Har vurup, harman savurduğumuz(1) yıllar ve günlerdi o yıllar ve günler. Ticaretle uğraşıyorduk. Enflasyon(2), kur ayarlamaları(2), parite(2) derken ayıptır söylemesi ensemiz kalınlaşmış, hatta köşeyi dönmek üzereydik!
Akrabam, arkadaşım ve ortağım Cumhur abinin bu paylaşımdaki özel katkısını inkâr edemem. Çünkü onun gibi mühendis olsam da, ben sadece teknisyendim. Üretim ve ihracat konuları tamamen onun melekesi(3), uzmanlık alanı, özel yeteneği ve dahi konuları idi.
İthalât ise konularımız içinde yer almıyordu, hem de hiç. Aslında öz Türkçe olarak Dışsatım, Dışalım desek daha kolay anlaşılır söylemek istediklerim.
İsimlerimiz doğduğumuz günlerin önemini taşıyordu. O günlerde doğan çocuklara o günlerin önemini belirten isimlerin verilmesi âdettendi. Ramazanda doğana Ramazan, dini bayramlarda doğanlara Bayram, uçakta doğanlara Gökhan, Kâbe’de doğanlara Muhammet ismi verildiği gibi; Cumhur abi Cumhuriyetin yıldönümünün kutlandığı bir Cumhuriyet Bayramı sabahında doğduğundan adı Cumhur, ben Atatürk’ün yas çanları çalarken doğduğum için adım Ogün idi. Bu nedenle çevremizden hiç kimse unutmazdı doğum tarihlerimizi.
Aslında burada bir noktaya parmak basmak(4) doğru olacak. Çünkü çok kişi anlamını bilmeksizin “Kur’an’da geçiyor!(5)” diye çocuklarına yanlış isimler veriyor! Örneğin; Sanem “Put” demektir.
Ve bir de ek bilgi, hani gerekmez ya; Firmamızın adı “CO+CO” idi. Birinci CO isimlerimizin baş harfleri, ikinci CO ise Communication; İngilizce “İletişim” demenin ilk harfleri idi. Yoksa karbon monoksitle hiç ilgimiz yoktu.
Böylece ikinci CO ile yaptığımız işin sırrını da vermiş oluyordum.
Söylememe gerek yok; o gün hem bayram, hem de doğum günüydü Cumhur ağabeyin. Ve teklif ondan geldi;
“Sen bekâr, ben bekâr. Ana-babalarımızın ısrarları ile başlarımız bağlanmadan ne dersin, felekten bir gece çalalım(6) mı?”
Olası ki; anne-babasının onun için özendiği gelin adaylarından biri ile başına geleceklerin bilincindeydi. Görücü usulü(7) de olsa Cumhur abinin, gelin adayı genç kardeşimizi beğendiğini ve bu sefer “Hayır!” deme lüksünün olmadığına kesinlikle emindim.
Belki de bekârlığının son günlerini yaşadığı inancındaydı, benim de kulağıma çalınan. Bunun için olabilirdi felekten bir gece çalmak teklifi…
“Çalalım, anasını satayım. Bir daha mı geleceğiz dünyaya, meselâ bastıralım paraları Leyla’ya(4).”
“Olur, onu da yaparız! Ben yerlerimizi ayırtıyorum. Ana kuzusu, mızıkçılık(9) yapmak yok ha! Gecikirsek bende, bizde kalırsın!”
“Amma da yaptın abi, ha!”
“Ben yaparım aslanım. Hele aç bakalım şu telefonu, sesi de dışarıya ver, izin aldığını kulaklarımla duyayım, rezervasyonu(10) öyle yaptırayım…”
Rezervasyonu yaptırdı Cumhur abi. Annem-babam; evin tek yaşam direği olduğumu söyledikleri için bana “İtirazsız” izin vermişlerdi, belki de içlerinden öyle gelmişti. Belki de Cumhur abinin ana-babası gibi onların bana gösterecek, konu ile ilgili ısrar edecekleri yeni gelin adayları yoktu düşüncelerinde. Muhtemeldir ki Cumhur abinin başı bağlandıktan sonra konu benim için de gündeme gelecekti yeniden:
“Ölmeden evvel mürüvvetini(11) görelim, hiç olmadık bir-iki torunumuzu okşayalım!”
Hem mürüvvet görecekler, hem de bir değil, bir-iki torun okşayacaklardı! Oldu olacak evlenip hanıma; “İkiz doğur ha!” demek daha kolay olacaktı.
Gene de doymazlardı annem-babam ve futbol maçı sloganı gibi; “Bir-ki-üç de yetmez, dört-beş-altı olsun!” derler, fabrika ile beni ve eşimi karıştırırlardı herhalde. Neyse!..
Cumhur abinin ayırttırdığı yerde yemeğimizi yedik önce, saz, caz, Türk Sanat Müziği ve sanatkârlar eşliğinde ve söylemek gerekli mi seslerimizin iyi olduğu inancıyla onlara katılarak.
Seslerimizin bet olmadığını(12) da söylemem gerek içtenlikle. Bir ufak şişe rakı ikimize de yetmişti. Cumhur abi yenisi için garsona elini kaldırdığında güçlükle indirmiştim kolunu;
“Yeter bu kadar abi!” demiştim.
Unutmadan söyleyeyim, belki bunu başlangıçta söyleseydim daha iyi olurdu, ama şimdi aklıma geldi: İkimiz de aynı yıl, aynı üniversiteden mezun olmuştuk, amca çocuklarıydık. Ancak; benden üç yaş büyük olan Cumhur abi gecikmesinin bedelini ödeyerek ancak benimle birlikte mezun olabilmişti!
Hadi biraz abartayım, tembellik hastalığında o kadar ileri gitmişti ki Cumhur abi, kendisine yetişmem imkânını yaratmış, benden utandığı için de gayret edip benimle beraber mezun olmayı başarmıştı!
Bakmayın öyle gecikmesine, bilmemekten ve sadece tembellikten değil, çalışmamaktan, haytalıktan(13), hadi pas geçeyim, gizlice fısıldayayım arkadaş(!) peşinde koşmaktan, gönül eğlendirmede üstat(!) olmasından dolayı gecikmişti mezuniyetinde.
Ne de olsa çok varlıklı bir ailenin biricik oğlu idi, bana göre fersah fersah ilerilerde(14) olsa da tıpkı benim gibi. Yoksa cin gibi çalışırdı beyni Cumhur abinin, kesinlikle eminim. Aksi takdirde bugünlerimizi yaşamamız mümkün olabilir miydi ki?...
“Bu gece böyle bitmesin istersen!”
“N’apalım?”
“Bir gece kulübüne gidelim mi ha, ne dersin?”
“Olur, hangisine?”
“Ben hepsine aboneyim, ya! Ne, nerde, kim? Hepsini bildiğime göre bir tercih yapayım! Sen ne diyorsun be kardeşim? Bugüne kadar sanki tanımamışın beni, hiç o taraklarda bezim var mı(15)? İlk defa milli olmayı teklif ettik, düşündüğün şeye bak, doğum günüm olmasa, hoşgörüm(16) aşırı boyutlarda olmasa ben bilirdim sana yapacağımı, ama hadi bende kalsın!”
“Büyüklük?”
“Onu ben diyemem, tek büyük Tanrı, çünkü. İstersen şöyle çıkar geze-geze gideriz, önümüze rastlayan ilk yere dalar, birer-ikişer yudumla yarım saat-bir saat eğleniriz, sonra sen yoluna, ben yoluma, ya da sen de benim yoluma!”
“Olur!”
Genelde böyle durumlarda herkes birbirine “Kanka(17)!” derdi, bense sevmezdim bu kelimeyi. Çünkü Cumhur abi, bana benden bile yakın bir kardeş, ağabeydi, yaş unsurunu bir kenara koyduğumuzu farz edelim.
Bir de anlatmamda sakınca yok ki; her ne kadar “O taraklarda bezim yok!” dese de Cumhur abinin “eski kulağı kesiklerden olduğunu(18)” bilmeyen yoktu cümle âlemde(19). Tabiidir ki inanmış gözüktüm o andaki sözüne. Kim bilir belki de inanmak zorunda mıydım da ne?
Ayaklarımızın bizi götürdüğü, kapısında rengârenk ışıkların yanıp söndüğü, kapısında cafcaflı(20), şatafatlı(20), süslü elbiseli bir-iki kişinin durduğu kapıdan, “Buyurun efendim!” nidaları ile içeri girdik. Ben ilk defa, Cumhur abi bilemem kaçıncı defa?
İçeride yine “peh-pehlerle(20)” sahneye yakın bir yerlere oturtturmak istediler bizi. Henüz kalabalık değildi ortam çünkü. Belki de biz bilemediğimiz, daha doğrusu ben hiç bilemediğim için oldukça erken gelmiştik ortama, kim bilir?
Garsonlar, ne de olsa tecrübeliydiler, benim ilk defa geldiğimi, diğer avam tabirle(21) ilk defa milli olduğumu hissetmişler, atacakları kazığı, ya da alacakları bahşişi düşünür gibiydiler, şimdiden.
“Çabuk döneceğiz, siz, bize şöyle arkalarda, rahatça konuşabileceğimiz bir masa ayarlasanız!” dedi Cumhur abi.
“Emriniz olur, başka isteğiniz de olur mu acaba?
Cumhur abi anlamış, ben anlamamıştım, sonra öğrendim, başka isteğimizin ne olabileceğini? Ama bozuntuya vermedi Cumhur abi;
“Evet, bir ufak şişe viski ve bol buz. Yalnız viskinin kapağını burada biz açalım masada olmaz mı?”
Cumhur abi, “İlk” diyordu, “Tecrübem yok” diyordu ama bir kısım resmi(!) bilgileri, tecrübeleri yahut da duyumları vardı galiba, bir çırpıda söylediklerine ve bir kısım şeyleri anlamazdan geldiğine göre.
“Marka tercihiniz var mıydı efendim?”
“Teşekkür ederiz yok, yeter ki dediğim gibi getirin şişeyi ve mümkünse oldukça çabuk!”
Bakınmaya başlamıştık iki tarafımıza, dekorasyon(22) için, belki tanıdık çıkar mı için, belki de başka-başka bir şeyler görmek için! Güzel, her zaman, her yerde güzel, hem güzele bakmak da sevap değil miydi(23), hele böyle bir ortamda, gereğinden fazla makyaj ve gereğinden uçuk dekolteyle(24)?
Uzaktan ancak fark edebildiğimiz o güzel o, kısa şortu dışında dekolte değildi. Yanımıza yaklaştığında makyajının da silik olduğunu fark ettim, gerçekten.
“Sen çağırmadınız, ama ben gelip oturabilirim mi?”
Çok uzun boyluydu, neredeyse tepemizden bakıyordu, oturduğunda bile. Uzun ve pürüzsüz bacakları vardı. Bunu bildiği için olsa gerek dar bir şort giymişti. Sol kolu ve sol yanağı için aynı şeyleri söylemem imkânsızdı. Çünkü kolunda iki, yanağında bir iz vardı, sigara söndürülmüş, ya da hususi dağlanmış gibi. Şark çıbanı(25) olamazdı, lehçesi(26) farklıydı çünkü.
Yüzü uzunca, kalın dudaklı, kalkık kısacık bir burnu, koyu siyah gözleri vardı. Uzun olduğunu düşündüğüm saçlarını ensesinde toplamıştı ve oldukça haşmetli(27) gözüken kulaklarında takı yoktu. Bu kadar incelememe rağmen “Buyurun!” demek aklıma gelmemişti. Cumhur abi;
“Buyurun, oturun efendim!” dedi.
Ben, her ne kadar Cumhur abinin yeterli olarak bazı konularda engin deneyim ve bilgiye sahip olduğuna inansam da ondan atik davranmıştım;
“Ne alırdınız!”
Öpüyormuş gibi eğildi ve fısıldadı;
“Limonlu su içmeme engel olun, sizinkinden verin!” dedi.
Gene de boş dönmemiş olmak için yanağımdan öpmüştü. Derdini galiba anlamıştım.
Garson doğrudan ona yönelip emreder gibi sordu;
“Ne alırdınız?”
“Votka lütfen!” der demez;
“Bir saniye genç arkadaşım, votka kalsın, hanımefendi bizimkinden içecek, sen soğutulmuş bir bardak getir kendisine!” dedim.
Garson inanamamışçasına sinirli bir şekilde döndü, ben de genç bayana ahret suallerimi(28) sıralamağa başladım. Bilindiği gibi; “Hayatı anlamak ve ona anlam katmak için sorular çok önemlidir(29).”
“Yabancısınız galiba?” diye sordum.
“Evet, Portekiz.”
“Adınız?”
“Evet, Sonia!”
“Ne kadar oldu?”
“Bura, yoksa Türkiye?”
“Türkiye desem?”
“İki yıl oluyor kadar!”
“Burada?”
“Altı tam ay kadar!”
“Neden?”
“Çok karışık, çok bir anlatmak zor, daha mükemmel Türkçe yok!”
“Rahatça konuşabileceğin Portekizceden başka lisan biliyorsan o lisanla konuşalım, eğer istersen!”
Cumhur abi sadece dinliyordu bizi, viskisini ağzına değdirip değdirip bırakırken. Düşündüm; rakı üstüne viskiyi acele yuvarlamağa kalkarsa sarhoş olacağından mı korkuyordu acaba? Sonia’nın bardağı da gelmişti ve o bardak bizimkinin iki misli olarak doldurulmayı bekliyor gibiydi ve ben bardağın dilinden anlayıp(!) dileğini yerine getirmiştim.
Sahnede bir genç kız; “ufak-tefek(30)” sözleriyle devam eden müzik eşliğinde dans etmeğe ve yavaş yavaş soyunmağa başlamıştı.
Cumhur abi sırtını döndü sahneye, benim sırtım zaten dönüktü sahneye. Cumhur abinin etkilenmesiyle ben de şöyle bir geriye dönüp bakmış, tekrar önüme dönerek istifimi bozmamıştım(312).
“İspanyolca, İngilizce, Almanca azıcık da Türkçe!”
Ne sorduğumu unutmuş gibiydim. Ve hayret etmiştim. Bu kadar lisan bil ve bir gece kulübünde votka adı altında limonlu su içerek hayatını devam ettirmeğe çalış…
“Ne demek ufak-tefek!”
Ben bunun cevabını hiçbir lisanda veremeyeceğim düşüncesindeyken Cumhur abi tam bir Türkçe İngilizcesi ile cevap vermişti;
“Little-mitil(30)” gibi bir şey işte canım!”
Bunu başka lisanlarla da anlatmayı mümkün görememişti herhalde. Anlamamıştı Sonia, ama üstünde de durmadı, anlamış gibi yaptı. Viskisinden bir yudum alırken soran bakışları, sorgulanmaya devam edilmesi, sorulması isteği olan bakışlara döndü.
Hemen ekleyeyim, dış ticaret bağlantılarımız için Cumhur abi İngilizce artı Almanca, çat-pat(32) birkaç kelime, daha doğrusu kendini kurtaracak, aç bırakmayacak kadar İspanyolca ve Arapça, ben de İngilizce, İspanyolca biliyordum.
Ve bu ülkelere yapacağımız seyahatler ve anlaşmalar için çok iyi bildiğimiz lisanlar bize rehberlik ediyor, birbirimizde bulunan Noter tasdikli İngilizce ve Türkçe vekâletnamelerle tek başımıza her türlü işimizi hallediyorduk.
Çünkü büromuzun bir gün bile kapalı olması bizim için riskti(33) ve ikimizin de mecburiyetlerle dışarıda olduğumuz zamanlarda büroyu bizim gibi çekip çevirecek bir eleman bulamıyor olmanın sıkıntısı içindeydik. Her ne kadar şu anda güvendiğimiz ve birçok konuda takdir ettiğimiz üniversite mezunu, yakın akrabalarımızdan birinin evli kızı Kadriye isminde bir sekreterimiz var olsa da eksikliğimizdi bu.
Askerden dönüp de büroyu açtığımızdan beri ne Cumhur abi, ne de ben bir gün bile tatil yapamadık, “Ağız tadıyla(34)” demiyorum, ağzımızda o tat hiç olmamıştı çünkü. Bu nedenle de yıllardır çalışmamızın semeresini(35) almıştık. Aksi takdirde negatifliğin, tavşan-kaplumbağa yarışındaki tavşanın başına gelen gibi olması mukadder(36) olurdu.
Şimdi belki de şu soru gelebilir akla. Neden Fransa ve Fransızca ilgi alanımızda olmadı? Bir türlü ahengimiz(37) olmadı onlarla çünkü. Hep Fransız kaldık(38), birbirimize karşılıklı. Tercümanla gittiğimiz birkaç gerçekçi atılımımız ve de düşüncelerimiz de geri tepti maalesef. Olsun dedik, ama olmadı…
Yeniden dönüyorum Sonia ile konuşmamıza. Türkçesi kıt, İspanyolcası mükemmel, İngilizcesi ise mükemmele yakındı Sonia’nın. İngilizce konuşmaya başladık ve viski şişesi bitinceye kadar devam etti konuşmamız. Konuştuklarımızın oldukça kısanın özeti onun ve benim sansürleyebildiğimiz(39) kadarıyla şöyleydi;
Kocam dediği, sevdiğine inandığı ama evli olmadığı adamla tatil için gelmişti Türkiye’ye iki yıl kadar evvel. Portekiz’de lisanlarını dirayetle(40) kullandığı, bizim tabirimizle (ki bunu İngilizce değil Türkçe söylemişti) “Allah bereket versin!” dediği bir işi varmıştı.
Ne olduysa olmuş, akşam kocası ile yatmış ve sabahında bir bilmediği mekânda açmıştı gözlerini. Üstünden tonlarca yük geçmişti sanki hatırlayamadığı. Her tarafı ağrıyor, acıyor, kasıklarını kapatamıyor, cinsel organı zonkluyordu. Leş gibiydi vücudu.
Kalkmış, yıkanmış, üstündeki pislikleri uzunca bir süre temizleyememişti. Yıka-yıka, temizle-temizle tükenmiyordu kirliliği. Banyodan çıktığında birileri ile karşılaşmıştı, bilmediği, tanımadığı, palabıyıklı, ellerinde tespih, kemerlerinde silâhlar olan adamlar.
Bir kâğıt ve kalem uzatmışlardı ona imzalaması için. Başını sallamıştı; “Yoo, hayır!” anlamında. Sürüklemişler, tekmeler atmışlar, yüzünü korumuşlardı her şeye rağmen. Ve sonunda galip imzalamasını istedikleri kâğıdı imzalanmış olarak almışlardı elinden.
20.000 Euro yazılı bir kâğıtmış bu. Ve Türkiye serüveni(41), ne olduğunu bilmediği, haber alamadığı kocasından uzakta böyle başlamış. Her akşam başka başka birileri ile tanıştırılmış, onlarla uyumuştu sabahlara kadar. Daha doğrusu uyumasına izin verildiği kadar...
Sonra cinselliğini, ya da çekiciliğini, ya da kadınlığını, her ne denirse onu kaybetmişti, genç olmasına rağmen kimse onu beğenmez, onunla yatmak istemez olmuştu.
Her gün dayak artı sopa, nefsini ancak körletecek(42) kadar gıda bıktırmıştı onu yaşamaktan. İntihar etmesine bile izin vermemişlerdi. Üç defa kaçıp kurtulmaya çalışmış, üçünde de yakalanmış, “Ders olsun!” diye ilk iki seferinde kolunda, üçüncüsünde artık kendileri için güzellik değeri kalmayan yüzünde sigara söndürerek intikam almışlardı. Daha sonra işe yaramaz diye bu gece kulübüne satmışlardı onu, o 20.000 Euro yazan kâğıtla beraber, bilmem kaç Euro karşılığında.
Eskisi gibi sık sık olmasa da, haftada, on beşte bir fazla mesaiye kalıyormuş, kendini beğenenlerle, ama eskiye göre borcunun kuruşu bile ödenmiyor olsa da, karnı doyuyor, bizim gibi müşterilerle içtikleriyle, bazen kendi aldığı ucuz içkilerle, diğer kızlarla birlikte bir evde ona ayrılan odasında kahrını unutmaya çalışıyormuş. Türkçe olarak;
“ Beni kurtarın! Ömür boyu cariyeniz(43), kulunuz, köleniz, hizmetçiniz olayım!” demişti.
Duygulandık Cumhur abiyle birlikte. Başlangıçta da dediğim gibi yıpratılamamış, eskitilememiş bir güzelliği vardı, her ne kadar onu pazarlayanlar tapon mal(44) gözüyle bakmış olsalar da. O güzeldi, ama onu cismimiz için güzel bulmamız, ya da beğenmemiz mümkün değildi. Acıyorduk sadece, arzulamıyor, istemiyorduk.
“Doydun mu? Yoksa bir şişe, ya da bir duble daha viski söyleyelim mi?”
“Doymam önemli değil. Anlattım, rahatladım. Kazık yemeyin ikinci bir şişe daha isteyip…” ve devam etti;
“İyi geceler! Beni dinlemeniz bana iyi geldi, tabii çoğunu bana ikram ettiğiniz viski de. Lâvaboya gidiyorum. Umarım dönüşümde burada görmem sizleri. Çünkü sizler burası gibi bir yeri, bir geceliğine de olsa paylaşamayacak kadar iyi insanlarsınız. Keşke…”
Sözünü tamamlamadı, belki de tamamlamak istemedi, yalpalamadan yöneldi lâvaboya doğru.
Cumhur abi, Sonia’nın sözlerinden ve davranışlarından benden daha çok etkilenmişti. Sonia yanımızdan ayrılır ayrılmaz sanki yeni aklına gelmiş gibi konuştu. Sanırım ki fikri daha başlangıçta, Sonia’nın ilk sözlerinde oluşmuştu onun için.
“İki yıl içinde üzerinden yılların kahrı geçmiş olsa da iyi bir kız intibaını(45) bıraktı benim üzerimde. Lisanları da var. Sekreterimiz Kadriye Hanım hamile, bir, bilemedin iki aya kadar yasal olarak ayrılacak ve her şey bizlerin ellerinden öpecek. Acaba daktilosu, bilgisayarı var mıdır? Bilmiyorsa bile başlangıç olarak bir-iki gün içinde hangi tuşlara basacağını öğrenir. Sonra da kursa göndeririz, zeki kıza benziyor, konuşması usturuplu(46), oturup kalkması efendice. Türkçeyi biliyor bizi anlayacak kadar ve en önemlisi onu bu hayattan kurtarmış oluruz. Tüm mesele şu 20.000 Euro meselesi. Acaba pazarlık etsek, başarılı olur muyuz ki? Bir denesek mi? Ne dersin?”
“Deneyelim abi.”
Lâvabodan çıkınca bizi hâlâ konuşuyor gibi görünce hayret etmiş gibiydi. Geldi oturdu yine yerine ve sitem(47) eder gibiydi;
“Gitmemişsiniz?” dedi sorarcasına.
“Sana bir şey soracağım, dürüstçe cevap ver lütfen. Daktilo, bilgisayar bilir misin? Telefonlara cevap verebilir misin, başlangıç olarak İngilizce, sonra iyice öğrenince Türkçe olarak?”
“Biz Portekiz’de daktilo yerine bilgisayar kullanıp onunla görüyorduk işlerimizi, gerekli bilgileri CD’lere yüklüyor saklıyor, her akşam tüm bilgileri siliyorduk bilgisayardan. Çünkü bilgi hırsızlığı çok Portekiz’de. Ve patronumun sağ değilse de, sol kolu sayılırdım. Ama neden sordunuz?”
“Şimdilik önemsiz. Ama düşüncemiz seni bu hayattan nasıl kurtarabiliriz yönünde.”
“20.000 Euro vererek mi? Ben asla o kadar etmem.”
“Sen değerlisin Sonia. Hem belirtilen değerden daha çok, ama bunu nasıl halledebileceğimizi düşünmemiz lâzım etraflıca.”
“Aklınıza başka bir şey gelmesin. Daha önce ben kaçmayı üç defa denedim, başıma çok şey geldi. Siz denemeyin, kıyamam sizlere, iyi insanlarsınız çünkü.”
“Orasını düşünmeyin siz. Ve söyleyin, böyle bir hayatı terk etmek ve sizi bu hallere getirenlerden, koyanlardan intikam almak istemez misiniz?”
“Kim istemez ve de ‘Hayır!’ der ki bu teklife.”
“Garson yeniden dikilmişti başımıza sohbet uzayınca. Ve tehdit eder gibi sormuştu bu kere de:
“Ne alacaksınız?”
Sonia;
“Bir martini, ama zeytin koymayın lütfen!”
“Bu da su ve az biraz nane likörü. Aslında zeytin olmasın şifremiz. İçine eser miktarda da olsa votka koyuyorlar, müşteriye ayıp olmasın diye.”
Konu dağılır gibi olunca toparlamam gerekmişti;
“O halde adres ve telefonunu ver, seni arayalım.”
“Bu mümkün değil. Bizler, aynı yolun yolcuları her an kontrol altındayız. Siz bana, bu ızbandutlara(48) fark ettirmeden adresinizi söyleyin, aklımda tutarım ve ben sizi ararım, ilk münasip anımda, peşinen teşekkür ederek ve minnetle(49). Ama bu hayattan kurtulacağıma nedense hiç inanasım gelmiyor içimden.”
“Masanın ucuna kartımı koydum, üstünde adres ve telefonum yazılı. Kadriye Hanım sekreterimiz. Sen ne istersen biz onu yaparız, yeter ki sen arzulu ol ve asla aklının ucundan bile yanlış şeyler geçirme. Bizim amacımız seni kurtarmak. İstersen hemen ülkene dönebilirsin, eğer seni kurtarmakta başarılı olursak. Yok, ‘Borcumu çalışarak ödeyeyim’ dersen ki bu menfaatimiz olur, çünkü sekreterimiz Kadriye Hanım hamile, bugün-yarın işten ayrılacak ve bizim senin gibi çalışacak bir sekretere ihtiyacımız olacak, eğer istersen tabii. Senin kontrolün altında her şey, demek istediğim.”
“Düşünmeye ihtiyacım bile yok, beni bu hayattan kurtarmayı düşündünüz ya, bu bile bir devlet benim için. Size hemen ‘Peki!’ diyorum ve benden ölmemi isteyin, ölürüm, eğer ölümümün sizlere bir yararı olacaksa!”
“Ölmek için çok erken değil mi?”
Karmakarışık “Siz-Sen” ile başlayan konuşma “Sen” olarak bitmişti…
…
Sonia, büroya geldikten sonra hemen demenin biraz sonrasında denklik sınavına girmiş, lise bitirmenin ardından üniversite sınavına girmiş ve iki yıllık üniversiteyi kazanarak dışarıdan devam etmeğe başlamıştı. Bu arada Sürücü Belgesini de lisanını Türkçeleştirdiğini eklemem gerekli mi?
Sonia geçmişiyle yüzleşmemek, geçmişinden tanınmamak, başkalarınca bilinmemek için, bedelini çalışarak ödemek kaydıyla estetik yaptırmış, yanağındaki izi kapattırmış, burnunu biraz daha hafifçe kaldırtmış, gözlerine lens ve numarasız da olsa gözlük takmış, saçlarını oldukça kısa kestirip boyatmıştı.
Başlangıcını bilmeyen birinin onu tanıması, bilmesi neredeyse mümkün değildi, bizler hariç. Bir de… Ki bu da oldukça önemliydi, huzur bulduğu için olsa gerek sigarayı da, içkiyi de bırakmış ve bunu “Yemin-billâh ederim(50)” diyerek Türkçe söylemişti bize.
Ha bir diğer konu da akla takılan; 20.000 Euro meselesi olsa gerek. Cumhur abi, allem-kalem edip 7.000 Euro’ya satın almıştı Sonia’yı. Ama “Satın almak” diye asla aramızda bile konuşmadık, hem hiçbir zaman, hem hiç bir vesileyle(51).
Ona, kalacak bir yeri olmadığından büromuzun bir odasını vermiştik, ihtiyacı olacağı şeyleri, ayrılmadan evvel Kadriye Hanımla birlikte almış, tamamlamışlardı. Hatta bürodan bir de özel telefon hattı çektirmişti ona Kadriye Hanım her ihtimale karşı. Orası evi, kendi odası, otağıydı, kimsenin giremediği, giremeyeceği.
Mesai sonlarında hemen odasına çekiliyordu. Biz bir şey istemezsek kendiliğinden de çıkmıyordu asla dışarı. Kendi kendine bir şeyler uyduruyor, belki biz gittikten sonra tahminen gece yarılarına kadar çalışıyordu. Çünkü çok zaman hazırlanması gereken evrakı ertesi gün masalarımızda hazır buluyorduk.
Yalnız kalıp da odasından çıkmadığı zamanlarda belki de yaşadıklarını kaleme alıyordu. Fark etmiştim, her ne kadar bazı şeyleri bilgisayardan silmiş yok etmişse de, bazılarını “Geri Dönüşüm Kutusundan” yok etmeyi galiba unutmuştu ve sildiğim bir belgeyi geri çağırdığımda rastlamıştım onun satırlarına haddim olmayarak.
Bence o, saygım gereği okumamak için dirensem de okuduğum satırlarına göre muazzam bir yetenek idi. Bunu daha sonraları daha iyi anlayacaktım. Çünkü ilerleyen zamanda bir editörle(52) konuşarak kitabını bastıracağını bilemezdim o günlerde, ya da zamanda.
Sonia’nın çok güzel Türkçe konuştuğunu ve yazdığını belirtmeme gerek yok. Zaten bir kısmını okuyabildiğim kitabının müsveddelerini de güzel bir Türkçeyle yazmıştı, bu nedenle mükemmelliğini anlatmak istemiştim.
Uzun değil, kısa da değil, tüm öğrendikleri için yalnızca bir yıl gerekmişti Sonia’ya. Başlangıçta; “Sen buyurmuyor musunuz?” ya da “Senin adın kim?” derken şimdi; “Lütfen buyurunuz!” “Adınızı alabilir miyim?” diyordu. Bazen de “Rica ederim” cümlesini ekliyordu cümlelerinin sonuna. Ve toplamda üç yıl kadar uzak kalmıştı ailesinden, vatanından.
Bir gün ellerinin parmaklarını birbiri içinde döndürerek, hatta çıtlatarak geldi odamıza. Cumhur abi ve ben ortasında ses geçirmeyen bir camla ayrılmış aynı odada oturuyorduk çünkü;
“Uzun zamandır haber alamadım ailemden. Ailemi özledim. Her ne kadar bana şirket adına cep telefonu aldıysanız, interneti ve tüm elektronik aletleri kendime ait özel işlerim için kullanmama izin verdiyseniz de. İzniniz olursa birkaç günlüğüne gidip-gelsem Portugal’a.”
“Yani Portekiz’e. Çok özlemişsin, şimdiden de hazırlamışsın kendini. Bu; belli, az-uz bir zaman değil oradan, onlardan ayrı kalışın.” dedim ve ekledim.
“Ben de seninle geleceğim. Belki izninle göreceğim biri var. Hem ülkeni de ziyaret etmiş, anne-babanla tanışmış, kızının emin ellerde olduğunu anlatmış olurum onlara. Artık, senin kendi istediğin kadar Türkiyeli olduğunu onlara söylemem gerek. İsterlerse, yanında olmayı dilerlerse onlar da Türkiyeli olabilirler. Başka kardeş, eş-dost-tanıdık yoksa ülkende. Ya da onlar sizlerce önemlerini kaybetmişlerse…”
Sessiz kaldı, cevap vermedi uzun süre. Sanırım belki de kendini satanı bulup intikamını almayı tasarlıyordu zihninde. Onu belki de bir başka genç kızı da kendisi gibi satmak için ona kur yaparken(53) bulacağından kesinlikle emindi sanki. Özlemini de, düşüncelerini de anlamıştım, ben devam ettim;
“Pasaport için gerekli olan işlemler, gerekliyse vize ve uçak biletlerini almak senin işin, görevin. Bak bakalım kasaya yeterli miktarda dövizimiz var mı? Yoksa bankadan çek, ya da satın al! Lütfen!”
Öylesine güvenmiştik ki Sonia’ya ilk birkaç ay içinde. Pasaportu kendinde idi, selâm-sabah demeden bırakıp dönebilirdi ülkesine, hem istediği zaman. Kasaların anahtarları, klasörleşmiş(54) ya da bilgisayarlarda muhafaza altına alınmış tüm bilgiler elinin altında olmasına rağmen aklından geçecek herhangi bir düşünce olabileceğini sanmıyorduk. Çünkü rahat bir anında tekrarlamıştı aynı sözleri;
“Benden ölmemi isteyin, ölürüm benim için yatıklarınız için, eğer ölümümün sizlere bir yararı olacaksa!”
O bize güveniyordu sonsuz, biz de ona. Hem bir yıl denecek kısa bir süre içinde oluşmuştu bu güven.
Şu yalancı dünyada iyi olmak ne kadar kolaydı. Kötü olmak zor muydu? Hayır, o da… İnsanın içinde kin, nefret, garez(55), suç, günah, haram başka ne eklenirse onlar olduğu takdirde kötü olmak da kolaydı. Ancak iyi, tarihin her döneminde, insanlığın her anında kötüye karşı galip gelmiş, gelecekti de. Çünkü iyilikler nefes almak gibi, kötülülerse can çekişin nefes vermesi gibi bir şeydir. İyilikler devam eder yaşadıkça, kötülüklerse yaşama başlamadan tükenir, geberir gider, herkesin bildiği gibi.
O güzel gün, Sonia’nın hislerine tercüman olabildiğimi düşündüğüm o güzel gün başlamış, Sonia ile binmiştik uçağa. Cumhur abi bırakmıştı bizi havaalanına o sitemli şarkıyı söyleyerek;
“Beni burada bırak(ın), gid(in) gidebilirsen(iz)(56)” diye çoğul halde söylemiş ve yine bir şarkı ile bitirmişti sözlerini;
“Sakın geç kalma(yın) erken gel(57) (in ha!)”.
Yorgundu Sonia galiba. Fiziksel yorgunluk ötesinde, bir gönül yorgunluğu da yaşıyordu, üç küsur senedir birikmiş. Daha uçak yükselişini tamamlamadan, anons ve ikramları beklemeden, engel olamamışçasına başını omzuma dayamış, sessiz bir nefesle dalmıştı uykuya, bulunduğu tarafın penceresinin kalkanını kapatarak.
Sonra kolunu koluma dolamış hafifçe yana dönerek, ayağını ayağımın üstüne atma çabasını yaşamış, çözmeye fırsat bulamadığı emniyet kemeri kendisini engelleyince bu isteğinden vazgeçmişti uykusunun molasız zamanında.
Sevgiye ihtiyacı vardı diye düşündüm Sonia’nın, hem yıllarca birikmiş, ana-baba-vatan… Kim bilir belki de “Âşığım” diyebileceği son bir sevgiye, sevgiliye. Benim-bizim sevgimiz doyurmamıştı onu. Belki de müziği, renkleri, çiçekleri, kuşları, baharları da sevmek istemişti. Onun için coşmuş, taşmış ve yorulmuş olabilirdi belki de zihninde.
Rahatsız etmedim onu. Hostes geçerken her seferinde “Sus!” işareti yaptım ona. Gerçekten sevinç dolu bir uyku halinde idi ve üç saatlik yolculuk boyunca rahatsız olmaması için kıpırdamadım bile. İstedim ki sevincini gönlünde devamlılıkla yaşasın.
“Affedersiniz!” diyerek kendine geldi Sonia, uçağın tekerlerinin yere konmasında çıkarttığı sesle. Gerçekten bir gönül yorgunluğu içindeydi ve yıllarca omuzlarında birikmiş bu yorgunluğu omzumda dinlendirebilmiş miydi acaba? Yoksa büro temizliğinde, çay dağıtımında, tabldotun üleştirilmesinde çok yorulmuş olduğunu sanmıyordum.
Sonia, az-uz değil, bir ömür içine sığabilecek bir yaşamı üç yılın içine sığdırmış, sığdırmak zorunda kalmıştı. Yorulmuştu, bitkindi, tahammül sınırlarının sonuna ulaşmıştı belki de.
Zor beklemişti Sonia uçağın kapılarının açılmasını ve beni bırakıp ilk inen o idi uçaktan, ama beni beklemek zorunda kalmıştı tuttuğu taksinin başında, hatta belki de sitemle.
Özellikle ramazanlarda bilirim. İnsanlar 10-15 saat oruç tutarlar da, topun patlamasına, ya da ezanın okunmasına 5-10 dakika kala tüm sabırlarını tüketirlerdi. Sonia, çok zaman iftarımızı büroda yapmak zorunda kaldığımızdan dolayı bilirdi bu sabırsızlığımızı…
Ve benden de beklediği sabırsızlığına saygı gösterilmesi idi, sanırım.
Bu arada sırası gelmişken söyleyeyim. Sonia başlangıçta koyu bir Katolik’ti. Çok zaman evlerimizde iftar yapmamıza rağmen, büroda iftar yapacağımız zamanlar daha öğleninden bizim için bir şeyler hazırlamağa gayretli oluyor, iftarda kuş sütünün eksik olmamasına çalışıyordu neredeyse.
Ve tüm ısrarlarımıza rağmen gelip oturmuyordu yanımıza, bizimle yemiyordu, bir hizmetçi gibi, sessizce bir odada bekliyordu, bir şey istememizi bekleyerek. Sonra bir gün elinde Kur’an’ın Türkçesini gördüm ve sordu bana;
“Nasıl Müslüman olunur?” diye. Doğrusu bu konuda mürekkep yalamışlığım yoktu, “Cuma Namazında hocaya sorup öğreneyim!” demiştim ve unutmuştum, hem de birkaç Cuma üst üste. Ama adım gibi biliyordum ki, bunu da kitabında yazmıştı mutlaka ve mutlaka. Çünkü öğrendiğinin akabinde Müslüman olmuştu; “Eşhedü…” diye başlayıp Müslümanlığın ilk gereği olan Arapça cümleyi tamamlayarak.
Muazzam bir kavuşmaydı ailesiyle kucaklaşması. Gördüklerimi anlatmam olası değil. Oldukça yaşlı görünen, daha doğrusu gönül yorgunluğuyla genç yaşta yaşlanmış, çökmüş anne-babası vardı Sonia’nın. Kardeşi yoktu ve kendilerinden oldukça uzaklaşmış, uzak kalmış akrabalarını saymazsak kimi-kimseleri de yoktu.
Bu, belki benim, evvelden zihnimde düşündüklerimin yaşama geçirilme ümidi olabilir diye düşündüm o an. Hani “Anneni-babanı Türkiyeli yaparız!” diye iki kelime etmiştim ya…
Görev görevdi, geciktirilmeden yapılması gereken. Sonia annesine babasına döndü lisanını unutmuşçasına Türkçe olarak;
“İsminin baş harfi Ogün diye başlayan patronumla…” durakladı, Türkçesiyle belki de Portekizcesini karıştırmıştı. Aslında isminin baş harfi olarak “O” demek istemişti, belki de; “İsmi Ogün” diye başlamak istemişti cümlesine de dili sürçmüştü(58) herhalde. Hemen ve kendi diliyle, ya da babasının-annesinin anlayacağı dille bir şeyler söyledi, benim anlayamadığım, sonra bana dönüp nezaketini konuşturdu;
“Beni, ben olmaktan çıkaranı bulmağa gideceğimizi söyledim!” dedi.
Yolu, izi aradan geçen onca zamana rağmen o kadar iyi biliyordu ki sert adımlarla belirli bir yöne gitmeğe başladı. Abarttım denmezse, neredeyse koşarak yetişmeye çalışıyordum kendisine.
“Allah şerrinden(59), gazabından(60) korusun, karşısındakini” diye düşünmeden edemedim.
Yanılmamıştı Sonia. Juan (ki onlar Huan) diye söylüyorlardı bir başka esmere kur yapmakla meşguldü. Sonia yan masadaki bir sandalyeyi izin almadan çekip yanına oturdu Juan’ın. Hayret etmişti adam, inanamamıştı belki de.
Gene anlayamayacağım bir şekilde konuştular aralarında ve üçü birden kalkıp yanıma geldiler. Sonra da bir arabaya bindik. Sonia direksiyona geçerken İngilizce olarak;
“Bundan sonra aranızda bile İngilizce konuşun, çünkü beyefendi bizim lisanımızı bilmiyor!” dedi.
Sonia belirli bir yerde ki, bir uçurum kenarıydı orası, durdu. Ben de Juan’ın elinden tutup uçurum kenarına getirip elini bıraktım ve;
“Ya atla, ya da ben itekleyeceğim!” deyince pantolonun ön tarafında gittikçe büyüyen bir yaşlık oluşmaya başladı. Bu korku, bu yaşam şekli ona yeterdi, hele de kız arkadaşının yanında…
“Ya da…” deyince tekrar, umutla döndü genç adam;
“Ya da ömür boyu seveceğin ve yuva kuracağın biri dışında kimseye kur yapmamağa, ümit vermemeğe çalışacağına, bir başkasına bakmayacağına dair İncil üzerine söz ver!”
Bana değil, Sonia’nın dizlerine kapandı kendi lisanında konuşmasına rağmen onun şöyle bir şeyler demiş olabileceğini düşündüm;
“Üzgünüm, affet! Söz veriyorum İsa üstüne…”
Dili dolanmıştı. Yapacak uygulayacak bir şey kalmamış gibiydi bir konu hariç;
“Ver bakalım şu 20.000 Euro’yu!” dedim.
“Ben 10.000 Euro’ya anlaşmıştım. ‘Kız arkadaşını bırak git, trink(61) 10.000 Euro senin’ demişlerdi. Ben de Sonia’nın kolası içine onların verdiği ilâcı koyduktan sonra onların dediği gibi defolup geri döndüm. Beni yanlıştan döndürdünüz. Şimdiki arkadaşımın başına da aynı şey gelecekti belki de. Onu Allah korudu, onu sevdiğim için onunla hemen kiliseye gidip evleneceğim.”
Çekinmeden, belki de bizlerden bile utanmadan bizimle gelen genç kıza sarıldı, yanağından öptü onu.
Gelirken olduğu gibi dönerken de Sonia’nın kullandığı Juan’ın arabasıyla indik şehre. Bir münasip yerde durdu Sonia, indik, o da ayrılıp gitti bizden kız arkadaşıyla. Sonia’nın hayatından da, kendi çirkin hayatından da sıyrılmıştı ama Sonia kendisinin arındığına inanamıyordu (bence).
Geri döndük. Sonia’nın anne-babası gelmeleri teklifime kısaca “Sonra” diye cevap vermişlerdi…
Yoğun iş tempomuz devam ediyordu.
Bir gün müjde gibi koydu kitabını önümüze, ayrı-ayrı baş sayfaları imzalanmış olarak. Editörü kitabın tüm giderlerini, satıldığı takdirde sonradan ödenmek üzere karşılamıştı. Satılmak ne demek, çok satanlar listesinde yer aldığını öğrendik sonradan.
Tam bu sıralarda, benimle evlenmek konusunda alay eden Cumhur abinin başı bağlanmak üzereydi. Ve ikimiz de düşünüyorduk, Sonia bu muazzam başarı sonunda kazandıkları ile bizi terk ederse ne yapardık?
Oysa o kadar para-pulun içinde olmasına rağmen mütevazı(62) yaşamından vazgeçmemiş, hiçbir değişiklik yapmamıştı yaşamında Sonia.
Yine odasında, gene laptopunun(63) başında, yine yeni eserler peşinde idi, görevlerini asla aksatmadan, bizimle ilgili çalışmaları daima tamamlayarak.
Cumhur abinin nikâhına sırf onun için güzelleşerek ve yeni elbiselerle geldi. Güzeldi, daha da güzel olmuştu.
Nikâhın sonunda, takılar takılırken Sonia yerinden kalkmış oldukça pahalı olduğunu sandığım bir kolyeyi geline takmış, onu yanaklarından öpmüş, Cumhur abiye de kocaman bir altın taktıktan sonra, Cumhur abinin tüm engellemelerine karşın elinden öpmüştü onu.
Hafif bir müzik başlamıştı, önce gelinle-damadın dans ettiği. Gelin Sonia’ya kaş-göz işareti yaptı, görmüştüm, anlamıştım. O bana, ben ona bakıyordum. Yanına geldim;
“Benimle…” Cümlemi tamamlamamı beklemedi hemen “Evet!” dedi.
Dönerken sahnede;
“Her şeyi unutsam, unutabilsem!” dedi.
“Unut gitsin öyleyse!” dedim
“Unuttum, çünkü seni çok seviyorum!” dedi…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Dünyada Sonia (Sonya) isimli Portekizli bir genç kız yaşamıştır, Cumhur ve Ogün yaşamışlar mıdır, bilemem. Bu isim bazı Avrupa ülkelerinde Sonja olarak yazılmakta (yine Sonya olarak) okunmakta, söylenmektedir.
(1) Har Vurup Harman Savurmak; Gereksiz yere, hesapsızca harcayarak tüketmek, bol bol harcayıp bitirmek.
(2) Enflasyon; Yaşam pahalılığı. Para şişkinliği. Piyasada işlemde bulunan para miktarıyla malların ve satın alınılabilir hizmetlerin toplamı arasındaki açığın büyümesi nedeniyle ortaya çıkan ve fiyatların toptan yükselişi, paranın değerinin düşmesi biçiminde kendini gösteren ekonomik ve parasal durum.
Kur Ayarlamaları (Devalüasyon); Ulusal paranın yabancı para birimleri karşısında değerinin isteyerek belli bir amaca yönelik olarak düşürülmesi.
Parite; Bir ülkenin para biriminin bir başka ülke para birimine karşı değeri.
(3) Meleke; Yeti. Tekrarlama sonucu kazanılan yatkınlık, alışkanlık.
(4) Parmak Basmak; Belli bir konuya, bir noktaya dikkati çekmek. Genellikle sağ elinin başparmağının ucuna mürekkep sürerek, imza yerine geçmek üzere bir yere bastırmak.
(5) O kadar çok insan Kur’an’da geçiyor diyerek çocuklarına yanlış isimler veriyorlar ki! (Başvuru Noktası: 01.KASIM.2012, Bütün Dünya Dergisi, Orhan VELİDEDEOĞLU’nun “KAPRİS” adlı yazısı) Ufacık bir iki not; Asiye; Allah’a isyan eden, Aleyna; sıkıntı-belâ, İrem; sahte cennet, Sanem; put gibi.
Bu konuda Haber Türk Gazetesinde bir müftünün yazısını okumuştum (eserde bu da geçiyor, 09.EKİM.2012). Müftü şöyle demiş; “Kur’an’da var diye her isim çocuğa konmaz!” Bu arada eserde söylenen bir isim dikkatimi çekti, inceltme işaretinin önemi olarak. Betül Farsça keçi, Betûl ise bakire demekmiş. Ankara Atatürk Lisesindeyken, Rahmetli Hocam A. Şevket BOHÇA da, “inkilâp=bu köpekler, inkılâp=terakki, ilerleyiş” olarak öğretmişti bize bir noktanın değeri olarak)
(6) Felekten Gece Çalmak; Her şeyi bir kenara bırakıp eğlenceli hoşça vakit geçirmek (Yanlış aklımda kalmadıysa; “Seni özlemekten yoruldum…” diye başlayan “Felekten bir gece çalsak, diyorum!” şeklinde bir Türk Sanat Müziği eseri vardı).
(7) Görücü Usulü; Birilerinin (özellikle anne-baba) genellikle oğlan yerine, kız yerine de olabilir birini beğenmesi ve onunla konusu geçenin evlendirilmesi.
Görücü usulü evlenmede damat veya gelin adaylarının birbirini görüp-beğenmesi şart değildir. Aile büyükleri karar verdiyse “Siz bilirsiniz!” söylemi ile bu iş biter. Bundan sonra söylenecek tek söz; “Onlar erecekler muratlarına, biz çıkalım kerevetlerine!” dir.
(8) Bastır paraları Leyla’ya, bir daha mı geleceğiz dünyaya… Aslı; “Bas bas paraları Leylâ’ya, bi daha mı gelicez dünyaya” şeklinde olan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; İlhan Behlül PEKTAŞ’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait olup eser Kürdîlihicazkâr Makamındadır.
(9) Mızıkçılık Etmek; Oyun ya da herhangi bir işi çeşitli bahanelerle bozmaya çalışmak, ya da bozmak, sonucuna rıza göstermemek.
(10) Rezervasyon; Müşterilere yer ayırma işi ve bu işi yapan bölüm.
(11) Mürüvvetini Görmek; Evlâdının mutluluk verici günlerini görerek sevinmek. Evlâdının kendisine hizmet ve yardım etmesiyle rahat bir yaşam içinde olmak.
(12) Bet Sesli (Sesi Bet Olmak); Özellikle şarkı söylemeye uygun olmayan ses sahibi
(13) Haytalık; Külhanbeylik, kabadayılık, serserilik.
(14) Fersah Fersah; Pek çok, bol bol anlamındadır. Arası zor kapatılacak bir mesafede, yetişilmesi güç, çok ileri noktada bulunma durumu.
(15) O Taraklarda Bezi Olmamak: Bir halk deyimi olup o işle, o konuyla, o uğraşla her ne ise ilişkisi ve ilgisi olmamak. İlgilenmemek, ilişiği bulunmamak.
(16) Hoşgörü (Müsamaha); Tolerans. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme.
(17) Kanka; Kanki olarak da söylenmekte. Kan Kardeşin kısaltılmışı gibi ilk hecelerden oluşmuş bir kelime gibi gözükse de, insanın her türlü sırrını ve yaşamının her bölümünü kardeşçe paylaşma yakınlığındaki kafa dengi kişi.
(18) Eski Kulağı Kesik; Görmüş-geçirmiş, bilgi ve deneyimi fazla olan, argo tabirle uyanık.
(19) Cümle Âlem (Dünya Âlem); Kim var, kim yoksa herkes.
(20) Cafcaflı; Gösterişli, fazla şık, şatafatlı (Karışık, gürültülü, patırtılı, hatta tehlikeli anlamları da vardır).
Şatafatlı; Gösterişli, fazla şık, cafcaflı.
Peh-Peh: Bazen üç “Peh” arka arkaya da kullanılmaktadır. Genel olarak beğenmek, beğendirmek, şaşmak anlamında “Breh! Breh!” şeklinde de söylenirse de asıl anlamı taşkınlık derecesinde iltifat etmek, saygı göstermek, argo tabirle menfaat karşılığı yağ çekmektir.
(21) Avam Tabir; Genel Anlatım. Halkın anlayacağı bir deyiş. Herkesin anlayabileceği bir terim.
(22) Dekorasyon; Dekor yapma. Bir yeri düzenleme, süsleme.
(23) Güzel Bakmak Sevap; Asıldır. “Güzele bakmak sevap!” yanlış, değiştirilmiş halidir.
(24) Dekolte; Kadın kıyafetlerinde kısmen açıkta bırakan giyim [Décolleté; Yakasız( Fransızca) Boyun, omuz, göğüs ve sırtın bir bölümünü açıkta bırakan kadın giysisi. Açık, örtüsüz, çıplak.
(25) Şark Çıbanı; Genelde sivrisineklerle bulaşan bir parazitin yol açtığı, en çok doğu illerimizde görülen, tedavisi bir-iki yıl sürdüğü için “Yıl Çıbanı” da denilen çıban.
(26) Lehçe; Diyalekt. Bir dilin belli coğrafi bölgedeki insanlar tarafından konuşulan çeşidi.
(27) Haşmetli; Görkemli, muhteşem, gösterişli, heybetli, büyük, kibar, nazik, alçakgönüllü.
(28) Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri; “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir. Ancak argo olarak; “Gereksizce, bıktırıcı, usandırıcı, yanıltıcı sualler” anlamındadır.
(29) Hayatı anlamak ve ona anlam katmak için sorular çok önemlidir. Emrehan HALICI
(30) Ufak Tefek; Türkçemizdeki masa-musa, sandalye-mandalye der gibi bir söz. “Ufak-tefek “diye başlayan şarkı bilindiği gibi KAYAHAN’a ait bir şarkının ilk sözleri. (Little-mitil Cumhur’un uydurması!)
(31) İstifini Bozmamak; Herhangi bir davranışta bulunmasına yol açması beklenen bir olay karşısında eski durumunu değiştirmemek, hiç aldırış etmemek, davranışını hiç değiştirmemek.
(32) Çat Pat; Yarım yamalık, şöyle böyle, çok az, biraz, kırık dökük. Uygunsuz zamanlarda. Zamanlı zamansız.
(33) Risk; Bir zarara uğrama tehlikesi, zarar görme olasılığı. Bir tehlikenin gerçekleşme olasılığı ile gerçekleşmesi halinde sonucun şiddetinin ele alınması.
(34) Ağız Tadıyla; Rahatlık, dirlik düzen içinde, içine sine sine, huzurla. Tadını, lezzetini alarak.
(35) Semere; İstenilen sonuç, yarar, verim, ürün, meyve, yemiş.
(36) Mukadder; Yazgıda var ve ilgili olan, alında yazılı olan (alınyazısı), ilâhi takdir, kader.
(37) Ahenk; Uyum; Anlaşma, uyuşma, iyi geçinme.
(38) Fransız Kalmak; Türkçemizde; “Bir konuyu gerektiği gibi bilmemek, özellikle de konunun özüne inmemiş olmak, ilgilenmemek, önem vermemek, hatta soğuk davranmak” gibi anlamları kapsar. Tamamen ilgisiz ve bilgisiz olmaktan farklı bir deyiştir.
(39) Sansürlemek; Sansür uygulamak, sansürden geçirmek, sansür etmek.
(40) Dirayet; Beceriklilik, yetenek, ustalık. Kavrayış, zekâ.
(41) Serüven; Bir kimsenin başından geçen, ya da içine atılmış olduğu, içinde beklenmedik heyecanlı olguların bulunduğu olay.
(42) Körletmek (Köreltmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak. Keskinliğini yitirmesine yol açmak.
(43) Cariye; Yabancı ülkelerden kaçırılıp özgürlükten yoksun bırakılan, alınıp satılabilen, her konuda efendisinin isteklerine bağlı bulunan genç kadın, halayık
(44) Tapon Mal; Elde kalmış, düşük nitelikte mal.
(45) İntiba; İzlenim. Bir durum veya olayın duyular yoluyla insan üzerinde bıraktığı etki, imaj. Uyaranların, duyu organları ve ilişkili sinirler üzerindeki etkileri.
(46) Usturuplu; “Derli-toplu, akla mantığa uygun, ortama yakışır bir biçimde, ustalıklı ve uygun” anlamlarında kullanılan bir terim.
(47) Sitem; Bir kimseye yaptığı bir hareketin veya söylediği sözün üzüntü, alınganlık, kırgınlık vb. duygular uyandırdığını öfkelenmeden belirtme.
(48) İzbandut (Izbandut); Görünüşü ve davranışlarıyla korku salan adam.
(49) Minnet; Yapılan bir iyiliğe karşı kendini borçlu sayma. Teşekkür etme. Gönül borcu. Müdana.
(50) Yemin Billâh Etmek; Tanrı adına ant içmek.
(51) Vesile; Sebep, bahane, elverişli durum, fırsat.
(52) Editör; Fransızca “éditeur” kelimesinden türetilen bu kelime “Basıma gidecek bir yayını hazırlayan kişi” anlamındadır, bugün için “yayımcı” ya da “yayımlayan” şeklinde kelimeler kullanılmakla beraber editör kelimesi güncelliğini korumaktadır.
(53) Kur Yapmak; Karşı cinsten birine ilgi göstererek onun hoşuna gitmeye, gönlünü çelmeye çalışmak, bir kimsenin duygularını okşayacak biçimde davranarak onu elde etmeye çalışmak.
(54) Klâsörlemek; Bilgi ve belgeleri klâsörler halinde muhafaza etmek.
(55) Garez; Birine karşı kötülük etme isteği, kin, düşmanlık. Amaç.
(56) Beni burda bırak git, git gidebilirsen… “Gözyaşımda saklısın, ağlayamam ben” diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Seyhan GİRGİNER’e, Bestesi Zekai TUNCA’ya ait olup eser Hicaz Makamındadır.
(57) Sakın geç kalma erken gel… Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ahmet RASİM’e, Bestesi; Tatyos Efendiye ait olup eser Uşşak Makamındadır.
(58) Dil Sürçmesi; Sözleri düzgün ve yerinde söyleyememe. Söz ya da yazıyla belirtilmek istenen bir düşüncede kimi sözcüklerin istenmeden araya girmesi ve anlam değiştirmesi.
(59) Şer; Kötülük, fenalık, kötü, fena iş. Ceza ve kınamaya uygun davranış(lar)
(60) Gazap; Kızgınlık, öfke.
(61) Trink; Düşen bir metalin çıkardığı ses olmakla beraber, argo da “peşin, hemen ödenecek para” anlamına gelen söz.
(62) Mütevazı; Alçak gönüllü, gösterişsiz, iddiasız.
(63) Laptop; Dizüstü bilgisayar.