Merhaba Sevdiğim,

Bir süre, sana yazmayı ve göndermeyi düşündüğüm satırlara nasıl başlayacağımı, ya da nasıl başlamam gerektiğini düşündüm. Sanırım yukarıda ki satırımdaki başlangıç, bana en uygun olandı. Çünkü seven bendim.

Sonra “Nasıl devam edeyim?” diye düşündüm. Başlangıçtan şu anıma kadar yaşadıklarımızı ve düşündüklerimi sırasıyla mı, yoksa aklıma geldiğince, aklımdan geçtiğince, karmakarışık olarak mı yazaydım, yazdıraydım?

Karmakarışık olsun istedim. Çünkü öylesine karmaşık ve dolu ki yaşantım seninle! Bu bir…

İkincisi ise; bu halimde, bu sıkıntılarımla her şeyi sırasıyla kronolojikmiş(1) gibi hazırlayıp-hatırlayıp sıraya dizmem o kadar zor ki! Ne şu şekilde diye sıraya koyabiliyorum, ne de aklıma gelenleri zapt edebiliyorum, satırlarımın aralarına mutluluklarımı da, sitemlerimi de, şikâyetlerimi de, aradıklarımı da ve doğal olarak aşkımı, bulamadıklarımı da sığdırmaya çalışacağım.

Ve bir diğer faktör de, çok zaman elimi bile kıpırdatacak dermanım olmuyor. Yazımı tanırsın, bu nedenle açıklıyorum; bu satırları; bana bakan hemşire kızım söylediklerime göre yazıyor. O; çok şeyi, hatta sırlarım dâhil, her şeyi paylaştığım genç bir hemşire kız.

Noktalama işaretlerine, düşkün olduğunu biliyorum, yazarken de konuşurken de. Ama bu seferlik unutuver gitsin, desem? Hemen örneklediğin konu geldi aklıma; hani padişahın oğluna ders veren öğretmenin bir virgülle hayatını kurtarması gibi: “Oku; baban gibi eşek olma!” demedim, “Oku baban gibi, eşek olma!” dedim gibi. Bir de; “Noktalar, virgüller yerlerinize marş, marş!” diye komutun vardı. Sıkılınca iğnelemek istediğinde, ağzını uygun bir şekilde doldurarak sarf ettiğin!

Tahmin ediyorum değil, anlıyorum değil, biliyorum, hani derler ya; “Resmen biliyorum.” Senin yaşadığın, benim ise; bizim yaşadığımız dediğim şey, bizim yaşadığımız devirlerde bir ortaokul-lise macerası idi, ta başlangıcından beri hem.

Varlığımdan hoşlandın, zevk aldın elini tutmamdan, beline sarılmamdan, kucaklamamdan. Öpmene izin vermek ne demek, ben istemiştim öpmeni, koklamanı, kucaklamanı. İstesen beni bile verirdim sana, istemedin ama. Çünkü gerçekten, herhalde istemediğin için olsa gerek, sevmedin beni, sevemedin diyemem ki, o kadar yardım etmeme, gönül kapımı senin için hep açık tutmama rağmen.

Ve ben hâlâ o benim, doğduğum günkü gibi.

Oysa hatırlıyorsun değil mi? Amcanın motosikletini, haydi “çalmak” fiili yerine “ödünç almıştın” diye hatırlatayım. Beni gezdirmek istemiştin. Heyecanlanmıştım, motosikletle gidiyor olmaktan değil, yaşamımdan, seninle birlikte olmaktan dolayı uçuyordum. Sen arkandaki selede oturmamdan, beline sıkı sıkıya sarılmamdan dolayı mutlu gibiydin.

Ya da ben öyle sanıyordum. Ben ise? Başka kim sevgiyi mevcudiyetinde hissedip de böyle delicesine sarılırdı ki birine, gençlik çağlarımızı yaşıyor olsak da? Sen de hoşnut muydun? Sanmıyorum, sadece yaşamında bir başkası olmadığı, ya da bir başkası seni henüz hak etmediği için sarılmama müsaade etmiştin, ya da ediyordun.

Neden mi? Hemen biraz sonra anlatacağım. Ama önce bu motosiklet olayını bitireyim, çünkü içimde, o gün söyleyemediklerimin heyecanını yaşıyorum yeniden.

Kızgın bir yaz günü olmasına rağmen, süratli kullandığından üşüyor gibiydim, perdelemene rağmen. “Biraz yavaş sür, yakışıklı sevgilim!” dedim, fısıldar gibi, ama caddelerin bile kulaklarının duyacağı kadar!

Bir şey dediğimi hissetmiş, ama ne söylediğimi anlayamamıştın, galiba. Zaten ben de bu kadar dobra dobra(2) söyleyemezdim motosikletin gürültüsüne abanınca. “Ne?” diye arkana dönünce, caddenin bir başından öteki başına, sağ kulvardan-sol kulvara nasıl geçtiğimizi ne sen, ne de ben anlayabildik ve ata biner gibi ayağa kalkınca toparlayabildin motosikleti.

Allah’tan karşıdan gelen bir vasıtanın ya da bir şeyin olmaması canımızın garantisi olmuştu. Ben korkmamıştım, hatta abarttığımı düşün istersen, bana yetmeyen, senin önemsemediğin sevgimle, beraberce ölmekten mutlu olacağımı bile düşündüm, o çok kısa anlar içinde.

“Geçmiş olsun!” dedin, sarıldın bana, ben heyecandan ölmek modunda iken, sen görevini yapmış bir eda içindeydin gubarır(3) gibi. Kahırlı, kızgın, sinirli, mahcup(4) çömeldin olduğun yere. Belki yaptığın harekette bir tedirginlik(5) yaşıyordun. Ağlamaklıydın, sanırım korkudan değil, kendin dışındaki bir cana, yani bu sefer de ben gubararak söylüyorum;  yani bana zarar vermek gibi bir düşünceyi yaşamandan dolayı olsa gerek!

Bir kamyonet geçiyordu yanımızda aykırı. İşaret ettin. Durdu ve yemin ettin, gözlerime bakarak; “Bir daha andım olsun, kullanmam, elimi bile dokundurmam motosiklete!” diye.

Pazarlık edip motosikleti el ele biraz zorlanarak da olsa, kamyonetin arka tarafına yükledik. Şoför bir sigara yaktı, artık para kazanacak olmanın keyfinden mi, neyse? Sen de istedin. Seni hem de motosiklet kullanmak yeteneğin olmasına rağmen, ilk defa sigara içerken görüyordum!

“Hiç yakışmadı sana, biliyor musun?” dedim. Saniye sekmedi aramızda hemen asfalta atıp basıp söndürdün, tek nefes çekmiştin hâlbuki. Ve yıllarca bildim ki, o ilk ve tek sigaran olmuştu senin, ne dudaklarında, ne de kokunda asla hissetmedim bir kez daha, ne açıktan açığa, ne gizli-gizli.

Yıkılmasın diye tutmak için, sen yanında kaldın motosikletin, sen kalırsan, ben de şoför mahallinde oturamazdım ki! Saçlarımızı yine rüzgâr dağıtıyordu, geriye yönelirken, birazcık da olsa inkisar(16) ve suçluluk yüklü.

Ve o arada sanki cebinden bir şey düştü gibi geldi bana. “Bir şey düşürdün galiba”, dedim. “Üşüdüm” anladın ve sırtından montunu çıkartıp üstüme örtmeğe çalıştın. Gülüştük anlaşılınca söylemek istediğimi, anladığını ve hareketini.

Çok kişi bunu; “Bir defa anladın, onda da yanlış anladın!” gibi tekerleme şeklinde söylüyordu, bazen.

Eve ulaştığımızda telâşlandı yengen, kaskını elinde görünce. Kamyonet şoförüne parasını verip savdı ve biz paçayı kurtardık(7), bir-iki kelimeyle!

Hatırladın hepsini değil mi?

Sonra ikinci bir badireyi(8) babanın arabasıyla yaşadık. Henüz on sekiz yaşında değildin. Nedenini bilmez olabilir misin? Babanın arabasıyla hava atmak hoşuna gidiyordu. Baban bir yerlerde görevliyse, ya da o gün arabayı bırakmışsa evin önünde, kontak anahtarının yerini biliyordun, önce beni haberdar ediyordun, sonra da amcaoğullarınla, dayıkızını, yakınlardan. Bir gün yanına oturmak istedim, devamlı arka tarafta oturmak yerine. Gülümseyerek sitem ettin(9), akrabaların gelinceye kadar;

“Kalk kız yanımdan! Neme lâzım, bu genç yaşımda aklımı başımdan falan alırsın, okumadan, etmeden, geç arkaya otur!” dedin.

Yaşantımda senden duyduğum en güzel sözdü bu, ama biliyordum, aklını başından alacak yeterlilikte olmadığımı. Devamı mı? Gayet tabii, polis amcalar bizi yakaladılar, babanın ruhsatı ve bir polis eşliğinde hepimizi annene teslim ettiler.

Günün mana ve önemine göre oldukça katmerli bir zılgıt(10) yemiştik, önce annenden, sonra gelip bizi evine toplayan babandan ve babanın ulaştığı büyüklerimizden. Ama ders olmuş, on sekizine bastığının ertesi gününde, yalnızca bir gün gecikme ile Ehliyet ya da Sürücü Belgesi dediğimiz o belgeyi alıp cebine koyup, bizi dondurma yemeğe götürmüştün, hemen.

Araba deyince bir hatıra dizisi oluştu gönlümde;

Biri çok ve hem oldukça çok önemliydi, senin için. Çünkü hayatın boyunca izini taşıdın onun. Önceliği ona vereyim, diğerlerini de sırası gelince yazdırmaya çalışayım, önemsemediğim.

O gün doğum günün müydü, ya da önemli bir gün müydü neydi, neyse hatırlayamadığım! Dalgın geçerken yeşil ışıkta, karşıdan-karşıya bir arabanın aynası sol koluna vurmuş, araç ışıklara bakmadan kaçmış, polis neden sonra yakalayabilmişti sürücüyü. Polis, şoförün ifadesinde senin bile gözünden kaçmayan bir sürü abukluk(11), ya da terslik, yanlışlık olmasına rağmen ifadesini itiraf olarak almış ve gereğini yapmıştı.

Senin verdiğin şahadeti(12) ise dikkate bile almadan karalamıştı raporunu Polis Memuru. O şoförün patronu ve yanında telâşlı bir şekilde parmaklarıyla oynayan, hatta tahmin ettiğin kadarıyla alkollü olduğunu hissettiğin oğlu senin her türlü hastane giderlerini karşılayacaklarını söylemişlermiş. Sanırım davranışlarının biçimi; vicdanlarını rahatlatmak içindi.

Seni ancak hastanenin o vefasız yataklarından birinde büzülmüş, kolun alçılanmış, bantlanmış olarak ve ilk defa ağlamaklı görmüştüm. “Hiç!” dedin sorgulamamıza, amcaoğulları ve dayıkızı ile…

O günkü mahzunluğunun(13) ve endişenin sebebini, daha sonra alçın açılırken anlamıştık. Başlangıç bir umuttu senin için, sonunda iyi şeyler olacağı kanısındaydın. Ama olmadı. Kemik eğri kaynamıştı, herhalde o günün koşullarında platin çivi falan gibi bir şeyler yoktu, uzun zaman geçti, hatırımda kalmamış. Üzüldün, hem de çok. Kolunun eğriliğine mi, tüm notları arkadaşların ulaştırmasına rağmen, derslerden bir süreliğine geri kalmana mı, yoksa kolundaki eğrilik nedeniyle askerlik yapamayacak oluşunun belirtilmiş olmasına mı?

İlk defa gözlerinde yaş gördüm. Seni yalnız bırakmamalıydım, ben de ağladım. “Kol kırılınca yen içinde kalmıyormuş!” çünkü. Haksız da sayılmazdım bence!

Diğer araba olayları o kadar önemli değil dediğim gibi, ama mademki hatıralar içindeyiz, bir-iki kelime fısıldayıvereyim onları da hatırlaman için.

İlkinde henüz kolun kırılmamıştı daha. Bana direksiyon dersi veriyordun, herhalde kalın kafalıydım ki anlayamıyordum, bir hareketime kızmış, bağırmıştın. Ben de gücenip arabadan inmiş, bir taksiye işaret ederek eve dönmüştüm.

Günlerce ne kapıyı açmış, ne telefonlarına cevap vermiş, ne de annemin tehditlerine kulak vermiştim. Bir gün karşılaştık sokak kapımız önünde.

Herhalde tesadüfü sen hazırlamıştın. Ne kadar süre kapı önünde “Ağaç olduğunu(14)” söylemedin, ama çok beklediğini adım gibi biliyordum.

“N’olur?”  dedin, sadece o kadar. Ve ben anında “Suya indiriverdim yelkenleri(15)” Aklında bile kalmamıştır, ama ben yine de şansımı deneyeyim istedim. Hatırladın mı?

Ötekisi ise; “Cümbür-cemaat(16)” doluşmuştuk arabana yine, gezmek için. Ehliyetin de vardı ya, hani. Bir okulun yanından geçerken bir top zıpladı arabanın önünde. “Eyvah!” dedin. Topu çiğneyip patlatmamak için mi, yoksa topun arkasından koşacak bir çocuk için mi? İkinci tahminin doğru olsa gerekti ki durmuştun ve duvardan atlayan bir çocuk, olanca gücüyle arabanın motor kapağına çarpıp burnunu kanatmıştı. Birimiz inip okula, birimiz top oynayan çocukların yanına gittik. Ben arabaya çarpan çocukla birlikte senin yanında kalmayı tercih ettim, dayıkızınla, hastaneye giderken.

Hastane Polisi ısrarla; “Nasıl çarptınız?” diye soruyordu, biz ve burnu kanayan çocuk da ısrarla “Kendisinin arabaya çarptığını” söylüyorduk, ama inandıramıyor, ikna edemiyorduk(17). Asıl handikap(18) annesi gelince, asıl pandomima(19) da çocuğun babası ve ağabeyi gelince koptu.

Çocuk ısrarla; “Ben çarptım arabaya!” demese, sanırım bize yetecek kadar (farkındaysan; “Eşek sudan gelinceye kadar!(20)” demiyorum) sopa yememiz mukadderdi(21)!

Gene de çocuğun babası altta kalmadı; “Neden o vakitte oradan geçiyordunuz ki? Geçmeseydiniz keşke!” demeden geçmedi sitemle.

Bir diğerini de cümbür cemaat yerine sıkış-tepiş(16) olarak sığdırmağa çalışayım hatıralarımıza, hatırlaman dileğiyle;

Mahalle arkadaşlarımızdan birini bir yakınının cenazesine ve mezarlığa gitmiştik. Araban yoktu. Bizi getiren arabaya sıkış-tepiş doluşmuştuk, taksinin arka kanepesine mecburen dört kişi oturmuştuk; sen-ben ve diğer ikisi. Bunalmış ve başımı omzuna dayamıştım, destek vermiştin başınla başıma. “Keşke hiç çekmeseydin o günkü desteğini” desem şu an, gücenmezsin değil mi?

 Neyse, tatlı ya da tatlı olmayan hatıralar, benim için hep gönlümde, beynimde, kalbimde muhafaza ettiler yerlerini, hem daima.

“Sevemedin” demiyorum, diyemem de. Çünkü beklentini hissediyordum. Evet, burada azıcık da olsa durmam gerek. Bilemiyordum diyemezdim, aklımdan geçen sadece hissetmek olabilirdi çünkü. Akrostiş(22) şiirlerim seni cezp etmiyordu(23).

“Aşığım sana, seni dünyalar kadar seviyorum!” şeklinde hissettirmelerim ilgi alanının içinde değildi, daha doğrusu ben senin ilgi alanında değildim, asla da olamamıştım desem, izahım daha kolay olacak senin davranış biçimini. Oysa ben sadece senin için doğup yaşadığıma inanıyordum.

Dün de, bugün de, yarından emin olsam, yarın da.

“Seni bir gün görmesem, göremezsem seni bir gün harap(24)” oluyordum.

Bazı yemekleri, özellikle de mantıyı, hem de çok sevdiğini biliyordum, senin için kaç kere mantı yaptığımı hatırlamamam mümkün değil. Öyle hazır fabrikasyon mantılar gibi değil. Örneğin “Bilecik Usulü(25)” desem! Gerçek ve yağsız kıymalı, bazen nohutlu ve bir tanesinin içine “Şans getirsin” diye mutlaka bir düğme saklardım. Ertesi gün iade ederdin düğmeyi, kime rastlarsan rastlasın, selâmsız-sabahsız(26).

Tepsiye dane dane dizerdim mantıları, fırınlar, daha sonra genelde et suyuyla, sarımsaklı yoğurt ve baharatını eksik bırakmadan sıcak sıcak yetiştirirdim evinize, okuldan geleceğine yakın vakitlerin hemen arifesinde. Annen bilirdi, senin bilmemekte direnmene rağmen.

Açardın ev telefonunu; “Teşekkür ederim!” derdin, bak bu konuda gerçekten centilmendin(27), hem de aşırı. Ama sevgi? “Sıfıra-sıfır, elde vardı sıfırdı.(28)

Senin dünyan başkaydı. Ne kuş sesleri, ne çiçeklerin kokusu, ne baharın coşkusu, ne mehtabın güzelliği, kırda yürümek hışır-hışır, yağmurda ıslanmak çisil-çisil, karda koşmak kıyır-kıyır, şiir ve musiki hiç ama hiç etkilemiyordu seni.

Bir tek gün, o bir tek gün babanın arabasını alan ağabeyin ile kırlara gitmiştik hani. Ağabeyin, sevdiğine (yani daha sonrasında karısı olan sevdiğine, kim bilir kaç yıllık evli idiler, öldüler mi, sağ mıdırlar, bilemiyorum, haberim de olamadı bu konuda, maalesef), sarı bir çiğdem, sonra araştırıp bulup dört yapraklı bir yonca vermişti.

Sense onun gibi araştırmak zahmetine bile girmeden çiçek ve yonca yerine bir papatyayı tutuşturup vermiştin elime.

“Bak bakalım, falında ne çıkacak?”

Oysa adın gibi biliyordun sanki “Sevmiyor!” çıkacağını. İçinden saydın, haksız değildin, hınzırca(29) gülüyordun, isabet kaydettiğine memnun olmuşçasına. Papatyanın sarı göbeği hâlâ mücevher kutumda, biliyor, anlıyor musun?

Sonra bir arkadaş buldun, benim hiç tanımadığım, o da tıpkı ben idi, ben gibi idi sonuçta, o da avucunu yalamıştı(30).

Kimdir, nedir, ne değildir, asla merak etmediğim, çünkü sen, bedenen olmasa da, gönlümde hep benimdin, kıskanmak bile, aklımın ucundan geçmemişti. Geçemezdi de. Ben seni yaşarken, sen başkasında mı yaşayacaktın ki? Mümkün değildi, keşke gülebilseydim!

Hemen öyle zevklenme, “Ben neymişim ki?!”, der gibi! Sana inat ben de bir arkadaş buldum kendime. Dikkat et, “Arkadaş” diyorum, sadece bir arkadaş…

Gayem, niyetim, seni unutmak mıydı, onun bana sevgisi yetecek miydi? Belki ilerde ben de onu sevecek miydim ki? Belki sevebilirdim, mümkün olacak olsa! Nişanlandık onunla, hatta.

Beraber fotoğraf da çektirdik. Yoksa kısasa kısas(31) mı geçmişti aklımdan?

Demişler ki; “Eli önce başkasının eline değdi!” Ne kadar büyük yanlışlık ve günahtı, değil mi? O, beni aniden bir gün içinde bıraktı, ertesi gün o zengin babanın kızıyla nikâhlanıp evlendi, yıldırım hızıyla. Şahit bile oldum evliliğine, ne de olsa, uzaktan da olsa akraba idik onunla, bir zamanlar…

Belki de yıldırım hızıyla gerçekleşmişti olaylar. Ve ben, terk edilişimi o hızla idrak edememiştim(32). Hem zaten bilinir ki; lüks bir oto ile bir bisiklet nasıl yarışırdı ki? Nasıl yarışsındı ki? Bana kalan, senin emanet bıraktığın gözyaşlarımdı sadece.

Hiç hissettin mi? Mümkün değil! Bir ufak bilgi; beni terk eden o çocuğa her ihtimale karşı arka arkaya iki çocuk doğurup, geleceğini garantiye almıştı o zengin kız.

Annem ta başlangıçta çekmişti kulağımı; “Senden ne köy olur, ne kasaba, ne buldun ki o çocukta?” diyerek.

Oysa sen merhametliydin, benim gördüğüm kadar. Bak bildiğim kadar demiyorum,  diyebilirdim de. Örneğin kafes kuşlarına, balıklara, karşıydın, hürriyetlerini kısıtlamak gibi gelirdi sana. Buna mukabil kadrolu olarak beslediğin kumruların vardı. Önce tek, sonra çift, daha sonra üç olmuştular.

Her sabah gıdalarını, annenin; “Pencereleri kirletiyorlar!” diye hayıflanmasına rağmen pencerenin önüne serperdin, çok zaman ekmek kırıkları olarak, bazı-bazı hususi yem alarak.

Kumruların babaları korkaktı, pek sokulmazdı pencereye, ama balkon altında “Efe gibi” dolaşırdı. Kendi yavrusu ile birlikte doğduğuna inandığı kedi yavrusu oldukça büyümesine rağmen üstüne yürüdüğünde çekinir, kaçardı.

Anne kumru, yavrusu ile anneli-kızlı beslenirlerdi, pencerede (Belki de anneli-oğullu, bilemem, konunun uzmanı değilim çünkü). Ama bu konuda bana anlattığın, hatta tedirgin olarak hemen yan komşun olarak bana gösterip ilettiğin olay çok enteresandı.

Yavru kuş, başlangıçlarda, tamahkârlık(33) edip yem torbasının içinden yem atıştırmaya çalışmış, sonuçta torba içinde kalarak boğulma raddelerine gelmişti. Fark etmiştin durumunu. Neredeyse hareketsiz kalan yavru kuşu torbadan çıkartmış, ağlamaklı bir şekilde bana getirmiştin. Ben de böyle hiçbir şeyden anlamazdım ki. Suni teneffüsler yaptırmaya mı çalışmadık, kanatlarını açıp nefes aldırmaya, orasını-burasını gevşetip-açmaya mı çalışmadık?

Başarılı olmuştum ama. Önce tek gözünü, sonra öteki gözünü de açıp şarkı söyler gibi guguklaşmağa başlayan kuş, ikimizi de neşelendirmişti. Annemin hayret dolu bakışları arasında bir kere daha kucaklamış, öpmek yerine yanaklarını yanaklarıma değdirmiş, sekerek gibi evine yönelmiştin, elindeki kuşu incitmemeğe çalışarak, hatta istersen bu hatırlayışımı abartı(34) olarak yorumla, kuşu gagasından öperek evine yönelmiştin.4

Anne kumru tedirgin bekliyordu, baba kumru da yanındaydı. Sen pencerede görününce uzaklaştı baba. Anne, yavrusunun sevincini tek başına yaşadı ve o günden sonra korkmadılar, çekinmediler senden. Neredeyse elinden yiyeceklerdi yemlerini.

Senin annen de muhterem bir insandı. Annenin devamlı yardımda bulunduğu çorap satıcısı, mendil satıcısı ve de dahi başka adlar verilebilecek muhtaç kadrolu insanlar gibi, kuşlar da senin kadrolu, beslemekte zorunlu olduğun varlıklar olmuştu, babaları hariç. Nedense o babaya ya sevdirememiştin kendini, ya da onun çekinikliği aşırı boyutta idi.

Sen, bende hep ilklerin tutkusuydun. Senin için sakız çiğnemeyi unutmuş, bırakmıştım, sen “Sevmem!” dediğin için. “Azat et saçlarını!” demiştin, saçlarımdaki toka için. Serbest bıraktım saçlarımı, ne toka, ne kurdele, ne de başka bir şeyle hapsettim bir daha.

Ve ilk kez bir sömestre tatilinde senin için boyatmıştım saçlarımı, sevdiğin renk kahverengi diye. Baştan aşağıya kahverengiydim. İlk pabuçlarım topuklu, kahverengi idi. Gözlerim senin favorin olmadığı için yakışmıyordu bana belki, çünkü kahverengi değillerdi, biliyorsun.

Bir komşu düğününde salon yerine, gecenin karanlığında ilk dans ettiğimdin sen, bilir-bilmez, ilk kez elimi tutan ve ilk kez öpen. Annemin defalar defalarca oluşmuş tepkisine rağmen o düğüne katılırken ilk kez hafif de olsa makyaj yapmıştım senin için, azıcık ruj, biraz tırnak boyası…

Düğünden geri dönüşümde dudaklarımın kırmızılığını, hatta morluğunu anlatamamıştım anneme!

İlk aşk olarak düşünmesen bile ilk sevgi dolu mektubumu da sana yazdım, içtenliğimin eseri. İlk kez senin özleminle uyandım bir sabah ve onu takip eden diğer tüm geciken sabahlarda.

Sen bu yaşlara geldin, saçların aklaştı, hatta seyreldi, döküldü, gözlerinde gözlükler, gözlerinin altında yağ torbaları, dökülmekte olan dişlerin ve duymakta sıkıntı çektiğin kulakların olmasına, tüm yakınlarını bir-bir kaybetmene rağmen hiç evlenmedin, yalnızlığını kendin kendinle evinde, emekli maaşınla yaşadın…

Bilirim bunları. Nasıl mı? Sır kalsın isterim ama… İstersen ara bul, daha doğrusu hemen hatırla, kimdi bizim kankamız(35) müşterek(36)? Hatırladın mı? İşte bunun için bu mektup, çünkü haberler kesildi aramızda.

Onu geçen sene sen, kefeniyle toprağa indirirken ben uzak mezarlardan birinin arkasındaydım, namahrem(37) olarak. Çünkü o deşifre olmak(38) istememişti, şimdi olması da ne onun için önemli, ne de benim için.

Bir yıl, senden haber almadan yaşamak zordu, zor. Ve şu anlarda artık o zorluk ne beni etkiliyor, ne de ilgilendiriyor. Çünkü çok yakın bir zamanda “Allahaısmarladık!” diyecek olmamın bilinci içindeyim.

Ve bazı şeyler başlamamış, başlamamakta direnmişti, ama bitecek. Bu; benim aşkımdı, tek başıma yüklendiğim, bir ömür taşıdığım, bir kere bile şaşırıp üleşmeğe kalkışıp da hiçbir zaman, hiç kimseyle üleşmediğim ve üleşmeyi de asla düşünmediğim…

Hatırlıyor musun, bilmem? Ortaokulu bitirmiştim. Tahsile devam etmeyi, okumayı bırakmıştım, sevmediğimden. O zamanlar ne böyle ilköğretim, ne cep telefonu, ne internet, ne de şu, ya da bu vardı! Sen de Üniversiteye girmek üzereydin.

Belleğimde çok fazla yer etmemiş bu kısım. Kendimi desteklemeye çalışıyorum şu an, beynimde.

Alamanya’ya ilk gidişler başlamıştı. Taş atıp da kolumuz mu yorulacaktı ki? Babamı o yıl kaybetmiş ve köyümüzün mezarlığına âlâyı-valâ(39) ile defnetmiştik, senin girişimlerin, yardımlarınla beş kuruş bile masraf etmeden, bu; lâfın gelişi tabii.

Ana-kız bir çikolata fabrikasının işçi isteğine karşılık olarak Alamanya’ya iş için başvurmuştuk, yani göle maya çalmıştık ve inanılması güç, ama göl maya tutmuştu! Alamanya deyişim o günkü deyişler için tabii, yoksa aslı Almanya biliyorsun.

Zaten bizim gibilere de  “Alamancı” ya da “Almancı” diyorlardı ya, hatırlar mısın?

Bu şans mıydı bizim için? Yoo! Hayır! Asla! Özlem bulut-bulut, öbek-öbekti aslında gönlümde. Senden ayrılmanın başka tarifi yoktu çünkü! Türkiye’de olduğumda hiç olmazsa yolunu gözlüyor, gidiş-gelişini görüyor, göz-göze gelmesek bile ki, sevgin olmadıktan sonra bu konuda dikkatli oluyor, ağaç gölgelerine, perde arkalarına gizleniyordum.

Hele bir de lisan bilgim üstünmüş gibi Almanya’ya giderken; “Ay em gidiyoring! Gut bay!(40)” deyişimi hatırlıyorum da bazı bazı, gülmemek elimde değil gibi geliyor bana. Oysa ortaokulda iken en çok zayıf not aldığım derslerden biri idi; lisan. Yeteneğim olsaydı senin gibi okumaya devam ederdim, Alamanya’lara işçi olarak gitmek yerine.

Tabii elimden hiçbir tutanımın olmamasının da önemini yadsıyamam.

Ve birden aklımda aşk birikintileri kopyalandı, şuradan-buradan, birkaç parça, birkaç tane, hepsi değil ama;

“Aşk, gecenin bir vaktinde; ‘Sen uyu, benim gitmem gerek!’ dediğinizde, ‘Uyanık kalıp seni biraz daha görmeyi tercih ederim!’ cevabını almaktır. Sıcaklıktır.

Aşk, rüzgârın ağaçların arasında dolaşırken çıkardığı sesi dinleyip sevgilisinin yanında olmadığına hayıflanmaktır. Yalnızlıktır.

Aşk, inceliktir, korumaktır. Sorumluluktur.

Aşk, hayata karşı işlenilen en doğru suç ortaklığıdır.

Aşk, hayatın tekdüzeliğine, bütün sıradanlığına en soylu başkaldırıdır. Ondan korkup kaçmak hiç kimseye yakışmaz. Ve elbette aşkı suçlamak, yargılamak, karalamak, inkâr etmek de asla yakışık olmaz.

Aşkın doğrusu yanlışı yoktur, zaten aşkın kendisi doğrudur. (41)

Almanya’ya gitmeden birkaç gün evvel dikkatli, çok dikkatli bakmıştın pencereme. Gülümsediğini hissettim, gördüm perde aralığından.

Aşk, insanı akılsız da yapıyormuş. Arkamdan vuran ışıkla siluetimin perdede şekillendiğini ve beni fark ederek gülümsediğini neden(lerden) sonra anladım kendimce, bir vesileyle(42) ve yaşamımda ilk defa Fizik Öğretmenimin de, Lisan Öğretmenim gibi bana devamlı olarak kırık not vermekte ne kadar haklı olduklarını düşündüm…

Almanya’daki yalnızlığım bunalttı beni. Türkiye’ye göre çok para kazanıyorduk, biraz tasarruflu olunca, ekmek-su dışında masraf yapmayınca, ete-süte para vermeyince ev-araba aldık.

Türkiye’ye, yorucu olmasına rağmen bana öğretmekte zorlandığın ama öğrendiğim benim kuvvetli direksiyonumla arabamızla gidip-geliyorduk, izinlerimizde. Kaç kere senin için aldığım hediyeleri, benim için onların sahibi sen olmana rağmen hiç hak etmediğini düşündüğüm kişilere verdiğimi düşünebiliyor musun?

Bir kez, bir kere bile ne “Merhaba!” ne de “Hoş geldin!” dedin, gelip-gittiğimi, ya da gelip-döndüğümü bildiğin halde, “Fakirlik” ya da belki de “Bana ulaşamamak” gururunla. Geçerken, bir-iki defa oldukça uzun sürelerle boş kalan ve fakat ışıkları yanan evimizin pencerelerine baktın.

Akıllanmıştım. Fizik Kurallarını öğrenmiştim. Odada ne lâmbayı yakıyor, ne de perdenin aralığından bakıyordum. Tül perdelerin arkası, görmem gereken zamanda, görmem gerekeni gösteriyordu bana, yani seni. Ben hep görüyor, hem tüm içtenliğimle, tüm varlığımda hissediyordum seni, ya sen?

Almanya’dan sana ilk mektubumu hatırlıyor musun, havadan-sudan bahsettiğim, içeriği hiç önemli değil? Türkiye için “Türkei” yerine “Türkay”, “Bay” yerine “Mr.” yazmam yetmiyormuş gibi, “Seni seviyorum” demeyi isteyerek; “Ich liebe dich!”(43) yerine “I love you!”(43) yazmış, sonuna da “Auf wiedersehen!(43)” yerine “afedersin(43)!” yazmıştım, bir mektup içinde ne gereği vardıysa? Ne de olsa okumuş, üniversite bitirmiş biri idin, hatta yurt dışlarına gittiğin de çalınmıştı kulağıma, Deutschland, ya da Germany, yani Alamanya hariç.

Gene de doğrularını öğretmiştin bana. Nasıl mı? Hatırlaman gerek! Zarfın üstüne, arkasına, kenarlarına, mektubunun bir yerlerine doğruları usulca, belirgin olmayacak ancak anlayacağım şekilde işaret ederek!

Bu bana ders olmuş, bir çırpıda ana dilim gibi öğrenmiştim ülke lisanını. Annem, ya da o yaşlardaki insanların yaşlandıkça bazı şeyleri öğrenmesi zor olsa gerekti, herhalde. Sana, seninle doyasıya beraber olmak arzusuyla kaleme aldığım mektuplarda kısaca özetleyip; “Anneme ve arkadaşlarına tercümanlık bile yapıyorum!” diye yazmıştım.

İnanmış mıydın bilmem, ama yaklaşık elli yıldan fazla bir zamandır satırlarla haberleşmemize rağmen cevaplamanı istediğim birçok konuda cevabını alamadım? Ama hatıraların içinde yer ediyordur, umarım.

En önemli konum ne idi, biliyor musun? Sevgi üstüne tek kelime bile söylemedin bana, söylememekte direndin. Hem hiç. Oysa ben o sarıpapatya göbeğine gözüm gibi baktım. Hâlâ da bakıyorum. Çünkü onda sen vardın, sen varsın.

Sana güzel görünmek için ‘yok zamanımda’ alıp da senin adına boynuma taktığım gümüş kolye de boynumda, yıkanırken bile çıkarmadığım. Oysa bir firkete(44) bile hediyen olmadı bana. Bırak herhangi bir başka şeyi…

Hiçbir şeyi unutmadım, unutmuyorum seninle ilgili. Bir yaz tatiline gelişimizde, annem henüz rahmetli olmamıştı ki bu konuya da hemen bu sözlerim ertesinde döneceğim, bazen zorunlu karşılaşmalarımızda “Merhabalaşıyorduk!” Ben asla ve ömrümce silmemiştim seni, silmedim, silemezdim de zaten gönül defterimden. “Kalbimin tek sahibi sendin ve orda yalnız sen vardın(45)” çünkü.

Bir kadınla gördüm seni, beraber yürüdüğümüz komşumuzun kızı ile ve o kadın seninle aynı yaşlarda gibi idi. Özellikle yaklaştım yanınıza; “Kim o?” dercesine. “Liseden penfriend(43)” deyip ismini söyledin, dilim dönmemişti ismini söylemek için, “Willkommen(43)” deyince; “İstersen ona kısaca ‘Mimi(43)’ diyebilirsin, biz öyle diyoruz!” demiştin.

 İliklerime kadar kıskanmıştım. Oysa daha sonra Sonya(43) ile de tanıştırmıştın beni. Neyse ki onun ismi kolaydı. Onu da kıskanmak modunda pas geçmemiştim, ama ne kadar gerekliydiyse?

Penfriend konusunda uzmandın galiba. Sadece Mimi ve Sonya değildi ziyaretine gelen. Bir de yine ismine dilim dönmeyen bir Fransız vardı, sen; “Sen de benim gibi ‘Nakşidil Sultan(46)’ de, o anlıyor, neden öyle dediğimi” demiştin.

Nereden nereye, değil mi? Kıskanma moduna girmem gerekmedi. “Ne arkadaşlıklarmış” diye hayret etmedim değildi, o zamanlar. Oysa benim yurt dışında Siegfried ve eşi Cordula, Peter ve eşi Helga ve Giselé dışında hiç arkadaşım olmadı. Zaten gerek de yoktu.

Bazen böyle duraklıyorum işte. Hatırladım şimdi, annemin vefatını anlatacaktım;

Annemi Almanya’da kaybetmiştim, hatırlamaman mümkün, belki de değildir. Hem senden başka yakınım yoktu, yardımını isteyecek, hem de yaşam biçimimizdeki enteresanlıklardan biri idi bu.

Ben yalvar-yakar, “Cenaze! Türk usullerine göre, Müslüman gibi Türkiye’de gömülecek!” diye oranın usullerine göre, tahnit(47) mi ne diyorlar, onu yaptırarak annemin cenazesini çinko bir tabutla Türkiye’ye getirmek üzere gerekli işlemleri yaptırmış, gece saat ikide kalkacak uçak için biletimi ve cenaze nakil biletimi almıştım.

İnsanlar acılarını yaşarlarken dalgın oluyorlardı galiba. Ben o günün sabahı için biletimi almış olmamla birlikte bir sonraki gece ahlayarak-puflayarak gece saat ikide uçağa yetişme çabasını yaşamış; “Sizin uçak dündü!” dediklerinde yıkılmıştım.

Rica-minnet(4)8 o günkü uçak için tekrar bilet almıştım. Çünkü sen de, benden önce gelen tabutu görmüş olmalıydın ve o tabutun niçin tek başına geldiğinin düşüncesini yaşardın, hatta belki merak bile ederdin. Öyle ya, elinde belgen yoktu ki cenazeyi sahiplenesin. Sonra ben neredeydim?

Geldiğimde anlattığımda gülmemek için zor tutmuştun kendini, yaşadığım acıya saygı göstererek. Bu anda bir kez daha söz karmaşasını anlamıştım. Saat ikide dendiğinde, insan doğal olarak geceyi, yani gecenin saat ikisini düşünemiyordu. Ya da benim gibi tarihe oldukça dikkatli bakmazsa bir sonraki, günün saat ikisini düşünüyordu, ister-istemez, dalgınlıkla.

Bu nedenledir ki o günden sonra bazı saat kavramlarının yanlış anlaşılmaması için yabancı ülkelerde olduğu gibi, Türkiye’mde de AM ya da PM olarak kullanılmasının yararlı olacağını düşündüğümü söylemem gerek(49).

Hatırlıyorum bu, seni beklettiğim ilk olay değildi. Bir keresinde de bindiğimiz uçak arıza yapıp kalktığı alana yakın bir yere geri dönmüştü, bir sonraki uçakla gelmiştik. Dönüşümde karşılaştığımızda; tedirgin olduğun yüzündeki halkalardan belli idi. Ama en çok dikkatimi çeken benimle röportaj yapmak isteyen gazete muhabirini hiç de gereği olmadığı halde neredeyse kovalamandı.

“Kıskandı beni!” diye düşünüp, gerçekten mutlu hissetmiştim kendimi. Yani ki; uzak dursan, durmak istesen de yakınlığını esirgemiyordun, hiçbir zaman da esirgemedin, hissettiğimce. Belki de bu; hüsnü kuruntumdu(50). Her neyse!

Senin hatan da benimkinden pek farklı değildi o yaklaşımda hani. Sen de bir gün önce biletini almış, o gün trene binmiş, ancak tarihine dikkat etmediğin için, bilet tarihine göre bir gün önceki trene binip yerine oturmuştun. Ta ki trenin kalkmasına saniyeler kala koltuğun sahibi genç yerini rica edinceye kadar.

Trenden inmen mümkün değildi, bileti değiştirmek diye düşüncen de olamazdı, benim yaşadığım nedenlerle gecikeceğimi düşünmeden. Bekletmeyi sevmezdin, bekletene de kızardın çünkü. Her ne olursa olsun, yarım saat, yarım gün öncesinden denilen yerde bulunmak prensibindi.

Böylesine gelmiş, kendine ceza verip, bir yerlere oturmuştun. Yorgundun. O zaman teknoloji böylesine yoğun değildi. Haydi diyelim ki telefonlar manyetolu(51) değildi, ama gene de iletişim zordu.

Her imkânı denemiştim, sana ulaşmak için. Bulunduğum yerdeki hava yolu şirketinin telefonuyla anons ettirerek sana ulaştım. Cenazenin gelmiş olacağını, benimse bir gün sonraki aynı vakitteki uçakla geleceğimi anlatmıştım kısaca.

Cenaze Nakil Aracında beklemiştin, şoför ve yardımcısını taksi tutarak evlerine göndererek. Beni karşıladığında yorgundun, gözlerinden belli oluyordu, gene de mesafeli durmakta ısrarcı idin.

Köye geldiğimizde annem mezarına tabutu ile gömülsün istedim. Ancak onun tabutla gömülmesi arzuma sen de hoca ile birlikte bir ağızdan; “Olmaz, günahı-vebali(52) bizim omzumuza, yıkanıp kefenlenip öyle gömülecek!” dediğinizi hatırlıyorum. Başkalarının görmemesi için “Günah-namahrem)-mekruh(53)” gibi kelimeler söylenerek tabutu açıldı. Parmağındaki yüzükler, boynundaki kolyeler “Abu!” “Breh! Breh!” diye hayret nidaları ile tabut açıldığında tutuşturulmuştu elime.

Akrabalar; “İster hatıra de sakla, ister harca, ya da bir fukaraya ver, ya da bağışla!” demişlerdi. Ben de; “Babamın-annemin mezarına bakın, yanlarındaki yeri de bana ayırın!” diyerek onlara vermiştim annemden kalanları. Takma dişlerini çıkartmanın yanında, ön taraftaki bir dişi altın kaplamaydı annemin, onu da çıkarttı kadınlardan biri ve onu da akrabalarımızdan birine uzattım.

İyi ki annemin orasında-burasında dövmeler yoktu. Ya olaydı, diye düşündüm? Maazallah(54)! Özellikle uzak da olsa akrabalarımız yıkadılar onu. Kefen dediğiniz bezlere sarıp, pamuklar, gülsuları ve çörek otlarıyla sıvayıp dualarla gömdüler babamın yanına.

Babamın vefatında da bunlar yapılmış mıydı o zaman, hatırlamıyordum? Ve masrafları nasıl, ne şekilde karşılamıştık, gene hatırlayamıyorum.

Sırası geldiği için söylüyorum. Tek inancım olan varlıksın, bu konuda bilgisi ve birikimi olan. Her ne kadar dini-imanı, örf ve âdetleri terk etmiş gibi görünsem de beni de bir Müslüman gibi defnet annemin yanına, anneme yapılanlar gibi, hak tecelli ettiğinde(55) desem?

Bazen böyle, tekrar-tekrar duraklıyorum, yaşımın ve rahatsızlığımın gereği olsa gerek. Yaşantımın, daha doğrusu senden gizli olduğuna inandığım yaşantımızın hangi biriyle devam etsem ki, diğer bölümlerine?

Sensiz olan, seni düşünmeden yaşadığım bir anım olmadı ki… Şimdi de… Nerede satırlarıma son vermek arzusu, hem de özlemlerimle?

Sanırım bu dünya dar geldi bana. Sana, seni bırakarak gideceğim. Ha? Gençliğimizdeki gibi, son bir defa öpüp “Güle güle!” deyip uğurlamak istiyorsan beni, tıpkı Mevlana’nın dediği gibi; “Gel, ne olursan ol, gel! (56) gibi gel bana!

Bak bir anı daha canlandı gönlümde; ”Kalbe dolan o ilk, bakış unutulmaz!(57)” der gibi!  Aslında ne birkaç mektup, ne de birkaç resim vardı. İlk öpüşünü hatırlıyor musun beni? Dudaklarım, dudaklarında hapsolmuştu, ben “Sevgi” demiştim, içinde ufacıcık bile şehvet kırıntısı(58) olmayan. Yanmıştım. Nefesim kesilmiş, ayaklarım titremiş, sana ait olmanın his ve hazzını yaşamıştım.

Şimdi, bu yaşlarda şu saat veya dakikalarda, kısaca bu yaşlarda, belki de yaşamdan uzaklaşmama önümde çeyrek saatler kala aynı öpüşü arzuluyorum. Ve dizelerinden bir bölümü beynimde çalkalanıyor şairin, beni özetleyen;

Mutluluğa hep geç kalırım.
Hep erken giderim mutsuzluğa…
Ya her şey bitmiştir çoktan,
Ya hiçbir şey başlamamış...
()

Ve söyle bana bu mısraların ertesinde, ben seni hep sevdim, bekledim, senin olmayı düşledim. Bedenen olmasa da ruhen ve senin olmayı düşlemekten hiç vazgeçmedim ki.

Peki, sen bu yaşa kadar bulamadın mı gönlüne erişecek, seni teslim alacak, sana teslim olacak, seni mutlu, mesut edecek birini? Mademki ben seni bana bağlamadım, bağlayamadım yahut, gönlünde birinin yer etmesi gerekmez miydi ki?

Biliyorum, “Bu son mektup(60) ” diye başlayan şarkıya eş değil bu mektubum. Bu yazdıklarım; hayatımın özeti, belki sevdiğim, hayatımda bana ait kaldığını hissettiğim tek insana son seslenişim, son söyleşim gibi de olabilir yıllar sonra.

“Gidiyorum!” dememe rağmen hâlâ Hemşire Kızımın elinde kalemi, fasıl fasıl da olsa, görevinin arta kalan zamanlarında, ya da görevinin bitiminde tamamen bana ayırdığı zamanlarda yazıyor beynimde biriktirdiklerimi, ya da kargacık-burgacık(61) notları alıp yastığımın altına koyduğum kâğıtlara bakarak. Allahtan ki kalemin mürekkebi biter gibi değil.

Sayfa numarası koymadım notlarıma, ama nasıl olsa sana duygularımın da sayfa numarası, sırası yok. İster sırayla oku, ister karışık. Hepsi, bence bildiğin duygularım, hepsi seninle, ya da sensiz seninle yaşantımızdan kesitler, bildiğimiz, belki dünya-âlem-kâinat bilsin arzuladığım, belki de dünya-âlem-kâinatın bildiği.

“Bizimkisi” diyemem, “Benimkisi Bir Aşk Hikâyesi(62)” idi bir sanatkârın dediği gibi ve gerçekten gerçektir ki renkleri hiç olmadı bence, hep siyah-beyaz kaldı, kalbe dolan o ilk bakışından beri.

Bir bilen; “Gün geçmez bölmelerde yaşa!(63)” demişti; “Dün-Bugün-Yarın” karmaşasını özetleyerek. Dünü hiç yaşamadım, bugün bitmek üzere, yarını sana bırakıyorum tüm içtenliğimle. Gelmesini beklediğim, yarından önce gelsin, arzum… Elimi tutsan, içinde ilkine göre sevgi olmasa da öpsen beni bir kez daha, ama içtenlikle, öylesine mutlu kapanacaktır ki gözlerim.

Ve söz veriyorum; “Beni sevmediğine gücenmeden” ve seni affederek ayrılacağım senden, dünyandan, her ne kadar o şarkı; “Sana merhaba dedim, elveda diyemem ki!(64)” dese de sana “Allahaısmarladık!” diyeceğim. Aptal Aşığın.

Son bir not; Gönlünde az-buçuk da olsa sevgi kırıntısı kalmışsa, beni nerede ve nasıl bulacağına inandığımı düşünmeni istiyorum, ipucu vermeme gerek kalmadan. Yetişemezsen de dert etme; “Dünyayı sana bırakıyorum!(65)

Mektup bu satırlarla sona ermişti. Hemen cevap mı vermeliydim, yoksa söylediği son nefesine yetişmeli miydim? Bilir miydi, ya da söylemeli miydim, yıllar yılı yazdıklarını sırasıyla biriktirip, her gün ama her gün birini birkaçını yalnızlığımla okuyup kokladığımı, beni bugünlere onun varlığının ulaştırdığını, duygularıma egemen olamamamın ezikliğini yaşadığımı.

Çok zaman; “Yalan, yalan seni sevmediğim yalan(66)” diye başlayan şarkıyı tüm içtenliğimle ve kulaklarının çınlamasını dileyerek dinlediğimi?

İki satır, sadece iki satır karaladım nedense o upuzun mektuba karşılık. Belki ben de Hemşire kızımızın elinde kalmasını istediğim bir son mektubu kaleme almak istemiştim;

“Aklım başımda olmadan, sana beni lâyık görmeden seni severek yaşadım ömrümce. ‘Sevenler kavuşamazmış!(67) Elin elimde, gözlerin gözlerimde olmasa da hep seni yaşadım severek.  Akılsız aşığın!” deyip dörde katladığım kâğıdı cebime koyup koşarak, koştum…

Bu koşuşturmada dizeler de arkadaşlık edip, yardımcı olmaya çalıştılar bana;

“Yalvarmam güç Tanrı’ya; “Bağışla!” demek için sonsuz âlemde,

Seni sevmek günahım, yanacağım bunun için cehennemde,

Seni yaşamak kaderim, bunu hisset, anla, yaşa, bil sen de!

‘Sevenler kavuşamazmış!’ Kitap yazar, bilmesen de, bilsen de...

‘Sevenler kavuşamazmış!’ Keder, elem ve mutsuzluk bahane,

Ölmek için yaşanmaz, elde mi gelmişim dünyaya bir kere?

Sevdim, sevmek için yaşıyorum, çünkü ölünmez ki sevince

Tanrı’ya dönmeye sebep ecel, dünyaya vakitsiz gelsen de...”(67)

 

Odasına ulaştığımda, ayak seslerimden etkilenmiş olsa gerek ki; gözlerini açtı, mutluymuşçasına gülümsedi, kapattı gözlerini tekrar.

Tutulmuştu nutkum; hatırımda pembe kalmış insanı, bembeyaz gördüğümde. Kâğıdı hemşireye verdim okuması için. Gözleri kapalı da olsa benim yazdıklarımı hemşirenin sesinden duyacağına kesinlikle inanıyordum.

Okudu hemşire. Gözlerini tekrar araladı, konuşmadan gülümsedi, gözlerindeki mutluluğu hissettim. Dudakları titriyor gibiydi, beni istediğini hisseder gibiydim. Hemşire, Doktoru çağırmaya giderken, titreyen dudaklarına uzandım, öptüm titreyen dudaklarından, mutluydu, üstündeki monitörde(68) dalgalı giden grafik düz çizgi haline dönüştü, ben dizelerle boğuşurken;

“Bir garip ölmüş diyeler
Üç günden sonra duyalar
Soğuk su ile yuyalar
Şöyle garip bencileyin”(69)
 

Bana, kendimi savunma hakkı bile vermeden, geldiğimi görür görmez, onu kucaklarcasına öpüşümü hisseder hissetmez beni bu dünyaya bırakıp gitmişti. Yetişen Doktorların çabası hiçbir işe yaramamıştı. Yunus Emre’nin deyişine ek olan dizeler benim dudaklarımda da şekillenmişti:

“Günaşırı, / yol aşırı / tükenmez bir özlem yoğunluğu bedenimde
beynimde, / ruhumda, / gün uzun, / yollar uzak,
gitmek kolay, / dönmek zor...
Ne yönlere açılır kollarım / ne göklere, yere.
Bir mavi yaşanan şehirde / bir yalnız, / bir çaresiz / -ben başıma-
‘şöyle garip bencileyin!’”
(69)

Hemşire;

“Sağlıklıyken; ‘Beni de annem gibi, köyümün yağmurlarında yıkasınlar, köyde annemin yanına gömsünler!’ demişti” dedi. “Tüm varlığını bir Noter çağırttırıp Düşkünler Yurduna bıraktı. Kendi cenaze giderleri için de bir zarf içinde Baş Hekimin kasasına bir miktar para bıraktı.”

“O para hastaneye bağış olarak kalsın. Mademki o tüm varlığını hibe etmiş(70), ben de aynını yapacağım, o yıkanıp defin için hazırlanıncaya kadar. Bana yardım edin, maddi hiçbir fedakârlıktan çekinmeden yapın ne gerekiyorsa. Onu köyüne, annesinin yanına götüreyim. Ben de bu arada giderler karşılığını bankadan çekip geleyim.”

Şu sıralar bazen nefeslenmem, konuşurken duraklama ihtiyacı hissetmem pek hayra alâmet değildi, ama önemi de yoktu, devam ettim;

“Ben gelinceye kadar Noter de burada, bu yatağın, bu yastığın yanı başında olursa, ben de siz şahitler huzurunda tüm varlığımı onun gibi bağışlayayım.”

Bir araçla birlikte bir memur, ya da bir görevli verdiler yanıma, Bankaya gidip tüm paramı çektim, Banka Müdürünün tepkisine rağmen.

Çektiğim miktar onun cenazesine yeteceği gibi, sonrasına da, sonralarına da yeterdi, yani benim de onun yanına ulaşımıma kadar. Eve uğrayıp gereken tüm evrakları dosyasıyla aldım…

Cenaze, üstüne yeşil bir çuha örtülen, başucuna bağlanmış bir örtü ile hazırlanmıştı çinko kaplanmış bir tabut içine. Son bir kez yüzünü göreyim istedim.

Okuyup-üfleyen bayan hoca; tıpkı köydeki gibi; “Namahremdir!” dedi, izin vermedi. Dünyayı, dünyada bırakmam gerekti. Hemşire elimden tutup vezneye götürdü.

“Hakkını helâl et, kızım!”

“Sözü mü olur amca!”

Cenaze arabasındaki görevli ve şoföre;

“Hiç olmazsa yanında gideyim!” dedim.

“Rahatsız olmazsan, son yolculuğunda yanında olmayı istiyorsan, tabii olur amca!” dedi, kemerinin kenarındaki makineden zırt-pırt sesler çıkan bir makine olan genç adam.

Yola koyulduk, şoför mahalli arkasındaki camı açıp bana bakan aynı delikanlı, gülümsemekle-gülümsememek arası kararsızlıkla;

“Telefon ettik, Köy Muhtarlığına. Uzaktan da olsa akrabaları karşılayacaklar, umarız ikindi ezanına yetiştireceğimizi umuyoruz. Hayırlısıyla defnederiz, inşallah!”

Bazen bazı şeyler, bazılarına o kadar kolay geliyordu ki! Demek ki insanlar aynı şeyleri devamlı olarak yaptıkça duygusuzlaşıyorlardı. Kanıksanacak bir durumdu bu aslında. Devam etti genç adam;

“Ancak daha sonra Muhtarlıkça bize ulaştırılan, daha doğrusu soru-cevap şeklinde oluşan diyalogdan anladığımız kadarıyla, akrabaları onun bu şekilde ölümünden pek hoşnut değiller gibi, yani çok affedersiniz demek istediğim şu; ölünce rahmetli(!) sanırım kendilerine de bir şeyler kalacağını düşünmüşler. Oysa biliyorsunuz, tüm varlığını bağışlamış bir yerlere, teyze.”

Aslında haklıydı genç adam.

Çünkü İslam'a göre akrabalık ilişkileri soy bağının ötesinde; yardımlaşma, paylaşma, zor gününde akrabanın yanında olma gibi, üstün ahlakî ilkeler zeminine oturtulmuştu. Peygamberimiz; Akrabalık bağının koparılmadan sürdürülmesini istemişti.(37)

“Gene de mevta(71) şanslı. Ben ölürsem ne param, ne pulum var, ne akrabam, ne de arkamdan koşanım olacak. Ben de bağışladım hepsini rahmetli gibi. Sanırım beni de ölünce; ‘Kimsesizler Mezarlığına’ gömerler, tabutu taşıyacak dört kişi ve hoca ile!”

“Allah geciğinden versin, Allah sağlıklı ömür versin amca. Herhalde Huzurevi mi, Yaşlılar Evi mi ne ise bağış yaptığın yerdekiler seni aç-açıkta bırakmazlar herhalde. Altı metre kefen, biraz derince bir çukur dışında ne isteğin olur ki senin de, öldüğünde. Biz dâhil, insanlar çiğ süt emmişler, ama yoz(72) değiller, dünyanın kuralları ne olursa olsun!”

Konuşmamızı yeterli görmüştü ki, ara camı kapatırken önüne doğru dönme çabasında, söylediklerinin muhakemesini yapmak arzusunda gibi idi.

Şoför arabayı hızlandırdı biraz, birazcık gibi geldi bana.

Birden sol kolum ağrımaya başladı. Beni seven insanın tabutuna bakarak kanepede otururken. Oturuyordum, ama bir dede, benden çok, hem çok büyük, yaşlı, beyaz sakallı, başımı okşayarak beni yatırdı, kalbimin üstüne oturdu, çok hafifti, hatta ağırlığı yoktu bile diyebilirim, ama sıkıştırmaya başladı kalbimi.

Kanatlarını çırparak gelen ve arabanın içine nasıl girdiklerini anlayamadığım iki varlık, önce yerinden kalkarak kenarda duran beyaz sakallı kişiye baktılar ve sonra beni yerimden kaldırarak ona teslim ettiler.

Nefesim sıklaştı, kalbimdeki basınç kesildi birden, ellerimi uzattım beni taşıyanlara ve taşıyacak olana(73)

Sanırım, sevdiğim gibi, ben de beni sevenle aynı sözü söylemek ihtiyacını hissetmiştim bu anımda, beni de onun köyünün yağmurlarında yıkayacaklardı, “Soğuk su ile yuyalar” denildiği gibi, ha bu gün, ha birkaç gün sonra.

Bilemezdim…

 

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Öyküyle ismi dışında hiçbir ilintisi olmayan; “Anla artık, anla beni diye başlayan…” Son Mektup adlı eserin Güftesi; Aydın ÜNSAL’a, Bestesi ise; bu tür bestelerin uzmanı olduğuna inandığım Rahmetli Yıldırım GÜRSES’e ait olup eser; Nihavent Makamındadır (Bir kanalda Güfte’nin de Yıldırım GÜRSES’e ait olduğu belirtilmiştir. Bilgi eksikliğim lütfen bağışlansın).

(**) Başlığın ikinci bölümünü “Özet” deyip geçiştirdim. Yaşam, sevgi ya da aşk özeti olabilir, ya da neyin özeti olduğunu okuyucunun takdirine bırakmış olayım, diye düşündüm. Sonra bu yaşayanlar kimler mi? Varsayın ki; Ayşe ile Ahmet, ya da Fatma ile Mehmet, ya da Hatça ile Al’Osman. Önemli mi? Mutlaka her yaşayanın Leyla ile Mecnun, Tahir ile Zühre, ya da Ferhat ile Şirin, ya da Hamlet ile Ophelia olması mı gerekli?

(***) Son bir not; Öyküde anlatılanların hepsi şu ya da bu şekilde, şu ya da bu tarafından, şu ya da bu tarihlerde aynen yaşanmıştır.

(1) Kronolojik; Zaman bilimi ile ilgili olan (Olayların tarihi itibariyle) sıralaması.

(2) Dobra Dobra Konuşmak (Söylemek, Olmak, Demek, Anlatmak, Dobralaşmak); Açık, net, sakınmadan, çekinmeden, gerekli doğruları, gizlemeden konuşabilmek, söyleyebilmektir.

(3) Gubarmak: Kubarmak şeklinde de kullanılan bu kelime, kibirlenmek, gururlanmak, böbürlenmek anlamında yöresel olarak kullanılmakta, tahminen “kabarmak” kelimesinin kartlaşmış hali olsa gerek. Ancak Sivas ve yörelerinde çokça kullanılan sözün anlamı çiçek ve bitkilerin kısa zaman içinde boy vermesi anlamındadır. Nitekim Âşık Veysel bir türküsünde; “Baharda erimiş dağların garı, Dağlarda gubarmış dağ çiçekleri” demiştir.

(4) Mahcup; Bir toplulukta güvenini yitiren, rahat konuşamayan ve rahat davranamayan, utangaç, sıkılgan, kendine güvenini yitirmiş.

(5) Tedirginlik; Rahatsızlık, huzursuzluk.

(6) İnkisâr; Aslında inkisar şeklinde yazılmalıdır. Kırılma, gücenme, incinme anlamında kullanılan bu kelimenin diğer bir anlamı ilenme, ilenç’tir ki öyküde bu anlamda kullanılmıştır.

(7) Paçayı Kurtarmak; Başının çaresine bakmak eyleminin ucu ucuna, son dakikada gerçekleşmesi hali.

(8) Badire; Ansızın ortaya çıkan tehlikeli durum, zor durum.

(9)  Sitem Etmek; Bir kimseye yaptığı bir hareketin veya söylediği sözün üzüntü, alınganlık, kırgınlık vb. duygular uyandırdığını öfkelenmeden belirtmek.

(10) Zılgıt Yemek; Eski tabirle muaheze edilmek, sopa yemişten kötü bir duruma getirilmek, korkutulmak, çıkışılmak, gözdağı verilmesi, kısaca azarlanmak ya da azar işitmek, paylanmak.

(11) Abukluk; Böyle bir kelime, hatta “abuk” diye bir kelime Türkçemizde yoktur. Olsa olsa argodan geliştirilmiş bir söz dizisi olabilir. Abuk-sabuk olarak deyim halinde kullanılan sözün manası; akla-mantığa uymayan, düşünülmeden söylenen saçma, anlamsız söz demektir.

(12) Şahadet; Tanıklık, şahitlik.

(13) Mahzunluk; Üzgün, hüzünlü, duygulu olma durumu.

(14) Ağaç Olmak; Bir yerde ve ayakta çok beklemek.

(15) Yelkenleri Suya İndirmek; Israrından, iddiasından, direnmekten vazgeçip karşısındakinin dediğini, ya da isteklerini yerine getirmek.

(16) Cümbür Cemaat; Bazen “Cumhur Cemaat” olarak da telâffuz edilen deyim; toplu olarak, hepsi birden gibi bir anlam taşımaktadır.

Sıkış Tepiş; Dopdolu, ağzına kadar dolu, tıkışık, hıncahınç.

(17) İkna Etmek; Bir kimseyi bir konuda inandırmak, bir şeyi yapmaya razı etmek. Kandırmak.

(18) Handikap: İngilizce engel anlamındaki “handicup” kelimesinden gelmekte olup durumun elverişsiz olması, engel anlamında kullanılmaktadır.

(19) Pandomima: Pandomim, ya da pantomim de denilmekte olup, kısaca sessiz tiyatro oyunu demek olup, el-kol-beden hareketleri ve yüz mimikleriyle belirtilir ki öykü de kişilerin davranış bozukluğunun ifadesi olarak özellikle belirtilmiştir.

(20) Eşek Sudan Gelinceye Kadar Dövmek; Fena halde kızılan, öfkelenilen bir kimseyi, ya da kimseleri hınç alınıncaya, öfke dininceye kadar kıyasıya dövmek.

(21) Mukadder; Yazgıda var ve ilgili olan, alında yazılı olan (alınyazısı), ilâhi takdir, kader.

(22) Akrostiş ya da Türkçesi; İlkleme; Bir bilginin hatırda tutulabilmesi için ilk kelimelerin baş harflerinden oluşan kelime ya da anlamsız harfler grubuna denildiği gibi genelde; bir şiirde dizelerin ilk harflerinin yukarıdan aşağıya doğru sıralandığında anlamlı bir söz meydana getirmesidir.

(23) Cezbetmek; Kendine çekmek, kendine bağlamak, etkilemek, etkisi altına almak.

(24) Bir gün seni görmesem, harab olurum… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Dr. Necdet Beye, Bestesi; Münir Nurettin SELÇUK’a ait olup, eser Nihavent Makamındadır.

(25) Bilecik Mantısı; Kayseri mantısından farklıdır. Mutlaka yağsız kıyma, ayrı ayrı tepsiye diziliş, fırınlama, et suyuyla takviye, tereyağı, salça, sarımsaklı yoğurt, pul biber, nane donanımlı olarak servis. Ve mutlaka rastlayan kişiye şans getireceğine inanılan bir düğme.

(26) Selâmsız-Sabahsız;  Selâm vermeksizin, saygı göstermeksizin, saygısız bir biçimde, habersiz. Karşılaşıldığında, hal-hatır sorulmama, selâm verilmeme durumu.

(27) Centilmen; İyi arkadaşlık eden, ilişkilerinde ince, saygılı, görgülü, kibar (erkek).

(28) Sıfıra Sıfır, Elde Var Sıfır; Yapılan zahmetlere, girişimlere karşılık elde bir şey olmaması.

(29) Hınzırca; Domuz gibi. Zarar vermek ister gibi, acımasızca, sinirlendirici ve ters davranışlarda bulunurcasına, katı yüreklilikle, kötü düşüncelerle.

(30) Avucunu Yalamak; Beklenenin, umulanın olmaması, ya da ele geçirilememesi, umduğunu, istediğini ele geçirememek. Umulan bir şey ele geçirilemediğinde kullanılan bir deyim.

(31) Kısasa Kısas; Kişiyi işlediği suçun aynısıyla cezalandırmak, zararı, zararla cevaplamak, bir bakıma kana kan, dişe diş olayı. Bu konuda Kur’an’da Bakara Suresinde ayetler vardır.

(32) İdrak Edememek; Akıl erdirememek, anlayamamak, kavrayamamak, algılayamamak. Erişememek, kavuşamamak, ulaşamamak.

(33) Tamahkârlık; Açgözlü davranma, açgözlülük, çok isteme.

(34) Abartı (Abartma); Bir olayı bir şeyi olduğundan daha büyük, daha çok gösterme şekli.

(35) Kanka: Kanki olarak da söylenmekte. Kan Kardeşin kısaltılmışı gibi ilk hecelerden oluşmuş bir kelime gibi gözükse de, insanın her türlü sırrını ve yaşamının her bölümünü kardeşçe paylaşma yakınlığındaki kafa dengi kişi.

(36) Müşterek; Ortak, birlik, birlikte, iştirak halinde.

(37) Namahrem; Yabancı, el. İslâm hukukuna göre evlenmelerinde sakınca olmayan anlamında olmakla beraber  kendisinden kaçınılması gerekenler, mekruh hatta günah sayılma durumu.

(38) Deşifre Olmak; Kimliği anlaşılmak, kimliğinin açığa çıkması.

(39) Âlâyı-Vâlâlı; Her şeyiyle mükemmel, dört-dörtlük.

(40) Hiç bir lisanda böyle “Ay em gidiyoring, gut bay!” diye bir sözcük yoktur. Bu söz olsa olsa; “I am going, good bye” (Gidiyorum, Allahaısmarladık) olabilir.

 (41) Aşk, gecenin bir vaktinde; ‘Sen uyu, benim gitmem gerek!’ dediğinizde, ‘Uyanık kalıp seni biraz daha görmeyi tercih ederim!’ cevabını almaktır. Sıcaklıktır.

Aşk, rüzgârın ağaçların arasında dolaşırken çıkardığı sesi dinleyip sevgilisinin yanında olmadığına hayıflanmaktır. Yalnızlıktır.

Aşk, inceliktir, korumaktır. Sorumluluktur.

Aşk, hayata karşı işlenilen en doğru suç ortaklığıdır.

Aşk, hayatın tekdüzeliğine, bütün sıradanlığına en soylu başkaldırıdır. Ondan korkup kaçmak hiç kimseye yakışmaz. Ve elbette aşkı suçlamak, yargılamak, karalamak, inkâr etmek de asla yakışık olmaz. Aşkın doğrusu yanlışı yoktur, zaten aşkın kendisi doğrudur.”

Aşk üzerine başkalarınca derlenmiş, not aldığım, beğendiğim bir kaç deyiş.

(42) Vesile; Sebep, bahane, elverişli durum, fırsat.

(43) Ich liebe dich; Almanca, I love you; İngilizce; “Seni seviyorum” demek olup, Auf wiedersehen Almanca “Görüşmek üzere, ya da Allahaısmarladık!” ve Willkommen! “Hoş geldiniz!” anlamına gelir.

Türkçe kurallarına göre “Affedersin!” kelimesi de çift “f” harfiyle yazılmaktadır.

Penfriend; İngilizce mektup arkadaşı, kalem arkadaşı anlamında olup öğretmenlerimiz o günkü ortamda lisan bilgimizin artması için dış ülkelerden bize arkadaş bulurlardı ve lisanımızı yazarak da olsa ilerletmek için yazışırdık. Demek istediğim o ki; bugünkü teknoloji, internet, e mail, chat, msn; bizim zamanımızda yoktu.

Yabancı lisanlarda nickname denilen takma adlar revaçtadır. Fransız olan bu hanımefendinin asıl ismi Mireille olup takma adı “Mimie”dir, konuşurken kısaca “Mimi” denirdi. Sonia ise, Sonya olarak okunan bir isim olup, takma adını bilemiyorum.

(44) Firkete; Kadınların saçlarını toplayıp bir arada tutturmak için kullandıkları U biçiminde kemik, bağa,, naylon ya da telden yapılmış bir tür toka. Bazen çengel iğne anlamında da kullanılmaktadır.

(45) Kalbimin sahibi sensin, orda yalnız sen varsın…; diye başlayan Türk Sanat Müziği  eserinin Güftesi; Muazzez KÜRDAN’a, Bestesi; Şekip Ayhan ÖZIŞIK’a ait olup eser Hüzzam Makamındadır.

(46) Nakşidil Sultan; 2. Mahmut; 1784–1839 yılları arasında yaşamış ve 1808–1839 yılları arasında 31 yıl padişahlık yapmıştır. Annesi 1783 yılında 1. Abdülhamit’in eşi olan Nakşidil Sultan (Valide Sultan) dindar bir katolikti ve 1817 yılında veremden ölmüştür. Sadece iki adet bilgi: (a)  Osmanlıya fes, 2. Mahmut zamanında girmiştir. (b) Margeret L. LAW, Aimeé adlı romanında asıl adı Aimeé Dubuc de Rivery olan bu kişinin hayatını roman haline getirmiş ve ölümünde başına haç dikilmesini vasiyet ettiğini belirtmiştir ki yanlış bir kurgudur.

(47) Tahnit; Ölüyü bozulmaması için ilâçlama, mumyalama.

(48) Minnet; Yapılan bir iyiliğe karşı kendini borçlu sayma. Teşekkür etme. Gönül borcu. Müdana.

(49) AM, PM, VIP; İngilizce de AM; Ante Meridiem kelimelerinin baş harfleri olup öğleden önce, PM; Post Meridiem kelimelerinin baş harfleri olup öğleden sonra anlamlarına gelmektedir. Bence (bizce de desem olur herhalde) ÖÖ (Öğleden Önce) ve ÖS (Öğleden Sonra) anlamlarında harf kullansak zor mu olur ki? Örneğin VIP (Aslında kelime anlamı; “sıralama” demek olsa da Very Important Person (Çok Önemli Kişi) sözü Türkçede bazen masumane bir şekilde ÇÜK (Çok Ünvanlı Kişi) ya da ÇÖK (Çok Önemli Kişi) veyahut da ÇÖP (Çok Önemli Personel) olarak kullanıyorsa da bence saatler için de ÖÖ ve ÖS harfleri de kullanılmalı, kullanılabilmelidir, desem?

(50) Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)

(51) Manyetolu Telefon; İçindeki mıknatıslı parça ve ve bunu etkileyen düzenle konuşmaları ileten tesisat.

(52) Vebal; Günah.

(53) Mekruh; Haram gibi kesin ve bağlayıcı olmamakla birlikte yapılmaması istenen, hoş görülmeyen, beğenilmeyen şey.

(54) Maazallah; “Tanrı korusun! Tanrı esirgesin!” anlamındadır.

(55) Hak Tecelli Etmek; Bir şeyin ortaya çıkması, ölümün gerçekleşmesi.

(56) Gel, Ne olursan Ol Gel; “Gel, gel, ne olursan ol, yine gel,/İster kâfir, ister mecusi,/ İster puta tapan ol, yine gel,/ Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir, yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…/ Şu toprağa sevgiden başka tohum ekmeyiz biz/ Beri gel beri! Daha da beri! Niceye şu yol vuruculuk?/ Mademki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik, benlik…/ Ölümümüzden sonra mezarımı yerde aramayınız/Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir…” MEVLÂNÂ’nın o büyük, incitmeyen sözleri.

(57) Kalbe dolan o ilk bakış unutulmaz… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mehmet GÖKKAYA’ya, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup şarkı Nihavent Makamındadır.

(58) Şehvet Kırıntısı; İsteğin kısıtlı, ya da hiç olmaması.

(59) Mutluluğa hep geç kalırım./Hep erken giderim mutsuzluğa…/Ya her şey bitmiştir çoktan,/Ya hiçbir şey başlamamış... BAĞIŞLA isimli Aziz Nesin’e ait şiirin ikinci kıtası olup, noktası bile değiştirilmeden aynen kopya edilmiştir.

(60) Anla artık, anla beni… diye başlayan “Son Mektup” adlı Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Aydın ÜNSAL’a, Bestesi ise; bu tür bestelerin uzmanı olduğuna inandığım Rahmetli Yıldırım GÜRSES’e ait olup eser; Nihavent Makamındadır (Bir kanalda Güfte’nin de Yıldırım GÜRSES’e ait olduğu belirtilmiştir.)

(61) Kargacık Burgacık; Daha ziyade yazılar için kullanılan, şekilsiz, düzensiz anlamında yazı.

(62) Bizimkisi bir aşk hikâyesi, Siyah beyaz film gibi biraz… Kayahan AÇAR

(63) Gün geçmez bölmelerde yaşa!  Andre GIDE’in “Üzüntüyü Bırak, Yaşamaya Bak” adlı eserinden.

(64) Seninle tanışmamız bir tesadüf değil mi… şeklinde başlayan “Sana merhaba dedim…” Selâmi ŞAHİN’e ait bir eser.

(65) Dünyayı sana bırakıyorum… adlı Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Huceste AKSAVRIN’a, Bestesi; Selâhattin İÇLİ’ye ait olup eser Kürdîlihicazkâr Makamındadır.

(66) Yalan, yalan seni sevmediğim yalan… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziğinin Güfte ve Bestesi; Selâmi ŞAHİN’e ait olup eser Muhayyer Kürdi Makamındadır.

(67) KARATEKİN, Erol. 1998 Yılı. “SEVENLER KAVUŞAMAZMIŞ!” ilk ve son dizeler.

(68) Monitör; Ses dalgası iletiminde, iletimi kesmeden ve bozmadan niteliğini denetleyen düzenek. Yetiştirici.

(69) Bir garip ölmüş diyeler / Üç günden sonra duyalar / Soğuk su ile yuyalar / Şöyle garip bencileyin… Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm… ve dahi  “Elif okuduk ötürü / Pazar eyledik götürü / Yaratılanı hoş gör / Yaradan’dan ötürü” Yunus EMRE

KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “SÖYLE DEĞİL” dizeleri.

(70) Hibe Etmek; Bağışlamak.

(71) Mevta; Ölü, ölmüş kimse.

(72) Yoz; Doğada olduğu gibi kalan, işlenmemiş, kaba, adi, amiyane, bayağı, soysuz, dejenere, kısır gibi bir çok anlamı olmasına rağmen burada söylemek istediğim; “Duygusuzca bakış” anlamındadır.

(73) Akrabalık İlişkileri; İslam'a göre akrabalık ilişkileri soy bağının ötesinde; yardımlaşma, paylaşma, zor gününde akrabanın yanında olma gibi, üstün ahlakî ilkeler zeminine oturtulmuştu. Peygamberimiz; Akrabalık bağının koparılmadan sürdürülmesini istemişti. Bir Cuma Hutbesinden hatırımda kalanlar.

Meleklerin ve Azrail’in tarifi pek kolay olmasa gerek.