerdir bakıyordum da bir kere bile başını kaldırmamıştı; “Başımda dikilen bu adam kim? Neden dikilir başımda devamlı? Neden ayırmaz gözlerini üzerimden?” diye merak etmeksizin.
Aynı kitap, aynı sayfalar ve düşünceleriyle aynı keder ve hüzün. İnanın, saçlarının, dudağına sürdüğü rujun, yüzündeki allıkların renklerini, kokularını ezberlemiştim de, bilememiştim gözlerini ve rengini. İsmini, cismini, falanı-filânı mı?
Allah’ınızı severseniz siz bana şaka mı yapıyorsunuz? Buna bazıları; “Benimle kafa mı buluyorsunuz yahu? Dalga mı geçiyorsunuz be?” de diyebiliyorlardır.
Ben o kadar argo konuşmayı sevmem. Örneğin; “Ben diyorum; ‘Hadımım’, siz soruyorsunuz; ‘Kaç çocuğun var?’ diye” söylediğimi kimse duymamıştır, bu güne kadar, bugün dâhil!
Neyse, konuyu saptırmayayım. Benim olan düşüncelerimi bir başka münasip(23) zamanda aktarırım sizlere.
Şimdi konu şu; Akla gelebilecek tüm soruları bir kenara koyup, nasıl “Merhaba!” derim ve tanışırım onunla, istihzasız(24), sitemsiz(24), asabiyetsiz(24) ve hatta sopa yemeden?
Belli mi olur elkızı? Eli maşalıdır(25) belki. Belki bıyıklı-mıyıklı atası-amcası-abisi-yeğeni vardır değil mi? Belki sevgilisi, nişanlısı, beşik kertmesi(26) olması da olasılıklar içindeydi.
“Acaba?” diye düşündüm. Şoför amcaya gidip desem ki; “Ani bir fren yap!” Bu sayede üstüne kapaklanır gibi yaparım, özür dilerken; “Ben Murat!” deyip tanıtırım kendimi. Gözlerini görürüm. O, hep sakladığı gözlerini. Başlangıç olarak yaşımı, başımı, varlığımı ve memur oluşumu saklamayı uygun görüyordum!
Of! Uf! Üf! Yahu! Bu gelmekte olan yaz başlangıcının sıcağında neler zırvalıyordum, kendi kendime beynimde? Tamam, bildim, beynim sulanmıştı(27)! İyi ki de sulanmıştı. Çünkü ineceğim durağı çoktan geçmiş, “Pardon!” sözü karşılığında ilk kez gözlerini görmüştüm; o muhteşem gözlerini. Ve ben Quasimodo, Esmeralda’ya(16) kendimi göstermiştim.
Bugünlük yeter mi idi? Yeterli miydi? Hayır, tabii ki! Mademki ineceğim durağı geçmiştim, iniverdim ben de peşinden Esmeralda’nın! İşlerim mi?
Güldürmeyin beni, zira hiç halim yok, iz peşindeyim! Cep telefonu denilen buluştan haberi olmayan yoktur, sanırım;
“Alo Müdür Bey, hastayım!”
“Peki, telefona yansıyan araba sesleri?”
“Annem çamaşır makinesini çalıştırıyor da!”
“Ben de yuttum. Fazla gecikmeden işinin başında ol Murat!”
“Tabii Müdürüm. Şimdi Edirne’deyim, ilk otobüsle inşallah-maşallah!”
“Gevşeme hemen, istersen hemen atamanı yaptırayım, tamamen orada kal!”
“Aman Müdürüm, ağzınızdan yel alsın! Şakayı da hiç kaldırmıyorsunuz!”
“Hele çabuk olma da gör, şakayı nasıl kaldırıp kaldırmadığımı…”
Bu minval(28) üzerine Esmeralda’nın, yani ki genç kızın nerelerde ve nasıl kaybolduğunu fark etmemiştim bile. Çenesi düşük olmak kolay bir iş değildi, bir de çenemi tutmayı bilebilseydim, usulünce.
Kim o, oralardan: “Ha, şunu bileydin?” diyen? Neyse küs olma, kin tutma, imalı davranışlarda bulunmak gibi huyum yok! Yoksa ki hiç konuşmaz, ya da öyküyü bitirmezdim, olur-biterdi…
İnsanların bir sonraki güne mahsuben(29) bir veya birkaç saati önceden avans olarak kullanmaları mümkün olsaydı keşke. Ya da “Geriye dönüş” mü ne diyorlarsa, geleceğe mahsuben bir miktar geriye dönüş hakları olabilseydi, keşke.
Ne mi olurdu? Doğal olarak müdüre telefon ederken onu gözden kaçırmamış olurdum. Sonra? Sonra bir “Şey” olmazdı, şaşkınlık, sersemlik, cesaretsizlik, korkuyla ve kuşkuyla. “Şey” dediğim yere herkes aklına gelen münasip bir kelimeyi, bu “Şey” yerine koyabilir, nasıl dilerse, bence mahzuru(30) yok (tur).
Ömür denilen kavramın bir saniyesini bile geri getirmek mümkün olabilir mi? Sarf edilen yanlış bir sözün geri getirilmesi, okun yaydan çıkması ömürle ilgili faraziyelerdir(31), geri dönüşü olmayan; “Keşke, Tuh! Tüh!” gibi kelimelerin arkasına sığınılan. O halde ileriye dönüp kalan zamanı iyi değerlendirmek gerekti, ama nasıl?
Rutin(32) bir yaşam şeklinde, otobüsün en arkasında kitap okuyan tesettürlü kızın önünde kazık gibi dikilerek, sadece gözlerini görme çabasıyla ileriyi görmem mümkün olamazdı ki!
“Zafer, zafer benim diyebilenindir” demiş Atatürk. Haydi, kılıç-kalkan-pusat(33) giyinip çıkayım, ama ben savaşa gitmiyorum ki. Hatta bilakis esir olmuş, ne ileri, ne de geri adım atabiliyor gibiydim. Sadece gönül kazanmayı diliyordum. Ne olurdu bir sabah, bir kere yüzüme baksaydı da cesaretim olsaydı benim için bu bakışı?
Bugün böyle geçti, karşı caddeye geçip diğer otobüslerle iş yerime gittim. Yarına Allah kerim. Neyse ki yarına çok az, yirmi üç saatçik(!) kadar az bir zaman vardı! Bir kısmı uykuyla geçecekti zaten. Üzülmeye gerek yoktu, kalan çok az zaman için. Geçecek ve onu tekrar görecektim, ne de olsa… Da… Peki, sonra?
Bir plân, bir çare… Düşünürken müdürümün karşısındaydım. Müdür kendinin de bağlı olduğu Müdürün İlkelerini sıralıyordu:
“1. Müdür haklıdır.
2. Müdür, her zaman haklıdır.
3. Müdürün haksız olduğu gibi durumlarda Madde: 2 uygulanır.
Bilmem anlatabiliyor muyum Murat Bey?”
Müdürüm çok kızmıştı bana. Murat’ın “a” sını, Bey’in “e” bölümünü oldukça uzun bağırmıştı!
Müdürümün huzuruna bedenimi koymuştum ve hâlâ otobüsten indiğim yerdeydim. Merak dolu bakışlarım da hâlâ oralardaydı, hem kendi başlarına.
“İzninizle!” deyip çıktım müdürümün odasından hiç karşılık vermeden.
Müdürüm; esprilerime, sululuklarıma, bilmece ve fıkralarıma alışkındı, ama böylesine durgunluğuma, şaşkınlığıma, sakinliğime inanamıyor gibiydi. Aslında ve gerçekten hakkımı yememesi gerekti, bürosunda övünmek gibi olmasın en çalışkan elemandım, “Gece kal, bitir işini!” dese erinmez, gerekirse sabaha kadar çalışır, bitirir, sabah da tıraş olmuş, kravatını takmış, ütülü elbiselerini giymiş olarak, herkesten önce, tam vaktinde iş başında olurdum.
İlk defa ekstrem(34) bir durum geçmiştim, müdürümün anlayamadığı durum bu idi. Müdürüm adına konuşmam gerek ki; fazla kurcalamaya, araştırıp soruşturmaya değmezdi.
Baba müdürüm bilirdi ki, 15–20 dakikaya kalmaz, kapıyı tıklatır, içeri girer ve “e” harfi uzun bir “Şey!” diye başlardım sözlerime.
Evini taşırken de böyle olmuştu. Bir evrakta “Arz” yerine “Rica” yazdığını fark ettiği zaman da. Daha önceleri yaşadığı olguların hepsini hatırlıyordu müdür. Annesini-babasını memlekete uğurlamaya gitmek için, yeğeninin sünnetinde ağlamak için, parasını hem de bir Cuma Namazında camide çaldırdığı zaman da böyle durgunlukları olmuştu, ama bu kere durgunluğumun bir başka boyutta olduğunu (galiba) ve hissediyordu bunu, ya da bir şeyler bilemediği, aklına getiremediği olduğunu…
Genç kız, “Pardon!” diyerek beynime yerleştirdiği gözlerinden sonra da ısrarla kaldırmıyordu bakışlarını kitabından diğer günlerde otobüste giderken. Bu defa sayfa çevirdiğini görmüştüm, Elif ŞAFAK’ın o pembe kaplı “AŞK” isimli kitabından.
Her gün okuyuşuna yeni sayfaları eklediğini görüyordum, miyop gözlüklerimin arkasından. 22’li Kural’lar civarındaydı, yarısını geçmişti yani, kitabının, gözümden kaçmayan.
Bir kere takip etmiş ve müdürümden de fırça yemiştim ya hani, o şekilde ikinci bir cesaret adımımı gözüm yemiyordu. Ama cesur olacağım bir gün gelecekti, hem mutlaka. Ben, beynimde, onu “Benim” etmiştim. Çünkü uzaktan da olsa sevmek, bağlanmak, bir olmayı düşünmek; güzel bir şey olsa gerekti demiyorum, güzel, çok güzel, harikulade bir şey diyorum.
Hâlâ gözlerini bir kez daha görmemin, ismini öğrenmemin özlemini taşıyordum, tüm benliğimde. Dikkatini çekip bana yönelmesinin yollarını bilmiyordum. Zampara(35), Don Juan(35), Jigolo(35) arkadaşlarım, “Şu kadar derste, ya da zamanda kız tavlama” gibi kitaplarım da yoktu ki; “Yol-Yordam” okuyup soraydım, öğreneydim…
Köydeki varlıklarının Emlâk Vergilerini süresi içinde yatırmayı unutmuş babam, hem ilk defa.
“Ben bir koşu gidip geleyim!” dedi, memleketi görme arzusunu gizleyerek.
Maksadı başka tabii. Annemi de alıp bir süreliğine de olsa, kirazlara, eriklere ulaşmak ve doğal olarak beni yalnızlığımla baş başa bırakmaktı dileği, niyeti, maksadı. Dünyanın en şahane, ya da en büyük egoist ya da bencillerinden biri idim(!) ve benim buna izin vermem düşünülemezdi;
“Baba, sen hele bir yorulma bakalım. Ben telefon edip müdürümden izin alayım, kendisine de bir sorayım. Bakalım buradaki Vergi Dairelerinden yatırılıyorsa, ben hallederim, senin de memlekete kadar yorulmana, masraf etmene gerek kalmaz.”
Küskünleşmiş, durgunlaşmıştı, hem ikisi de…
Müdürümün önerileri ile önce İnternetten, sonra Vergi Dairesine gidip öğrenmem gerekenleri ve ne yapacağımı öğrendim, sonra da PTT Şubesine gittim.
Elimde Tapular, babamın Nüfus Kâğıdı ve söylenenlere göre hazırladığım Posta Çekleri ile ve aldığım Sıra Numarası ile beklemeğe başladım. Işıklı tabelâda numaramı görünce de banka gittim.
Banka yaklaştım ve şaşkıncasına duraladım. Allah’ım, tanıyordum bu yüzü, elleri, elbiseyi. Ama saçlarına türban kaplanmamıştı, tokalarla toplanmıştı saçları. Gözleri… Mavi, mavi, masmavi ve harika idi. Ne gökler, ne denizler maviliklerinin tarifi olamazdı. O; O ise ki, bundan binde bin emindim neden sakladığını anlamıştım gözlerini bir kez daha. Tıpkı ve aynen otobüste olduğu gibi, kazık gibi konuşmadan duruyordum karşısında.
Dudakları aralandı hafifçe, kızarmışçasına gülümsedi gibi geldi bana, hiçbir şey söylemeden. Kitabına yönelik gözleriyle, farkımda mı idi o da benim, otobüste kazık gibi dikili biri oluşumun yoksa? Hani meselâ…
Yok canım! Mümkün olabilir miydi? Boynuna takılı, kırmızı şeritli Tanıtım Kartında ismini okuyabiliyordum. Tüm cesaretimi toplayarak;
“Şenol Hanım!” dedim, ismini kendisine hiç yakıştıramama rağmen.
“Sonol efendim” dedi ve hemen açıklamak gereğini hissetti galiba, sormadan;
“Altı kız çocuğundan sonra aileye katılan yedinci kız çocuğu olarak!”
Sonra sordu;
“Derdiniz?”
“Emlâk Vergilerini yatırmayı unutmuşuz. Yatırabilir miyim, diye soracaktım?”
“Tabii! Hemen bakayım… Cezalarıyla birlikte Toplam Borcunuz 134,44 TL Mehmet Bey. Makbuzlarını keseyim mi?”
“Evet, lütfen! Mehmet babamın ismi, benim adım Murat!”
“Peki, Murat Bey! Başka bir isteğiniz var mı?”
Banka eğilerek fısıldadım;
“Tanışamaz mıyız?”
Aynı sessizlikle cevapladı Sonol;
“Babam kör bıçakla keser beni!”
Yapacak bir şey yoktu kendimce, makbuzlarımı alırken, canı yanmış bir it gibi, kuyruğumu bacaklarımın arasına sıkıştırarak yönelmiştim kapıya doğru.
Döndüm tekrar baktım banka doğru, onun izlediğinden emindim beni. Maviliklerini tüm varlığımda hissediyordum çünkü. Kapıdan çıkarken Sonol’un bankının üzerinde yeni bir numara ışığı yanıp sönmeye başlamıştı.
Makbuzları kontrol ettim. Danışma Memurundan resmi telefon numarasını öğrenerek cep telefonumdan numaraları çevirdim. Müdürümü aradım;
“PTT Dairesindeyim, biraz gecikecem efendim!” dedim lehçeme dikkat etmeden.
Babamı aradım;
“Gitmene gerek kalmadı, Vergilerin tümünü ödedim, belgelerini de akşama getiririm” dedim.
Ve PTT’yi aradım;
“Sonol Hanım’la görüşebilir miyim?”
“Buyurun efendim!” sesini duyunca atağa geçtim;
“Ben, biraz önceki Murat. Babanız sizi kör bıçakla kesmesin dilerim. Ama hiç mi gözlerinize bakmama izin vermezsiniz? Adınızı bağışladınız, gözlerinizi de bağışlamaz mısınız?”
“Pardon efendim. Burada telefonlar kayıt altına alınmakta. Sesinizi de tam alamadım kalabalıktan. Doğru yeri aradığınızdan emin misiniz? Özür dilerim!”
İki cümle ile söylemesi gerekenlerin hepsini efendice özetlemişti. Söylenebilecek en gerekli sözler olabilirdi bunlar, çekingenliğinin özrü için.
Mesajını iletmiş, mesajımı almıştı sanki. Gün artık yeniden başlamıştı, kendi düşüncelerime göre. İsmi ve mavi gözleri avuçlarımdaydı artık. Kör değildim ya. Hem; “Körler, görmese bile, güneş, ay ve yıldızlar her zaman vardır…” ve Doğa Kanunu olarak yörüngelerindedirler, sapmazlar, duygularım gibi.
Hissediyordum ki; yarın yeni bir gün olacaktı sabahında. Islık çalarak bindim otobüse, otobüs şoförünün şaşkın bakışlarını; “Günaydın!” diyerek cevapladım, öğlenlere çeyrek kala!..
Sabah, beklemeyenler için sabah ezanlarında gelir de, bekleyenler için gelmezdi bir türlü. Her günkünden farklı olarak çift perdahla tıraş olmuş, lâcivert pantolonumu, kısa kollu mavi gömleğimi ve mavi kravatımı takmıştım. Koku merakım yoktu, biraz limon kolonyası tüm dileklerimin karşılığı idi. Pabuçlarımı da boyamıştım, gıcır-gıcır.
Bu sabah, farklı olarak beğenilmek istediğim bir sabah, aydınlık, güzel, mavi, masmavi bir sabah olsun, kimsenin kör bıçakla kesilmeyeceği, üzüntüsünün olmayacağı bir sabah olsun isteğindeydim.
Umut, her zaman kişinin içinde, sahip olması gereken bir olgu. Keşke Murat olan ismimin tek ve arzulanabilecek bir eklentisi de; “Umut” olsaydı diye düşündüm, otobüsü beklerken. Gelsin de, isterse gecikerek, tehir yaparak gelsin idi otobüs. Bu kere, iddialı olarak bekliyordum.
Ufacık bir not hazırlamıştım; İş ve cep telefonlarımın numaralarını, mail ve msn adreslerimi yazdığım. Ve eklemiştim; “Ben Murat. Ömür boyu bekleyeceğim!” diye, nasıl ulaştıracağımın bilincini yaşamayarak.
Gerçekten hayatta şans var mıdır, yoksa tesadüfler mi egemendir insan yaşamına? Ben rastlantılardan yanayım. Otobüs geldiğinde genç ve elindeki poşet ve içindeki dosyalardan rahatsız ya da hasta olduğu anlaşılan biri daha bindi benimle birlikte otobüse ve benimle ilerledi arka sıralara kadar. Kimse rahatsız olduğunu anlayıp da yer vermemişti ona. Sonol onun gözlerindeki ve dizlerindeki dermansızlığı fark ederek ve bir kere daha gözlerini görmeme izin vererek kalktı yerinden ve genç adama; “Buyurun!” diyerek yerini gösterirken kitabını düşürdü elinden.
Tam sırası idi, görmesine aldırmadan gömlek cebimdeki notu, kitabının arasına koydum. O; “Sağ ol bacım!” diyen gence söz yetiştirmeye çalışıyordu.
“Sen-benden, her şeyden önce insanız ve yaptığım hiç de teşekkür edilmesi gereken bir şey değil!”
Kitabını, elimden sorarcasına ve sorgularcasına, ama saklamağa çalıştığım notu da düşürmemeğe dikkat ederek (sanırım) aldı.
Upuzun bir gün, arkasından takip eden günlerle upuzun bir hafta geçti aradan. Otobüste karşılaşmıyorduk. Yanlış mı yapmıştım, yoksa kendisi bir yanlışlıktan çekiniyor, ya da bir yanlışlığı mı düşünüyordu? Belki de düşünceleri doluya koyuyor almıyor, boşa koyuyor, dolmuyor muydu?
Merak ve endişelerimle kaplı yedinci günlerin ertesi idi, belki sekiz, belki onuncu gün. Yine onu gördüm, aynı yerde otururken, hep beklermiş gibi, ama başı yine eğik, kitabında. Otobüsten ineceğim durağa gelince kaldırdı kafasını, inceler gibi, anlamak ister gibi, bilmeyi arzularcasına.
Başımı eğdim hafifçe, selâmlarmış gibi. Sadece baktı, ne gözlerini kırpıştırdı, ne de kımıldattı dudaklarını…
İşyerime geldiğimde günlerden sonra beklediğim haberi, mail adresimde bulmuştum, kısa, resmi kaynaklı, adsız-soy adsız bir mesajdı bu;
“Ömrünüzü boşuna heder etmeyin(36), isterseniz…”
Çekinikliğini, sıkıntılarını hissetmeğe ve beynimde yorumlamağa çalışıyor ve fakat başarılı olamıyordum. Şansımı denemeyi kararlaştırdım, yine. Bu kere müdürüme yalan söyleme zarureti duymamıştım. İyi bir insandı o, hakkım yoktu ona karşı yanlış yapmağa. Dobra dobra(37) söyledim;
“Biriyle ilgileniyorum, yarına ve yardımınıza ihtiyacım var, geç olmadan!”
“Yarın senin!” dedi kısaca…
Otobüsten onunla beraber inip otobüs uzaklaşır uzaklaşmaz yanına yaklaştım;
“Ne olur sormama izin verin, neden?”
Sustu önce, umursamaz gibi. Sonra yol üstündeki kanepeye oturdu, türbanını açarken;
“Anladınız mı?” dedi.
Anlamıştım aile baskısını, ama başka açıklamalara da ihtiyaç duyuyordum;
“Gecikmek bahasına anlatmak isterseniz, dinlerim!”
Cep telefonunu açtı;
“Biraz gecikebilir miyim müdürüm?... “ ve “Peki, teşekkür ederim!” dedikten sonra döndü gözleriyle beni kendine hapsederek.
“Kaprisli(3) biri değilim. Ama mecburiyetler dolaysıyla duygusuz olmak zorundayım. Türban, ailemin zoru, anladınız. İş yerimde yasak, ben bu yasağı içime sindirerek uyguluyorum. ‘Çalışma!’ dediler. ‘Niye okuttunuz öyleyse?’ dedim, direndim. Cep telefonum faturalı, her gün ve fatura geldikçe kontrolü yapılır tüm aranan numaraların. Bilgisayarımız var benim, kardeşlerimin, ama ben kullanamam. Ve en önemlisi; evlendirmek isterler beni, emmioğluyla(39). O; niyetli, bense ‘Gönlümün sultanını bekleyen’. Neden eğik olmasın ki başım ve neden ‘Boşuna heder etmeyin ömrünüzü’ demeyeyim ki?”
Sustu bir süre, kanepenin altındaki hareketli karıncaları gözlemledi. Ve devam etmek zorunluluğunu hissetti belki de;
“Belki gönlümün sultanı sizsiniz, belki değil, bilmiyorum, ama beni dinleyecek birine anlatmak ihtiyacım vardı. Bir dinleyene anlattım, rahatladım, beni dinlediğiniz için teşekkür ederim. Cep telefonum şu kâğıtta. Her gün ve sadece 12.30–13.30 arası rahatım, mesai günlerimde. Ararsanız, ‘Merhaba!’ demeye dertleşmeye devam etmeye çalışırım, eğer rahat isem, sizi meşgul etmezsem. Ne olur, siz de beni anlayın, çevremde olmayın çok çok ve işime dönmem için izin verin, lütfen!”
“İzin sizin. Ama şunu bilin. İhtiyaç duyduğunuz şey sevgi ise tüm gönlüm açık size. Hepsini verdim, daha da isterseniz, daha da veririm. Ne zaman isterseniz hem, tükenmeyecek kadar, bilin.”
Hayret eder gibi dikti gözlerini gözlerime, başını eğdi selâm verir gibi, bir müddet geri geri gitti, adımlarında beni hafızasına yerleştirme arzusunu hisseder gibiydim. Sonra döndü ve kayboldu caddesinde, iş yerine doğru.
Kanepede düşünüyor olarak kaldım. “Benim ol!” demek için erken miydi? “Ben, bende değilim!” demek istemişti, “Ben neredeyim?” diye sormuşum gibi, sorumun cevabı olarak.
Ve sanırım, yerleştirememişti beni, gönlünde bir yerlere. Bu; gelecek için ümit var olmama sebepti. Ama danışmalıydım. Annem-babam ilerlemiş yaşlarının sorumluluğu için bile çekimserdiler.
Kime danışmalıydım? Tabii ki yakınım, müdürüm vardı hem dertleşeceğim, hem danışacağım.
İşyerime döndüm, acele hem de hemen…
“Müdürüm” dedim, vaktinin uygun olduğunu görünce başladım hemen anlatmaya…
Sözlerimi, anlattıklarımı dinledi sonuna kadar dikkatle. Telefonlara cevap vermedi, çay istemedi, gelen evrak dosyalarının masasının köşesine koyulmasını istedi, işaretle.
Ve hatta “Meşgul” levhasının ışığını yaktı kapısında. Bana bu kadar değer verip dinlemesinden gururlandım. Sadece kaşlarını çattı son cümlemde;
“Acaba bana karşı ilgisi var mıdır müdürüm? Sever mi? İstesem; ‘Gel!’ desem bana gelir mi?” diye sorup fikrini almak istemiştim sadece.
Kafasını salladı bir süre, sonra;
“Şu genç kızın telefonlarını, adresini, ver bakayım bana!” dedi, emredercesine, “Meşgul” levhasının düğmesine basarak ışığı söndürürken ve devam etti;
“Kapıyı da dışarıdan kapatmayı unutma lütfen!”
Kızmıştı. Çünkü “Defol!” anlamında hep bu cümleyi kullanırdı, hem kim olursa olsun. Ama dünya yuvarlaktı. Defolsam da bu taraftan, aynı defolma yönünde ilerleyerek diğer taraftan yine ulaşırdım müdürüme. Bunun bilincinde idim.
Kapıyı kapattığım anda ve hemen, müdürümün telefonla Sonol’u aradığını düşünemezdim. Bilindiği gibi, gamsız değildim. Hatta aceleci idim, ama müdürüm benden daha acul(40) imiş. Santralden bağlatmış, Sonol’u.
“Buyurun efendim?”
“Merhaba kızım. Ben Murat’ın müdürüyüm. Vaktin müsait olursa öğle paydosunda, yemeğini yedikten sonra birkaç dakika ayırabilir misin bana, seninle özel olarak dertleşmem ve konuşmam için?”
“Tabii müdür bey amca!”
Sesinin farklığından ve Murat’ın müdürü olmasından dolayı “Amca” demek gereğini hissetmişti, herhalde Sonol.
“Siz beni tanımıyorsunuz, ben sizi. Tanıtmam için kendimi, bir buket çiçekle kapıda beklesem, diye düşünüyorum.”
“Hayhay efendim, sevinir ve çiçekleri hemen dairedeki vazoma yerleştiririm.”
“O zaman görüşmek üzere güzel kızım!”
Güzel olduğuna benim tarif ve anlatışlarımdan karar vermişti sanırım. A! Bunları ben biliyor muyum? Tabii ki Hayır! Uyduruyor muyum, peki? Gayet tabii, evet!
Öğlene doğru müdürüm çalışma odamızın kapısından başını uzattı;
“Bir dostla buluşacağım, öğle tatilinde. Sanmam, ama belki biraz gecikebilirim. Patronlara haber vermiyorum. Nasıl olsa sizler varsınız, telefonlara, gelen-gidene bakarsınız artık, değil mi?”
Cevap verilmesini beklemeden ayrıldı…
Bir demet karanfille PTT Şubesinin Danışma Memurluğunda beklerken;
“Müdür bey amca!” sözü ile irkilmiş müdürüm, çiçekleri vermeden.
“Merhaba güzel kızım!” demeyi ihmal etmemiş. Çiçekleri alan Sonol;
“Hemen geri döneceğim müdür bey amca!” deyip çiçekleri masasına bırakıp, aşağı-yukarı müdürüm yaşlarındaki bir beyle saygıyla konuştuktan sonra aynı ivecenlikle(41) yanına gelip elini uzatıp, sıkmış.
“Merhaba! Dışarıdaki kanepede oturalım mı? Hava biraz sıcak ama biz bize oluruz.”
“Olur kızım!”
Yönelmişler kanepeye, yan yana otururlarken hemen söze başlamış müdürüm;
“Bizim oğlanın aklını başından almışsın!”
“O mu söyledi?”
“Yoo! Ben kendimden anladım! Davranışlarından, durgunluğundan, dalgınlığından, bir şeyler söylemek isteyip söylemeyip geri çekilişinden. Nasıl derseniz işte? Ben yıllardır onun çekinikliğini, mahcubiyetini(42), utangaçlığını onaramadım da, sen hemen altı ay ya da bir yıl içinde açılacağını mı sandın, sana karşı?”
“Şöyle başlayayım ve devam edeyim sonra müdür bey amca. Aylarca, hatta bir yıla yakın bir süre ile otobüste başımda dikilip gözlerini bir an bile ayırmadan beni izleyen, hatta takip bile eden birini fark etmeyeceğimi, benim de kendisine ilgi duymayacağımı mı düşündünüz yoksa? Her varlık gibi benim de bir kalbim var, sevgi dolu, açılmayı bekleyen, açılması beklenen. Ama onu açmayı akıl edemeyen, bu konuda gayretli olmayan, belki de çaba göstermeyen ben değildim ki müdür bey amca!”
“Haklısın kızım!”
“Bir defa, yalnızca bir defa; ‘Tanışalım!’ dedi. ‘Babam beni keser!’ dedim sırtını döndü, gitti. ‘Ömrünü tüketme!’ dedim, sessizliğe büründü. Daha ne kadar el uzatsaydım ki? Ben mi diz çökeydim karşısında müdür bey amca?”
“Hayret edilecek bir durum, gerçekleri inkâr etmemem gerek!”
“Bir defa zorlamasam, teşvik etmesem oturup dertleşmeyecekti, dairemin karşısındaki şu kanepede. Tüm içimi döktüm. Ona ilgim olmasa anlatır mıydım tüm sorunlarımı? Cevabı; ‘Sevgi lâzımsa vereyim!’ benzeri bir söz oldu. Hep özveri(43) benden. Beklentim asla beyaz atlı bir prenses olmadı. Ben beni seveni istedim, bekledim, buldum da… Gönlümün Sultanını… Bunu söyledim ona da. Anlamıştır mutlaka. Ama durgunluğu için ‘Pes!’ demekten başka bir şey gelmiyor elimden. Anlatabiliyor muyum müdür bey amca?”
“Peki, şansımızı şöyle denesek mi?”
“Ne gibi?”
“Hiçbir mazerete sığınmaksızın, ben ve eşim girsek araya, istesek seni ailenden Murat’a…”
“Ne kadar iyi niyetlisiniz!”
Bu sırada cep telefonu çaldı Sonol’un.
Numarayı hatırladı ve “O!” dedikten sonra müdüre, telefonda konuşulanları müdürün de duyması için sesini yükseltti;
“Vaktin ve durumun müsait mi Sonol?” İlk defa ismini söylemiştim, heyecan duyduğunu, cevaplama arzusuyla titrediğini hissettim, belli etmeyi istemediğini düşünerek.
“Evet!”
“Çok düşündüm. Seni seviyorum. Vazgeçemeyecek ve bekleyemeyecek kadar hem. Sana sadece, düzgün, düzenli ve içinde sevgi dolu olan bir yaşam vaat ediyorum. Ve diyorum ki; ‘Evlen benimle!’ Hem hemen. Boşa geçen ve sensiz tüketilen o kadar çok zaman geçirmişim ki. Hemen bitsin bu boşa geçen zamanlar dileğim!”
“Gönlümün Sultanı olduğunu bilmek için neden bu kadar geciktin Murat?” deyip telefonu kapatmak isterken sesini duydu tekrar;
“Dur, lütfen! Allah’ını seversen kapatma telefonunu hemen. Dışarıya çıkan müdür beyin gelmesini bekliyorum şimdi. Gelir gelmez hemen izin alıp ulaşacağım sana, dairende dizlerinin önüne çöküp; ‘Benimle evlenmeni isteyeceğim senden!’ Kimseyi umursamadan herkesi şahit kılarak, hem bağıra bağıra, hem hiç gecikmeden...”
Müdürüm duyduklarından mutlu olmuş;
“Gelecek ve gelişecek olaylar ne olursa olsun, sizinleyim!” diyerek ayağa kalkmış beni dinledikten sonra ve elini uzatırken;
“Hayırlısı olsun kızım! Nikâh şahidi sorununuz olursa, ben buradayım. İstersen bugün bir arada oluşumuz da aramızda bir sır olarak kalsın, ne dersin?”
“Sağ olun. Çok teşekkür ederim müdür bey amca! Bugün asla bilinmeyecek bir başkası tarafından, inanın!”
Sonol işyerine doğru yönelirken, mutlulukla sekiyormuş gibi gözükmüş müdür bey amcasının gözlerine…
YAZANIN NOTLARI:
Gençlik yıllarımda, işe başladığımın henüz beşinci, 10195’e göre taze memur olduğum yıllarımda da diyebilirim. Yani ki maaşımın 1868 TL olduğu yıllarda, “Allah rahmet etsin!” dediğim sevdiklerimin, “Ölümlük-Dirimlik Kefen Bohçaları” içinden bile çıkararak verdikleri paralarla, Peşin Fiyatı 60.600 TL olan Ürgüp Beyazı renkli, ANADOL Marka bir arabam olmuştu, yıllarca kahrımızı çeken.
Yani bir bakıma 32–33 maaşımla bir araba alabildiğim yıllar, MURAT 124’ler daha ucuz idi.
Gün geldi eşya-yük taşıdım. Gün geldi dördü çocuk 11 kişi taşıdım! Gün geldi gelin taşıdım, gün geldi sünnet çocuklarını gezdirdim, hepsi sevabıma, bedelsiz.
Bu aracın plâkası; 11 AE 505 idi! Yani; “BİLECİK - AKILLI(!) EROL - S.O.S.” Bugün bile yakın akraba ya da dostlarıma sorsanız çevremden aracımın Plâka Numarasını hâlâ hatırlayan vardır, ya da diğer bir deyişle unutan çok azdır.
Bir de bir Almancı birinden ikinci el aldığım sarı (civciv dediğimiz) Ford Taunus arabamız oldu, daha sonraları. Onun Plâka Numarası da; 06 SE 672 idi. Buradaki “S” harfi “SAYGILI(!)” anlamına geliyordu, asla “SALAK” değil!
Daha sonra bir beyaz bir BROADWAY Sahibi olduk. Onun Plâka Numarası önemsizdi: 06 E 0226. O zamanlar meşhur bir sözdü; “Bul 226’yı düşür hükümeti!” derdi birileri söz kalabalığı ile (O zamanlar milletvekili sayısı sadece 450 idi çünkü).
Hepsinin ayrı geniş, belki de uzun anıları ve öyküleri var belleğimde. Bir gün gelir onları da öyküleştirir miyim? Belki, ama şu anda aklımdan geçiremiyorum.
(1) Tik, Tikli (Tiki olmak); Herhangi bir konu, söz ya da hareketle ilgili beklenmeyen (anormal) davranışı olmak.
(2) Sadede Gelmek; İlgisiz sözleri bırakıp asıl konuya gelmek.
(3) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “YALNIZCA BİR”
(4) KARATEKİN, Erol. 2010 Yılı. “BEBEK”
(5) Diğer bir kısım çözümler şöyle üretilebilir;
99 + (99/99) = 100 , (99 – 9) + 9 + (9/9) = 100 , (99/9) x 9 + (9/9) = 100 , (999–99) / 9 = 100
(6) Maskaralık; Eğlendirici, güldürücü davranış, soytarılık.
(7) Kargaşa; Karışıklık, düzensizlik. Anarşi. Kışkırtma ve karışıklık yoluyla toplumda ortaya çıkan düzen bozukluğu.
(8) İnkisâr: Aslında inkisar şeklinde yazılmalıdır. Kırılma, gücenme, incinme, düşünme anlamında kullanılan bu kelimenin diğer bir anlamı ilenme, ilenç’tir.
(9) Ehven; Daha az kötü, yeğ, değersiz, zararsız, ucuz.
(10) Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar… Bir Anadolu Halk Türküsü. En iyi yorumlayan, herkesin tercihi farklı olabilir, ama ben grup AYNA diyorum.
(11) Orda Bir Köy var Uzakta; Ahmet Kutsi TECER’e ait bir şiir ve başlangıcı. Çocuk şarkısı olarak ayrıca Münir CEYHAN tarafından bestelenmiştir.
(12) Lâf Kalabalığı; Üzerinde konuşulan konu, esas ya da sorunla ilgisi olmayan boş söz yığını.
(13) Ritmik; Düzenli aralıklarla tekrarlanma, tartımlı, dizemli.
(14) S.O.S.; Mors Alfabesinde üç nokta, bir çizgi, üç nokta olarak, ses olarak üç kısa, üç uzun, üç kısa ses olarak belirtilen durum SOS olarak bilinen imdat, ya da yardım dileği çağrısının işaretidir.
Öyküde belirtildiği gibi belki böyle bir otobüs numarası, ya da plâkası yoktur, ama gerçeği uyduruyorum ya, ben öyle varsaydım.
(15) Pinokyo; İtalyan yazar Carlo COLLODİ’nin çocuk romanı. Yalan söylediği zaman burnu uzayan tahta bir kukla olan Pinokyo’nun yaramazlıklarını bırakıp gerçek çocuğa dönüşü anlatılmaktadır.
Keloğlan; Cesur ve kendine güvenen bir öksüz köy çocuğu masalı. Bir ailenin koruyucusudur ve çıraklık yaparak sonunda sonsuz zekâsı ve yiğitliği ile amacına eren kahraman.
(16) Quasimodo; Notre Dame Kilisesinin Çan çalıcısı çirkin bir kahramandır. Victor HUGO’nun şahane eserlerinden biri olan Notre Dame’ın Kamburu (Orijinal isimleri; Notre Dame De PARIS, The Hunchback Of Notre Dame) çeşitli kereler filme çekilmiş; QUASIMODO ve ESMERALDA rolleri çeşitli sanatkârlar tarafından canlandırılmıştır. Hatta eserin çizgi filmi bile yapılmıştır. Çok çirkin olan Quasimodo isminin Fransızcadaki anlamı; “Eksik, tamamlanmamış” demektir.
(17) Talihi (Şansı) Yaver Gitmek; Talihi iyi gitmek, fırsatı iyi değerlendirme imkânına sahip olmak. Şanslı olmak.
(18) Avucunu Yalamak; Umduğunu elde edememek, istediğini bulamamak.
(19) Türban; İnce kumaştan yapılmış, başı sıkıca kavrayan baş sargısı.
(20) İkilem; Dilemma. Her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum.
(21) Olmayana Ergi Metodu; Sadece bilginizin tazelenmesi için; bir düşünce, bir önerme doğru ise karşılığı olmamalı. Yani; dünya yuvarlaktır. Dört köşe, küp veya benzeri bir varsayımı onun karşılığı olarak söyleyemezsiniz. Yani mantığınızı kullanarak tersi var mı diye kanıtlamağa ya da ispatlamağa çalışmazsınız. ([Lügat; “Bir önermenin doğruluğunun çelişiğinin değil şeklinde (değillenme, denmiş) kanıtlanması” demiş.)]
(22) Pelesenk; (daha doğrusu; Persenk, dilimize ilk haliyle yerleşmiş aslı bir nevi ağaç) konuşurken gereksiz yere tekrarlanan sözcük, söz, söz dizisi anlamında.
(23) Münasip; Uygun. Yerinde.
(24) İstihza; Alay. Saraka.
Sitem; Bir kimseye, yaptığı bir hareketin ya da söylediği sözün üzüntü, alınganlık, kırgınlık gibi duygular uyandırdığını öfkelenmeden yumuşak bir biçimde söyleme, belirtme. Serzeniş.
Asabiyet; Sinirlilik hali.
(25) Eli Maşalı; Kavgacı, şirret, dayak atmayı seven.
(26) Beşik Kertmesi; İki ailenin aralarındaki iyi ve sıkı ilişkiyi daha da güçlendirmek için birbirlerinin çok küçük kızlarını ve erkek çocuklarını, bazen bebeklerini, ilerideki duygusal gelişmeleri önemsemeksizin evlenmek üzere sözleşmeleri veya nişanlamaları ki, hiçbir felsefi önemi dini, sosyal ve felsefi değeri olmayan akit.
(27) Beyni Sulanmak; Doğru, düzgün düşünemez, konuşamaz, aklını kullanamaz duruma gelmek. Bunamak.
(28) Minval; Biçim, yol, tarz.
(29) Mahsuben; Hesaba sayılmak üzere. Alacağa sayılarak. Hesaba geçirilerek. Hesabına sayılmak üzere.
(30) Mahzur; Çekinilmesi, dikkatli olunması gereken, sakınmayı gerektiren durum.
(31) Faraziye-Nazariye; Varsayım. Bir konudaki düşünce, tahmin, teori, hipotez.
(32) Rutin; Her zaman yapılan, alışkanlık haline gelmiş, alışılagelen, sıradan, çeşitlilik göstermeyen. Alışkanlıkla elde edilen beceri.
(33) Pusat; Savaş aracı. Zırh. Silâh.
(34) Ekstrem; Bir şeye gereğinden çok değer veren, bağlanan.
(35) Zampara; Sürekli olarak kadınların peşinden koşan çapkın erkek.
Don Juan; Çekici ve çapkın erkek.
Jigolo; Satın alınmış, tutma genç adam. Geçimi yaşlı kadınlar tarafından sağlanan genç erkek sevgili.
(36) Heder Olmak (Etmek); Boşa, boşuna gitmek. Heba olmak (etmek).
(37) Dobra Dobra Konuşmak (Söylemek, Olmak, Demek, Anlatmak); Açık, net, sakınmadan, çekinmeden, gerekli doğruları, gizlemeden konuşabilmek, söyleyebilmektir.
(38) Kaprisli; Kapris yapan, kaprisi olan.
Kapris; Geçici, düşüncesizce, değişken, istek. Geçici isteklerde bulunarak huysuzca davranmak.
(39) Emmi Oğlu; Amca oğlu.
(40) Acul; Aceleci.
(41) İvecenlik (Evecenlik); Çabuk davranma alışkanlığında, huyunda olma.
(42) Mahcubiyet; Utangaçlık, sıkılganlık.
(43) Özveri; Fedakârlık. Esirgemezlik. Bir ülkü, bir amaç uğruna, ya da gerçekleştirilmesi istenen herhangi bir şey için kendi yararlarından vazgeçme.