İnsan yaşamında, site ve bloklarda yaşamanın menfi etkilerinin çok olduğunu düşünenlerdenim. İnsan o çokluk içinde yokluk içindedir, yalnızdır çünkü. Yaşam, yalnızlığa bürünmüş gibidir.

Dört blok, on beşer kat, Kapıcı-Yönetici daireleri hariç, iki yüz elli altı dairelik, 900 ilâ yaklaşık 1000 kişinin yaşadığı bir site idi yaşadığımız. Ve karşı karşıya iki komşunun bile bazı bölümlerde birbirini tanımadığı, kim-kime, dum-duma(1) bir birliktelik.

Güler yüz hak getire, surat asmak bağış, tanımazlık bahşiş, otobüste, metroda, camide, bayramda-seyranda bile. Sevgi, muhabbet, hele hele saygı asansörde, kapıda, girişte, çıkışta çok yerde… Eksik idi.

Camide… Deyince bir saniye duraklamam, daha doğrusu düzeltmem gerektiği kanısındayım. Onlar zorla, kıt-kanaat, belki de mecburiyetten selâmlaşabiliyorlardı. “Bir tebessüm, insana hiçbir şey kaybettirmez, vereni fakirleştirmeden alanı zengin ederdi.(2)” Bunu bilmez gibiydiler. Üstelik bu konuda Allah’ın o kadar çok kelâmı(3) vardı ki…

Genç-yaşlı fark etmeyen bu yaşayanlardan kimi nevi şahsına münhasır(4) ayrıcalık taşıyorlar, ya da ayrıcalıklı zannediyorlardı kendilerini. Örneğin doktorlar, meselâ gizli görevliler, subaylar, polisler, öğretmenler gibi…

Gün geçmiyordu ki, bu mutlu azınlıklardan, ya da bu mutlu azınlığın ayrıcalıklarının kendileri için de bağış olduğuna inanan akraba, eş, tanıdık veya dostlardan biri Güvenlik Görevlileri ile hatta birbirileriyle münakaşa etmesin.

Eee! Tabii kişiler mutlu azınlıktan olunca onların çocukları da, hem herkese karşı mutlu azınlıktan oluyorlardı. Anne, ya da babalar nasıl ki ilk araç park etme, ilk geçiş hakkına sahiptiler, onların da asansörlere ilk binme hakları var gibiydi. Önünde yaşlı varmış, hasta varmış, elinde yük varmış umurlarında bile değildi.

Hele memur, işçi, zanaatkâr çocuklarının hiç mi hiç hakları yoktu! Çünkü mutlu azınlıklarının çocukları da mutlu azınlıktandılar ve kimseyi takmaya ya da hesap vermeye mecburiyetleri yoktu. Keza, Çocuk Oyun Parkında da bu öncelik geçerliydi, canları neyi istiyorsa.

İlk salıncağa binmek mi? Hayhay! İlk tahterevallide oynamak mı? Pekâlâ. Bu hareketlerini diğerlerinin efendiliklerine borçlu oldukları akıllarına bile gelmiyordu. Edepsizlik, ya da terbiyesizlik para ile olsaydı herhalde kendilerini böyle sananlar arasından oldukça çok zengin çıkabilirdi!

Uzun süreli tanışıklığımız olmuyordu Güvenlik Görevlileriyle. Çünkü hepsinin gözlerinin üstünde kaşları vardı! Ya otomatik kapıyı beş saniye geç açmışlar, ya misafirlere hüviyet sorup yol göstermemişler, ya da bilmem kargolarını “Yoklar!” deyip almadıklarından, şikâyet ediliyor, dediğim gibi kaşlarının altında da gözleri olduğundan sorup soruşturulmuyor, Güvenlik Görevlilerinin devamlı olarak biri gidiyor, diğeri geliyordu. Güvenlik Şirketi de bundan bunalmıştı ve sanırım; “Ya sabır!” çekiyordu.

İşte böyle bir siteydi genç kızın yaşadığı. Kendi halinde, mazbut(5), kimsenin etlisine-sütlüsüne karışmayan, kimsenin tavuğuna “kışt” demeyen bir genç kızdı o. Üniversiteden henüz mezun olmuş, KPPS(6) denen sınavı kazanarak bir devlet dairesinde çalışmaya başlamıştı. Kardeşi yoktu, babasının emekli ikramiyesine, köydeki iradından hayır görmedikleri bahçe ve tarlaları satıp satış bedeline eklemişler, biraz da banka kredisi takviyesi ile bu daireye sahip olmuşlardı.

Kısaca; mutlu azınlıktan değillerdi. Aidat biraz bellerini büker gibiydi ise de rahat ve huzurları yerindeydi. “Azıcık aşım, kaygısız başım!” felsefesi ile suya-sabuna dokunmuyorlardı. Üst kattaki bebelerin gürültüleri biraz geliyordu, bazen süt-gazete-ekmek gibi ihtiyaçların karşılanmasında ilgililerin izin, hastalık ve benzeri nedenlerle gelmemelerinden dolayı zorluk çekiyorlardı, ama olacaktı o kadar.

 Genç kız her rastladığına; “Günaydın! Merhaba!”  hatta “Selamünaleyküm” diyordu, çocuk-genç-yaşlı, bay-bayan ayrımı yapmadan. Çoğundan cevap da alıyordu aynı içtenlikle. Bazıları dedik ya nevi şahsına münhasır, kendilerini bir şey sanan, kakavan(7), kaknem(7), hodkâm(7), bencil, mağrur varlıklardı ki, ne selâm alıyor, ne de vermek tenezzülünde(8) bulunuyorlardı.

Üst katlardan bir komşu site dışına taşınmıştı, kiracı mı, yoksa ev sahibi mi, bilmediği. Bildiği; o evde oturan tatlı ikiz kızlar artık görünmez olmuşlardı. Babalarının tayini ile mi, geçinememekten dolayı mı taşındıklarını başlangıç olarak bilemiyordu.

Tanımışlığı; kendi hallerinde, kimseye zararları olmayan mümtaz(9), iyi insan olmaları idi, selâm verip, almasını bilen. Küçük kızlar dört ya da beş yaşlarında, her sabah aynı tip kıyafetleri giyen, temiz, pak, pırlanta gibi, güler yüzlü, cıvıl-cıvıl(10), bıcır-bıcır(10) çocuklardı. Bazı bazı genç kız onlara “dıbırcıklar(10)” derdi, herhalde hoş bir anlamı olsa gerekti bu kelimenin.

Onlar ayrıldıktan sonra bir süre boş kaldı o daire. Aidat falan yönetimin denetiminde ve onların dertleriydi. Hiç mi hiç ilgilendirmiyordu kendisini. Eksikliği o çocukları görememekti ve duyduğu özlemdi genç kızın.

“Allahaısmarladık!” bile dememişlerdi, acaba kendini sevdirecek kadar ileri gidememiş miydi? Yönetime sormaya çekinmesine rağmen içindeki merak duygusu galip gelmiş ve yönetime uğramıştı, sığınacak bir dalmış gibi; “Neden?” demek için.

Eşinin ev kadını, evin babasının öğretmen olduğunu ilk defa öğrenmişti. Tevekkeli(11) bir ayrıcalığı vardı, sitede yaşayan bir kısım özel(!) insanlardan. O öğretmenmiş ve bunu o güne kadar bilememiş, anlayamamış olmaktan üzüntü duydu. İki çocuğun anaokulu giderleri, kira-aidat denklemi içinde boğulmuş olduklarından, buldukları ilk imkânla ayrılmışlardı siteden.

Ev sahibi sadistçe(12) davranmış, depozitolarını(13) yeni kiracı bulununcaya kadar kendilerine iade etmeme kararı almıştı kendince. Üstelik o süre zarfında kira ve aidatı da “çatır-çatır depozitodan düşeceğini, depozito yetmezse mahkemeye vereceğini” söylemişti sağa-sola. Yapılan kontrat ve yasalara göre her şey ev sahibinden yanaydı.

Genç kızın kendisi gibi, hiçbir şeyle ilgisi olmayan ve fakat öğretmen aileyi ve ailenin yapısını bilenler bile çabuk kiracı bulunması için taraftar olmuş, çevrelerindeki akraba, eş ve dostlara kiralık apartman dairesi olduğu haberini yaymışlardı.

Bu arada genç kızın ikizleri özlemiş olarak gittikleri adresi öğrenme çabası karşılığı avucunu yalamıştı. Muhtara gidip yalan yere borcunun olduğunu, ödemek için adresi verip veremeyeceklerini sormuştu. Cevap; “Hayır!” idi. Nüfus İdaresi de aynı zorluğu çıkartmıştı.

Ümitsizdi genç kız. Birden, cep telefonlarının -eğer kayıtları silinmemişse- Yönetimde olabileceği aklına geldi.

Yanılmamıştı.

“Nasılsınız?” diye aradı. “Ben siteden komşunuz Hacer. İkizler iyiler mi? Okullarından memnunlar mı?”

Onlara sormak için zihninde o kadar çok soru biriktirdiği halde sadece bu kadarını sıralayabilmişti.

“Haber veremeden ayrıldıkları için üzgün olduklarını, ekonomik zorlukların kendilerini yönlendirdiğini, ev sahibinden hiçbir yakınlık göremediklerini” söyleyip anlatmaya devam ettiler;

“Yaşadıkları bezginlik(14) sebebiyle siteye bir daha adım atmayacaklarını, şu anda bulundukları adreslerini kendisine mesaj ya da mail olarak göndereceklerini, ziyaret etmesi halinde bundan büyük bir mutluluk ve memnuniyet duyacaklarını” anlattı sözlerinin devamında evin hanımı.

Öğretmen abiyi ve dıbırcıkları, yani ikizleri nasıl ziyaret etmezdi ki Hacer? Gönlünün kraliçeleri idi onlar. Belki de kardeşi olmadığından sevgisini onlara vermişti tümüyle. En kısa zaman içinde ziyaret etmeyi düşünüyordu onları.  Bu en kısa zaman, ne zaman olacaktı, bilemiyordu.

Bir gün iş dönüşü, neredeyse tamamı boşalmış bir nakliye kamyonu gördü genç kız bloklarının kapısında;

“Umarım bizim ikizlerin boşaltmış olduğu daireye yerleşiyorlardır.” diye düşündü.

Simsiyah gözlükleri olan genç, cazibeli bir adam eşyaları yük asansörüne taşıyanlarla ilgileniyordu. Yaratılışı icabı;

“Hoş geldiniz!” dedi.

“Hoş bulduk küçük abla!” diye cevapladı genç adam.

Durakladı. Sahi, o genç adamın gözüne o kadar küçük mü gözükmüştü, yoksa o, o kadar yaşlı mıydı, ya da kendisini o kadar yaşlı mı hissediyordu ki?

Duraklaması genç adamın dikkatini çekmişti, gözlüklerini çıkardı;

“Affedersiniz güzel ve genç bayan. Gözlerim ışığa alışkın değil biraz, sanırım yanlışlık yaptım!”

“Önemli değil! Hangi kat, ya da hangi daireye taşınıyorsunuz?”

“41 Numaraya.”

Rahatlamıştı genç kız, ikizlerin boşalttığı daire idi o. Ve o genç adamın çevresinde taşınmayla ilgili olarak ondan başka birini görmemişti;

“Güle güle oturun efendim.”

“Teşekkürler. Peki, güzel bayan siz söylemeyecek misiniz?”

Neyi soruyordu, öğrenmek istediği ne idi? Anlamamışsa o zaman lastikli bir cevap vermesi gerektiği kanaatini yaşadı

“Nasıl olsa tanışırız, o zaman öğrenirsiniz, şimdilik izninizle!”

İyi mi etmişti, kötü mü, kendisini saklamakla? Nasıl olsa öğrenmek zor değildi ki. Nihayeti asansörün durduğu katı öğrenir, sonrası da çorap söküğü gibi gelirdi, eğer isterse. Kendince muhasebesini yaptı düşüncelerinin ve gördüklerinin yorumunu.

Ellerinde yüzük yoktu, acaba beklediği beyaz atlı prensi, gönlünün sultanı, düşlediği yuvanın direği olabilir miydi? Kendisine “Güzel ve genç bayan” demişti.

“Kişinin kendini güzel bulması değil, gören bir göz tarafından fark edilip güzel bulunması, kusurlarının görülmemesi önemli” dedi genç kız.

Gerçekten esmerden biraz daha esmer, kısa boylu, ama kendine yakışan bir endamı(15) vardı. Hafif şehla(16) bakışlarını, numaralı gözlüğü ile, hafif aksamasını ise topuklu ayakkabıları ile oldukça iyi kamufle edip(17), örtbas edebiliyordu.

“Onun gibi sevebileceğim biri çıkarsa karşıma, ilk başta kusurlarımı söylemem gerek! Beni böyle kabul ederse ne âlâ, kabul etmezse, dünyada bağrına ilk taş basan kız ben olmayacağım ki.” diyordu genç kız.

Alçakgönüllüydü genç kız. Söylemeğe gerek var mı, bilmem, kaderine rıza gösteriyordu, eğer “Fiziksel kusurlarım” dedikleri göz ardı edilmezse.

Eşyaları tam olarak görmemişti, ama gördükleri o ailenin varlıklı olmaları anlamında yeterli gibiydi. Genç adam zaten taşınıyor olmasına rağmen iyi giyim-kuşamlıydı. Gerçekten hemen ilgisini çekmişti, ama gönlünde ve cisminde hiçbir yakınlık oluşmamıştı, hiçbir şey hissetmiyordu ona karşı başlangıç olarak. Meselâ zaman ilerlese, arkadaş olsalar ve sonra “Evlenelim!” dese acaba, kabul eder miydi?

“Ederdim tabii.” diye düşündü. “Sevebilirim belki ilerlerde. Hem evde kalmaktan kurtulmuş olurdum böylece, hem de her genç kızın rüyası anne olmaktı, belki iki-üç, belki üç-beş çocuğum bile olurdu!”

Hayal güzel şeydi, asansör durduğunda bitmeseydi!..

Ertesi gün o genç adamla karşılaşmadılar. Ama şansı vardı genç kızın. Mesai sonunun akşamında taşınılan evin sahibi ile karşılaştı;

“Bir-iki pürüz vardı, onları konuşayım, görüşeyim istedim!” dedi, kelli-felli(18), kendine güvenen, âlicenap(19) tavırlı, en önemlisi güler yüzlü, şişman hatta tonton bir ihtiyardı.

Şımardı, şımarıverdi genç kız, daha önce kendisine anlatılanların tamamen zıttı bu görüntü karşısında.

“Amca! Çıkan öğretmen abiler iyi insanlardı, evinize de gereği gibi baktılar, iki çocuğa rağmen. Ancak ekonomik durumları elvermeyince çıktılar. Eğer depozitolarını tam olarak iade edersiniz müthiş sevaba girersiniz!”

“Peki, küçük hanım! Aslında ben evi sattım. Depozitolarını iade etmemek de içime sinmemiş, dert olmuştu. Daire ile ilgili dosyayı olduğu gibi yeni ev sahibine verdiğimden, bende de onlara ulaşacağım bir bilgi olmadığından ‘belki istemeye gelirler’ diye depozitoyu yeni ev sahibine bırakacaktım.”

“Sağ ol Amca! Hayır dualarımız sizinle olacak. Ben ya telefon edip ya da onları ziyaret edip depozitolarının yeni ev sahibine verildiğinden hemen haberdar edeceğim…”

Ertesi gün tatil günüydü. Genç kız giyindi, hatta süslendi, dıbırcıkları görecekti çünkü. Cep telefonundan “Geliyorum!” dedi ve yola çıktı.

İki aktarmalı otobüsle gitmiş ve yorulmuştu. Bu kadar uzakta olmaları kendisi için üzüntüydü. Kapıyı çalmak üzereyken;

“Merhaba!” diyen bir sesle irkildi. Kendisi ile birlikte aynı kapıya, emsal yaşlarda biri daha gelmişti. Sesi etkileyici idi, döndü;

“Merhaba!” derken dilinin dolandığını hissetti. O; hayalinde yarattığı olsa mı gerekti?

Bir o, bir bu, hep hayalde yaratılan. Sanki koca bulma derdinde gibiydi. Böylelerine “Ayran gönüllü(20)” denirdi, her ne demekse?

Kapı açılınca tanıştılar. İkizlerin dayısı idi o. Göz göze gelmemeğe çalıştı genç adamla. İkizlerle koklaştı, sevişti, karınca-kararınca(21) hediyelerini açmalarını seyretti. Zihninde plânladığının aksine erken kalkmak gereğini hissetti. Bu arada eski ev sahiplerinin depozito iadesi müjdesini vermeyi unutmamağa da özen gösterdi.

“Yemeğe kal!” ısrarlarına, “Annem-babam merak ederler, teşekkür ederim!” diyerek koşarcasına, korkarcasına, duygularına set vurmak istercesine ayrıldı oradan.

Günler geçti ve geçmekte de devam etti, hiç sıkılmadan, arka arkaya. İsmini Hacı Hasan olarak öğrendiği komşu gençle her gün sabah ve akşam sözleşmişçesine karşılaşıyorlardı. Muhtemeldi ki; mesai saatleri ve yolda geçen zamanları örtüşüyordu. Başlangıç; “Günaydın!” idi, bitiş ise; “İyi Akşamlar!”

İlgisini eksik etmiyordu Hacı Hasan genç kıza karşı, görüşemedikleri zaman, dâhili telefondan ilk günkü gibi; “Nasılsın küçük abla!” diyordu. Esprisi olmuştu bu söz. Nedense;

“Ben de senin gibi yetişkinim!” demek aklından geçmiyordu genç kızın. Hoşlanıyordu. Karşısındakinin ilgisinden mi, yoksa o şekilde seslenişinden mi? Kestiremiyordu.

Hacı’nın ilgisinin her geçen gün yoğunlaştığını hissediyordu Hacer.

Bir gün asansörde ikisi yalnız çıkarlarken Hacı elini tutmak istemişti Hacer’in. Genç kız, önce hızla çekmişti elini, sonra uysalca teslim etmişti. Bu olay her akşam tekrarlanır gibi olmuştu, katına gelinceye kadar Hacı, Hacer’in elini hapsediyordu avucunda.

Sonrasında istemeyerek ayrılıyor gibiydiler, Hacı asansör kapısı kapanıncaya kadar gidişini gözlüyor, Hacer asla dönmüyordu arkasına. Anlayamadığı, bilemediği bir şeylerin sanki eksikliği var gibisine geliyordu.

Ve bir gün kendi katında inmeyip onun katına kadar çıktı. Çünkü söyleyeceklerini bitirememişti;

“Varlıklı değiliz, güzel olmadığımı da biliyorum. Hem şehlayım, hem de topalım. Bunlara rağmen benimle ilgilenecek misin?”

“Fiziksel özelliklerini söylediğin için ilgimi keseceğimi mi sanıyorsun?”

“Yok, yani…”

“İstersen gel,  evimde bir şeyler yer-içerken baş başa konuşalım!”

“Sonra?..”

“Ne kadar sonra? Yalnız yaşıyorum ve senin gibi birine ihtiyacım var!”

Genç kız ne düşüncelerde idi, genç adamın isteği ne idi? Son cümlesinde açıkça belli etmişti bunu. İsteği kendisi değildi, sadece bedeni idi ve genç kız küskün dönmüştü evine. Hülyaları yok olmuş, dünyası kararmıştı. Nevri dönmüştü(22).

Eve girdikten sonra dâhili telefon dakikalarca çaldı cevap vermedi. Annesine-babasına da telefonu açmamalarını rica etti genç kız.

Daha sonra kapı zili çaldı. Açmadı, sadece sesini duydu, fısıldar gibisine, diğer kat maliklerinden ve blok sakinlerinden çekinircesine;

“Yanlış anladın, ilk günden sevdim seni, seni seviyorum, ne olur, izin ver, anlatayım kendimi sana Hacer!”

Ses çıkarmadı genç kız. Yıkılmıştı çünkü. Gönlünü vermek istemiş, karşılık olarak da vücudu istenmişti ki bu sevgi de olamazdı, aşk da…

Gömüldü mahzunluğuna(23) genç kız. Yaşamında hiçbir şeyin değeri kalmamış gibiydi, yediğinden, içtiğinden tat alamıyordu, denilebilir ki kısaca; yemiyor, içmiyordu. Yaşamdan nefret eder gibiydi. “Bu dünya; etme-bulma dünyası” demişlerdi, ama ne etmişti de ne bulmuştu ki? Yaşamı “Yavan bir turp gibi” gibi olmuştu!

Günler geçti tekrar tekrar aradan. O sıfatlandıramadığı varlıkla karşılaşmamak için sabahları oldukça erken gidiyor, akşamları geç geliyordu. Dâhili telefonlara cevap vermediği gibi, verdirmiyordu da.

Baktı olacak gibi değil, dâhili telefonun çekti fişini. Su için, gelen-giden ve misafirler için haberleri olmuyordu. “Önce cepten ulaşın, öyle” diyordu sevdiklerine, yakınlarına.

Posta Kutusuna kendisi için atılan mektupları ise açmadan bilinen posta kutusuna aynen iade ediyordu. İp kopmuştu bir kere, o bardak kristal olmasa da kırılmıştı ve o kadar parçalanmıştı ki, tekrar eski haline gelmesi kesinlikle imkânsızdı, mümkünsüzdü, taş çatlasa onarılamazdı. Bir bakıma rüzgâr ne kadar özür dilerse dilesin, dal kırılmıştı bir kere.

Günlerden bir gün, bir öğle tatilinde cep telefonuna bir mesaj geldi genç kızın.

“Ben Mücahit, yani ikizlerin dayısıyım. İzniniz olursa arayabilir miyim sizi?”

Kısa, kesin, öz ve saygılı bir mesajdı, genç kızın telefon numarasının da nereden alındığı belli idi, hem kesinlikle.

Tek kelime yazdı cevap olarak; “Peki!”

Anında çaldı telefonu, tanınacağı düşüncesiyle;

“Merhaba!” diye başladı genç adam.

“Merhaba?”

Sorar gibiydi “Merhabası” genç kızın.

“Ben Mücahit, yani oyum. Ablamın kapısında karşılaşmamız dışında tanışmadık, görüşmedik, ama unutamadım sizi, izniniz olursa tanıtmak istiyorum beni, size!”

“Nasıl?”

“Ne zaman, nerede, nasıl derseniz! İki insan gibi konuşuruz. Etkileyebilirsem sizi, sonuna kadar gitmek isterim. Yalnız vaat edeceğim şeyler çok kısıtlı, yalan söylememe, yanlış anlaşılmasına gerek yok efendim!”

“Peki Mücahit Bey! Yarın bu vakitte, Tekin Pastanesinde desem?”

“Pardon, bir saniye Hacer Hanım. O vakitte dersim var. On beş dakika gecikmem size mahzur yaratır mı?”

“Bir öğretmenin öğrencilerine ayıracağı on beş dakikayı kıskanmam!”

“Sağ olun efendim. Teşekkür ederim. Görüşmek dileğiyle…”

“Teşekkür ederim, inşallah!”

Kader bazen insanlara kötü oyunlar oynamak mecburiyetindeydi sanki.

Ertesi gün genç kızın annesinin kalbinden ani rahatsızlığı, babasının anlaşılamaz telâşı ile işten alelacele dönüp annesini hastaneye götürmek ve onunla ilgilenmek zorunda kalışı dolayısıyla sözüne sadık kalamamıştı genç kız.

Hatta unutmuştu bile verdiği sözü. Ancak akşamın ilerleyen saatlerinde, annesinin sükûna kavuşmasıyla, hatırlayabilmişti, geç de olsa.

Annesinin gereğine uygun olarak tetkikleri yapılmış, “Şunlara dikkat, bunlar yasak, bunlar istediğince” denilerek geniş boyutlu bir diyet(24) ve ilâç reçetesi verilerek evine gönderilmişti.

Eve dönünce ilk işi telefonun tuşlarına basmak olmuştu. Açılmamıştı. Yarım saat, bir saat ara ile yine ve yeniden aramıştı onu. Telefon ısrarlı çaldırmalarına rağmen açılmıyordu.

Genç kız bilemezdi Mücahit’in telefonunu okuldaki dolabına kilitleyip kendini alkolle paylaştığını, yalnızlığını, umutsuzluğunu yok etmeğe çalıştığını. Sessizce reddedilmek, ya da reddedildiğini sanmak iyi bir şey olmasa gerekti.

Umut verip de umutsuzluğu yaratmak kabul edilebilir bir şey değildi. “Hayır!” denir, başlamadan biterdi, başlaması istenen.

Genç adam, yani Mücahit alkolle doyan, taşıyamadığı bedeni için eve dönmek yerine kendisini anlayacağına inanarak ablasının-eniştesinin evine yönelmişti gecenin oldukça ilerleyen bir vaktinde.

Zilzurna(25) değilse de, çakırkeyfin(25) ötesinde bir durumdaydı, içkiye hiç alışkın olmayan bedeni. Ve abdestinde, namazında olan baba ve annesi asla hoş görmezlerdi kendisini. Bu nedenle ablasının ve eniştesinin himmetlerine sığınmaktan başka çaresi yoktu (zaten).

Eve ulaştıklarında telefonlarına cevap alamayan Hacer, son bir ümitle ikizlerin annesiyle konuşmak istedi, ikizlerin babalarının telefonundan;

“Özür dilerim!” diye başladı söze Hacer ve anlattı, anlattı, anlattı, kardeşiyle buluşmak için sözleşmesinin sonunda tüm yaşadıklarını, tüm oluşumları.

Ablası sızmış olan kardeşini sarstı;

“Olay böyle, böyle!” dedi.

Mücahit’in dudaklarından tek cümle döküldü, iki kelime, belki de alkollü beyninde oluşturup ancak söyleyebildiği;

“Allah’ıma bin şükür!”

 

 

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) Kim Kime, Dumduma; Kimsenin kimseyle ilgilenmediği, kimseye önem verilmediği, çok karışık bir durumu anlatan söz.

(2) Bir tebessüm, insana hiçbir şey kaybettirmez, vereni fakirleştirmeden alanı zengin eder. Abraham LINCOLN’e ait bir söz.

(3) Kelâm; Söz. Söyleyiş biçimi. Söyleme.

(4) Nevi Şahsına Münhasır; Kişiye özel, kendine özgü davranış ve karakteri olan. Benzeri olmayan. Eşi bulunmaz.

(5) Mazbut; Derli toplu, düzgün, düzenli, beğenilen, sağlam. Doğa olaylarından etkilenmeyecek bir biçimde yapılmış, korunmuş. Ele geçirilmiş, zapt edilmiş, bir deftere kaydedilmiş, korunmuş, muhafaza edilmiş, unutulmamış, hatırda kalmış.

(6) KPSS; Kamu Personeli Seçme Sınavı

(7) Kakavan: Bilgisiz, budala, kendini beğenmiş, sevimsiz.

Kaknem: Çirkin, huysuz, aksi.

Hodgâm; Kendini beğenmiş, kendi keyfini düşünen.

(8) Tenezzül Etmek; Kendi durumuna, düzeyine aykırı bir şeyi, bir durumu, bir işi kabul etmek.

(9) Mümtaz; Seçkin. Ayrı bir yeri olan, üstün tutulan.

(10) Cıvıl Cıvıl; Yerinde duramayan, neşe saçan, canlı, neşeli, şen, şakrak. Kuşlar için kendine özgü sesler çıkararak cıvıltıyla ötüşmek.

Bıcır Bıcır; Çok ve sürekli konuşma ise de öyküdeki anlamı cıvıl cıvıldan farklı değildir.

Dıbırcık; Türkçemizde böyle bir kelime yoktur (Her ne kadar bir çocuk oyununun ismiyse de). Yöresel olarak sevimli, çıtı pıtı, sevilmekle doyulmayacak, şirin, güzel yaşından önce hanımefendi olmayı başarmış kız çocuğudur.

(11) Tevekkeli; Boş yere, boşuna, amaçsız, nedensiz, rastgele.

(12) Sadistçe; Acı çektirmekten zevk alırcasına.

(13) Depozit (Depozito); Bir üstlenme sırasında yatırılan güvence ya da bağlantı parası. Kabıyla birlikte satılan bir malın kabı için alınan ve kap geri getirildiğinde alıcıya geri verilen kap bedeli.

(14) Bezginlik; Yaşama, çalışma isteğini yitirmiş olma hali. Hiçbir şeyden zevk almama, usanma.

(15) Endam; Vücut, beden, boy-bos.

(16) Şehlâ; Kusurlu sayılmayacak kadar hafif şaşı göz. Koyu mavi, elâ göz. Hafif, tatlı şaşı.

(17) Kamufle Etmek; Alalamak, gizlemek, saklamak.

(18)  Kelli Felli (Kerli Ferli); Kılığı kıyafeti düzgün, olgun ve gösterişli.

(19) Alicenap (Âlicenap); Bağışlayıcı, yüksek ve yüce gönüllü, cömert. Onurlu, şerefli.

(20) Ayran Gönüllü; Sarkak Gönüllü farklı şeylerdir. Sarkak gönüllü her şeyi özenen, çok şeyi isteyip arzulayan anlamında yöresel olarak kullandığımız bir sözdür ki, öyküde bu anlamda kullanılmıştır. Ayran gönüllü ise bir bakıma aynı içerikte gözükse de (ki öyküde bu anlamda sergilenmiştir)  her şeye heves edip sıkılan, maymun iştahlı kişiler için kullanılan bir deyimdir. Bazen şıpsevdi, karşısındaki karşı cinse, cinsiyeti dolaysıyla (kadın-erkek fark etmeyen)  ilgi duyan anlamına da gelmektedir.

(21) Karınca Kararınca (Karınca Kaderince); Az da olsa elden geldiğince.

(22) Nevri Dönmek; Belli etmemeye çalıştığı öfkesi, kızgınlığı yüzünden anlaşılmak, çok sinirlenmek.

(23) Mahzun; Üzgün, üzüntülü.

(24) Perhiz (Diyet, Rejim); Sağlığını korumak, düzeltmek amacıyla uygulanan bir kısım sınırlamalar. Para harcamamak amacıyla uygulanan beslenme düzeni. Hristiyan ve Yahudilerin belli günlerde et, yağ gibi kimi yiyecekleri yemeksizin tuttukları oruç.

(25) Zil Zurna (Sarhoş); Aşırı ölçüde (sarhoş).

Çakırkeyif; Yarı sarhoş.

(26) Himmet; Yardım, kayırma, iyi davranma. Çalışma, emek, gayret, lütuf, iyilik, kalp isteğiyle gösterilen gayret, emek, çaba, kutsal sayılan bir kişi tarafından yapılan etki. Meyil, arzu, istek, azim, niyet, irade.