Köyde geniş boyutlu bir hareketlilik vardı bugün. Yalabık’ların(*) Kara Osman Efendi’nin(*) Gobalak(*) Mehmet’i ile Bürümcük’lerin(*) Dul Hüsna’nın Kikirik(*) Mehmet’i (yani; o ben oluyorum) askerlik çağına gelmiştik ve aynı tertip(1)askere gidiyorduk.
Ramazanlarda, düğünlerde-derneklerde, bayramlarda gönül hoşluğu ile davul çalan Kambur(*) Salih Dede, elindeki tokmakla davuluna var gücüyle vuruyor, uğurlayanların hasretini dindirme çabasını yaşıyordu. Dede, bizim, biz delikanlıların ve çocukların deyişimizdi, herkesin bildiği ise, sadece; “Kambur Salih” idi.
Gobalak Mehmet de, ben de birer evin birer oğulları olarak aynı tarihlerde doğmuştuk aşağı-yukarı. Dul Hüsna, yani annem, benim doğumumun çok daha önce olduğunu iddia ederdi: “Ben aşerirkene(2) sen daha yeni evlenmiştin!” derdi, Gobalak Mehmet’in annesi Emine’ye.
Emine ise, tereddütle başını sallar; “Öteyaka’ya(*) fideleri henüz dikmemiştik, Çayyolu’nun(*) fideleri ilk sularını almışlardı, benim Mehmet’i doğurduğum zaman senin Mehmet ya üç günlüktü, ya da beş günlük…” derdi.
Aralarında, bizlerin doğumlarımız konusunda ay farkı olup olmadığı konusunda devamlı olarak iddialaşırlardı(3).
Tabiidir ki annem Hüsna o zamanlar dul, ben de yetim değildik, henüz. Kocası, yani babam Bürümcük’lerin Şişman Ömer ile Emine Teyzenin kocası Yalabık’ların Kara Osman çok iyi arkadaştılar. Bu nedenle her ikisi de annelerimizin ağız dalaşlarını(4) sonlamak için gayret ederlerdi o zamanlar.
Askere gidenler sadece ikimiz değildik. Bir de biri daha vardı ki bizlere katılan, ona “Garip(*) Mehmet” derlerdi köylülerimiz. Nedeni, pek de merak edilecek bir şey değil. Annesi Başköy’lü(*) Tıfıl’ların(*) Hatçe(*) daha önce bir oğlan doğurmuş, henüz yaşarken, ikinci yaşını dolduruşuna hemen hemen çeyrek kala kızamıktan ölmüşmüş. O sırada annesi bu Mehmet’e hamile imişmiş.
Ağabeyi ölünce köyde nüfus kâğıdını tekrar çıkartma derdine aynı ismi ve nüfus kâğıdını ona vermişler. Dolaysıyla Garip Mehmet biz gibi, emsallerine göre bir-bir buçuk yıl kadar erken gidiyordu biz Mehmet’lere ek olarak üçüncü Mehmet olarak askere.
Köy yerinde bu, normal bir olay idi. Öleninin yerine ikincinin aynı nüfus kâğıdını kullanması olayı. Amma…
İşte bu işin sakıncalı bir “Amma” tarafı vardı. Neden derseniz? Çocuklar Mehmet gibi aynı cins olduklarında mesele yoktu ama değişik cins olduklarında problem çıkıyordu. Meselâ, meselâ akılda kaldığı kadarıyla Çolak(*) Kel Veysel(*)’in kızı Hikmet evlenmeye kalktığında, nüfus kâğıdında erkek gözüktüğü için “Amma da yaptınız ha!” demiş nikâh memuru.
Yetmiyormuş gibi arkasından bir de askere çağırmışlardı Hikmet ablayı “Erkek” diye. Sayfalı nüfus kâğıtlarının azizliği, “Köy yeri tembelliğinin eseri” de denilebilir bu şaşkınlıklar için.
Neyse ben yine döneyim, bizlerin, yani üç Mehmet’lerin asker uğurlamasına, kaldığım yerden…
Askere gidecek Mehmet’lerden her ikimiz de asker tıraşı(5) olmuştuk Kambur Salih’e. Üçümüz de demiyorum, çünkü üçüncü Mehmet’in henüz sakalları terlememişti, saçlarını ise ya yeni tıraş ettirmişti, ya da Kambur Salih tıraş etmeğe lüzum görmemişti.
Her üçümüzün de asker bavullarımız(6) ellerimizdeydi.
Aramızda kalsın, Garip Mehmet’in köy yerindeki bir diğer ismi de seyrek saçları, köse sakalı(7) nedeniyle; “Kel Mehmet’ti”. Diğeri ise ana tarafından gelen lâkabı ve gerçekten de çocuksu görünüşü olabilirdi.
“Tıfıl Mehmet, Kel Mehmet, Garip Mehmet, Garip Tıfıl, Kel Garip, Kel Tıfıl” hepsi ama hepsi bu Mehmet’in adı idi. Babası öldüğünde “Yetim Mehmet” adını da almıştı, ama bu ismi pek tutulmamıştı, diğer isimlerine göre. Köyde onu tanımayan, onun da tanımadığı yoktu.
Kambur Salih Dedemiz, köyün her şeyi idi, köyün davulcusu olması yanında. Zaman gelir berberlik de yapardı, zaman gelir dişçi, doktor da olurdu.
Hatta anlatanın yabancısıyım (yalancısıyım, demem doğru olmayacak!), sonuçta eğri olduğu iddia edilir ama rahatsızlık geçiren bir çocuğu bağ bıçağı(8) ile sünnet ettiği bile söylenirdi.
Eğer, imam bahçelerden gelmekte gecikirse cemaatin önüne geçip namaz da kıldırırdı Kambur Salih Dede.
Kambur Salih Dede dediğime bakmayın, azıcık aksadığı için ona Topal(*) Salih diyen de vardı, Kambur Salih diyen de. Kimseye gücenmezdi, evliya(9) gibi adamdı vesselâm(10).
Kambur Salih Dede, eğer söylenenler yalan ya da yanlış değilse, ben yalancının doğrucusu olarak iddia ederim ki, Delioğlan’ların Hacer’in doğumunu, ebe yetişemediği için o yaptırmıştı. Nur gibi bir oğlan çocuğu doğurtturmuştu, onun için de bebeğin adını Salih koymuşlardı.
Daha o bebeklikte, hiçbir özrü olmadığı halde bebeğin adı Kambur Salih kalmıştı. Bu çocuk, Mehmet’lerin, yani bizlerin hiçbirimiz ile emsal, ya da akran(11) değildi, daha onun askere gitmesi için bir fırın ekmek yemesi(12) lâzımdı!
Orta Marmara’nın tam ortalarında, şirin bir beldenin bu küçücük köyünde insanlar, ad-soyadları yerine lâkapları(13) ile, unvanları(13) ile, namlandıkları(13) gibi tanınıyordu.
Örneğin Ahmet Karadut desen kimse anlamazdı da, Hacı Necati’lerin Damat Ahmet desen, hemen herkes büyükçe bir “Ha!” çeker, “Şu bizim Damat Ahmet’miş canım, Anut(14) Ahmet!” deyip tanıdıklarını belli ederlerdi.
Kimse Ayşe’lerin kaç tane olduğunu bilmezdi köyde, ama “Sayın bakalım” denince başlarlardı saymağa: Devrik Mustafa’nın(*) Dul Ayşe, Kumbağlar’lı Ayşe(*), Sümüklü Ayşe(*), Fıstık Ayşe(*), Habibe Halanın Ayşe(*), Varyemez(15) Ayşe(*), …” devam ederdi böyle saymalar.
Genelde çocuklara dedelerin, ya da babaannelerin, anneannelerin adının verilmesi temayülü(16) vardı köyde. En çok konulan isimler de; Ayşe ve Emine idi tahmin edildiği gibi. Tabiidir ki oğlanlarda da Ahmet, Mehmet, Ali, Osman, Kemal, Al’osman (Ali Osman yerine) gibi.
Bazen lüks isimler de verilirdi koca şehre gidip dönenlerin koyduğu; Erol, Emel, Emre, Gülay, Özge v.b. gibi.
Bunlardan Özge adını koyana bir sonraki çocuğu da kız olursa onun adını da “Öz yumuşak g” mi koyacaksın?”, diye sormuştum da, uzunca bir süre konuşmamıştı benle, küs kalmıştı bir bakıma.
Neyse döneyim tekrar köye…
Ufacık bir dere akardı köyümün hemen yanından, dibinden, Sorgun Çayı ya da Sorgun Deresi(*)... Kışın coşar gibi, yazın koşar gibi, bazı bazen asabi, durgun bahçeleri özellikle yüzüstü bırakmak ister gibi. Atalar, bu derenin yanına yerleşmeyi uygun görmüşler başlangıçta. Şehre uzantımız kör yolmuş(17) başlangıçlarda. Buna rağmen ufak arabalar gelip giderlerdi köye bu yoldan.
Taşraya(18) göçen akrabalardan bayramda, seyranda gelenler, bazen fitre(19)-fidye(19)-zekât(19) gönderenler veya hayır olsun diye köye ait eksiklikleri tamamlama arzusunda olan köyden çıkan okumuş-memur takımı, arabalarıyla bile gelebilirlerdi ta köyün içine, hamam önüne, bazen Kocaçay’ın az ilerilerine kadar. Kocaçay bir kış öncesinde bir coşmuştu ki sankim gök delindi, tüm suyu köy üstüne bıraktı sanmıştık, o kadar delirmişti yani.
Herkes sevinirdi böylesi araba gelince. Köyde herkes aşağı-yukarı birbiriyle akraba, ya da akraba gibi olduğundan ve akrabalarımızın şehirde olmalarından dolayı gururlanır, belki “Kocaköy” dediğimiz şehirde onlar gibi yaşamamamızın kıskançlığını yaşardık için için.
Burada bir parantez daha açmamda yarar var: Köyde yıllardır, dışarıya kıt açılım olması dolaysıyla, okumuş-memur takımı hariç, herkes birbirinden kız alıp vermiş, herkes birbiriyle akraba olmuş gibiydi.
Çok zaman kişiler kocaman kocaman insanlar bile birbirini, Bedriye Anne(*), Cici Anne(*), Cici Baba(*), Efendi Baba(*), Hacı Emmi(*), Hacı Kardeş(*), (Bazen Hacı Gardaş ya da Gardaş), Bacım(*)… gibi çağırır, birbiriyle öyle görüşürlerdi, aklımda kaldığınca.
Üç Mehmet’ler askere gidiyorduk işte bu köyden. Sıfır numara ile tıraş olmamızın yanında, pek yeni olmayan, ama eski de olmayan, ırgatlıklarımızı(20) yansıtmayan elbiselerimizi de giymiştik. Bayramlarda da, seyranlarda da, düğünlerde-derneklerde de hep aynı elbiselerimizi giyerdik. Çünkü yoktu ki başka elbisemiz, ırgat giysileri dışında.
Kasketlerimizi geçirdik başlarımıza koyulurlarken yola. Gobalak Mehmet boynuna bir de beyaz mendil bağlamıştı. Beyaz; “Murat” demekti, tıpkı yeşil gibi. Yeter ki pembe olmasındı, sarı olmasındı, onlar istenmeyen anlamları taşırdı. Bir köy düğününde Kambur Salih’ten duyduğum bir türkü idi galiba, Kikirik Mehmet olarak dudaklarımın ucuna kadar gelen, söylemeğe çalıştığım;
“Siyah giyme toz olur / Pembe giyme söz olur / Yâr yeşiller giyelim Muradımız tez olur. (21)”
Kambur Salih, “Yeşil” yerine çok zaman “Beyaz” derdi, tekrarlarken dizeleri.
Gobalak Mehmet’e verilen mendilin kimden olduğu belliydi. Kimse bilmiyordu ama ben onun dostuydum, bana açılmıştı, biliyordum gizliden gizliye Bibici’lerin(*) Şaşı Dudu’yu(*) sevdiğini. Şaşı Dudu da bu ilgiyi karşılıksız bırakmamış, beyaz mendili vermişti(22) ona.
Mendil; “Söz!” demekti, mendil; “Vaat!” demekti, mendil; “Bekleyeceğim!” demekti.
Benim de, Garip Mehmet’in de hatıra olarak arkamızdan dökülen birer tas suyun sesinden ve analarımızın “Oğlum” diye ağlayışlarından başka hatıra yoktu, siftah(23) olarak asfalta ulaşmak için köy yoluna yöneldiğimizde.
Benim de, Garip Mehmet’in de babalarımız yoktu, Gobalak Ömer’in babası ise bizlerin babasızlığımızın ızdırabını yaşamamamız için evde vedalaşmıştı oğluyla, duygusal olarak.
Isırganlı(24) çağılların(25) oraya ulaştığımızda üçümüz de tekrar geriye döndük. Kambur Salih’in davuluna vuruşu zayıflamıştı veyahut da sesi öylesine geliyordu. Annelerimiz hâlâ ellerini sallıyorlardı, daha doğrusu çöktükleri yerde ellerindeki boş taslarla, bir aşağı-bir yukarı işaretler yapıyorlardı. Bu, belki “Güle güle!” demekti, “Yol açıklığı dileği” idi.
Göktepe’nin(*) eteğinde, Sülüklü(26) Evlek’teki(27) badem ağaçlarının hemen yamacında kırmızı bir yığın, yeşil, büyükçe bir örtüyü sallıyordu. Sallayanı görmek, tanımak mümkün değildi, ama anlamak gayet kolaydı.
Gobalak Mehmet önce annesinin bulunduğu tarafa, sonra Göktepe’ye doğru salladı elini, sanki Şaşı Dudu’yu cevaplıyordu. Ben de, Garip Mehmet de son birer kez daha salladık ellerimizi analarımıza doğru, ısırganlı çağılları dönerek gözükmez olmadan önce.
Sessizce yürüyorduk askere giden iki akran arkadaş ve üçüncümüz. Önce eğitime gidecektik, sülüslerimizde(28) yazılı olan. Sonra kura çekecektik ulaşacağımız yerler için. Daha şimdiden eğitim sonunda kullanacağımız izinleri düşünür gibi olmuştuk, üçümüz de…
Önce köy yolundan ana caddeye, sonra ana caddede soldan soldan, gelen araçlara dikkat ederek telâşsız bir yürüyüşle tren istasyonuna ulaştık. Şehre daha evvel de birkaç kez gitmiştik üstümüzdekilerle, gezmek-görmek için.
Şehirde en çok zevk aldığımız şey; yaz ise sarı leblebi ile gazoz, kış ise yine sarı leblebi ile boza(29) içmekti.
Bir de fitilli sigara içmekten zevk aldığımızı hatırlıyorum. Köy yerinde ne gazoz-boza bulabilir, ne de sigara içer, içebilirdik. Yoktu hiçbirimizin böyle alışkanlıkları.
Gobalak Mehmet, biraz şişmanca olup bana göre varlıklı, Garip Mehmet’e göre daha çok çok varlıklı idi. Daha önce şehre gidişlerimizde gazozları, bozaları o ısmarladığı gibi, sarı uçlu sigarasından da bana da çok zaman vermiş, hatta kibritle de yakmıştı sigaramı, çakmağı mı yoktu, yoksa çakmaklar henüz icat edilmemiş miydi, aklımda kalmamış?.
Bu kere de öyle yaptı Gobalak Mehmet. Ve Garip Mehmet’e de ısmarladı gazozu.
Garip Mehmet hayatında ilk kez deneyeceği içeceği tereddütle almış ve ne yapacağının bilinçsizliği ile gecikerek bizlere bakmıştı göz ucuyla(30) ve biz ne yaptıysak o da aynısını yapma gayretini yaşamıştı. Enteresandır belki, biz iki Mehmet olarak gazozlarımızdan ilk yudumları alıp şişeyi ağızlarımızdan çekip de; “Eeeeh!” diye nefes verince o da aynısını yapmıştı.
Sıra ondan sonra fitilli sigara içmeye gelmişti. Gobalak Mehmet sigarayı çıkarmış, bir tanesini ağzına yerleştirmiş, paketi bana vermiş, ben de kendime bir tane alıp ağzıma yerleştirdikten sonra bir tanesini de fitilli tarafından Garip Mehmet’in ağzına yerleştirmiştim.
İlk dumanı içine çeken Garip Mehmet önce boğulur gibi olmuş, sonra gazozda olduğu gibi bizleri takip etmeğe başlamıştı, bizim kahkahalarımıza boş vererek. Gerek Gobalak Mehmet’in ve gerekse benim sigara dumanını her üfürüşümüzde “Ah!”la, “Of!” arası sesler çıkmıştı ağızlarımızdan, Garip Mehmet’in de tekrarladığı. Bu gurbeti(31) farklı düşüncelerle yorumlamalarımız nedeniyle olsa gerekti, belki her üçümüzün de…
Tren geldi…
Askerlik için başlayan yol, trenin ritmik(32) trik-traklarında devam etti bir süre. Süreyi yorumlayamamıştık. Bu ilk ve gün ötesi uzun sayılacak yolculuğumuz, köyden ilk adamakıllı(33) uzaklaşmamızdı, her üçümüz için de.
Yol boyu bazen çıkınlarımızı(34) açmış, soğumuş da olsa yağda yumurta, haşlanmış yumurta, zeytin, köy peyniri ve helvadan oluşan katıklarımızı, kara köy ekmekleriyle konuşmadan yemiş, Gobalak Mehmet’in sigaralarını karşılıklı tüttürmüştük, hem hiç aksırmadan-tıksırmadan(35).
Sonra trenin koridorunda, açık pencere önünde, lokomotiften savrulan kurumların gözlerimizi dalamasına aldırmaksızın gecenin ufkuna dalarak, sessizce, konuşmadan dalgınlıklarımızı, rüyalarımızı, ya da hülyalarımızı paylaşmıştık kendimiz kendimizle…
Ve de sonra bitmişti yollarımız bir sabahın geç vaktinde. Sora sora Bağdat’ın bile bulunduğu bir dünyada bizlerin de, gideceğimiz yeri bulmamız hiç de zor olmamıştı.
Her üçümüz de Topçu Eri idik, arkadaşlarımın okumuşlukları ilkokulla sınırlıydı, gerçi ben babam yaşarken orta sona kadar devam etmiştim, ama babamın ölümü benim, evin başına geçmemi gerektirmiş, bu da okulu terk etmeme neden olmuştu. Dürüstçe ve her şeye rağmen onbaşılara, çavuşlara imrenerek(36) bakıyor, o mertebelere(37) gelemeyeceğimize inanıyorduk.
“Silâh omza! Sol-sağ! Gez-göz-arpacık(38)! Top indir-top bindir! Şu kadar milyem(39) sağa-şu kadar milyem yukarı! Barut Hakkı(40)!” derken eğitimlerimizi tamamlamış, sonra yeminlerimizi ederek kuralarımızı çekmiştik.
Ben Trakya’da bir yerlere, Gobalak Mehmet Ege kıyılarına yakın bir yerlere gidecektik. Garip Mehmet’e yine garip piyangosu isabet etmiş, Doğu Anadolu’nun en ucundaki Van Gölüne çok yakın bir yerlere kurasını çekmişti.
Uzun zaman sonra, yani yirmi yıl kadar sonra ilk defa birbirimizden ayrılmak zor gelecekti, ama “Vatan Borcu”, “Namus Borcu” demekti, ödeyecektik mutlaka. Birbirimizden ayrılışımız hüzün doluydu.
İzin kullanmayı düşünmemiştim. Benim için tez gitmek ve tez dönmek önemliydi, anamı yalnız bırakmamak için. Bu düşünce aslında değişik düşüncelerle her üçümüz için de geçerliydi denilebilir (sanırım).
Ben, eğitim sonrası sahadaki askerliğimin ilk dönemlerinde biraz daha zayıflamış, biraz daha uzamıştım galiba, “Kikirik” ismime yakışır gibi.
Avurtlarımın(41) fark edilir gibi çöktüğünü, şakaklarımın ve elmacık kemiklerimin oldukça belirginleştiğini hissediyordum, özellikle sabahları tıraş olurken. Kaburgalarımın sayılır gibi olmasından kendini sorumlu tutuyordum hamamda yıkanırken.
Bazı sabahlar soğuk suyla duş alma mecburiyetini yaşarken dişlerimle birlikte, kaburgalarım da titriyordu sanki, ritimle(42). Zayıflığım asker tayınına(43) alışamamaktan değil, naturamdandı(44), yaradılışımdandı zayıflamam yani.
Yine de sağlıklıydım, arkadaşlarımdan hava değişimi alanlar olmasına rağmen dinçtim, kuvvetliydim de hem. Bazen arkadaşlarım bana belki revire(45), doktora hiç gitmemiş olmam dolaysıyla olsa gerek; “Eski Toprak Kalıntısı(46)” derlerdi.
Garip Mehmet neredeyse revirin abonesi idi, günaşırı olmasa da en geç haftada bir doktor huzurunda tekmil verdiği söylenirdi(47), köye dönüşünde ispat ettiği gibi. İçimizde en güçlü, en sağlıklı sayılacak diyeceğim Gobalak Mehmet bile iki defa revire gitmişti gittiği yerdeki devrede. Ama eve yazdığımız mektuplarda, hiçbirimiz revir faslından söz etmemiştik hiç.
Annem ümmi(48) idi, okuma yazması yoktu. Acemi(49) olarak askere geleli beri annemden ya iki, ya da üç mektup almıştım Kambur Salih’in kaleme aldığı. Gobalak Mehmet’e hasetlenmiştim(50) bunun için bir ara, biraz. Çünkü o çok mektup göndermiyordu, belki de çekindiği için, ama o hem Şaşı Dudu’dan mektup ya da haber alıyordu, hem de babası yazıyordu ona. Hatta harçlık da gönderiyorlardı ona. Oysa ne bana, ne de Garip Mehmet’e harçlık gönderilmesi mümkün müydü?
Yine de Gobalak Mehmet harçlığının gönderilmesini takip eden haftalarda çarşı iznine çıktığımızda bizi lokantaya götürmüş, köfte ve helva ısmarlamış, sarı uçlu sigaralardan ikram etmişti, hem de her seferinde…
Trakya’ya giderken bunları düşünüyordum. Eğitim Dönemi bitmişti, ciddi bir askerlik dönemi vardı önünde yaşayacağım. Trenin kompartımanında başımı duvara yasladım, diğer yolcuları umursamazcasına uyuma gayretinde oldum...
Daha sonra birliğime ulaştım, yerimi-yurdumu buldum, yerleştim. Komutanıma tekmil vermeyi kısa bir süre içinde gerçekleştirmiştim. Hemşerim olarak bildiğim ve hissettiğim kadarıyla yedek subay olan komutanım da, muvazzaf(51) olan komutanım da iyi insanlardı. Köydeki daha önce askerlik yapan, anlatan ağabeylerin dediği gibi zor geçmeyecekti askerliğim.
“Askerlik olgunlaştırırmış insanı” diye duymuştum. “Anadolu’da hatta bizim yöre gibi birçok yörelerde askerliğini yapmayana kız verilmemesinin, evlendirilmemelerinin sebebini daha iyi anlıyorum şimdi!” diye düşündüm ve ister istemez gözlerimde bir özlem belirdi;
“Keşke…” dedim. “Keşke benim de Gobalak Mehmet gibi, anamdan başka bir bekleyenim olsaydı!” Bitmemiş ortaokul yıllarından aklımda kalan bir şiirin son dizesi geldi dilimin ucuna;
“Bekleyenim olsa da, razıyım kavuşmasam…(52)”
Nöbetler eğitim ve görevler, gündüz ve gece tatbikatları… Belirli bir süre geçti hatırlayamadığım; üç ay -belki de beş ay- gibi. Düşüncem; sadece verilen görevleri yapmak ve “Vatan Görevini” bir an önce bitirmekti.
Bir gün nöbetçi olan yedek subay komutanının çağırdığını ilettiler bana. Yanına ulaştım hemen, topuklarımı birbirine vurdum; “Emret komutanım!” dedim. Komutan Mehmet, önce beni denetlemek istercesine duraksadı, sonra; “Rahat!” dedi ve elindeki kâğıdı ayakta üzüntülü bir şekilde okuma gayretindeyken, bana da oturmamı söyledi…
Komutanımın odasından çıktığımda üzüntüm anlatamayacağım boyutlardaydı. Çünkü annemi, sevgili annemi kaybetmiştim, hayattaki tek dayanağım, tek sevdiğim.
Eğitimden sonraki “On beş iznimi” kullanmamış olmama şimdi öylesine hayıflanıyordum(53) ki! İznimi almış olsaydım, belki görüşürdük, helâllik alırdım(54) yeniden anamdan. Askere gitmeden önce almıştım helâlliğini, ama tekrarında fazlalık mı olurdu ki?
Komutan Mehmet; “İhtiyacın olur belki!” deyip para koymuştu cebime bir miktar. “Allah aşkına(55) komutanım!” dememe aldırmadan yapmıştı bunu hem de. Komutanım;
“Beni emretmek zorunda bırakma Mehmet, hemşerinim, aynı yörenin çocuklarıyız. Ben sadece okumuşum, yardımım olmasın mı sana?” demiş,
“Bunu borç olarak veriyorum sana, yarın teskere alıp(56) memlekete döndüğünde ödersin bana” diye eklemiş, sonra hazırladığı bir kâğıdı masasından alarak bana vermişti;
“Bu izin kâğıdın, yetmezse telgraf çek, sana tekrar izin veririm. Sakın tren vaktini beklemeyi falan düşünme, hemen bir otobüse atla, çabuk git ve yetişmeye çalış annenin namazına!”
Cenazesine de namazına da yetişemedim annemin. Mezarına kır çiçekleri toplayıp serdim.
Şaşı Dudu; “Başın Sağ olsun gardaş!” demişti, çevreden koşuşturan ağabeyler, ablalar, amcalar, teyzeler, kısaca; komşularımız da. En çok Şaşı Dudu’nun yakınlığı teselli(57) olmuştu bana. Dudu’ya döndüm;
“Bacım!” dedim. “Şu; annemin beşibiryerdesi(58), sandığında sakladığı ölümlük-dirimlik(59) dediği. Şunlar da bana gerekli olmayan paralar. Kırk mevlidini(60), elli iki mevlidini, Yasin’ini(61), tebârekesini(62) unutmadan okut, hayırlarını yap. Mezarının başucuna bir selvi ya da çam, ayakucuna da bir gülfidanı dik, ya da diktir...”
Boğazıma düğümlenen hıçkırığı belli etmek istemedim.
“Ben askerliği bitirinceye kadar mezarı çöker, mezarının taşını ben geldiğimde yaptırırım. Şu da evin anahtarı. Tarlada, bahçede ne gerekiyorsa atan, anan ya da sen yapın hayrınıza. İradı(63) siz hasat edin, siz yiyin. Hem de şimdiden hakkınızı helâl edin, sizlerden başka kimsem yok, biliyorsunuz artık...”
“Gözün arkada kalmasın gardaş!” dedi Dudu. “Sen gelinceye kadar önce her şey Allah’a emanet, sonra biz elimizden geleni esirgemeyiz, bilirsin. Ama paranın birazını yanına alaydın. Askerde lâzım olur belki.”
“Yok Dudu! Neye lâzım olsun ki? Yemek karavanadan(64), yatak devletten, içkim-sigaram, gastem, eğlencem yok, bundan kelli(65) özencim de olmaz her bir şeye. Hem bizim pehlivandan, Mehmet’ten haber alıyor musun? İyi miymiş? İzine gelecek mi? Yoksa o da iznini askerliğin sonuna mı bırakacak? Ayrıldığımızdan beri haber alamadım kendinden de…”
Dudu, onlara ait bir sırrın bilinmesinden utanmış gibi, başını önüne eğdi.
“İyiymiş gardaş! Bu ay sonuna izinli gelecek. Ananın ölümünü bilmiyor henüz. Geldiğinde senden de bahsederiz bu ara, mutlaka.”
“Bahsetmeniz gerekecek. Çünkü benim size vereceğim zahmetlerimin bir kısmını da onun halletmesini bekleyeceğim ondan, izindeyken. Kıtama döndüğümde ona mektup yazacağım. Artık mektup yazacağım sizlerden, ondan ve Garip’ten başka kimsem yok, çünkü.”
“Güle güle Mehmet gardaş. Merakın olmasın, kulakların çınladıkça senin istediklerinin bir bir yerine getirildiğinden emin ol!”
Gelişim gibi, dönüşüm de sessizce oldu köyden. Köy yolunda rastlayan birkaç kişi; “Başın sağ olsun!” demişti.
Kambur Salih, Öteyaka’ya giderken rastlamıştı; “Başın sağ olsun!” demiş, cevabını beklemeden, gözyaşlarını saklarcasına, sanki koşarak uzaklaşmıştı yanımdan. Kambur Salih duygusal bir insandı da aslında…
Köyden çıkıp Ballıkayalar’dan mezar yoluna saptım, Dudu’nun verdiği testiyi Arap Çeşmesi’nden doldurdum, anamın toprağını sıvazlayarak(66) bir kere daha mezarına suyu döktüm, testiyi başucuna bırakarak yoluma devam ettim, yayan…
Kıtaya ulaştığımda, yedek subay komutanım erken dönüşümün hayreti içindeydi;
“Başın sağ olsun Mehmet! Tez döndün?” dedi, sorarcasına. Öteki subaylar, astsubaylar ve asker arkadaşlarım da aynı dilekleri tekrarladılar.
İnsanlar üniforma ve unvanlar ile değişmiyordu, değişmez, değişemezdi de. Acı her zaman acıydı ve paylaşılması gerekiyordu…
Günler ardı ardına geçiyordu. Görevime devam ettiğim günlerden birinde;
“Komutan seni çağırıyor!” dediler gene bana. “Hangisi?” diye sormadım. Hissettiklerimin üzüntüsünü yaşayacağımı neredeyse kesinlikle biliyordum. Nitekim komutanının odasına ulaştığımda yanılmadığımı anladım. Yedek subay komutanım sivil elbiselerini giymiş, bu kere; “Allaha ısmarladık!” demek için beni bekliyordu.
“Emredin komutanım!” dedim ayaklarımı vurarak.
“Rahat!” dedi komutanım.
“Atatürk büyük ve çağdaş bir insandı. Onun öğretmeninin deyişini hatırlıyor musun? ‘Sen Mustafa, ben Mustafa…’ demişti. Bugün ben de sana aynı sözü söylemek zorundayım. ‘Sen Mehmet, ben Mehmet!’ Bir arada olmadı. İşte ben gidiyorum, Bölük, Mehmet olarak bundan sonra sana emanet.”
Komutanım nefes alacağı zamanı biliyordu.
“Hep aynı kal ve teskereni alınca sağa-sola dolaşmadan hemen gel, beni bul memlekette, sivil hayatta senin gibi birine çok ihtiyacım var. Bu sebeple sana; ‘Allahaısmarladık!” demiyorum. Zaten senin de üç ay yirmi günün kaldı, tam tamına. Teskereni, izin kâğıtlarını, ne gerekiyorsa hepsini hazırlattım yazıcıya. Unutma! Mutlaka beni ara! Acını biliyorum, ama söylemem gerek ki, seni köyüne bağlayan bir umudun da yok artık değil mi? O halde tekrar ediyorum. Sana şimdiden ‘Hayırlı teskereler!’ diliyorum. Beni, teskereni alır almaz ara!”
“Sağ ol komutanım!” dedim ayağa kalkarak topuklarımı birbirine vurarak selâm verdiğimde.
Komutan Mehmet, artık subay olmadığını anlatmak istercesine, elimi tuttu, sıktı ve sarıldı bana. Sonra iteklercesine ayrıldı benden ve elime;
“İçinde adresim, telefon numaram falan yazılı” dediği bir zarfı tutuşturdu, niyetinin duygusal bir sömürü(67) olabileceğini anlayamadım.
Ayrılışlar hüzün veriyordu. Komutanımın yokluğunu hissediyordum. Annemin ölümüne giderken beni borçlandırdığı yetişmiyormuş gibi, ayrılırken de elime sıkıştırdığı zarfa, adresi yanında bir miktar daha para bırakmıştı.
O paranın bir bölümü ile hayatımda ilk defa sarı uçlu bir paket sigara aldım kendime, hasretimi dindirmek istercesine. Taburun(68) içinde “Marş! Marş!” olarak ceza verilen tepelerde nöbetçi arkadaşlarıma; “Merhabayin!(69)” diyerek, “İyi nöbetler dileyerek!” içtim birkaç tanesini uç uca ekleyerek, arka arkaya hem de…
Günler geçti bir bir, farkında olmadan. Bir sabah yatağımdan kalktığımda, benden bir sonraki tertip olan yazıcı arkadaşımın;
“Bugün son şafak(70)! Yarın senin askerlikteki son günün!” diye müjde verircesine davranışından dolayı oldukça neşelendim. Önce iznimi alacaktım, teskerem arkamdan gönderilecekti…
Sivil elbiselerimi giydim gelmesini heyecanla beklediğim sabahta. İkilem(71) içindeydim. Önce memlekete mi gitmeliydim, komutanıma mı? Gobalak Mehmet’in izin kullandığı için askerden dönemediğini düşünüyordum köye. Çünkü Dudu’nun, annemin ölümü sırasında söylediğine, mektuplaşmalarımızdan anladığıma göre izin kullanmıştı. O halde askerden dönüşü de bana göre daha sonraki tarihlerde olacaktı olağan olarak.
Onunla konuşmamız gereken çok şeyler olacağını düşünüyordum. Anam ölmüş olduğuna göre, köye dönmeme gerek var mıydı artık, komutanımın da dillendirdiği gibi? Bu sebeple param da varken, treni beklemeden otobüse binerken önce komutanıma uğramam gerektiğini düşündüm, komutanımın verdiği adres ve telefon numaralarının yazılı olduğu kâğıdı cüzdanımda kontrol ederken…
Köye bile gitmeden, doğrudan doğruya kendisine geldiğim için ummadığım bir şekilde karşıladı eski komutanım beni. Önce fabrikayı gezdirdi, geleceğimden eminmiş gibi hazırlattığı kalacağım yeri gösterdi ve yapacaklarımı tarif etti.
Bir müddet kaldığım odada dinlenmemi bekledikten sonra beni bir mağazaya götürdü, elbiseler, gömlekler, pabuçlar, pijamalar, bir sürü bir şeyler aldı bana.
Hayretler içindeydim ve şaşkınlığımla ikide bir; “Komutanım!” diyordum. Komutanım sağ elinin işaret parmağını dudaklarına götürerek “Sus!” gibi bir ses çıkartıyor, beni dinlemiyor, dinlemek istemiyordu. Yine bir “Komutanım” dediğimde sinirlenmişçesine;
“Asker, emre riayetsizlikten şimdi göz hapsi(72) alacaksın, dikkatli ol!” demişti gülerek. Onu sevdiğimi, saygı duyduğumu hissediyordum içtenlikle hem oldukça, günlerden beri.
Fabrikaya gelişimle birlikte rahatlamışçasına bir tavır içine yöneldiğini hissediyordum komutanımın. Fabrikadaki işçiler, ustalar, ustabaşılar; fabrikayı babasından devraldığından beri, patronlarını hiç bu kadar mutlu ve huzurlu görmediklerini söylüyorlardı, kulağıma eriştiğince.
Patron, yani komutanım bana bir iş vermemişti. Sadece fabrikayı dolaştırmış, yapacaklarımı anlatmış; “Benim gibi dolaş, ben yokken, ben ol!” demişti.
“Canın isterse git bir tezgâhın başında çalış, canın isterse otur, kitap oku, bilmece çöz veya puantörlük(73) yap, istersen muhasebede defterleri karıştır, her şeyi bildiğini hissettir karşındakilere, sorular sor anlamsız da olsa, ama sakın ola bilmez gibi davranma. Zaten bilmen gerekenlerin hepsini yavaş yavaş anlatacak, öğreteceğim sana.”
Komutan Mehmet’in bir şeyler için aceleci gibi olduğunu düşünüyordum, gözümden kaçmamıştı bu, kısacık çalışma sürem içinde…
Ve bir gün, onun bütün telâşının nişanlısı için olduğunu, evlenme telâşını yaşadığını öğrenerek mutlu olmuştum. Benim fabrikaya gelişimin, babasından kendisine aktarılan yükü hafifletmek ve evlenmek için plânladığını düşündüm, gerçeğimi mi saklayayım yani? Yalnızlığıma kahırlandım bir kere daha, kendim kendime isyanımla.
Komutanımın söylediği gibi denetlemelerde bulunuyordum. Hatta biraz da olsa şehir dışında olan fabrikada bana ayrılan lojmana benzer bölümde kaldığımdan, geceleri belli-belirsiz zamanlarda bekçileri bile denetliyordum.
Verim; “Patronun Adamı” gibi kulağıma gelen seslere rağmen oldukça artmıştı, hem de bir ay gibi kısa bir süre içinde. Üstelik patron ihracata da yönelmişti, bu devrenin sonlarına doğru, oldukça.
Bir gün muhasebecinin, maaşları dağıttığı söylendi. Herkesin maaşlarını banka hesaplarına yatırdığı halde, banka hesabı olmayanlarınkini ve üst düzey usta ve ustabaşlarının maaşlarını zarflar halinde bordrolarına(74) imza attırarak kendilerine elden verirmiş muhasebeci, patronun talimatına istinaden.
Bana da, sarı bir zarf içinde maaşımı getirmişti muhasebeci. Muhasebecinin gözlerinde kıskançlığa benzer duygular şekilliydi;
“Fabrikadaki en yüksek maaşlardan biri de sizin, ustalardan, ustabaşılardan sonra…” demişti. Sesindeki istihzayı(75), ya da imayı anlamıştım, ama anlamamış, hissetmemiş gibi davrandım, bordroya imzayı atarken.
Zarfı açtım kendisini salavatladıktan(76) sonra, içindekileri saydım. Neredeyse köydeyken tarladan, bahçeden bir yılda elde ettiğimiz irat bedeli kadar bir para vardı zarfın içinde.
Elbise falan alınırken harcananları daha sonraya bırakırsam, komutanımın bana annemin ölümünde ve daha sonra ayrılırken verdiği borçları ödeyeceğimi düşünerek komutanımın odasına yöneldim.
Kapıyı tıklattım; “Gir!” sesini alınca içeriye girdim.
“Komutanım!” der demez duraklamak gereğini hissettim. Komutanımın yanında bir hanım vardı. Nişanlısını daha önce görmüştüm komutanımın, o olamazdı, masanın önünde oturan, bu hanımın kim olduğunu bilmediğimden dolayı susmam gerektiğini düşündüm, önce sustum ve;
“Ben daha sonra geleyim isterseniz komutanım, meşgul olduğunuzu bilmiyordum, bağışlayın efendim!” dedim.
“Gel Mehmet! Bu benim kız kardeşim Emine. Sizleri tanıştırayım. Ola ki fabrikaya geldiğinde Nöbetçi Kulübesinde olursan, ona da babama sorduğun gibi hüviyet sormazsın, sordurmazsın artık!”
Sonra kardeşine döndü Mehmet komutanım;
“Emine, işte asker arkadaşım. Şimdiki değerli çalışma arkadaşım Mehmet. Hani babam, kendisine hüviyet sorduğunu anlatmıştı ya, o Mehmet, bu Mehmet işte. Neredeyse bir ay oldu, hâlâ saygısı aynı ve bana da ‘Komutanım!’ demekten vazgeçmedi.”
“Memnun oldum!” derken elini uzatmıştı Emine.
Şaşkınlaşmıştım, ona yaklaşırken ayağım halıya takılmış, tökezlemiştim(77). Komutan, benim belki de ilk defa rastladığı şaşkınlığıma hayret ederek gülümserken, Emine tuhaf duygular içinde hissetmeğe başlamıştı kendini aniden (galiba! Anlattı çünkü sonralarımızda). Ben ise, Emine’nin elini sıkarken benzeri duyguları yaşadığımın farkında değildim.
Patron, ya da komutan Mehmet;
“Bir şey mi söyleyecektin Mehmet?” diye sordu, masasından bana doğru yönelirken.
“İzninizle sonra söyleyeyim efendim!”
“Kardeşim yabancı değil ki! Onun yanında da söyleyebilirsin.”
“İki şey için gelmiştim, efendim! Birincisi size borçlarımı ödemek için. İkincisi de askerden döndüğümden beri köyüme gitmedim, gidemedim. Sağı-solu toparlamam, annemin mezarını yaptırmam için bir-iki gün izin isteyecektim efendim.”
“Borç diye aklından bir şey geçmesin. Ben kimsede alacağımı bırakmam. Sana verdiklerimi, hatta senin için fabrikamın saygınlığı için satın aldıklarımın bedelini bile maaşlarından taksitler halinde kesmeleri için muhasebeye emir verdim. Bu sebeple borcun olduğu düşünceni unut öncelikle. Mezarı yaptırmak için ustabaşılardan Kemal’le bir görüş. Kendisi mi, yoksa onun bir akrabası mı ne, mezar taşı falan yapıyordu galiba. Herhalde sana yararı olur...”
“Sağ olun efendim!” diyerek geriye çekilirken söylemek istediklerimin tümünü söyleyememiş olmamın sıkıntısı yanında, komutanımın kız kardeşinden etkilenmemi de göz ardı edemiyordum(78).
Zihnimden bir türkünün dizeleri geçiyor gibiydi:
“Sen gül dalında gonca, ben dağ yolunda yonca…(79)” gibi.
Koskoca üniversite mezunu, fabrikatör, patronun aynı kendisi gibi okumuş öğretmen kardeşi bir hanım ve ne olduğu belirsiz, ortaokulu bile kıt kanaat(80) okuyabilmiş ama bitirememiş, canından başka bir varlığı olmayan taşralı(18) bir köy adamı; ben…
Kendi-kendime, özüm-özüme duygusallaşmak bile yanlışların en büyüğü idi, kaldı ki ümit etmek, ümit var olmak(81)?! Patronlar ve onların can yakınları severlerdi, onların sevdiklerine ulaşmaya hakları vardı, ama kendimde böyle bir hak bulmuyordum, göremiyordum. Hem patronun, sevgili komutanımın bacısına şöyle yan bakmak ha! (82) Tövbe(83), tövbe!
Bir başkası bunu düşüncesiydi, emsal(84) olarak, bence kötü niyetli olarak, elimi kana bulardım, hiç çekinmezdim. O halde kendime hangi cezayı lâyık görmeliydim, öyle ise?
Belki duygularımdaki değişiklik, belki muhasebecinin verdiği para yüklü şişkince zarf, belki bu zarf içindekileri hak etme isteği, belki de bana daha ilk “Merhaba!” ile bu kadar güvenen komutanıma mahcup olmama isteği ile kendi kendime karar verdim; Ortaokulu tamamlayıp, hatta liseyi bitirecektim, dışarıdan, ya da gece okullarına giderek…
Gecelerim boştu ne de olsa. “Dışarıdan okul bitirmek zor olmasa gerek!”diye düşünüyordum. Akıllı sayılmazdım pek o kadar, ama oldukça zeki (ve de dahi ezberci) olduğumu düşünüyordum. Okur, hatim eder(85), bitirirdim okulları. Kur’an’ı bile köyde en kısa sürede hatim eden ben değil miydim? Belki… Belki…
Bu “Belki”yi düşünürken, biraz da olsa imkânsızlığımı göz ardı etmek istemiyordum, nerede ortaokulu, liseyi bitirmem, neredeydi üniversiteyi dışarıdan, devam etmeden bitirmem? Düşünmüştüm kararsızca, gecenin iliksiz derinliklerinde(86)…
Askerde araba kullanmasını öğrenmiş, askere ait ehliyet de almıştım. Ama komutanımdan izin alarak da olsa fabrikanın motorunu, arabasını kendi işlerim için kullanmak olur muydu? Hem askerî ehliyetimin süresi de bitmişti. Köye kadar taksi tutmak da oldukça pahalıya mal olurdu bana.
Deneyebileceğim tek yol; otobüs ya da minibüslerle gidebileceğim kadar, Yolçatıya(87) kadar gidebilmek, oradan da yaya olarak köye ulaşmaktı. Ama ilerde mezarı yapacak elin adamını da bu şekilde yormak istemiyordum.
Ustabaşı Kemal ve akrabası ile görüştüm önce, pazarlık ettik, el sıkıştık. Buna pazarlık da denmezdi, ustabaşının akrabası söylemiş, ustabaşı fiyatı kendince indirttirmiş bir miktar, pazarlık bile etmeden, “Tamam!” deyip ufak bir peşinatla konuyu halledivermiştik.
Usta, mezarın taşlarını hazırlayacak, hazır olduğunda bana haber verecek, beraberce gidip betonunu döküp, taşları mezara yerleştirecektik. Hatta babamın mezarını da bu vesile(88) ile düzelttirmek, ona da taştan mezar yaptırmayı dile getirmiştim ki, o ayrı bir pazarlık konusuydu.
“Hele bir önce gidip görelim, belki ikisini tek mezar taşı içine alırız belki!” demişti Usta.
“Meselâ, belki…” gibi kelimeleri sık sık kullanıyordu. Usta; “Getir-Götür” için benzin parası dışında da bir şey istemiyordu. “Allah razı olsun!” demiştim, kısaca.
Sabah erkenden kalkmayı ve köye doğru yola koyulmayı plânlamıştım, komutanıma da erkenden, “Örneğin şu saatte…” diye ayrılacağımı söylemiştim, akşam onu evine uğurlarken.
İyi geçmesini düşündüğüm bu tatil gününün sabahında, köye gitmek üzere lojmandan çıktığımda komutanımın cipiyle beni Nizamiye Kapısının önünde beklediğini gördüm, kız kardeşi de yanındaydı;
“Şimdi geldik, gidiş vaktini söylediğin için. Biz de gidip bir köyünü görelim, biraz hava alalım, bizim için de bir değişiklik olur, diye düşündük. Uzun zamandır Emine Okulu dışında dışarıya çıkmamıştı, ben de bu vesile ile onu birazcık da olsa gezdiririm, diye düşündüm. Hem bizler de annene, babana birer Fatiha okusak fena mı olur? Ne dersin Mehmet, atla hemen ve bize yolu tarif et, çabuk!”
Gönlüme, hak etmediğime inandığım dayanmamın mümkün olmayacağı bir sevinç dolmuştu. Tarifsiz duygular içindeydim(89).
“Komutanım!” dedim. “Keşke Allah’tan başka bir şey dileseydim! Düşünüyordum, köye gitmek gözümde büyüyordu. Ne baba bir insansınız. Allah sizden razı olsun! Allah gönlünüzce ne diliyorsanız, kabul etsin! Beni sevindiren sizi, Allah da sevindirsin!”
“Allaha şükür sağlığım, ailece sağlıklarımız yerinde. Evim, iyi bir işim, arabam, sıkıntılarımı cevaplayacak yeterlikte param, iyi bir ailem, yaşayan ve sağlıklı olan babam, annem ve kız kardeşim var. ‘Gönlüme sultan’ diyebileceğim bir de nişanlım var, bu yıl içinde evlenmeyi plânladığımız. Yanımda, yanı başımda gözüm kapalı yaşamımı bile emanet edeceğim bir Mehmet kardeşim var. Daha ne isteyeyim ki Allah’tan? Gene de dualara ihtiyacım var, sağ ol! Lütfen, dualarını eksik etme, hem hiçbir zaman, asla. Sen de Allah’tan dile hep. O; verendir istenildiğinde(90). Ama şimdi gecikmemek için hemen yola koyulsak, ne dersin!”
“Hemen komutanım. Siz hiç rahatsız olmayın. Ben arkaya otururum. Abla da yanınızda kalsın. Çevreyi, etrafı görür.”
“Emine, bak Mehmet sana ‘Abla’ diyor, herhalde benim de ‘Haminne(91)’ demem gerekecek! Emine daha henüz yirmisini azıcık geçti, bu seferlik ses etmedi, ama bir kere daha ‘Abla’ dersen, başına geleceklerden ben sorumlu olmam, tamam mı Mehmet!”
“Anladım efendim. Özür dilerim efendim!” dedim arabaya binmeden önce biraz durakladım, duraklamam gerekliymişçesine ve;
“Köyde şimdilerde kirazlar gelin oldu(92), ama dutlar, erikler vardır. Kızılcıklar kendilerine gelmişlerdir. Domates-biber-patlıcan tazedir. Organik mi ne diyorlar, fenni gübre kullanmadan tabii gübre ile dikilir, ekilir bizim köyde. Ben bir koşu mutfaktan varsa karton kutu, yoksa tencere, sahan(93) falan alayım, bahçeden toplarız ve dönerken götürürsünüz komutanım. İzin verir misiniz? Hemen, bir koşu gidip geleyim, lütfen!”
Komutanım “Olur!” anlamında başını salladı, kardeşinin yüzüne bakmayı da ihmal etmeden.
Elimde birkaç karton kutu ile döndüm; “Özür dilerim” dedim tekrar, yolu tarif etmeğe başlamadan önce.
Yol; komutanımın cipinin tekerleklerinde tükenirken, Emine’yle aynı havayı solumaktan mutluluk duyuyordum, kim ne derse desin. Oysa patronumun bu yolculuğu, etkilenişini göz ardı edemeyen kız kardeşinin ısrarıyla yaptığını bilseydim, ne düşünürdüm ki acaba? Ve patronumun ilerleyen zamanlarda itiraf etmekte beis görmediğini(94) ve ne düşündüğünü bilebilir miydim şimdilerde?
Mezarlığın, köyün hemen girişinde olduğunu tarif ettim önce patronuma. Mezarlığın girişinde bir Hayrat Çeşmesi(95) vardı, aşağı-yukarı her mezarlıkta olduğu gibi, abdest almıştım, hazırlıklıydım ben, ama... Komutan hemen ve alelacele(96) çoraplarını çıkardı, sessizce abdestini aldı, mezarlığın içine yönelirken. Emine de abdest alma gayretini yaşadığından, kabir(97) başında bekledik onu biraz.
Yol boyu arka koltukta otururken Emine’nin sade bir insan olduğunu, cisminde boya ya da makyaj olmadığını görmüştüm. Giyimi kapalı değilse de, açık da değildi. Abdest alma konusunda tedbirli olmasa da saçlarını yemeni(98) ile kapatmıştı mezarlık kapısından girerken.
“Seslice oku Mehmet!” dedi Emine mezarın başucuna çömelirken. İlk kez adımı söylüyordu. Başımı eğdim, bildiğimi, “Devam et, lütfen!” sözü üzerine bildiklerimi seslice okumaya başlayıp devam ettim.
“Âmin!” dediklerinde, komutanım sarılmıştı bana; “Başın sağ olsun!” diyerek. Emine yapacağı hareketi kestirememiş olmanın tereddüdünü yaşıyordu herhalde, başını eğerek o da; “Başın sağ olsun!” dedi sadece, bu kere ismimi söylememişti.
“Sizlere doğup büyüdüğüm yerleri göstereyim, kapısı kapalı olan evimi de göstermek isterdim, ama bağışlayın şimdi. Aynı tertip asker arkadaşımın hanımı size ayran yapıp getirir hemen. Size bahçeleri de gezdirmek, köyümü tüm detayları(99) anlatmak isterdim, ama hem bu ilk seferde sizi yormayayım, hem de askere gittiğimden beri neler oldu, neler bitti, ne var, ne yok bilmiyorum. Bakımlı mı, bakımsız mı, haberdar değilim. Başka zamana inşallah...”
“Ana-ata ocağı, ama mademki bakamıyorsun, hem kimim-kimsem de kalmadı diyorsun köyde, sat, sav(100) o zaman hepsini. Bilesin ki seni bırakmaya hiç niyetim yok, fabrikam için elzemsin(101). Fabrikamın da, benim de sana ihtiyacımızın tükeneceğini sanmıyorum. Gezmek için, ne zaman istersen gel buralara. Seni asla engelleyemem, hatta bunun için sana fabrika arabalarından birini bile tahsis edebilirim, ileriki tarihlerde. Ama çiftçilik için seni buralarda bırakmam; sana da, bana da haksızlık olur...”
Duygu sömürüsü(67) yapma moduna yönelmişti, devam ederken komutanım;
“İyi düşün Mehmet! Seni baskı altında tutmaya hiç hakkım yok. Bunu biliyorum, kararını yalnız kendin vereceksin ama beni, hatta bizi bırakmamanı istiyor, rica ediyorum senden. Burada ne kadar istersen kal ve düşün iyice! Seni asla yönlendirmeğe çalışmayacağımı da bilmeni isterim. Belirli bir aşamadan sonra senin yaradılışındaki insanlar için paranın-pulun önemi olmadığını da biliyorum. Bu nedenle bana cevabını, buradaki işlerin bittiğinde, fabrikaya gelerek vermeni istiyorum. Olur mu adaşım(102)?”
Ne cevap vereceğimi bilmez bir şekilde baktım komutanımın yüzüne. O anda Emine’nin yüzünü görmek ve mimiklerinden(103) bir şeyler öğrenmek, hissetmek arzusunu yaşadım gönlümde.
Daha dün bir, bugün iki, beklentiler içindeydim. İşte bu anda imdadıma yetişildi aşağılardan.
Gobalak Mehmet omzunda bir sepet, bir elinde çepinle(104) geliyordu aşağılardan. Mezarlıkta cipi görünce, oradakileri daha iyi görmek için gözlerinin önüne siper etti elini, umutsuzca ama duygu yüklüce ve sorarcasına bağırdı;
“Kikirik, sen misin?”
Elimi salladım, cevaplamak arzusu ile;
“Benim Gobalak!”
İsimsiz seslenişlerimizden bir şey anlamış gibi değillerdi Mehmet ve Emine, iki kardeş. Birbirine baktılar anlamsızca, Emine omuzlarını kaldırarak “Anlamadım!” der gibi işaret yaptı.
Oysa Gobalak Mehmet, omzundaki sepeti eline almış, yakası açık gömleğinin içini hava ile doldururcasına koşmuştu bizlere doğru.
Uzun süre görüşememiş olmamızın görüntüsü neyi gerektiriyorduysa o şekillenmişti sonra aramızda. Biz köylüler böylesine karşılaşınca birbirimize adamakıllı sarılır, birbirimizi “Hoppacık(105)” yapar gibi kaldırıp-indirirdik, ya da iki tarafa salına salına sallanırdık, içlerimizden ne geliyorsa söylenerek.
Eve ulaştığımızda, misafirlerimize haksızlık ettiğimizin farkında olmaksızın birbirimize hâlâ bitmemiş öyküleri anlatmak arzusundaydık, ama şehirlilere saygımız nedeniyle susmamız gerektiği için, kol kola gidip “Hay Allah!” nidaları(106) ile kafalarımızı sallayarak yürüyorduk.
Askerden döner dönmez evlenmişti Gobalak Mehmet ve Şaşı Dudu, imam nikâhı ile. Resmi nikâha vakit bulamamışlardı!
Patronumu ve kardeşi Emine’yi tanıştırdım onlara. Dudu önce ayran yapıp getirmişti, sonra zaman ilerlemiş, kuyuya sallandırarak soğuttuğu nar şerbetlerini sunmuştu. Buzdolabı yok muydu bilmem, ama kuyu; buzdolabından daha iyi soğutucu idi. Gobalak Mehmet bir ara yanımızdan ayrılmış, kümesten iki tavuğu kesivermişti bizler için.
Emine; “Yardım edeyim!” diyerek ayrılmıştı yanımızdan. Dudu’nun verdiği şalvarı(107) giyerek ona yardım etmeği yeğlemişti, biz erkekler konuşurken.
Sonra yemeği yemiştik. Sohbetlerin koyuluğunda akşamın yaklaştığını hiç hissetmemiş, fark etmemiştik.
Patron ve Emine; “Konuşacaklarınız vardır!” diyerek beni köyde bırakmışlar, “Ailelerinin merak edeceğini” söyleyerek akşamın karanlığı inmeden önce köyden ayrılıp şehre doğru yönelmişlerdi.
Dostlarım arasında yalnızlığımı unutmuş gibiydim. Unutamadığım; şalvarı ile tam bir köylü gelini gibi, avradım(108) olmasını istediğim gibi olmasıydı Emine’nin. Hülyalarımda kalan onun gözleri, elleri, saçları, hatta kokusuydu…
Üç gün geçti aradan. Aklımda kalan Garip Mehmet’in “Gazi” unvanı ile Gobalak Mehmet’ten de önce köye dönmüş olmasıydı. Bir harekât sırasında sağ elinin sol iki parmağı kopmuş, mecburen hava değişimi verilerek teskere vermişlermiş.
Ve “Yere bakan-yürek yakan(109)” Garip Mehmet bir ay içinde Durusu’ların Dul Sebahat’in kızı Fatma ile hem de şehir nikâhı ile evlenmişti, düğünsüz-derneksiz. Çünkü Sebahat’ler de, Hatçe’ler de varlıklı değillerdi.
Hatta o kadar varlıksızdılar ki çocuklar evlendikten sonra, iki evi birleştirip tek ev yapmışlardı. Öteki ev boştu ama bakımsız değildi. İki kaynana bazı bazı o eve de gidiyorlardı, gak(110), pestil(110) yapmak, teraslara(111), kerevetlere(111) tarhana, bulgur, erişte sermek için…
Dördüncü bir güne tahammülüm(112) kalmamıştı. Mazeret(113) olarak fabrikada çalışmaya alışmam, askerden dönüşünden sonra köy hayatından zevk alamıyor olmam yanında, Emine’ye olan özlemimi dindirememiştim gönlünde.
Şehre dönüşümde ne yapacağımın bilincinde değildim. Yattığımda o oluyordu yanımda, hülyalarımdan uzaklaşamıyordum. Yerken, içerken hep Emine vardı, giyinirken, yürürken… Akla ne gelirse yaşarken yapılan o hep yanımda, yanı başımdaydı bildiğim kadar, yaşadığımca…
Döndüğümde; bir yanlışlık, komutanının sevgisini yitirecek mantık dışı(92) bir davranış şekillendirmekten çekiniyordum.
Köyden sabah ezanından da önce, sabahın çok erken saatlerinde çıktım yola. İşçiler sabah kartlarını bastıktan biraz sonra ulaştım fabrikaya, patronumun odasına çıktım; “Geldim!” demek için. Yoktu odasında, sevinmiştim buna galiba.
Gecikerek geldiğimi zannediyordum, patron gecikmiş olmama ses etmezdi mutlaka, ama yine de gecikmemin yanlış olduğu inancını yaşamakta olduğumu düşündüm. Komutanımın ne gizlisi-saklısı, ne de sekreter kullanmak gibi bir alışkanlığı olmadığından, odasına girdim, masasına; “Geldim” diye bir not bıraktım, altına geldiğim saati de yazarak.
Fabrikanın tüm kapıların açmak-kapamak için verilmiş olan hüviyetimi iliştireceğim tulumumu(115) giymek için odama henüz girmişken, fabrikanın Güvenlik Görevlisinin koşarak bana doğru geldiğini gördüm;
“Patron seni çağırıyor. Bugünden tezi yokmuş, odana da dâhili telefon bağlattıracakmışsın, şehir içi-şehir dışı bağlantılı. Sinirli gibi galiba biraz, fırça da yiyebilirsin(116), dikkatli ol hemşerim!” dedi görevli ayrılırken.
Giyinmeye boş verdim, koşarcasına odasına ulaştım patronun. Patron kapıdaydı. Sevgi dolu bir şekilde kendisine yönelmemi bekledi, aynı yörenin çocuklarıydık ya, hoppacıkla ve hararetle kucakladı beni.
“Dönüşüne sevindim, dostum!” dedi
Patronumdan, yani komutanımdan ilk defa böyle bir söz duymaktan dolayı şaşalamıştım(117).
“Sağ olun efendim!” dedim zorlukla.
Patron sürüklercesine odasına doğru yönlendiriyordu beni. Odada Emine’ye rastlamamın çekingenliğini yaşıyordum. Emine’nin beklentimdeki gibi odada olmamasına sevinmiş gibiydim, düşündüğümün aksine. Şimdi bana değer veren “Dostum” diyen bir ağabeyle birlikte idim, bunu istismar(118) etmemem gerektiğinin farkındaydım, patronunun masasının karşısındaki koltuğa otururken.
Patron;
“Anlat, hem de hepsini!” dedi, gizli bir emir içeriğiyle.
“Ne, ya da neyi anlatayım ki komutanım? ‘Sat, sav!’ dediniz, size uydum, sattım, savdım neyim varsa. Zaten iki-üç evlek bahçe, bir-iki dönüm tarlaydı, hepsi hepsi varlığımız. Bir de atadan kalma iğreti(96) bir baraka, ev demeğe bin şahit ister. Onları da Gobalak Mehmet’e verdim. Harman zamanları, iratları kaldırırken yavaş yavaş ödeyecek. Kadastro geçince(120) de tapu işleri tamamen kendi üstlerine olacak. Muhtarla, tüm şahitlerle, hepsiyle konuştum. Zaten varlıksızdım, iyicene çulsuz kaldım(121). Eğer, yarın-bir gün ‘İşe yaramaz’ diye kapı önüne koyarsanız beni, ne malım, ne mülküm var, canımdan gayrı. Cascavlak(122) kalırım ortalarda. Çünkü rençperliği(123) de unutmuşum gayrı desem yeri, ırgatlığı da herhalde yapmam, yapamam artık…”
“O nasıl söz öyle Mehmet? Sen benim garantimsin, ben senin değil. Ne istersen söyle yapayım, seni ne rahatlatacaksa…”
Birbirimizin sözünü keserek konuşuyorduk. İşte tam bu anda; “Bacını istiyorum!” deseydim, verir miydi ki kardeşini komutanım?
“Bacın ilik oldu, kan oldu, can oldu bana, onsuz yaşamayı düşünemez oldum!” desem küfredercesine kovalar mıydı beni? Başımı kaldırdım; “Aman!” dilercesine(124).
“Sağlığınızdan başka ne isteyebilirim ki sizden? Bana değer verdiniz, koskoca fabrikanızı emanet ettiniz. İsteyeceğim hiçbir şey yok, olamaz da zaten. Allah size, ailenize zeval vermesin(125), başımızdan eksik etmesin!”
“Âmin. Mademki samimiyetle konuştun. Ben de samimiyetine güvenerek bir şey isteyebilir miyim senden?”
“Ne demek komutanım? İstekleriniz emriniz olur benim için efendim, eğer yerine getirebileceksem sevinirim, isteklerinizi yerine getirmekten de memnun olurum.”
“Bana ait bir isteğim yok. Kendin için okumanı istiyorum. Daha yaşın genç. Gece okulları var. Ortaokulu bitiremediğin hatırımda... Odanda, masanda bir sürü kitaplar gördüm, gazeteleri devamlı okuduğunu da biliyorum. Askerde de okuma ve öğrenme çabaların gözümden kaçmamıştı. Emsallerine göre kendini gayet iyi yetiştirdiğini biliyorum. Şimdi birçok konuda olduğu gibi okumada da ilerlemeler kaydedildi. Gece okulları var. Önce ortaokulu bitirirsin sınavlarını vererek. Sonra liseyi bitirttiririz sana. Hatta istersen üniversiteye bile yollarım seni. Boş vakitlerini değerlendireceğine kesinlikle inanıyorum. Okuman için sana yardım etmeye söz veriyorum. Bilmediklerini sorarsın bana. Ben bilemezsem veya işlerim fazla olursa “Emine Ablan” yardım eder sana. İnan buna!”
Mehmet komutan, geride kalan düşüncelerimi mi okumuştu ne? Acaba duygularımdan da haberdar mıydı? İçimde tereddütler oluştu, üstesinden gelemediğim “Acaba” sözlerini beynimde kilitleme gayretinde oldum;
“Lütfen efendim! ‘Abla’ diyerek yaptığım yanlışı her seferinde yüzüme vurmak zorunda mısınız?”
“Espri(126) olsun, istedim. Sen kardeşime ne demek isterdin?”
“Bağışlayacağını, sizin de bağışlayacağınızı bilsem hep ismi ile çağırmak isterdim kendisini.”
“Bence sakıncası yok, hem hiç. O zaman bir karşılaştığınızda kendisine sor, o da sakınca görmezse, niye ismi ile çağırmayasın ki?”
Bu; ne demekti şimdi? Korkarak öne adım atmak çabası yaşamıştım, komutanım beni desteklercesine arkamdan iteklemişti.
İnsanlar çok zaman hayale dalabiliyorlardı, hayallerinin esiri olmadan(127), benim gibi. Ama ben o hayale dalışın yerini ve zamanını iyi seçmemiş, seçememiştim galiba. Çünkü olasıdır ki komutanımın birkaç kez ikazından sonra, omzumu tutarak; “İyi misin Mehmet?” deyişiyle gerçeklere dönmüş, daha doğrusu dönebilmiştim.
“Yardım edeceğiniz vaadinize inanarak önce ortaokulu, sonra da liseyi bitirmeye gayretli olacağım komutanım. Size söz veriyorum. Bunun fabrikadaki çalışmalarım, size daha yararlı olmam için gerekli olduğuna inanıyorum, ama üniversitede okumak için çabalarımın yeterli olamayacağından korkarım. Sonuçta da size karşı mahcup(128) olmaktan, giderlerimin karşılıksız kalmasından çekinirim.”
“O da ne demek o? Okuyanların senden fazlası ne, senin onlardan eksiğin ne Mehmet? Okuyanlarda değişik özellikler mi var ki? Ha? Eğer sevdiğin biri, yuva kurmak istediğin biri var da, ‘Evlenip çoluk çocuğa karışayım!’ diyor, istiyorsan o başka, ama bu okumana engel değil. Şimdi Açık Öğretim diye devam etme zorunluluğu olmayan, televizyonlardan, kitaplardan takip edilen okullar var…”
Patron, düşünürcesine başını eğdi bir süre, soluklanmak ister gibi ve tekrar yüzüme bakarak devam etti:
“Gerçekten eğer bir sevdiğin, gönlünde yer etmiş biri varsa ve ben bilmiyorsam, ya da benden saklıyorsan, seni sevdiğinle de evlendiririm, söz veriyorum sana. Hem o bahtlı(129) hanımı istetmekten, ya da ona gitmekten çekiniyorsan sana çekinmemeni tavsiye ederim, hatta öğütlerim, diyeyim. Ben, annem-babam gider sana kefil(130) olduğumuzu söyler, isteriz sevdiğin her kim ise. Eğer sakıncası yoksa bana açılabilirsin bu konuda, sır tutarım, dinlerim seni istediğin kadar.”
Bana bu kadar inanan, güvenen bir insana nasıl; “Hayatta ilgilendiğim tek varlık, gönlümün sultanı diyebileceğim tek kişi; senin bacın” diyebilirdim ki? Hem gözlerinin içine baka baka? Nasıl isteyebilirdim ondan, isteyemeyeceğimi bildiğimi? Şaşkınlığıma son vermek istercesine;
“İki gönül bir olunca, samanlık seyran olurmuş! Benim samanlığım bile yok ki, sevmek haddime olsun. Gönül verip gönül isteğim olsun komutanım. Gösterdiğiniz ilgi ve iyi niyetlerinizle sahip olduklarıma güvenip de kime; ‘Benim ol!’ derim, diyebilirim ki?”
“Gücendim şimdi. Üstünde durduğun şeye bak. ‘Benim ol!’ dediğinde sana ‘Evet!’ demeyen kızın aklının bile olmadığından şüphelenirim.”
Patronla görüşmemiz bu kadarla mı kalmıştı, yoksa düşüncelerimle beynimde oluşan fırtınanın etkisiyle sonlara ulaşamamış mıydım o an, hatırlayamıyordum?
Aklımda son kalanlar, ertesi gün okula gidip müdürle ve ilgililerle görüşmek ve sınavlarla ilgili bilgi almak üzere sözleşmemizdi. Patronumun, yaklaşan sezon sonu dolayısı ile çok önceden müdürle görüşerek bana okuma teklifini yaptığını bilemezdim, hiç açık vermemişti(131) ki…
Zeki bir delikanlı, bilge bir adam olduğumu iddia etmem yanlış. Askerliğimi yaparken Gobalak Mehmet’i kıskanmış, “Evlenmeyi düşünmüş” ve şu anlarda gönlümde yatanı da hissettiğime göre, “Evlenebilecek” durumda olduğuma kanaat getirmiştim. Ama…
İşte bu “Ama” ürkütüyordu beni, düşüncelerimde, elimden tutanı bilmeme rağmen.
Patronunun getirdiği kitaplar, iş saatlerinin oldukça dışına taşan çabalarımla, belki de sınavı yapan öğretmenlerin az değil, engin hoşgörüleriyle(132) ortaokul sınavlarında bir kerede başarılı olmuştum.
Başarımı alkışlamıştı patronum. Beni, belki kendisinin de ortak olduğu mağazaya götürmüş, beğendiği yeni lacivert bir takım elbiseyi almıştı hediye olarak ve her zamanki “Sus!” işaretini yineleyerek. Fabrikaya geldiğimizde;
“Bu senin mezuniyet hediyen... Liseyi bitirdiğinde ve damat olmaya karar verdiğini saklamadığın gün damatlık elbiselerini de yine ben alacağım. Sakın buna; ‘Hayır’ deme! Bil ki karşılıksız yapmıyorum sana bunları. Fabrikada bulunduğun süre içinde fabrikanın verimi neredeyse yüzde yüze yakın arttı. Sen bana kazandırdın çabalarınla, ben de seni ödüllendiriyorum, kabul et! Ödül değil de yerine karşılığını istersen hemen söyle miktarını, itirazsız hemen yazayım çekini, git tahsil et, hesabına yatır, ya da ne yapmak istiyorsan onu yap!” dedi patron.
“Estağfurullah(133) komutanım! O ne demek öyle? Ben sadece dediklerinizi yaptım. ‘Ben ol!’ dediniz, siz olmak gayretini yaşadım, bu da her şey için, yeterli oldu. Sayenizde ben kişilik sahibi oldum, kendime güvenimi kazandım, yalnızlığımı, kimsesizliğimi unuttum sayenizde. Allah sizden razı olsun! Sağlığınızı dilemekten başka hiçbir isteğim yok sizden.”
“Ama ileride isteğinin olacağına söz veriyorsun, değil mi? Örneğin; gelin hanımı istemek gibi. Maddi olarak her şeyinin olduğuna, eksiğinin bir tek evinin kadını olduğuna inanıyorum. İleride ev sahibi, araba sahibi olmayı da düşünürsen, onları da temin ederiz Allah’ın izniyle, merakın olmasın. Maaşından taksitler halinde keserim, merak etme, karşılıksız olmayacak.”
Düşünür gibi durdu bir süre komutan:
“Araba deyince aklıma geldi. Buradan çıkınca Trafik Bürosuna uğrayalım, yanında fotoğrafın varsa. Fabrika kayıtları için çektirmiştin, yanlış aklımda kalmadıysa. Yoksa Kayıt Dosyasından geçici olarak alabiliriz. Askeri ehliyetinin süresi geçmiştir. Yenilemek gerekiyorsa yenilettiririz, tekrar alman gerekiyorsa başvuruda bulunalım. Askerde iken cipleri, fabrikada da pikapları kullandığını biliyorum. Ehliyet mutlaka gerekecek sana, bu işi de halledelim gelmişken, vaktimiz müsaitken…”
Aklına gelen diğer düşüncelerini sıraya koymağa çalışmak, daha doğrusu bir şeyleri daha söylemeyi isteyip de bunları söylememek için kendine hâkim olmak veya bunları söylemekten utanmak gibi duygular içindeydi galiba komutan.
“Mehmet!” dedi. Durakladı bir süre daha yeniden. “İkide bir bana; ‘Komutanım!’ demen, ara sıra ‘Mehmet Bey’ demen hakikaten patronunmuşum gibi davranman beni üzer oldu. Fabrikada bile kulağıma ulaştığına göre, benimle seni ayırmak için işçilerin ve ustaların, hatta evde Emine’nin bile bana ‘Komutan’ demeleri beni üzmeye başladı. Yaş farkımız var, bana ‘Ağabey’ dersen, bunu içtenlikle kabul edebilirim.”
“Baş üstüne komutan ağabey, emriniz olur!” dedi Mehmet boş bulunup. Sonra yanlışlığını fark etmiş gibi;
“Özür dilerim Mehmet Ağabeyim, ağzımdan eski alışkanlıkla kaçtı. Saygım, espri yapmamı bile imkânsız kılar, değil size şaka yapmak. Tekrar özür dilerim. Size minnet(134) borçluyum, diyet(135) gibi değil bu, ama inanın. Siz ne derseniz, onu yapmak boynumun borcu. Bir dediğiniz bundan böyle iki olmayacak. Köle değilim, ama size borçlarımın ödenmeyecek boyutlarda olduğunu hissediyorum Mehmet Ağabey!” dedim, eline sarılıp eğilerek elini öpmek istemiştim bunları söylerken.
“Estağfurullah kardeşim!” demek sırası ağabey Mehmet’te idi, bu kez. Elini çekti önce, sonra sarıldı bana ve devam etti sözlerine, dinlenircesine, tane tane konuşuyordu, aklında planlamış, sözlerini sıraya dizmiş gibi;
“Bugünden itibaren lise bitirme sınavları için yoğun bir tempo(136) ile çalışman gerek. Önünde tam bir yıl var. Fen dersleri ve lisan dersleri için sana ben yardımcı olurum. Sosyal içerikli dersler için Emine yardım eder. Ehliyetini değiştirinceye ya da yenisini alıncaya kadar gereken boş zamanlarımızda fabrikanın kütüphanesinde sakin sakin çalışırsın, ben de uğrarım ara sıra, bilemediğin, anlayamadığın yerleri işaretlersin, o kısımlar için sana yardımcı olurum. Eğer istersen takviye(137) olsun diye öğretmen de tutarız ama öğretmene ihtiyaç duymayacak kadar sana yardımcı olabileceğimize inanıyorum, kardeşimle birlikte. Senin de konuları çabuk öğreneceğini umuyorum. Çünkü zekisin ve zekânı olumlu kullanıyorsun.”
Durdu, derin derin nefes alıp, tekrar devam etmeğe çalıştı:
“Ehliyetinin vizesi ya da yenilenmesi sonrasında fabrikanın arabalarından biri ile bize gelirsin, Emine de o zaman girer devreye. Bilemediklerini, detaylı öğrenmek istediklerini not edersin, bir çırpıda öğretiriz. Takılırsak öğrenir, öyle öğretiriz sana. Bu demektir ki öncelikle fen derslerine ve lisan derslerine ağırlık vereceğiz. Ortaokulda İngilizce idi devam ettiğin lisan, değil mi?”
Cevabımı ancak kafamı sallayarak verebilmiştim; “Evet!” şeklinde. Devam etti:
“Üç sınıfın kitapları seni oldukça yoracak, belki beni de, bizi de biraz. Çünkü öğretmek için, önce benim hatırlamaya çalışmam gerekecek. Zamana karşı yarışacağız, ama bundan ne senin, ne de benim, bizim sıkıntı duymayacağımızı sanıyorum. Doğru mu?”
“Neden yanlış olsun ki ağabey? Yalnız bu sıkıntıyı bacınıza çektirmek istemem. Ben gücümün yettiği kadar kendi kendime çalışırım, bir geliş-gidişlerinde de öğrenmekte sıkıntı çektiğim, bilmediğim, bilemediğim yerleri işaretler sorarım kendilerine.”
“Emine’ye de zahmet olmaz Mehmet! Hem öcü(138) değil o, korkma, sana zararı dokunmaz!”
“?!”
Patronumun ne demek istediğini anlayamamıştım.
Günler geçmeye başladı ardı ardına. Gündüzleri en küçük anı bile değerlendirircesine kendimle baş başaydım, görevlerimi hiç aksatmadan çalışıyordum derslere.
Yazın uzun günlerinde akşam vakitlerine kadar, kışın kısa günlerinde gecenin yalnızlığını hissettirmeyecek vakitlerine kadar, az ya da çok zaman Mehmet Ağabeyimle, ya da Emine ile çalıştım.
Sürücü Belgesi, yani ehliyetim cebimdeydi. Özellikle kışa girdiğimiz dönemde onları rahatsız etmemek gibi bir düşünce geçiyordu zihnimden. Patron Mehmet her seferinde tehdit ediyordu beni bir anlamda. Tehditler hep ve sadece “Göz Hapsine” dairdi. “Marş-marşları şimdilik erteliyorum” bazen de “Komutanlaştırma beni!” diyordu komutan Mehmet.
Gelmekte gecikirsem telefon ediyor; “Silâh zoruyla mı gelmek istersin?” diyerek gelmemi sağlıyordu.
Kaldığım yere telefon bağlanması sevincim olmuştu. Ben de kendime bir radyo, küçük bir televizyon almıştım, yalnızlık çektiğim zamanlar bakmak, belki eğlenmek için, uzaktan kumandalı, renkli hem. Patronum; “Gerek duyabilirsin!” diye peşinatını kendi ödediği orta karar bir buzdolabını da odama koydurmuştu, “Taksitlerini kendin öde!” diyerek.
Mutluluk duyduğum hediyelerden biri de ortaokulu bitirmiş olmam dolaysıyla Emine’nin bana hediye ettiği dolmakalemdi. Ambalajını bozmaksızın kutusunu açmış ve iş yerimdeki masamın üstüne özenle yerleştirmiştim.
Bir diğer önemli sayılabilecek olgu da, az veya çok resim yapabilmemdi ki, patronumun masasındaki aile resminden Emine’nin karakalem bir resmini yapmış, bir kartona yapıştırmış bu resimle çok geceler yalnızlığımı onunla paylaşmıştım.
Yeşil gözlerini, kumral saçlarını sadece karakalemle nasıl bu kadar doğal resmetmiş olduğuma hayret ediyordum, bazen ben kendim bile.
Bu dönemin etkileyici haberlerinden biri Gobalak’ın ilk çocuğunun doğumu idi. Sağlıklıydı anne de, kız da. Gobalak mutlu görünüyordu, patron, Emine ve ben kendisini ziyarete gittiğimizde. Arabayı ben kullanmıştım. Emine bu kez arka kanepede idi. Ağabeyi öne oturmuştu.
Kızına Nesime adını koymuştu Gobalak, gururlanırcasına; “Erkek adamın, erkek damadı olur!” demiş, bu kez nar şerbetini o ikram etmeğe çalışmıştı. Heyecanı yatkın değildi, ellerinin titremesi nedeniyle tepside şıngırdayan bardakları Emine doldurarak ikram etmişti, hepimize...
Sonra devam eden günleri yaşamaya başladım. Kışın bitmek üzere olduğu, belki de baharın ilk günlerinin yaşandığı, onun müjdecisi badem ağaçlarının, yaprak ve çiçek olarak ısı ve ışıkla ilk sevgi birlikteliklerini paylaşmak istedikleri günlerin birinde patronun evinde çalıştığımız bir edebiyat dersinde Emine, aruz vezninin inceliklerinden söz ediyordu bana…
Televizyonun sesinden etkilenmemek, daha rahat çalışmak için salonun yanındaki odadaki masaya oturmuştuk. Ara sıra Mehmet Ağabey yanımıza geliyor; “N’aber! Takıldığınız bir yer var mı, pek hatırlayamıyorum, unuttum çoğunu ama yardımcı olmam gerekirse yardım ederim!” şeklinde bir şeyler söyleyip gidiyordu, yardım istenmesi isteğinden kaçarcasına.
“Geçme namert köprüsünden ko aparsın su seni…(139) Açık heceler nokta ile kapalı heceler ve açık olduğu halde uzatılan heceler çizgi ile gösteriliyor. Demek ki; ‘Failâtün(139)’ kalıbıyla başlıyor dizemizin ilk satırı” dedi Emine.
Emine’nin yakınlığında saçlarının, teninin, nefesinin kokusu genzimi yakıyordu. Dayanamadığım yakınlığından heyecanlanıyordum. Kollarımız değiyordu birbirine. Söyledikleri bir kulağımdan giriyor, diğer kulağımdan çıkıyordu, anlayamıyordum. “Ateşle, barut bir arada durmaz!” demiş, o günlerden bilmişlerdi atalarımız benim başıma gelecekleri!
Zapt edilmez bir sevgiyle tuttum Emine’nin ellerini, başını çevirdim, yönelen beklenti dolu bakışlara cevap vermek istercesine öptüm onu. Emine karşılıksız bırakmamıştı beni. Birbirimizden ayrıldığımızda, sessizce, korkarak, duyulmasından çekinerek;
“Seni seviyorum, seni çok seviyorum Emine,” demiştim.
Aynı fısıltı ile cevaplamıştı Emine;
“Ben de… Ama nerede idin, neden geciktin, neden bekledin, beklettin beni bu güne kadar?”
“Bir garip insan, bir kapı kulu(140)… Hakkım var mı seni sevmeye? Bağışla hareketimi, sözlerimi ve unut lütfen!” dedim gitmek düşüncemi anlatmak istercesine ayağa kalkmağa çalışırken.
“Sevmen, mutlu olman veyahut kendim için de söyleyeyim mutlu olmamız için ne gerekirdi ki?”
“Seveceğin biri olmak, sana lâyık biri olmak, örneğin.”
“Bunu ilk karşılaşmamızdan, köye gittiğimiz günden, hatta ağabeyimin hareketlerinden, tavır ve sözlerinden anlamadın mı Mehmet?”
Masa üstündeki resimlere dalmış gibi düşündüm bir süre. Yanlış yapmaktan korkarcasına;
“Anlamadım. Belki de anlamamın mümkünatı(141) yok gibi geldi bana. Yardım eder misin bana lütfen?”
“Tabii…” dedi Emine. Ayağa kalktı, yaklaştı bana doğru, saçlarımı okşarken, eğildi öpmek arzusu ile.
Kapı açıldı bu sırada, ağabeyi elinde kola şişeleri ile içeri girmek üzereyken gördü bizi, biz bize öylesine;
“Susamışsınızdır…” dedikten sonra duraladı, durakladı..
Emine yana çekildi. Yaptığımın bir hata olduğu endişesiyle yerimden kalkıp Mehmet ağabeyin yanına geldim. Bir mahkûm gibi, verilecek kararın tebliğini beklercesine ve sessizce;
“Affet Ağabey!” dedim yalnızca.
Patron Mehmet elindeki şişeleri masaya bırakarak omzuma elini koydu;
“Mehmet!” dedi sitemli(142) bir sesle. “Söylesene bana, ben çok mu duygusuz görünüyorum, hani hiçbir şeyleri anlayamayacak kadar? Ya da çok mu aptalım(143) karşımdakilerin duygularını hissetmeyecek kadar? Kardeşim ikide bir seni sorar, seninle beraber olmak için en ufak fırsatı değerlendirme gayreti yaşar. Sen, onun ismini bile duyunca heyecanlanırsın, sağır olursun, kör olursun, şaşkın olursun. Karakalem resimlerini yapar, saklarsın yastık altlarına. Okumak istersin sırf kardeşime yakın olmak için. Ben bütün bunları görüp de sizin birbirinizi sevdiğinizi, birbirinizi istediğinizi anlamayacak kadar gabi(144), gerzek(144) biri miyim yoksa Mehmet, söyle bana? Ben de sevdim, seviyorum da. Haydi, söyleyin, anlamaz mıyım zannettiniz, ikiniz de beni?”
İkimiz de sırrımızın açıklanmasını hazmedememiş(145) gibi duruyorduk suskunca ayakta. Mehmet ağabey devam etti:
“Haydi, ikiniz de oturun masaya tekrar. Size bir sır vereyim. Niye bugüne kadar nişanlımla evlenmediğimin sebebini anlatayım size. Birbirinizde gerçeği bulun diye bekledim, bugüne kadar. Düğünü beraber yapalım istedim. Ama Mehmet bunun için önce liseyi bitirmen, sonra üniversite sınavını kazanman gerek. Söz verirsen ki, sana inanırım, çok önceden dediğim gibi hem okursun, hem yuvanın erkeği olursun. O zaman şunu söyleyeyim hemen liseyi bitirdiğin gün nişanı, üniversiteyi kazandığın gün de beraberce düğünümüzü yaparız. Benim şahidim sen olursan, izninizle ben de senin şahidin olurum. Bu fikrime, daha doğrusu bu dileğime ne dersiniz gençler?”
Gelişmeler, daha doğrusu ağabeyimizin sözleri etkilemişti her ikimizi Bir şeyler söylemek istiyorduk, ama söyleyemiyorduk. Patron Mehmet bir kez daha bozdu sessizliğimizi;
“Bunu anneme ve babama söylemeyi bana bırakın. Teferruatları(146) da ben hallederim. Ancak yine de bazı şeyleri danışmak gerekecek, büyüklerimize ve birbirimize.”
Derin bir sessizlikten sonra, unutmuşçasına, şaşkınca;
“Ben gideyim artık komutanım!” dedim.
“Ağabeydim hani? Bu kadar şaşkınlaşmanı gerekli görmüyorum. Eniştem sayılırsın, cesur olmanı, kararlı olmanı, atak yapmanı bekliyorum senden!” dedi patronum Mehmet.
Emine eğmiş olduğu başını hiç mi hiç kaldırmamıştı yakalandığımızdan beri. Utanıyor muydu, sevinçli miydi, karmakarışık duygular içinde miydi? Şu anda en çok ihtiyaç duyduğu şeyin sevdiği adamın, yani benim omzum olduğu gibime geliyordu. Önerilerini dinlemek istediğimi düşünüyor olsa gerekti, beklemediği bu kadar çabuk gelişen duygu atmosferinde.
“Haydi Emine, Mehmet gitsin artık! Önce kolalarınızı için. Emine! Onu uğurlamanda ben sakınca görmüyorum” diyerek kapıdan çıktı patron Mehmet.
İkimiz de yerlerimize çakılmış gibiydik. Kolalar yerine birbirimizin gönlündeki heyecanı içmek isteğinde gibiydik. Elimi uzattım Emine’ye, beklercesine uzattı elini Emine bana doğru. Avuçlarıma sıkıştırdığım elini, dudaklarıma götürdüm, öperken;
“Rabb’ımın lütfûsun bana, seni seviyorum, ölünceye kadar da seveceğim!” dedim.
Emine çekti elini hızla avuçlarımdan;
“Ölümü düşünmek için çok erken değil mi Mehmet?”
Uzandı, geleceğimi öptüm bir kez daha, incitmek istemezcesine ve sonra sarıldım, saçlarının, teninin tüm kokusunu ciğerlerime hapsetmek istercesine, ayrılığı düşünmeden.
Ayrılmak zor oluyordu, hele böylesi bir akşamın sonuna ulaşırken, geceyi adımlarken. Yattığımızda uyuyamayacağımızı biliyorduk, ikimiz de. Ama gelecek, gelecekti her ikimiz için de. Mutlu olacağımızı hissediyorduk…
Ne fabrikada, ne de yaşantı düzenlerimizde bir değişiklik olmuştu. Söz verdiğim gibi, var gücümle derslerime çalışıyordum. Hak etmek için önce liseyi bitirmemin gerektiğini biliyordum. O güne kadar ne bir şey isteyebilir, ne de düşünebilirdim hatta. Patron Mehmet’in hoşgörüsü engin ve devamlı olmasına rağmen beraber ders çalıştığımızda Emine masanın ta en ucuna oturuyor, vedalaşırken elimi bile sıkmıyordu. Bir kere, o da uzaktan uzağa, belki yakından yakına, eliyle öpücük gönderme işareti yapmış;
“Önce üniversite sınavını kazan söz verdiğin gibi, sonra bana ulaşmayı dene, senin olduğumu bilerek, senden başkasını sevmeyeceğime inanarak!” demişti.
Lisenin yaz sınavlarında her üç sınıf için de girdiğim derslerden çoğunda beklenmedik bir başarı elde etmiştim. İnanılması güç gelebilir belki ama önemsemediğim için olsa gerek, beden eğitimi sınavında başarılı olamamıştım. Basketbol potasının çember çapını, hentbolun kaç kişi ile oynandığını bilememiştim. Yer hareketlerinde de biraz zayıf kalmıştım.
Bir de fizik dersinin sınavında Gay-Lussac(147) denen biriyle sevgi birlikteliğimin doyurucu olmadığı tespit edilmişti Sınav Komisyonunca ve “İyice öğren de gel!” denmişti.
Eylül döneminde bu derslere yeniden girecektim. Bu derslerde bu dönem başarılı olamamam, üniversite sınavlarına girmeme engel olmayacaktı. Sevinçliydik, nasıl olsa eylül döneminde üstesinden gelirdim ben bu derslerin, ikimiz de mutluluğumuza birer adım yaklaşmış gibi hissediyorduk kendimizi.
Bir gün yine köyden bir haber aldım. Gobalak’ın ikinci kızı da doğmuştu, neredeyse birinci ile arka arkaya. “Süt korur!” derlerdi. Bebek meme emiyorsa bu, onun hamileliğine engel olacağının işareti gibi görülürdü, köy yerlerinde. Ama anne sütü vermesi galiba onu koruyamamıştı. Bu bebeğe de Naile ismini koymuştu Gobalak.
Patronun işi önemli olduğundan gelemediğinden, Emine ile birlikte gittik köye. Emine bu kere kot pantolon giymişti, ayakkabıları topuksuzdu, üstelik bu kez şoför mahallinde yanıma oturmuş, gidişte yol boyu radyoda çalınan şarkılara, türkülere katılma arzusu taşımış, yine de aramızdaki mesafeyi korumakta oldukça titiz(148) davranmıştı. Belki ağabeyine karşı sorumluluklarını düşündüğünden, belki de onun güvenini yitirmemek arzusundan şekillenmiş olabilirdi davranışları…
Dönüşte aynı arzuyu belirtir gibiydi, ama konuşurken özlemini anlatıyor gibiydi dudakları. Mezarlıkta yine durduk, tıpkı daha önceki gelişimiz gibi. Yine gereğini gerçekleştirdik mezara girmek için. Ve yine okuduk, dualar ettik.
Tam mezarlıktan ayrılmak üzereyken, Emine’nin elini tuttum, mezarın başına eğildik tekrar çökercesine;
“Anne, işte gelinin. Görmedin ama benim gibi mutluysan, evlenmemizin hayırlı olacağını biliyorsan sen de, bir işaret ver bana!” dedim.
Sözümü henüz bitirmiştim ki, mezarın yanındaki kestane ağacından kurumuş bir kestane kozalağı düştü mezarın üstüne, sesim sevinçle çınladı mezarlıkta:
“Biliyordum. Teşekkür ederim anne! Senin de mutlu olduğuna geleceğimizin hayırlı olacağına sevindim!” dedim inancım kadar, Emine’yi sevgiyle kucaklayarak.
Sessizce bindik arabaya tekrar, köy yolunda ilerlerken;
“İnanıyor musun?” diye sordu Emine.
“Neden inanmayayım ki?”
Emine sessiz kalınca arabayı durdurdum, ona döndüm;
“Sen, kendince inanmıyor musun?”
“İnanıyorum!”
Başını çevirdim, önceden yine evde olduğu gibi ellerimle saçlarını okşayarak öptüm onu, sevgi doluydu öpüşüm, ihtirastan eser yoktu, umut doluydu, Hem de karşılığı olarak. Yüzündeki ıslaklığın görüntüsü, içinden gelerek ağladığını belirtiyordu, sebebini yorumlama gayretimi iteklerken…
Liseyi bitirdim. Girdiğim üniversite sınavının sonucunu bekliyordum. Sonuçların çok kısa zaman içinde açıklanacağını okumuştum gazetelerde. Bir tek tercihim vardı, işaretlediğim listede; Açık Öğretim Fakültesi İşletme Bölümü. Kazanacağımdan emin gibiydim. Ama yine de sınav sonuçlarının belirsizliği vardı içimde. Soru işaretleri için hazırlıklı olmam gerektiğini düşünüyordum.
Mehmet Ağabeyim, kendisi de fazla gecikmemek için nüfus kâğıdımı alarak nikâh işlemlerine başlamıştı. Hatta Hoca Nikâhı için de yan komşuları olan Hoca Kemal’den söz almayı bile unutmamıştı.
Herhalde, gelişen olaylarla benim Emine’yi istediğim, patron Mehmet’in rıza göstermesi dolaysıyla büyük patronun yani babasının ve annesinin de rıza gösterdiklerini söylemem gerekmeyecek.
Mehmet’ler olarak düğün-derneği beraberce yapacaktık, günleri tespit etmiş, nikâh davetiyelerini beraberce bastırmış, salon yerine düğünün, fabrika bahçesinde yapılmasını planlanmıştık.
Sınavlar döneminde, nüfus kâğıdımı verdiğimden beri Mehmet ağabeyle karıştırılmamam için adım Damat Mehmet olarak anılıyordu. Fabrika bahçesinin tanzimini ve yapılacak işleri alnımın akıyla plânlamış ve halletmiştim. Sadece düğün gününün akşamına yapılması gereken işlerin organizasyonu gerekiyordu. Evvel Allah’ın izniyle onları da halledecektim.
Başarısızlık mümkün değildi. Sadece; “Sınav sonucunu öğrenebilseydim, daha da rahat olacaktım!” diyordum kendi kendime.
Deneyimlerimle fabrika atölyesinde bozulduğu söylenen bir makine ile meşgulken patronun beni aradığını, mümkünse odasına beklediğini söyledi ustalardan biri.
Elimdeki üstüpü(149) ile ellerimi sildim, şişedeki benzinle duruladım, sabunla yıkadıktan sonra iş önlüğümü çıkararak Mehmet ağabeyimin odasına yöneldim.
Kapıyı tıklattım, “Gel!” sesini duymamama rağmen içeriye girdim. Masasında değildi Mehmet ağabey. Toplantı masasına döndüğümde Emine’nin beni çekinmeden kucaklayışıyla karşılaştım.
Ne olduğunu anlamama fırsat kalmadan; “Tebrik ederim!” dedi ve direnmeme imkân bırakmadan öptü beni. Mutluydum, nedenini bilmesem de cevapladım aynı teslimiyetle. Merakımı yenemedim, mola verircesine ayrıldığımızda, ne için tebrik ettiğini tahmin edercesine sordum;
“Üniversite sınav sonucunu mu öğrendin yoksa hem nereden, ne zaman?”
“Ankara’daki arkadaşlarım yarım saat kadar önce telefonla bildirdiler, ben de bir taksiye atlayıp hemen buraya geldim, müjdeyi vermek için. Kazanmışsın hem de oldukça iyi bir dereceyle.”
“Sağ ol canım benim! Kendimi sana adamakla hakkını ödeyemeyecek oluşuma bir kere daha inandım. “
“Ben de senin olmaktan, yalnız seni yaşamaktan başka bir şey düşünemiyorum. İyi ki askerde ağabeyimle karşılaşmışsın.”
“Allah’a ben de şükrediyorum, ‘İyi ki onunla karşılaştım!’ diye. Ama gerçektir ki, sen olmasaydın onunla karşılaşmamız sadece minnet duyguları içinde ‘Rençper Mehmet’ ve ‘Komutan Mehmet’ olarak gelişemeden kalırdı. Buna sebep olan sensin. Sana inanıyor, sana tapıyor, sana muhtaç olduğumu hissediyorum.”
Ağabeyimizi unutmuştuk, o da yok olmuştu çevremizden zaten ve galiba, göremiyorduk onu duygularımızın serbestliğinde…
El eleydik, düğünlerimizde. Ağabeyle nişanlısı nasıl birbirine yakışmışlardıysa, görenler bizlerin de birbirimize o kadar yakıştığımızı söylüyorlardı.
Kulaklarımıza çalınan; “Kız okutmuş onu, onlar adam etmiş damadı, fakir bir rençpermiş aslında, fabrikanın üretimini bir ayda iki misline getirmiş, diyorlar onun için” gibi sözlerin kulaklarımıza ulaşması etkilemiyordu bizi. Hele ki Damat Mehmet olan benim için gerçek gerçekti ki, yadsınamazdı.
Benim, bizim ve hatta tüm insanlık için önemli bir davranış vardı düğünümüzde. Fabrikadaki çalışmaların aksamaması ve nöbetler için kilit personel dışında tüm personel, çoluk ve çocukları davetlilerimizdi düğünümüzde, üstelik ayrıcalıklı değil, her masaya birer ikişer dağılmış olarak, isim listelerini, dağıtımı titizlikle yapanın kim olduğunu belirtmeme gerek yok (sanıyorum).
Düğünler hep kırk gün-kırk gece yapılmazdı ya. Hem düğünlerin ertesinde balayı(150) yapmak da şart mıydı? Evlerimiz, bizler için balayı mekânı ve de cennetti.
İhracat(151) için gece vardiyaları(152) bile yoğunlaşmıştı, bu nedenle çalışmamız gerekiyordu, balayı diye, bir oluşuma gerek görmemiştik patronla beraber ikimiz de, yani hem damatlar, hem de ikna(153) edilen gelinler olarak...
Dönüşümüz farklı oldu fabrikaya. Patron Mehmet, Damat ya da Enişte Mehmet olan ben için. Yanındaki sekreter odasını düzenlettirmişti patron. Ben artık onun yanında çalışan biri değil, danışmanıydım, fabrikanın belki de gerçek idarecisiydim. Üniversiteden mezun olduğumda kimse su dökemeyecekti elime benim!
Yıllar geçti peş peşe, ya da arka arkaya…
Öncelik mezun oluşumdu üniversiteden…
Benim ve Emine’min önce bir oğlumuz, sonra gecikmelerini kapatmak arzusuyla biri ikiz, üç kızlarımız oldu arka arkaya. Oğluma dede isimlerinden de esinlenerek Mehmet Emin, birinci kıza Gülten, ikizlere de Gülşen, Gülsen adlarını koyduk. Kikirik lâkabım unutulmuştu, köyde de şehirde de, varsa-yoksa Damat Mehmet’tim, ya da küçük emsallerim indinde Enişte Mehmet.
Patron Mehmet’in çocukları olmamıştı. Gobalak Mehmet üçüncü kızdan sonra nihayet beklediği oğlanına kavuşmuştu. Oğlana Ali Osman adını koymuştu, ama köyde adını şimdiden vermişlerdi; “Yalabıklardan Gobalak’ın Al’osman” diye.
Zaman içinde, önce Mehmet’in babası, yani Emine’nin de babası, yani kayınpederim, daha sonra da çok geçmeden hemen arkasından kayınvalidem göçerek torunlarını özlemle ve bizleri yalnızlıklarımızla bırakmışlardı.
Patron Mehmet belki çocuğu olmadığından, belki yaşamadıklarını yaşamak arzusundan olsa gerek, fabrikanın tüm idaresini eniştesi olan Damat Mehmet’e, yani bana ve henüz lisede olmasına rağmen, akıllı ve bilgili olduğuna şüphe duymadığı yeğeni Mehmet Emin’e bırakmıştı. Öyle ki yoğun dersleri arasında daha ilkokulu bitirmek üzereyken Mehmet Emin, dayısının ve ben babasının iş çarklarını(154) çevirmede yardımcı olma başarısını tatmıştı…
Günlerden bir gün Damat Mehmet, yani ben;
“Haydi Hatunum, hazırla çocukları, bu Pazar piknik yapmağa köye gidelim. Bakalım Gobalak Nasıl? Çocuklar büyüdüler mi? Öylesine uzun zaman geçti ki; hem nar şerbeti içmeyeli, hem annemin-babamın mezarlarını ziyaret etmeyeli. Ne dersin?” dediğimde;
“Olur, Efendi Bey!” dedi Emine.
Evlendiğimizden beri birbirimize isimlerimizle hitap etmemiştik hiç. Ben; “Hanımım” diyordum, bazen de “Hatunum”. Emine’nin dilindense “Bey!” veya “Efendi Bey” dışında bir söz işitilmemişti asla.
Tatil günü olan ertesi gün sabahtan ulaştık köye. Bebelerimizin hepsi mezarlıkta okudular babaanneleri, dedeleri için mezarlarının başında. Öyle öğrenmişlerdi, öyle eğitilmişlerdi anneleri tarafından çünkü, anneanneleri, efendi dedeleri için olduğu gibi. Emine, çocuklarının ayrılışını takip eden dakikalarda yıllar öncesinin şükranını(155) yâd eder(156) gibi, bir tılsımı(157) denercesine;
“Anne!” dedi. “Bu gelişimiz de yıllar öncesinde olduğu gibi bizim için hayırlı olacak mı? Beni de evlâdın bil, Mehmet gibi ve cevabın ‘Evet’ ise işaret ver, lütfen!” dedi içinden geçirdiği bir kısım düşüncelerine sesli olarak, olumlu, ya da olumsuz yanıt almak arzusu ile.
Mezarın üzerine tıpkı öncesinde olduğu gibi bir kozalak düşmesini bekledi, bir süre. Düşmemişti.
Ama dikkatli bakınca mezarın baş tarafından çok ayaklı, kırmızımsı, kahverengi bir yaratığın, belki de kırkayak denen varlığın ayakucuna doğru koşuşturmasını ve ayakucunda kayboluşunu izledi büyüyen gözleriyle. Şaşırdı. Annesinin bu kere böyle işaret verdiğine inanan Emine;
“Teşekkür ederim anne!” dedi hayırlı olacak şeylerin beklentisi ile.
Köye ulaştık. Kapısını çaldık Gobalak Mehmet’in. Onlar zaten araba sesini duymuş, sanki beklenti içindeydiler.
“Oooo!” Tezahüratı ile karşıladı Gobalak bizi çoluk-çocuk. Kızlar ve oğlan etrafındaydı.
“Bunlar bizimkiler…” dedi Gobalak en son yanına gelen oğlunun saçlarını okşarken.
“Bunlar da bizimkiler!” dedim ayırım yapmadan.
Mehmet Emin Gobalak’ın en küçük kızı Şükran’ın yanına geldi, çok şeye boş vermişçesine.
“Sen Şükran’sın, değil mi? Büyümüşsün, güzeldin zaten, daha da güzelleşmişsin!” dedi sessizce duyulmamasını istercesine.
“Evet! Sen de yine Mehmet Emin’sin, biliyorum, hiç değişmemişsin, aynısın!”
Emine, onların konuşmalarında ilerisi için; “Şükran’ın gelişiyle şehir yeni bir mutluluk için hazırlanacak!” diye düşünüyordu köye bu gelişinde.
Hüsna Babaanne ona, gönlünden geçen düşünceye karşılık öyle bir işaret vermişti çünkü…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Öyküyü ilk olarak kaleme alışımda, öyküyü birileri anlatıyor gibi düşünmüştüm. Sonra bunu; “Öyküyü anlatan Kikirik Mehmet olmalı” diye düşündüm ve yeniden kaleme aldım.
Öyküde dip notlar, Yazanın Notları yani oldukça uzun. Ancak Bilecik-Merkez İlçeye bağlı Bekdemir Köyümün beldelerini, yörelerini, akrabalarımı içimden geldiğince öykü içine sığdırayım istedim. Öyküde tüm tasvir edilen Öte Yaka, Ambar Gölet, Bibici Yeri, Cinler Cevizi… gibi yerler, Sorgun Çayı köyümde bellidir. Abbaslık ve Başköy köyüme yakın komşu yakın köylerdir.
Öyküde adı geçenlerin çoğu örneğin rahmetle andığım Kara Osman, Kambur Salih, Hacı Emmi, Hacı Gardaş, Nesime Hala, Naile Teyze yaşamış, diğer bir kısmı ise yaşamaktadırlar.
Köyümde lâkaplara, isimlere karşın, tarlada, bahçede, köyde, davar güderken, yollarda, çağıllarda insanlarımızın birbirlerine “Köylü, Köylüm” ya da “Koca Köylü, Koca Bekdemirli” demeleriydi ki, bu “Koca” sözünün neden ya da nereden konulduğunu bilmem mümkün ol(a)madı! Yorumum şu ki; Osmanlı Devleti mademki 1299 yılında Söğüt’te kurulmuştu, o halde aradaki 28 kilometrelik yol mesafesini dikkate alırsam köyümün en eski ilk (yani kocamış, ihtiyarlamış) anlamında köylerden biri olduğu inancını yaşadım.
Öyküde kendimden de alıntıladığım birkaç parça var. Örneğin Roma Olimpiyatları Güreş Kafilesi Başkanı Beden Eğitimi Öğretmenimin yaptığı yazılı sınavdan geçersiz not almam dolaysıyla ve Fizik dersinden bütünlemeye kalmam, gerçekten Gay-Lussac’la samimiyetsizliğim gibi!
Köyümüzde gerçekten Kocaçay’da afat gibi bir feyezan olmuş, bir hayli zara görmüştük tüm köylü olarak, detayları anlatmama gerek yok. Bir diğer günde, enteresandır, köy de yağmur yeri yerinden oynatırken bahçelere ihtiyaç olduğu halde tek yağmur damlası bile ilişmemişti.
Yerel olarak kullandığımız (bir kısmı Türkçemize de yerleşmiş) kelimelerden bir kaçı şunlardır;
Yalabık; Alevin oynayarak parıldaması, parlak ışıltılı güzel, sevimli yaratık.
Tıfıl; Küçük çocuk. Acemi, toy. Zayıf, ufak tefek. Gelişmemiş, büyümemiş.
Gobalak; Kurumuş çam kozalağı, iki kulplu testi.
Çolak; Kolu, ya da eli sakat olan.
Bibici (Yeri); Leblebi çağrışımı olan küçük yer, küçük şey, köyümde genelde yeşil nohut dikip aldığımız yer.
Bürümcük; Ham ipekten yapılmış kumaş olmakla beraber, bu kumaştan yapılmış başörtülerine söylenen söz “Bürüncük” denilmektedir.
Kambur (Kanbur); Bel kemiğinin eğrilmesi, ya da raşitizm sonucu sırtta, ya da göğüste oluşan tümsek. Ayrıca binek hayvanlarının sırtlarında bulunan tümseğe de denir.
Kikirik: Zayıf, ince, uzunca boylu, çıtkırıldım tarifinde bir kimse.
(1) Tertip; Kanka, Kanki gibi aynı dönemde eğitim görmek, askerliğe alınış düzeni, aynı dönem askerlik yapanların birbirine göre durumu. Uygun bir sıraya, düzene koyma, düzenleyiş, sıralanış biçimi, dizin. Hile, düzen, komplo.
(2) Aşermek (Gebe, Hamile Kadınlar için); Bazı yiyeceklere aşırı düşkünlük göstermek, arzulamak, ya da nefret etmek, hatta tiksinmek. Özellikle kimi olmayacak şeyleri yemek, içmek için aşırı istek duymak.
(3) İddialaşmak; Karşılıklı iddiaya girmek.
İddia; İleri sürülerek savunulan düşünce. Kendinde olmayan bir yeteneği, bu durumu varmış gibi göstermek. Dediğinde direnme. İnat.
(4) Ağız Dalaşı; Karşılıklı kötü, hatta küfürlü sözler söyleyerek yapılan kavga.
(5) Asker Tıraşı; Askere gidecek gençlerin saçlarının baştan aşağıya üç numara denilen şekilde kesilmesi.
(6) Asker Bavulu; Geleneksel bir söz olup askere gideceklerin (genelde tahta olarak belirlenen) bavullarına koymaları gereken malzeme listesidir. Banyo malzemeleri (Sabun, lif, kulak temizleme pamuğu, hatta kürdan), tırnak makası, cımbız, bol miktarda her iki cins portatif tıraş jileti (Elektrikli tıraş makinesi, kolonya ve parfümler, spreyler yasaklar listesinde), fanilâ ötesinde soğuk bir durum olursa korunma içliği. Yara, nasır ve özellikle mantar için bantlar (ve ilâç). Saat, ankesörlü telefon kartları (Cep telefonu da, I-Pad, PC vb. de yasaklar listesinde), siyah-mavi tükenmez kalemler, zarf-kâğıt, bloknot (Sevenlere, sevilenlere yazma gereğine uygun tutulacak notlar için). Ailelerin gönderecekleri harçlıklar için banka kartı (Tercihan T.C. Ziraat Bankasından). İhtiyari olarak ve mümkünse cep feneri, iğne-iplik, çengelli iğne gibi dikiş seti, bot boyası, fırçası, elbise askısı. (Namazla-niyazla ilintileri olanlar için ufak bir seccade…)
(7) Köse Sakal; Çok seyrek sakallı.
Köse; Bıyığı, sakalı çıkmayan, çıkmamış.
(8) Bağ Bıçağı; Bağ ve bahçelerde meyve fidanlarını bitki ve özellikle üzüm kütüklerini budamaya yarayan kesici alet.
(9) Evliya; Velinin çoğulu olan “eren” demektir, yani gizli bilgiler ile donanmış, zaman ve mekân bağlamı dışında kalan, Allah tarafından özel koruma altında olan kişi, ya da kişiler. Allah’ın istediği şeyleri yapan, onun rızasını kazanan, peygamberlerin gösterdiği yollarda giden kişi.
(10) Vesselâm; İşte o kadar, son söz budur.
(11) Akran; Yaşıt, eşit, denk. Yaş, meslek, toplumsal durum ve benzeri bakımından birbirine eşit olanlardan her biri. Boydaş. Emsal.
(12) Bir Fırın Ekmek Yemek; Bir konu hakkında yeterli bilgi sahibi olmak, uzmanlaşmak, bilir hale gelmek için çok çalışmanın, tecrübe edinmenin, bunun için yetenekli olma durumuna göre uzunca bir zamana ihtiyaç olmasının gerekliliği konusunda deyim.
(13) Lâkap; Takma ad. Bir kimseye, bir aileye kendi adından ayrı olarak sonradan takılan, o kimsenin veya o ailenin bir özelliğinden kaynaklanan ad.
Unvan; İsim, lâkap, titr, san.
Namlanmak; Nam kazanmak. Ünlenmek.
(14) Anut; İnatçı, ayak direyici.
(15) Varyemez; Eli sıkı, pinti, cimri. Para harcamaya eli varmayan.
(16) Temayül; Eğilim, bir yana eğilme, tandans, trend..
(17) Kör Yol; Çıkmaz, ya da işlemez yol.
(18) Taşra; Bir ülkenin başkenti , ya da anakentleri dışındaki yerlerin tümü.
Taşralı; Taşrada yaşayan, taşra halkından olan kimse. Dışarlıklı.
(19) Fitre; Sadaka-i Fıtır. Can-Beden Sadakası. İslam’da varlıklı olanların ramazan ayı içinde yoksullara vermesi dince buyurulan miktarı belli sadaka. Bir fakirin bir günlük ihtiyacının giderilmesi.
Fidye; Yaşlı, hasta veya özür gibi mazeretleri olan bir kimsenin yapamadığı ibadetlere (genelde tutamadığı oruç borçlarına karşılık ödemesi gereken bedel. Ramazandaki gün sayısına göre (Bazı yıllar 29, bazı yıllar 30 gün tutulan) Ramazan günü karşılığı ödenen fitre bedeli. Kurtulmalık, tutsak düşmüş olan ya da rehine olan birini kurtarmak için verilen para.
Zekât; İslam’da, İslam’ın beş şartından biri olan, Müslüman zengin olanların sahip olunan mal ve paralarının kırkta birinin (Yüzde iki buçuğunun) her yıl fakirlere sadaka olarak dağıtılması.
(20) Irgat; Tarım ya da yapı işçisi. Gemilerde ve yapılarda kullanılan yatay kolları olan ve birkaç kişi tarafından çevrilebilen alet (Bocurgat).
Irgatlık; Tarım ya da yapı işçiliği.
(21) Siyah giyme toz olur; Aslı; Beyaz giyme toz olur / Siyah giyme söz olur / Gel beraber gezelim / Muradımız tez olur şeklinde bir Bolu türküsüdür.
(22) Mendil Vermek; Anadolu’da genelde söz vermek, ”Bekleyeceğim!” anlamına gelmektedir. Ancak; mendil vermenin ayrılık getirdiği de söylemler arasındadır.
(23) Siftah; İlk kez olarak, ilk alışveriş.
(24) Isırgan (Otu); Isırgangillerden boyları bir metreyi bulabilen, yaprakları ve her yanı sert tüylerle kaplı, kırılınca karınca asidi adı verilen yakıcı, kaşındırıcı bir madde çıkartan otsu bir bitki. Bununla ilgili enteresan bir deyiş; Isırgan otu ile taharet olmaz, şeklindedir.
(25) Çağıl; Taşlarla örülmüş duvar, sınır. Harç veya çamur kullanmadan örülmüş duvar. Küçük taş, iri taş, çakıl yığını. Olmamış meyve. O çağda yaşayan.
(26) Sülük; Sıkıntı veren, bunaltıcı, egoist, menfaattar. Genellikle tatlı sularda yaşayan, vücudunda çok fazla miktarda sindirim kesesi bulunan, bu nedenle ağırlığının sekiz katı kadar kan emebilen, kimi kan hastalıkları için halk arasında kullanılan solucana benzer, hacamat işlerinde kullanılan bir hayvan. Ayrıca, asma, sarmaşık gibi bitkilerin yapraklarının yanında bulunup çevreye tutunmayı sağlayan uzun filiz, asma bıyığı.
Hacamat; Vücudun herhangi bir yerini hafifçe çizerek üzerine bardak ya da şişe oturtarak kan alma. Sülüklerle yapılan kan alma işlemi. Argo olarak kesici bir araçla hafifçe yaralama, bıçaklama.
(27) Evlek; Tarlanın tohum ekmek için saban iziyle bölünen bölümlerinden her biri olmakla beraber yöresel olarak bir dönümün dörtte birine (yani 250 m2 lik bölümüne) verilen ad. Ayrıca suyolu anlamındadır.
(28) Sülüs; Askere katılma tarihini belirten bir belge olmakla birlikte, diğer anlamda üçte bir ve Arap harfleri ile yazılan bir yazı türüdür.
(29) Boza; Arpa, buğday, mısır gibi tahılların mayalanıp ekşitilmesiyle yapılan, koyuca, mayhoş içecek.
(30) Göz Ucuyla Bakmak; Sezdirmemeye çalışarak, başını çevirmeksizin yandan bakmak, göz kuyruğuyla bakmak.
(31) Gurbet; İnsanın doğup büyüdüğü, aile ocağından uzak, yabancı bir yer. Doğup büyüdüğü aile ocağının bulunduğu yerden ayrı olma.
(32) Ritmik; Düzenli aralıklarla tekrarlanma, tartımlı, dizemli.
(33) Adamakıllı; Gereğinden, gerekli olandan çok, oldukça çok, iyi, iyice.
(34) Çıkın, ya da Çikin, ya da Çıkı; Bezle sarılarak düğümlenmiş küçük bohça. (Yöresel olarak çikin, “r” harfi düşmüş olarak “Çirkin” anlamında da kullanılmaktadır).
(35) Aksırıp-Tıksırmak; Rahatsızlık, ya da ağıza-buruna bir şey kaçması nedeniyle boğulurcasına hareketlerle ağızdan, genizden, burundan çıkarma çabası nedeniyle oluşan durum.
(36) İmrenmek; Beğenilen, beğenilen, hoşlanılan, özenilen bir şeyi edinmek veya bir yiyeceği yeme isteği duymak.
(37) Mertebe; Aşama, derece, rütbe, basamak, evre, safha.
(38) Gez-Göz-Arpacık; Atıcılıkta kullanılan bir deyim. Silâhın arkasında bulunan “U” ya da “V” şeklindeki girinti (Gez) ile silâhın ucundaki “I” şeklindeki çıkıntıyı (Arpacık) ve hedefi ifade eder. Göz de bizim gözümüz. Sanırım sıralanışın “Göz-göz-arpacık” şeklinde olması akla ve mantığa daha yatkın ve mantıklı geliyor. Nişan alırken, bu “V” ve “I” sırasından hedef görülmelidir. Tabanca-tüfek gibi silâhlarda atış oranını artırmak için kullanılan elemanlar(dı). Şimdilerde “Kanas” denilen öldürücüler can alma öncülerinin en önde gidenleri.
(39) Milyem; Daire çevresi 3600, ancak bir milyem; bu çevrenin 1/6400 üdür. Bu da özellikle askerlikte top-obüs atışlarında hedef belirlemek için çok önemlidir. Çünkü bir milyemlik sapma 1 kilometrelik mesafede hedefin 1 metre uzağına düşeceğinin kanıtıdır (öyküdeki anlamı budur). Ayrıca ziynetin uluslararası iklimlerdeki tariflerinde alaşım içinde bulunan saf metal ağırlığının, toplam ağırlığa bölünmesi ile elde edilen değer de milyemdir. En saf altın 1000 milyemdir. Bu; Türkiye’mizde “ayar” sözü ile tarif edilmeye çalışılmaktadır.
(40) Barut Hakkı; Ateşli bir silâhta (Özellikle, top, obüs, havan…) mermiyi gerekli uzaklığa atabilmek için barut gazını sağlamaya yetecek kadar barut miktarı.
(41) Avurt; Yanakların elmacık kemiğinden, çene kemiğine kadar olan ve ağız boşluğu hizasına gelen kısmı.
(42) Ritim; Olayların düzenli aralıklarla tekrarlanması özelliği. Şiir, düz yazı ve ezgilerde uyumla birlikte müziği oluşturan bir öğe olarak vurgu. Uzunluğunda seslerin, durakların düzenli bir şekilde yinelenmesinden doğan düzen, uyum.
(43) Tayın; Asker azığı, asker yemeği.
(44) Natura; İnsanın yaradılış özelliği.
(45) Revir; Okul, kışla vb. yerlerde hastalar için ayrılmış bölüm.
(46) Eski Toprak; Yaşlandığı halde dinçliğini, yetilerini, maharetlerini koruyan kimse.
Eski Toprak Kalıntısı; Erlerin demek istediği, yaşlandığı halde dinçliğini, yetilerini, yeteneklerini, maharetlerini koruyan kimse anlamında olsa gerek! Yüreğinin elverdiğince cesur, sağlığını korumada gayretli anlamında gayretli anlamında söylemiş olsalar düşüncesindeyim.
(47) Tekmil Vermek; Bir astın, bir üste bir iş veya durum konusunda bilgi vermesi.
(48) Ümmi: Genelde okuma-yazma bilmeyen, okur-yazar olmayan, bilgisiz kulaktan dolma bilgilerle yetinen gibi düşünülürse de, daha çok kendini geliştirmemiş kişiler için kullanılan söz. Ancak ümmi ile cahilin karıştırılmaması gerekir. Ümmi; bilmeyendir. Cahil ise bilse de bilmese de bilmediğini bilmeyendir. Ümmi cahil değildir, cahil demek de mümkün değildir.
(49) Acemi; İşe yeni girmiş, henüz bir şeyler öğrenmekte olan. Bir yerin, bir kentin yabancısı.
(50) Hasetlenmek; Kıskançlık göstermek, çekememek, kıskanmak.
(51) Muvazzaf; Silahlı kuvvetlerde meslek olarak subay, astsubay ve erlik yapanlar. Bir görev ve hizmetle yükümlü olan kimse.
(52) Düştüğün yollar gibi / Sonsuzdur benim tasam / Bekleyenim olsa da / Razıyım kavuşmasam… Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’e ait “YOLCU ve ARABACI” şiirinin ortalarında bir yerlerde yer alan dizeler. Şiir; Türk Sanat Müziği eseri olarak Suat SAYIN tarafından Uşşak Makamında bestelenmiştir.
(53) Hayıflanmak; Acınmak, yerinmek, esef etmek, kaybedilen bir fırsat için üzülmek.
(54) Helâllik Almak; Rızalık almak. Kul hakkını ciddiye alan kişilerin ölmeden önce “Hakkını helâl et!” demeleri. Şehitlerin, ya da diyarı gurbette canını teslim edenlerin cenazelerinin evlerinin önünden geçirilmesi şeklinde yapılan tören.
(55) Allah Aşkına; Birlikte söylendiği sözün anlamına göre ant vermek, yalvarmak. “Allah’ını seversen!” gibi, şaşma, usanç bildiren söz.
(56) Teskere Almak; Aslı, “Tezkere almak” olup görevini bitiren askerlerin görevini bitirdiğini belgenin onlara verilmesi.
(57) Teselli; Avuntu. Avunç. Kişinin acısını gidermeye, onu avutmaya çalışma. Piyango çekilişinde büyük ikramiyeyi bir numara ile kaybedenlere ödenen ikramiye.
(58) Beşi Bir Yerde; Ata ya da Cumhuriyet Ata Altını olarak belirtilen altınların beş adedinden oluşan tek bir altın. Gelin takısı, kefen parası, ilk çocuğunu doğuran gelinlere (analara) takılan takı (hediye).
(59) Ölümlük-Dirimlik; Ölmeden önce ihtiyat olarak, ya da ölüm döşeğinde ağır hasta yatarken kefen parası gibi, kimseye muhtaç olmamak için elde tutulan para, ziynet, mal ya da herhangi bir şey.
(60) Mevlitler; 7, 40, 52 Gün Mevlitleri; Bu günlerle ilgili genel olarak söylenen akla ve mantığa uygun bir şeyler yoktur. Sadece kırkıncı günde ölünün burnunun düştüğüne, elli ikinci günlerde ölülerin kemiklerinin etten ayrıldığına dair bir safsata vardır.
Bu konuda en önemli sözlerden birini İbni Abidin adındaki bir İslam bilgini sarf etmiştir; "Ölüleri hayırla yâd etmek vaciptir. Ama onların arkasından 7, 40 ve 52. geceler bidattir. Muayyen gün ve gecelerde evlerde mevlit okutmak o mümin ölüye işkence etmek hükmündedir.”
Mevlitler; kandil gecelerinde, asker uğurlarken, sünnet yapılırken, hac dönüşlerinde de okunmaktadır.
Bidat; örneksiz bir şeyi yapmak, yepyeni bir iş ortaya koymak, genel kanaate aykırı davranışta bulunmak ve daha önce benzeri olmayan bir şeyi icat etmek gibi anlamlara gelir, İslâm Hukukuna göre. Bir diğer bakıma göre ise, sevap beklenilmeden, dünya menfaati için bir şeyler yapmak, İslâm’a aykırı uygulamalarda bulunmak anlamına da gelmektedir.
(61) Yasin; Kur’an’ın geleneksel olarak okunan 83 ayetten oluşan 36. Suresi.
(62) Tebareke; “Mübarek etsin!” anlamında Kur’an’ı Kerimin 67. Mülk Suresi olup genelde ölülerin arkasından okunan bir suredir.
(63) İrat; Gelir getiren mülk (taşınmaz).
(64) Karavana; Genelde ordu, yatılı okul, cezaevi gibi yerlerde yapılan yemek. Ayrıca dağıtımda kullanılan ve çok miktarda yiyecek alan çok derin ve kenarları dik metal kap.
Karavana Atmak; Hedefi tutturamamak.
(65) Kelli; Bundan sonra. Bu nedenden dolayı. Bir kısım sözlerin ardı sıra geldiğinde sözlerden birincisini zorlayıcısı anlamında bir söz.
(66) Sıvazlamak; Bir şeyin üstünde yavaş yavaş, hafifçe el gezdirmek, bir bakıma okşamak.
(67) Duygusal Sömürü; Duygusal İstismar. İnsanların hassas olduğu konularda, duygulara hitap eden davranışlarla onları etkilemek, karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlarla emellerine ulaşmak.
Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak.
(68) Tabur; Dört bölükten kurulan, bir binbaşının komutasındaki askeri birlik.
(69) Merhabayin; Merhaba şeklinde kullanılan yöresel bir deyim (Marmara Bölgesinde, Yörüklerde, manavlarda).
(70) Son Şafak; Askerler arasında terhis için kalan gün sayısından önce söylenen son söz.
Şafak; Güneş doğmadan az önce belirlenen aydınlık, ya da akşam kızıllığının sona ermekteki direnişi.
(71) İkilem; Dilemma. Her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum
(72) Göz Hapsinde Tutmak; Gözlemek, gözlem altında tutmak. Hiçbir hareketini gözden kaçırmamak.
(73) Puantör; Bir işyerinde çalışanların giriş çıkışlarını işaretleyen kimse, ya da aygıt.
(74) Bordro; Bir hesabın ayrıntılarını gösterecek biçimde düzenlenmiş çizelge.
(75) İstihza; Alay.
(76) Salâvatlamak, Selâvatlamak; Yöremde kullanılan ve “Uğurlamak, güle güle demek” anlamında kullanılan bir fiil.
(77) Tökezlemek; Yürürken ayağı bir yere çarpıp sendelemek, düşecek gibi olmak, güçlük ve engellerle karşılaşmak. Sahnede sözleri tam olarak söyleyememek, ya da yanlış şeyler söylemek, duraksamak.
(78) Göz Ardı Etmek; Gereken önemi vermemek.
(79) Sen gül dalında gonca, ben dağ yolunda yonca… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Orhan Seyfi ORHON’a, Bestesi Kasım İNALTEKİN’e ait olup, eser Hicaz Makamındadır.
(80) Kıt Kanaat; Yokluk içinde ve güçlükle.
(81) Ümit Var Olmak; Ümitli olmak. Ümit Beslemek. Son anına kadar düşünülen konuda sabırlı ve beklentili olmak.
(82) Yan Bakmak; Beğenmeyerek ya da düşmanca bakmak. Kötü niyet beslemek.
(83) Tövbe (Tevbe); İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyarak, bir daha yapmamaya karar vermek.
(84) Emsal; Benzerler. Yaşıt, eş biçimde, değerde ve denk olanlar. Örnek oluşturan. Yaşları birbiriyle denk olanlar, akran.
(85) Hatim Etmek (Hatmetmek); Mühürlemek, sona erdirmek, bitirmek. Asıl anlamı; Kur’an-ı Kerimi “Başından sonuna kadar okuyup, bitirmek” anlamlarına gelmektedir. Türkçemizde bazen ezberlemek (hatta hafızlamanın, ineklemenin benzeri gibi ders çalışmak) anlamında da kullanılmaktadır.
(86) İliksiz Derinlik; Uydurulmuş bir tümce. Konunun oldukça geniş boyutlu, bir kemiğin içini dolduramayacak bir ilik kadar oluşunun görünüşü anlatılmak istenmiştir.
(87) Yolçatı; Köy yolunun anayoldan ayrıldığı yer, yani “Kavşak” demektir.
(88) Vesile; Sebep, bahane, elverişli durum, fırsat.
(89) İstanbul’da Boğaziçi’nde, Bir fakir Orhan Veli’yim… Orhan Veli KANIK’ın “İSTANBUL TÜRKÜSÜ” şiiri. Son dizeleri şöyledir; “İstanbul’da Boğaziçi’ndeyim, Bir fakir Orhan Veli, Veli’nin oğlu, Tarifsiz kederler içindeyim…”
(90) Dua edin, veririm; Kur’an’da böyle bir ayet, sure, söz yoktur. Olsa olsa Kur’an Nisa Suresi 134. Ayetteki; “Kim dünya nimetini isterse bilsin ki dünya ve ahiret nimeti Allah katındadır” ya da Kur’an İsra Suresi 18. Ayetteki; “Kim geçici dünya arzularını isterse, isteğini çabuklaştırırız” mealindeki ayetler kastedilmiş olabilir.
(91) Haminne; Ailede yaşlı saygın hanımlara verilen san.
(92) Kirazlar Gelin Oldu; Yöresel bir deyim olarak yenecek kirazların kalmadığının, ya da iklim nedeniyle kurtlandığının ve yenilemeyecek durumda oluşunun ifadesi.
(93) Sahan; İçinde yemek ısıtılıp yenen, yağ yakılan, ya da yumurta ve benzeri şeyler pişirilen metalden yapılmış, derinliği az, tabak benzeri kap.
(94) Beis Yok (Beis Görmemek); Zararı, önemi, engel, uymazlık, kötülük, yok.
Beis; Engel, uymazlık, kötülük, zarar.
(95) Hayrat Çeşmesi; Genelde mezarlıklarda, eğer su getirilme imkânı varsa kişilerin ölmeden önce yaptırdıkları, ya da yapılmasını vasiyet ettikleri, ya da su çıkan bir yol kenarında yolcular içinde yaptırdıkları ve kıyamete kadar sevaplarının işlendiğine inandıkları çeşme.
(96) Alelacele; Çok acele ederek, çabucak, çarçabuk, acele olarak, çabuk, ivedilikle.
(97) Kabir; Mezar. Sin.
(98) Yemeni; Kalıpla basılıp, elle boyanan, kadınların başlarına bağladıkları tülbent.
(99) Detay; Ayrıntı.
(100) Savmak; Sıkıcı bir durumu geçirmek, atlatmak, savuşturmak, defetmek, istenmeyen birini yanından uzaklaştırmak, işleyip geçmek, etkilemek.
(101) Elzem; En gerekli olan, lüzumlu, vazgeçilemez.
(102) Adaş; Adları aynı olanlardan her biri. Dost. Arkadaş.
(103) Mimik; Duyguları, düşünceleri belirtecek biçimde yüz kaslarının kasılmasıyla kımıldanışlar, hareketler. Bakış ve yüz çizgilerinde oluşan değişikliklerden doğan yüz anlatımının bütünü. Bir duygu ve düşüncenin göz, el, kol ve yüz hareketleriyle anlatılması.
(104) Çepin; Küçük çapa.
(105) Hoppacık Yapmak; Yöresel olarak çocuk oyunlarına benzer bir şekilde uzun zamandır görüşmeyen iki kişinin duygusal bir özlemle birinin karşısındakini, sağa-sola sallayıp, kucaklayıp, kaldırıp-indirmesi hareketi ve karşısındakinin aynı hareketi tekrarlaması.
(106) Nida; Bağırma, çağırma, seslenme. Ünlem işareti.
(107) Şalvar; Apış arasına gelen yeri çok bol olan, bele uçkurla bağlanan, geniş üst donu.
(108) Avrat; Kocaya göre eş, dişi insan, kadın.
(109) Yere Bakan, Yürek Yakan; Uysal ve uslu göründüğü halde saman altından su yürüten, içten pazarlıklı, karda yürüyüp izini belli etmeyen, kendinden umulmayan gerçekleri yaşayan, hatta sinsice kötülük yapan.
(110) Gak; Yöresel olarak elma, armut, erik vb. kurusu. Karganın çıkardığı sesle hiçbir ilintisi yoktur. Yanlış aklımda kalmadıysa bir masalda; Keloğlan Zümrüdü Anka Kuşunun sırtına binip Kaf Dağına doğru prensesini devden kurtarmak için yola çıkıyordu. Eee! Yol ve yolculuk uzundu tabii. Keloğlan heybesine yiyecek ve su koymuştu ve Zümrüdü Anka Kuşu “Gak!” dedikçe yiyecek, “Guk!” dedikçe de su veriyordu. Sanırım yöreme, yöresel bir terim olarak bu sebepten yerleşmiş olsa gerek!
Pestil; Üzüm, incir, dut, erik, kayısı gibi meyvelerin ezilip güneşe serilerek yufka biçiminde kurutulmasıyla yapılan bir tür ezme. Çok yorgun, bitkin ve güçsüz kimse.
(111) Teras; Taraça, seki.
Kerevet; Aslı Rumca bir kelime olup üzerine şilte serilerek yatmaya, ya da oturmaya yarayan, duvara bitişik, ayakları tahtadan olan sedir, seki, yatak yeri.
(112) Tahammül; Nesne, güçlü, zorlayıcı dış etkenlere karşı koyabilme, dayanma, direnme. İnsanın kötü güç durumlara karşı koyabilme gücü, kaldırma, katlanma.
(113) Mazeret; Kendini veya başka birini özürlü göstermek için ileri sürülen sebep, özür, bahane. Bir kimseyi özürlü gösteren durum veya olay. Bir şeyden kurtulmak için ileri sürülen gerekçe.
(114) Mantık Dışı; Mantıkla hiç ilgisi olmayan, mantıkla çözümlenemeyen.
Mantık; Doğru düşünme sanatı, bilimi, yolu ve yöntemi. Gerçeği aramaya yönelik işlemler ve bunlarla ilgili tasarım, çıkarım ve kanıt gösterme.
(115) Tulum; Göğüs ve pantolon bölümü bitişik giysi. Kimi yiyecek ve içecekler için koruyucu kap, ya da yayık olarak kullanılan önü yarılmadan bütün olarak yüzülmüş ve kullanılacak şekil ve biçimde hazırlanmış genellikle koyun keçi derisi. Gövdesi tulumdan yapılmış, üflemeli çalgı.
(116) Fırça Yemek; Azarlanmak, paylanmak (argo).
(117) Şaşalamak; Şaşkınca davranmak, şaşırmak, şaşkınlaşmak.
(118) İstismar; Sömürme. Birinin iyi niyetini kötüye kullanma.
(119) İğreti (Eğreti); Belirli bir süre geçtikten sonra kaldırılacak olan, geçici, muvakkat takma. Yerini bulamamış, uyumsuz, yakışmamış, üstünkörü, ciddiye alınmamış. İyi yerleşmemiş, yerleştirilmemiş olan,
(120) Kadastro Geçmek (Kadastroya Geçmek); Kadastrosu yapılmak.
Kadastro; Bir ülkedeki, her çeşit arazi ve mülklerim yerlerinin, alanlarının, sınırlarının ve değerlerinin devlet eliyle belirlenip plâna bağlanması iş ve işlemi.
(121) Çulsuz Kalmak; Varlıksız, parasız kalmak.
(122) Cascavlak; Çırılçıplak, örtüsüz. Saçsız, tüysüz.
(123) Rençberlik; Bazı yörelerde reçberlik, rençperlik olarak da kullanılan kelime. “Tarla, bağ, bahçe ve yapı ve toprak işlerinde, ağır işleri gören gündelikçi, ırgat, ya da genel anlamda toprakla geçimini sağlayan kişilik, çiftçinin yaptığı işlerle uğraşma.
(124) Aman Dilemek; Sığınıp canının bağışlanmasını dilemek.
(125) Zeval Vermemek; Korumak.
(126) Espri; Nükte. İnce anlamlı, güldürürken düşündüren, düşündürücü ve şakalı söz. Yazıda, sözde, resimde ve davranışlarda ince ve derin anlam.
(127) Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan… Sen bir insan olursun oğlum… “EĞER” Rudyard KIPLING
(128) Mahcup; Bir toplulukta güvenini yitiren, rahat konuşamayan ve rahat davranamayan, utangaç, sıkılgan, kendine güvenini yitirmiş.
(129) Bahtlı; Bahtı iyi olan, mutlu, talihli.
(130) Kefil; Birinin borcunu ödemediği ya da verdiği sözü tutmadığı zaman onun yerine borcu ödemeyi ya da sözü yerine getirmeyi üstlenmiş kimse.
(131) Açık Vermek; Gizlenmek istenen bir olayı, bir düşünceyi veya durumu elde olmayarak ortaya koymak, açıklamak. Hesabı denkleştirememek.
(132) Hoşgörü (Müsamaha); Tolerans. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme.
(133) Estağfurullah; Asıl anlamı; Arapça; “Tanrıdan bağışlama dilerim” şeklindedir. Ancak Türkçemizde kendisine olumsuzluk bir nitelik yakıştıran kimseye “Hiç de öyle değil!” anlamında nezaket, bazen de alay sözü. Bunun tersi övülen veya teşekkür edilen kimsenin söylediği incelik ve alçakgönüllülük sözü. Ayrıca karşısındakinin kendinden beklediği işi, kendisi için yük saymayan kimse tarafından söylenen “Teşekküre değmez! Bir şey değil! Rica ederim!” şeklinde nezaket sözü.
(134) Minnet; Yapılan bir iyiliğe karşı kendini borçlu sayma. Teşekkür etme. Gönül borcu. Müdana.
(135) Diyet; İslâm hukukuna göre, herhangi bir nedenle öldürme, yaralama ya da gasp, hırsızlık gibi olaylarda bir zarara sebep olunduğunda suçlunun ödemek zorunda olduğu mal, para, kan parası. (Sağlığı korumak, düzeltmek amacıyla yapılan perhiz, rejimle ilgisi yoktur).
(136) Tempo; Gidiş, ilerleyiş, gelişme hızı, tarz. Dizem. Vücut alıştırmalarının belirli bir süre içinde tekrarlanma hızı. Bir müzik parçasındaki bölümlerin hızlarını belirtmek için kullanılan vuruşlar, kelimeler.
(137) Takviye; Destekleme. Güçlendirme. Pekiştirme. Sağlamlaştırma.
(138) Öcü; Küçük çocukları korkutmak için uydurulup kurgulanmış, hayali yaratık, umacı, mömücü.
(139) Geçme namert köprüsünden, ko aparsın su seni…; Üç-beş kuruşluk menfaat için boyun eğme, başını dik olsun. Kötü insanlarla karşılaşmamak için gerekli tedbirleri almalı. (Namert köprüsünden geçme, bırak su seni götürsün)Kanuni Sultan Süleyman’a atfedilen bir deyiş.
Failâtun; Aruz ölçülerinden birinin başlangıcı.
(140) Kapı Kulu; Sadece maaşını aldığı kişiye hizmet eden kişi (Osmanlı Devleti çağlarına gitmeye gerek görmedim).
(141) Mümkünat; Olabilir şeyler.
(142) Sitem; Bir kimseye, yaptığı bir hareketin ya da söylediği sözün üzüntü, alınganlık, kırgınlık gibi duygular uyandırdığını öfkelenmeden yumuşak bir biçimde söyleme, belirtme. Serzeniş.
(143) Aptal; Zekâsı pek gelişmemiş, zekâ yoksunu, alık, ahmak, salak, avanak. Aynı zamanda küçümseme veya azarlama sözü olarak da kullanılmaktadır.
(144) Gabi; Anlayışsız ya da anlayışı kıt, zekâ yoksunu, kalın (odun) kafalı, ahmak, budala, anlayışsız, bön, gerzek, geri zekâlı.
Gerzek: Geri zekâlının kısaltılmışı, zekâsı yaşından geride olan.
(145) Hazmedememek; Kimi durumlara katlanamama. Sindirim sisteminin besinleri iyi sindirememesi, sindirimin yeterli ve uygun olmaması, hazımsızlık durumu.
(146) Teferruat; Bir şeyin bütün niceliği, incelikleri, ayrıntılar.
(147) Gay-Lussac Yasası (Toplam Hacim Yasası) (Joseph Louis); Avogadro tarafından da geliştirilen bu yasalarda; Termodinamik Sıcaklık, Basınç ve Hacim arasındaki ilişkiler açıklanmaktadır.
(148) Titiz; Çok dikkatli ve özenle davranan, ya da böyle davranılmasını isteyen kimse. Güç beğenen kimse.
(149) Üstüpü; Çift taranmış, uzun lifli, % 100 pamuk ipliğinden yapılmış, yabancı maddelerden arınmış, emme özelliği olan, güvenli bir temizlik parçası.
(150) Balayı; Evlilik yaşamının ilk günleri.
(151) İhracat; Dışsatım.
(152) Vardiya; Nöbetleşe çalışma, posta.
(153) İkna Etmek; İnandırmak, kandırmak.
(154) İş Çarkları; İşle ilgili bilinmesi, öğrenilmesi ve uygulanması gerekenler.
(155) Şükran; Gönül borcu. Teşekkür etmek (Arapça)
(156) Yâd Etmek; Anmak, anımsamak. Hatırlamak.
(157) Tılsım; Doğaüstü işler yapabileceğine inanılan güç. Büyülü şey, muska.