Daha genç yaşlarda, yani ilerlemiş, ancak gecikmemiş yaşlarda gitmişti anne ve babası Hacca. O da bu Hac farizası(1) eda edilirken ana rahmindeymiş.
Dönüşten bir süre sonra gelmiş dünyaya. Hacılığı, hafızlığı buradan geliyordu ikiz kız sahibi fırıncının. “Fatiha”(2) da diyordu, “Nas”(2) da, “İkra”(2) da.
Sadece din konusunda mı sofuluğu(3) vardı? Hayır… Bir de musikiye iştahı, daha doğrusu doymadığı, doymayan bir açlığı vardı.
“Herzahm-ı ciğer-sûze…”(4) diye başlayan Türk Sanat Müziğini de biliyordu, “Kapıldım gidiyorum…”(4) a da sesini uydurabiliyordu.
Dede Efendi(5) de arşivindeydi, Yıldırım Gürses(5) de.
Hicaz’dan(6) da anlıyordu, Nihavent(6)’ten de, Sultan-ı Yegâh(6)’tan da. Bir hocalık da buradan nasipti kendisine çevresince.
Aslında öğretmendi önceleri. Hem de ağır derslerden birinin öğretmeni, İlköğretimde. Ancak özellikle Müzik, Beden Eğitimi ve Din Derslerine girmeyi de yeğlerdi(7).
Belki tuhaf kaçacak ama okuldaki o derslerin öğretmenlerinin olmamasını, ya da mazeretleri dolaysıyla gelmemelerini ister, hatta dua bile ederdi, çünkü zevk alırdı, genç denilebilecek bir yaşta da dense emekli oluncaya kadar.
Özellikle Din Dersi Öğretmeni tesettürlü(8) hocanın hamileliği ve doğumu sırasında derslerine gelememesine öylesine ve hem çok üzüldü desek, gerçekten de yalan olurdu bu! Sevinmişti tabii, o sıralar, hem de içten içe.
Şimdi… Allah’ın inayetiyle(9) yıllarca bekledikten sonra, Tanrı’nın bir lütfu gibi sahip oldukları ikiz bebeklerine ne isim verdiklerini tartışmaya gerek var mı? Zaten sırf eşinin ısrarları, bebek sahibi olmak için tedavilerin uzunluğu ve masraflılığı nedeniyle emekli olmuştu adamcağız…
Ve elden düşme, pek de iş yapmayan fırını sahiplenmişti, boş vakitlerini değerlendirmek için. Ama Allah da “Yürü ya kulum!” demişti kaba anlamda, “Köşeyi dönememişse(10)” bile oldukça varlıklı biri olup çıkmıştı.
Hani Din Dersi Hocasının gelmemesine üzülmüştü demiştik ya, şaka ile. Aynı şakayı bir adım ötesindeki caminin hocası, ya da müezzini için de söyleyebilirdik.
Ola ki çok yağmur yağmış, her taraf kar-buz içinde ise, ya da bir işleri için bir yerlere gitmişler ve zamanında namaz vaktine yetişememeleri, yani gecikmeleri mukadderse(11) açarlardı telefonu fırıncıya, “İdare ediver!” derlerdi, o da “İdare ediverirdi, hangisi yoksa onun yerine hocalık, ya da müezzinlik yapardı”.
Fırının kapısına; “Namazdayım, geleceğim” diye yazmazdı. Her namaz için ayrı ayrı kartonları vardı, örneğin; “İkindi namazındayım, ezana göre 10 dakika sonra yeniden açacağım!”
Bu, ister istemez insanların İkindi Ezanına duyarlılığını da sağlardı. Her ne kadar çalışan ve sigortalarını yaptırdığı iki işçisi onun ne zaman, nereye gittiğini bilseler de o, bu alışkanlığından hiç vazgeçmemişti.
Nerde kalmıştık? Tamam! Merak edilmesin diye hemen söyleyelim. Sezaryenle(12) doğan ve biri diğerinden üç dakika yaşlı, ya da üç dakika genç olan ve çift yumurta ikizi olan bebeklerinden birincisinin ismi Tuğçe Beste, ikincisinin ismi Buğçe Güfte idi.
Bebeklerin, ya da söylendiği gibi bebelerin her ikisi de 2 kilo 800 gram ağırlığında idiler doğduklarında. Ve boyları birinin 45, diğerinin 47 cm idi. Ama hangisinin ölçüsü hangisi idi, hatırlayamıyorlardı, başlangıçta ana-baba.
Mekonyumları(13), saçlarının yokluğu, sarılıkları, gözlerinin renkleri de aynıydı, çünkü.
Ve hemen ekleyelim analarının memelerine saldırışları da aynıydı. Doğal olarak ana sütü yetmiyordu. Ana sütüne en yakın süt olan(14) telâffuzda çekindiği sütten sonra gelen doğal keçi sütünü de temin etmek her zaman için mümkün olmadığından, günlük süt ve hazır mamalarla doyunuyordu bebeler…
Babalar, analar çocuklarına isimlerini veriyor; “İsimleriyle yaşasınlar!” diyor, yedirip içirip büyütüyorlar, hatta “Hakkımızı helâl ederiz!” bile diyorlar, ancak, asla ve asla egemen olamıyorlardı kaderlerine bebelerinin.
Yavaşça yavaşça ele avuca da gelmeye başlamıştı bebeler. Ve dahi farklılıkları da belirginleşmeye başlamıştı. Kısaca; fiziksel özelliklerini tarif etmeye gerek yoktu. Tuğçe babasının, Buğçe ise annesinin “Hık! deyip burunlarından düşmüşlerdi!” sanki başlangıçları, yani doğuşlarının ilk zamanları göz ardı edilirse(15).
Tuğçe; esmer, karagözlü, sıska, uzun boyluydu. Buğçe sarışın, kızılımsı-sarı saçlı, biraz balıketinden(16) topluca ve kısa boyluydu. Aynı tip, renk, desen, şekil ve boyda elbiselerle donatılmalarına rağmen, daha yaşlarını bile doldurmadan, ikisini bir arada dışarıdan gören biri hangisinin Tuğçe, hangisinin Buğçe olduğunu kesinlikle bilirdi, hem de bir bakışta.
İnsanlar doğduklarına göre; yaşamaya, büyümeğe de mecburdular ve onlar da büyüme yükümlülüğünü yerine getirmeye çalışıyorlardı. Aynı cins çocukların çekemezlikleri, kıskançlıkları, hasetleri(17), gıptaları(17), özençleri yoktu birbirine karşı.
Anne-baba zaten hiç bir konuda birini diğerinden ayırmıyordu. Doğum günleri mi, ayrı ayrı pasta yaptırılıyordu her ikisi için de. Hediyeleri de aynı idi. Sorun ilerleyen zamanda bazen; alınan elbise ve pabuçların alımında yaşanabiliyordu, birinin zayıflığından, minyonluğundan(16), diğerinin balıketi, ya da topluca olmasından kaynaklanıyordu.
İkisinin de albenilerinde(18) farklılıklar yoktu. Başka ikizlerde de rastlanan, ya da yaşanan bir kısım eşitlikler onlarda da aynen gözlemlenebiliyordu. Örneğin; aynı saatte geliyordu uykuları, her zaman ve aynı vakitlerde uyanıyorlardı.
Karınları aynı zamanlarda acıkıyor, lâvaboya, tuvalete bile aynı zamanlarda gidiyorlardı. Bazen tuvaletlerden birisi anne ya da baba tarafından meşgul edilmişse; “Çabuk çıkın!” teranesi(19) duyuluyordu kapılarda, hatta yan komşularda, hadi biraz abartalım, sokaklarda bile!
Sadece bu kadar değil. Çok şeyde de beraberlikleri anlatılamayacak boyutlardaydı. Öyle ki aynı acıyı, aynı anda hissetmeseler de, kendi deyişleri ile çok zaman aynı anda; “Çaysıyorlardı(20)” susamak gibi.
Espri anlayışları, okuma alışkanlıkları, merakları, zıtlıkları, hoşlandıkları, nefret ettikleri aynı gibi idi, büyürken. Bir de her gün, kendi kendilerine, kendi yaşantıları ile ilgili, belki de gizli sırlarını yazdıkları günlük tutuyorlardı, doğru-düzgün yazmayı öğrendiklerinden beri.
Bu yaşam şeklinden sadece, tek özelliği ev kadını, ama hepsinden önemlisi bir anne olan anneleri tedirgindi(21), gelecek için. Çünkü bir yıldan az bir süre olsa da uzunca bir süre beraber iç içe yaşamışlardı, et olarak, beden olarak, can olarak, ruh olarak anne-evlât.
Ve çünkü hiç kimse gerçeği bir anne kadar yakından, içinden, gönlünden, kalbinden hissedemezdi.
Tekrar etmekte asla mahzur yok; o bir anneydi. Aksi takdirde niye “Cennet annelerin ayağı altında” olsundu ki? Niçin “Ana gibi yâr, vatan gibi diyar olmazdı” ki? Niye “Ağlarsa annem ağlar, gerisi yalan ağlardı” ki?
Bir de düşünelim; niye “Anne, evin direğidir, anneye borç tükenmez!” denilmiştir ki? Neden Anayol, Anayasa, Ana Fikir, Anadolu, Ana (ya da kraliçe) arı kelimeleri vardı ki? Örneği istediğiniz kadar çoğaltabileceğimiz.
Zaman akıyor, akan zamanda çocuklar büyüyordu, zamanla yarışırcasına. Eee! Anne-baba olarak yıllar sonra da olsa edindikleri mürüvvet görmeyi(22), Allah’ın takdirini(23) inkâr etmek(24) yakışmazdı onlara.
Evvel Allah! İstemişlerdi ve Allah onlara dualarının karşılığı iki evlat vermişti ahir ömürlerine(25) yaklaşırken. Allah’a şükür yoktu eksikleri. “Leb” demeden “Leblebiyi” anlayan fırın sahibi bir babaya sahipti çocuklar, öncelikle ve özellikle eğitici olan.
Ve insanlar ekmeksiz doyunamazdılar Türkiye’mizde. Ramazanda, cenaze ertelerinde, pide, yumurtalı, kıymalı, peynirli, akla ne çeşit gelirse pide yaptırılması ekstra(26) bir kazançtı tüm aile için.
Vakitleri yerinde, kazançları iyi olan aile için her Kurban Bayramı mutlaka kurban keserdi babaları ikizlerin, ister kendi adına, ister anneleri adına. Bazen sene bereketli geçer, bir de diş kovuğunu dolduramayacak(27) gibi görünse de, köyden ulaştırılan iratların(28) da takviyesi ile hem kendi adına, hem de anneleri adına da kesilirdi kurban.
Ve eşe-dosta, konu-komşuya, fakir-fukaraya bol bol dağıtılırdı.
Kurban etlerinin bir bölümü de uzaktan da olsa akraba, üç çocukla genç yaşında dul kalan Şeyma Bacıya gönderilirdi.
Söylemeye gerek yok, yıl bereketsiz de geçse, yokluk içinde bile kalsalar; “Zekât(29)” deyip, “fitre(29), fidye(29), kefaret(29)”, adak(29) deyip sağ elleriyle verdiklerini, çocukları dâhil, sol elleri bile bilmezdi.
Şeyma Bacının kızlarından biri Tuğçe-Buğçe’den küçüktü. Bu nedenle ikizler büyüdükçe, küçülenleri ona gönderirlerdi. Şeyma Bacı gönderilenlerden kızına uyanlarını alır, diğerlerini ihtiyacı olduğuna inandığı diğer komşularına ulaştırırdı.
Ve sonucunda her seferinde, elleriyle yaptığı tarhanayı, erişteyi, nar ekşisini, kızılcık şurubunu, üzüm pekmezini ve kışa doğru bir küp salça ile bir küp karışık turşuyu mutlaka gönderirdi kendilerine.
Böylesine büyüyordu ikizler ve ilköğretime devam etmeye başladıkları, daha dün gibi hatırlarındayken, ne zaman ikinci sınıfa başlamıştılar, kimse hatırlayamaz gibiydi.
Bir tek değişiklik vardı evlerinde. Borç-harç, Banka Kredisiyle sırf çocuklarının rahat etmesi için babaları boşalan yan taraftaki daireyi de satın almış, aradaki duvarı yıktırarak bir kapı koydurturmuş ve o bölümü rahatça ders çalışmaları için tamamen onlara tahsis etmişti.
Ancak köyden dönüp de bu yaşama alışıncaya kadar yok ettiği, tükettiği ömrünün yeterli olmayacağının farkında değil gibiydi.
Her ikisinin de ayrı ayrı televizyonları, internete bağlı bilgisayarları, cep telefonları, çalışma masaları vardı. Başka ne istesinler idi? Tek amaçları okumak, gereğine uygun eğitim görmek, bir bakıma adam olmaktı!
Her anne-babanın olduğu gibi, onların anne-babalarının da isteği, onların istediklerinden farklı değildi.
Okulları iki adım ötedeydi, neredeyse evin içinde çalardı okulun zili. Bu nedenle anneleri “Paydos Zilini” duyduğu anda “İkindi kahvaltısı için” kurabiyelerini hazırlar, meyvelerini -artık ne varsa- soymağa başlar, hazırda soyulacak meyve yoksa sıkılacak meyveleri yıkayıp hazırlardı, geldiklerinde taze taze sıkıp içmeleri için.
Bir Cumartesi sabahı ikizler, “Güzellik Uykularını(30)” tamamlamış, yatak keyfi yapıp odadan odaya seslerini ulaştırmaya çalışırlarken;
“Simitçi!” diye bağıran bir ses duyarak irkildiler. Bu ses; ilk defa; “i” harfleri oldukça uzun ve son “i” harfi “iye” der gibi oldukça mikrofonik(31), tecvidi(31), makamı ile okuyan bir müezzinin(32) sesi gibiydi.
Oysa şaşırmaları gereksizdi. Çünkü hem cami yakın olmasına rağmen ezan vakti değildi, hem de gençler “Simitçiye!” diye bağırıyorlardı.
Kızlar, merakla pencerelerine yöneldi, her ikisi de?
Akranları, belki de bir-iki yaş büyük elinde sepeti olan bir oğlan çocuğu ve belki de kendi yaşlarında gibi gözüken yanında bir kız çocuğu ile beraber ağır adımlarla, camlara bakarak ve bağırarak yürüyorlardı;
“Simitçiye!”
İkizlerin ikisi de aynı anda açtılar sokağa bakan pencerelerini, el işaretleriyle “Gel!” der gibi çağırırlarken, diğer taraftan da; “Simitçi! Gelir misin!” dediler.
Merak etmişlerdi. Bu nedenle pencereden sepet sarkıtarak simitleri almak yerine, kapının otomatını açarak merdivenleri çıkmalarını beklemişlerdi, her ikisi de, her ikisinin de.
“Simitler taze mi?”
“Yarım saat, kırk beş dakika önce çıktı, sofra bezi ve temiz havlu ile örttüm üstlerini, kontrol edin isterseniz, henüz sıcak!”
Sepetin ortalarından bir simidi çıkartıp ikiye böldü genç delikanlı, duman çıkıyordu ayrılan yerden, bir yarımını Buğçe’ye, diğer yarımını Tuğçe’ye uzattı.
Simitçinin yanındaki kız çocuğu, yani kardeşi suskun, özenmiş gibi bakmıştı kendilerine. Aynı mekanik(33) hareketle ikizlerin ikisi de yarımşar simitlerini ikiye bölüp biri birine, diğeri ötekine uzatmıştı, beklentiye cevap vermek ister gibi.
“Babamla, annem de yemek isterler herhalde, bizim ikimize de bir adet yeter sanırım. Toplam dört adet olunca borcumuz ne kadar oluyor?”
“İlk verdiğimiz, ağabey-kardeş ikramımız olsun, zaten yarısını bize geri verdiniz. Borcunuz sadece üç simit bedeli, yirmi beşer kuruştan, yetmiş beş kuruş efendim!”
“İkramınız kabul edilmedi maalesef. Böyle her kapıya bir simit hediye edersiniz; ‘Sermayeyi kediye yüklediniz!’ denir ve asla kâr edemezsiniz. Sıfıra sıfır elde var sıfır olur! Sıfırla dönersiniz evinize. Sabahın bu vaktinde, hem kim bilir nerelerden dolaşarak geldiniz buralara ki, bu simit satışından edineceğiniz kazanca ihtiyacınız var sanırım.”
Buğçe bunları söylerken, ağabey-kardeşin kafaları öne eğikti ve bir lira parayı alıp cüzdanından paranın üstünü vermeğe çalışan genç kızın elini Buğçe eli ile kapatırken;
“Hayır!” demişti.
Durakladılar bir süre, sonra merdivenleri inmeye çalıştı simitçi iki kardeş, karanlıkta.
Buğçe otomatı yakarken;
“Yarın uğramayı da unutmayın, ağabey-kardeş!” dedi.
Kız ağabeyine baktı bir saniye kadar ve sonra “Olur!” dedi, duyulur, duyulmaz bir sesle.
Buğçe, Tuğçe’ye döndü;
“Sana küçük gelen elbise ve pabuçlar bu kızcağıza uyar herhalde. Senin elbiseleri Şeyma Abla köydeki muhtaçlara veriyormuş, benimkileri Selma giyiyormuş. Ne dersin, bu cici kız da muhtaç gibi. Yarına hazır edip verelim mi kullanmadığın elbiseleri?”
“Çok iyi fikir. Hemen hazırlayalım. Tüm giymediklerimizi, anneme de sorup. Ama onlarla konuşmayı sen yaparsın.”
“Tamam! Olur! Şimdiden mutlu bir yüz göreceğim diye heyecanlanıyorum! İnşallah yanılmıyorumdur!”
“İnşallah! İnşallah!”
Ertesi gün, yani yarın Pazardı. Ve yarına hazırlanmıştı ikisi de, sabah ezanı okunurken, Tuğçe’nin yanına gelmiş, sokulmuştu koynuna Buğçe. Ne de olsa üç dakika öncesi ablaydı. Uyur-uyanık arası sarılmıştı ablası da Buğçe’ye.
İkisi de biliyorlardı ki, “Simitçiye!” diye bağıran genç simitçiyi ve yanındaki vekilharç(34) gibi, parayı cüzdanında toplayan o kızı bekliyorlardı.
Çok beklemediler. Bekledikleri ses sokağın başında değil, tam pencerelerinin önünde çınlamıştı:
“Simitçiye!”
Yataklarından hemen kalkıp otomata bastılar, biliyorlardı ki, ya da tahmin ediyorlardı ki, kapının önündeydiler, kapı otomatının açılışı ve merdiven ışıklarının yanışı onları daveti idi. Bu kere, simitleri almadan sorgulamaya başladı kız çocuğunu Buğçe;
“Kaç yaşındasın? Adın ne? Okuyor musun? Nerede, kaçıncı sınıftasın?”
Makineli tüfek hızında sorgulamaydı bu, sanki bir suçlunun Sorgu Odasında sorgulanışı gibi. Küçük kız şaşkındı, afallamıştı(35), ancak son sorular kalmıştı aklında;
“Tehecik! Nah şu okula gidiyom, bu sene!”
Ağabeyi kardeşinin elinden tutarak ikizlere yöneldi;
“Bu sene başladı İlköğretime. Ne kadar da olsa evde, komşularda kültür seviyesi uygun olmadığı için konuşmasını ve lehçesini düzeltemedi henüz. O bakımdan belki söylediğini anlayamamış olabilirsiniz. Ben tekrarlayayım. Kardeşimin adı; Eflâl, yedi yaşında, karşıdaki İlköğretim Okulunun birinci sınıfına bu sene başladı.”
Biraz soluklandı Simitçi Ağabey;
“Yarın da gel, dediğiniz için ilk önce buraya geldik. Dünkünden biraz daha sıcak ve gravyer peyniri mi ne diyorsunuz, yani yumuşak kaşar peyniri ve çayla hemen yerseniz tadına doyamayacaksınız sanırım.”
“Çayımız hazır değil, ama elektrikli çaydanlıkta çabucak su kaynatır, sallama çay olarak içebiliriz. Bize katılmak istemez misiniz?”
“Ne haddimize efendim? Üstelik vaktimiz kısıtlı. Bizim yolumuza devam etmemiz gerek. Kaç simit istemiştiniz efendim?”
Konuşma, Buğçe ve Simitçi Ağabey arasında karşılıklı diyaloga dönüşmüştü;
“Kaç simidiniz var?”
“Elli?”
“Hepsini alıyoruz, yeter ki bir-iki dakika söylemek istediklerimizi dinlemek için bizimle kalın!”
“Hepsini birden sizlere satmam mümkün değil, dünkü gibi dört, en fazla beş adet satabilirim. Çünkü bir-iki sokak ötede yaşlı bir dede var, bir simit karşılığı hizmetini yapmağa çalıştığımız, bir öğrenci var, annesi yatalak simit için gözleri yolda ve ders sorularına bilebildiğimce yardımcı olabildiğim, vaktimin yettiğince, simitleri bitirip de dönüşümde. Ve camlardan sepetlerini sarkıtanlar.”
Durmak, ya da soluklanmak gibi niyeti yok gibiydi devam etmeden önce;
“Eğer bugün simitleri bitirip ikinci sefere çıkarsak o zaman size beş adet daha satabilirim belki. Bu kere, hatta ikinci kere fazlasını vermeği istemek hem bizim için utanç, hem de sizler nefsinizi köreltip yiyemeyeceğiniz için israf olur. İsraf ise haramdır. Kusura bakmayın ders verir gibi oldu, ama gerçek böyle. Hem bugün bu kadar fazla alırsanız, yarınlarda sizlere taze taze satamayız ki!”
Konuşması kesik kesik, ilgiyle dinleniyordu. Biraz uzunca sürmüş olunca ve kendisine ilginin azaldığını hissedince Eflâl sıkılmıştı herhalde, merdivenleri inme çabasında idi;
“Siz adınızı söylemediniz, hem bu kadar düzgün konuştuğunuza göre okuyor olmalısınız!”
“Maalesef imkânsızlıklar… Gecikmiş olarak İlköğretim beşinci sınıftayım. Kardeşim gibi karşı okuldayım. Babamın ölmesini destekleyerek şehre gelmeyi beklemeyip şehre daha önce göçseydik, herhalde mezun olmak üzere olurduk. Akrabamız elimizden tuttu da… Nasip işte! Neyse sizi boşuna eğlemeyeyim. Görüyorsunuz ben de bile köy alışkanlığı kelimeler kalmış dilimde; Göçmek, eğlenmek gibi…”
“Ama adınızı söylemediniz!”
“Ben Hilâl efendim. Ramazan, hilâlin görünmesiyle biter ve bayram başlar ya hani, tam o anlarda doğmuşum. Belki anlatmam lüzumsuzdu.”
“Bizler de aynı okulda ikinci sınıfta okuyoruz. Ben Buğçe, yanımdaki de ikiz kardeşim, hatta bir bakıma ablam Tuğçe. Eflâl için, özür dileyerek, beğenmesini umarak küçükçe bir paket hazırladık, bize dar gelenlerden, asla eski değil. Simit satışınız bitip dönerken uğrarsanız ve tabii kabul ederseniz, memnun olacağız.”
“Ne demek? Ağır bir şey değilse ben bir göreyim. Bakmayın Eflâl’in öyle ufak-tefek görünmesine, sağlamdır. Kucakladığı gibi bir koşu eve götürür, ben de bugün onun yardımı olmadan satmaya çalışırım simitleri, n’apalım?”
Paketi, daha doğrusu çantayı görüp eliyle tartınca;
“Ağır değilmiş! Eflâl götürür, çantayı da yarın-bürgün, ya da gelecek hafta sonuna iade ederiz artık, teşekkürler!”
“Bir şey değil, çanta da kalabilir sizde. Umarız okulda da görüşürüz Hilâl Ağabey. Sana da iyi günler çıtırık(36)!”
Eflâl’in çenesinden tuttu Buğçe. Eflâl, konuşmalardan ve “Çıtırık” sözünden bir şey anlamamış gibi çantayı alıp; “Teşekkür…” dedi ve merdivenlerden inmeye yöneldi. Hilâl zorlayarak sepeti alıp merdivenlerden inerken;
“İnşallah çocuklar, inşallah ve şimdilik Allahaısmarladık!” dedi.
Buğçe otomat lâmbalarını tekrar yakarken;
“İnşallah! İnşallah! Güle güle!” dedi.
Tuğçe, konuşmalara katılmamış, derin bir sessizlik içinde kalmıştı.
Hilâl, “Çocuklar” yerine “Arkadaşlar” dese daha mı iyi olurdu, diye düşünmeden edemedi, onlar merdivenlerden inerken.
Odalarına yöneldi kızların her ikisi de. Tuğçe penceresini açtığında her iki yönde uzaklaşan ağabey kardeşten hangisine el sallayacağının kararsızlığından sonra iki elini de iki yana doğru salladı…
Çayı henüz demlemişlerdi ki, kapının zili çaldı. Sabahın bu vaktinde kim olabilirdi ki? “Kim o?” soruları, “Eflâl!” diye cevaplandı. Merakla açtılar kapıyı, yine beraberce Tuğçe ve Buğçe.
Şaşırmışlardı ikizler. Çünkü Eflâl verdikleri elbiselerden birini ve ayakkabıları giymiş olarak gelmişti kapılarına. Kapıyı açar-açmaz birinde boş çanta olmasına rağmen iki kolunu da açarak sarılmıştı omuzlarına. Biraz eğilmek zorunda kalmıştı ikizler.
“Hepsini denedim. Hepsi sanki bana göreydi. Hepsini de beğendim. En çok bunu istedim, beğenerek. Yalnız bunun cebinde para geldi. Zannederim ki unutkanlık olmuş. Geri vereyim diye geri geldim. Bu da çantanız. Buyrun! Tekrar teşekkür… “
Cebinden çıkardığı kâğıt bir parayla, çantayı uzatıyordu.
“O parayı yardım olsun diye bile bile koymuştuk!” diyemezdi ikizler. Buğçe usulca aldı ve son kez şansını denemek istercesine;
“Unutmuşuz, ama özendiğin bir şeyi almak istemez miydin?”
“Yooo! Yooo! Hayır! Hakkım yok, elbiseler, pabuçlar yeterli. Teşekkür… Ama vaktiniz normal olursa Türkçe verin bana, öğreneyim. Hem okulum rast gitsin(37), hem ben rast gidip dua edeyim size.”
Öylesine şiddetli “Hayır!” demiş ve öylesine masumane(38) dilini düzeltme isteğinde bulunmuştu ki ikizler bir ağızdan;
“Peki!” dedikten sonra, Buğçe;
“Ancak ailene ve ağabeyine danışman, gerekli izni alman lâzım. Evimizde bizim zamanımız her daim müsait.”
“Tamam, izin alırım.”
Ertesi gün ikizler karşılaşmak, Hilâl ise gözükmemek tavrındaydı. Belki utanıyordu fakirliğinden, belki minnete(39), muhannete(39) dayanamıyordu. Ne de olsa kendisi evin erkeği idi, ailesinin geçimlerini sağlamak zorundaydı. Annesinin çamaşıra, ev temizliğine gitmesi yetmiyordu boğazlarına bile.
Cumartesi-Pazarları sabahları simit satmak, boş vakitlerinde ayakkabı boyamak, ya da pazarda araba ile torba taşımakla az veya çok aile bütçesine katkıda bulunmak mümkün değildi.
Kitap-defter için para ayırmak mı? Bu; “Lüks” düşüncesine giriyordu. Bu giderleri karşılamak için de, kahvede Emin Amcaya yardımcı olmak gerekiyordu. Güvendiği tek şey; zekâsı idi Hilâl’in.
Aksi takdirde okuyup büyümesi o kadar zordu ki. Yani İlköğretimden bile mezun olması… İşte saklanması bunun içindi, hem herkesten. Hem kimse görmesin, tanımasın, hem de kendisi her ne şekilde olursa olsun, masraf etmemek dileğinde idi.
Teneffüslerde kâğıt sepetlerinden biriktirebildiği arkası yazılmamış, boş olan kâğıtlara, bitmeden atılmış küçük uçlu kalemlerle not almağa, okumaya çalışıyordu Hilâl.
İlk gün, ikinci gün görünmemişti ikizlere, ama bu ne kadar sürecekti ki? Üstelik Eflâl ile her an beraberdiler ikizler, her an demem teneffüslerde ve beraber olmak istediği zamanlarda anlamında.
İşin Hilâl yönünden kötü yanı Eflâl’in onlarla beraberken mutlu olmasıydı ve bilmeden ya da o vakte kadar görmediği ikramlar öylesine mutlu ediyordu ki kardeşini, çocuk olarak.
Sadece bayramlarda ve nadiren tadına baktığı gofret, çikolata ve sakızlar, ancak kurban bayramlarında bildiği et yerine, sosisli sandviç, hamburger onun, onlara medyun(40) olması için yeterliydi.
Bunlara ek olarak, okuldan sonraki zamanlarda Türkçesini ilerletmesi için ders verilmesi, meyve suyu ve kurabiyeler minnettar kılmıştı kendisini. “Buğçe Abla, Tuğçe Abla” diyordu da başka bir söz çıkmıyordu ağzından.
Üstelik ikizler, ders sonlarında karanlık düştüğünden onu eve kadar getirip elleriyle teslim ediyorlardı annesine. Hilâl gözükmüyordu meydanlarda, hem de hiç. Çünkü ev dedikleri; banyo olarak da kullanılan bir tuvalet, mutfağı odanın içinde olan tek göz, kirasını ancak ödeyebildikleri bir gecekondu idi.
Bir kısım sosyal gereçler bitpazarından, ikinci-üçüncü el olarak tamamlanabilmişti ancak, ama ihtiyaçlarını karşılıyordu.
Günlerce saklandı Hilâl. Günlerce merak etti onu ikizler. Ama nereye kadar? Bir gün evin bir eksiği için çarşıya çıkan Buğçe onu Boyacı Sandığı arkasında görmüştü. Utanmıştı Hilâl. Buğçe;
“Burada beklemene gerek yok! Babamın bir sürü ayakkabısı, bizim ve annemizin bir sürü ayakkabı ve çizmelerimiz var. Hadi gel, onları boya. Ama pahalı değil, çok olunca şöyle tenzilâtlı bir tarife uygularsın, değil mi?”
Hilâl sadece başını eğdi, Boyacı Sandığını omzuna yükleyip peşi sıra yürüdü.
Akşamın geç vaktine kadar boyayarak ancak bitirdi boyama işini Hilâl. Ev Sahipleri tavan arasındaki eski ayakkabıları bile indirip boyatmışlardı, hatta fakir-fukaraya verilmek üzere ayrılmış olanları bile.
Boyama süresince, çatal da getirilmesine rağmen “Ellerinin kirli olduğunu” söyleyerek yiyecek-içecek hiçbir ikramı kabul etmemişti. Üstelik ikizler her seferinde beraber çıkıyorlar, “Dileği olup olmadığını” soruyorlardı, daha doğrusu her seferinde ve her konuda Buğçe bir adım öndeydi.
Sonrası… Kavga-dövüş desek doğru mu olurdu acaba? Yoksa yanlış mı? Üç kuruş verilmesi gerekirken, beş kuruş üzerinde ısrar etmişlerdi üstelik ikizler değil, anneleri de.
Kuruş denildiğine bakmayın, yüzle, binle çarpılacak rakam, denilmek istenen. Ve tam giderayak iki dilim pasta yerleştirdikleri bir dondurma kabını vermişlerdi genç delikanlıya;
“Biri annenizin, biri Eflâl’in, sen nasıl olsa sevmiyormuşsun!” dedi birinden biri. Ama hangisi, zayıf olan mı, balıketi olan mı? İsimleri bile çeviremiyordu zihninde, yorgunluğunda veyahut da dalgınlığında Hilâl.
“Teşekkür ederim onların adına!”
Pastayı sevmeyen insan var mıydı dünyada? Sevmediği konusundaki kanaate nereden varmışlardı ki? Ama biliyordu ki, annesi de, kardeşi de onu eksikli bırakmazlardı da, neden kazancı ile kendisi kendisine bir pasta almasındı ki?
Aldı ve eve yöneldi. Aylardan beri belki ilk defa Fransız Kraliçesi Maria Antoinette (Antonia)’in Fransa İhtilâli öncesi; “Ekmekleri yoksa pasta yesinler!” deyişine uygun bir yaşam şeklini kendilerince düzenleyip akşam yemeğini pasta ve çayla üleşmişlerdi…
“Zaman durmuyor” demiştik, değil mi? Gerçekten zaman durmadan ilerleyip geçmişti, hem oldukça aynı minval(41) üzerine.
Eflâl, Buğçe, Tuğçe okumalarında ilerlemişler, büyümüşlerdi.
Hilâl, liseli bir öğrenci olmuştu. Bu imkânın yaratılmasında Emin Ağabeyin Kahvesinde çalışmasının karşılığı olarak bir yerine üçe artırdığı harçlıkların, simit satışında ağabey-kardeş olarak ayrı ayrı satışlara yönelmelerinin, ayakkabı boyamakta işlerinin iyi gitmesinin önemi olduğu gibi, fırıncının; annesine, bazlama, gözleme, ev yapımı yufka ve tarhana imalinde yardımcı olması teklifinin önemi de inkâr edilemezdi.
Hatta ikizlerin annesi de “Evde bomboş oturacağıma, fırına yardımım olsun!” diye katkıda bulunma gayretini yaşamış, bu da fırını işletenin de, kendilerinin de kazançlarının artmasına neden olmuştu.
İnsanlar büyüdükçe heyecanları da büyüyordu. Gözlerdeki bakışlar, kulaklardaki işitişler ve kalpteki çarpıntılar gibi. Bunu özellikle liseye başladığında Hilâl hissetmeğe başlamıştı.
İlköğretimde doğal bir yaşam şekli gibi görünen karşılaşmalar, beraberlikler şimdi özlemdi. Arıyordu, ama neyi, kimi bilmiyordu, bilemiyordu. Tuğçe mi, Buğçe mi? İkisi de gönlündeydi ve gerçek ki biri fazlaydı. Ama hangisi?
Kalp; fiziksel olarak dört gözlü olmasına rağmen ancak bir kişi için yer vardı tümünün içinde kalbin. O halde yazı-tura mı atmalıydı, tek-çift mi oynamalıydı yoksa kalbine doğru hüküm verdirebilmek için?
İnsan hele böyle genç yaşlarda nasıl böyle bir ikilem(42) yaşayabilirdi ki? “Hayatın ona verdikleri ‘nasip’ vermedikleri ise ‘kısmet’ mi” idi? Yaşamak ve karar vermek ne kadar zordu?
O böyle düşünedursun aynı duyguları besleyen ikizler de ikilemler içindeydiler, farklı dünyalarda kendilerince.
Kendi on beşinde, ikizler on ikisindeydiler. Genelde bu yaşlarda mı başlardı bu tür düşünceler? Anneannesi on üçünde, annesi on beşinde evlendiklerine göre “Herhalde!” diye düşündü. Annesiyle arasındaki yaş farkı sadece on altı idi, yani abla-kardeş gibi.
Babası yoktu, belki babasına, yaşasaydı da danışamazdı. Utanır, annesine de soramazdı. Sülâlesinden yoktu ki yakınlarından birisi; “Aka, Ağabey, Abi!” diyeceği.
İnternet kâffelerinde zaman tüketmek ise, hiç de düşündüğü bir şey değildi, öğrenmek için de olsa. “Bir saat internet kullanma eşittir, şu kadar adet simit satmam gerek!” diye düşünürdü.
Okulda ders olarak öğretilenleri pekiştirmek ve merak ettiklerini sorgulamak için Ders Öğretmeninin izniyle ve yeterli olduğuna inanmasa da okulun bilgisayarında aramağa çalışıyordu Hilâl. Sorular sıralanıyordu zihninde bilmediği;
“Aşk nedir? İlk aşk, ya da aşk, ilk görüşte aşk nedir? Aşkın belirtileri var mıdır? Aşk nasıl başlar? Zamanla mı âşık olunur? Aşk elle tutulur (yani somut), ya da gözle görülemeyen (yani soyut) bir şey mi, yoksa tariflere, kavramlara, teoremlere, hipotezlere sığmayan bir şey midir?
Aşk, birçok şairin (ve de özellikle Orhan Veli KANIK’ın söylediği gibi) ‘Kelimeleri kifayetsiz bırakan’ bir duygu mudur? İnsan kaçında âşık olur, ya da aşk için bir başlangıç yaşı var mıdır? Yani aşkın yaşı var mıdır?
Ve önemli soru; aşk biter mi, ya da ölür mü acaba? Bu durumda aşka ‘Allah rahmet etsin!’ demek zorunlu mudur? Her aşkta sevgi var mıdır, ya da her sevgi aşk mıdır?
Aşkta gerçek ile hayal arasındaki fark nedir? Sevdiğimi sandıklarımdan biri, ‘Neden beni seviyorsun?’ diye soruverirse, cevabım hazır mı? Ne derim? İnsanın aşk için acı çekme süresi var mıdır, varsa limiti ne kadardır, ucu var mıdır?
Sevmek mi, yoksa sevilmek mi önemlidir? Hani şarkıdakine yakın; ‘Sevmek mi güzel, yoksa sevilmek mi?(43)’ Acaba aşkta pişmanlık olur mu (Yani ikilem babında(44), ‘Onu değil de, ötekini sevseydim keşke’, der gibi)?
Aşkın özünde ne vardır? Sevgi, fedakârlık, bencillik, şefkat, merhamet, minnet? İki kişi birbirine âşıksa bu nasıl anlaşılır? Kendileri mi anlarlar, yoksa bilen, ya da bildiğini sanan birileri ‘Siz birbirinize âşıksınız yahu!’ diye onları uyarır mı?”
Ve merak edip, düşünüp de akıl edemediği bir sürü sual, mantıklı ya da mantıksız, cirit atıyordu(45) beyninin tüm hücrelerinde, birbirine tilki gibi kuyruklarını değdirmeden.
İlköğretimdeki gibi görüşemiyorlardı, ama hiç de aklından çıkmıyordu ikisi de. Cumartesi-Pazarların gelmesini, “Sıcak, sıcak simitçiye!” diye bağırmak, onlara simit satmak hevesti gönlünde.
Öğleden sonraları özellikle Buğçe, ya da şöyle denilmesi daha doğru olur, üç defa Buğçe geliyorsa, bir defa da Tuğçe geliyordu, pabuç boyatmaya. Özellikle de çizme. Çünkü çizme boyasının fiyatı, ayakkabı boyasının fiyatına göre 50 kuruş daha fazla idi.
İnsanlar hem; “Geçsin günler, haftalar…(46)” , hem de “Geçmesin günümüz…(46)” diye şarkı söylüyorlardı. Ve zaman tabiatına uygun olarak geçiyor, direnmiyordu. Geçen bir yıl, gençler için bir yaş büyümekti, mademki tasarruf etmek mümkün değildi, o halde büyümekten yararlanmayı düşünmek doğru olmaz mıydı ki?
Doğru idi, el ele tutuşmak, göz göze bakışmak gerekti, ama kimle? Umut etmek ve umut edilene bağlanmak, başlangıç olarak bağlanmayı düşünmek, istemek, hatta dilemek muhteşem bir duygu olmalıydı, herhalde.
Ama beyni karmakarışık, gönlü rengârenk ve elleri bomboştu. Üstelik uzanıyorsa da eller, gözler kördü, göremiyordu, anlamıyor, anlayamıyordu.
Hilâl bunları düşünürken, ikizler de gönülleriyle mücadele halindeydiler, özellikle gün geçtikçe Tuğçe. Kendini kapıp koyuvermişti sanki fark edilmeyen, zayıflaması ötesinde, içten içe çöküşü, ya da çürüyüşü vardı sadece kendisinin hissettiği. Eriyordu, kimselerin görmediği, anlamadığı şekilde.
Okul döneminin sonuna doğru günlerden bir gün, günlük olarak tuttuğu deftere, odasında şöyle bir şeyler karalamıştı Tuğçe;
“Buğçe Hilâl’i seviyor. Sevmek benim hem hakkım, hem haddim değil. Öyleyse benim ortadan çekilmem gerek!”
Aynı dakikalarda Buğçe odasında kendi günlüğüne duygularını aynı şekilde kısaca kaydediyordu;
“Seviyorum onu, ama o asla belli etmiyor duygularını, ben de etmeyeceğim asla duygularımı ve bekleyeceğim!”
Tuğçe kurgular içindeydi. Yaşarken dayanamazdı sevgisizliğe. O zaman yaşamdan nasıl çekilebilirdi ki, kimseyi incitmeden, kimseyi gücendirmeden ve en önemlisi kimseye hissettirmeden?
Ve de dahi Allah’a isyankâr olmadan. Babasının öğrettikleriyle Allah’a yalvarsa; “Al beni!” diye, kabul eder miydi ki Allah kendisini? Dünyada cehennemi yaşamaktansa, ahrette cehennemi yaşamaya razı idi.
O halde neyi, nasıl, nerede ve ne zaman yapmalıydı ki? Plânlamalıydı. Çekilemez bir dünya idi yaşlandığı, hem de bu yaşlarda. Danışmak mı? Kime? Hem nasıl? Bilinen bir gerçeğe katlanmak kadar zor bir şey var mıydı yaşamda?
Dünya dönüyordu, her şey kararındaymış düzenine uygunmuş gibi. Sabahlar oluyor, sonra sıra gecelere geliyor, gecelere ulaşılıyordu. Hazandan sonra kış, bahardan sonra yaz geliyordu, doğa dua ediyormuşçasına.
“Niçinler” cevaplı olsa da, “Nasıllar” cevapsızdı. Her Cumartesi-Pazarın “Simitçiye” si ıstıraptı kendisi için. Kardeşi içinse neşe, sevinç, ışık, aydınlık…
Bu nedenle ne penceresini açıyor, ne de kapıya yöneliyordu, ilk günlerdeki gibi. Sadece Eflâl’e; “Ara sıra sen de simit getir, senin sesini de duyayım, kucaklayayım seni!” diyor, onun varlığında, onun ağabeyine benzerliğinde sükûn buluyor, huzur buluyor, rahatladığını hissediyordu.
Ve düşünüyor, düşünüyor, düşünüyordu Tuğçe. Yaşam gönlünde “Haram” gibi şekillenmeye başlamıştı. Ve bir şarkıdan esinlenip; “Bilmem ki bu dünyaya ben niye geldim!(46)” diye sesleniyordu kendine.
Düşünmek, hem yoruluncaya kadar düşünmek yoruyordu kendini. Aniden karar vermek ve bu kararını hemen uygulamak kendisini de, ailesini de, çevresini de zorda bırakacak gibi geliyordu.
Öyle bir şey olmalıydı ki, hem kendisi çekilmeliydi yaşamdan, hem de çevresinde zarar gören hiç kimse olmamalıydı. Hele kardeşi, hele ki annesi…
Gene de duygularını, hissettiklerini çevresine hissettirmemek, görüntülememek çabasındaydı Tuğçe. Arkadaşlarıyla, kardeşiyle gülüyor, eğleniyor gibi yapıyordu.
Derslerinde aksatmadan başarılı olmaya devam ediyordu ve duası, duaları Allah’ın düşüncelerine uygun olarak kendine yardım etmesi üzerine idi.
O gün, öğle teneffüsünde önce yakan top oynamıştı arkadaşları ve kardeşi ile. Sonra “İp atlayalım!” demişti arkadaşları.
Bir zıplama, ikinci zıplama, üçüncü zıplamada tıkanmış, kalıvermişti beton üstünde ve kafasını yere çarpmış, o çarpışla kafasında bir şişlik oluşmuştu aniden, ama şuuru(47) yerindeydi kardeşi ile konuşurken.
Buğçe başına eğilmiş; “Nasılsın Abla?” derken;
“Bağırsaklarımda gaz birikmiş, bir gaz çıkarabilsem rahatlayacağım, ama mümkün değil!” deyip kendinden geçmişti…
Nöbetçi öğretmene haber verilmiş, öğretmenlerden birinin arabası ile hastaneye yetiştirilmeye çalışılmıştı.
Ancak Tuğçe için gecikilmişti, bağırsağı dolanmış, düşerken beyin kanaması geçirmişti. Bazen çok şey için geç kalınmış oluyordu, erken davranılsa bile.
Raporuna böyle yazılmıştı Tuğçe’nin.
Allah, inanan, inancına var gücüyle sarılan ve sevgisinden fedakârlığı meziyet(48) sayan ve zanneden Tuğçe’nin dualarını dinlemiş ve yanına almıştı onu…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Tuğçe; Cennetteki Tuğba ağacının dallarına verilen isim.
Buğçe; Cennette bulunan sarmaşığın adı ve aynı zamanda yere düşen ilk kar tanesi.
Şeyma; Bedeninde ben ya da yara izi olan anlamındadır.
Eflâl, Arapça meyveleri yerde, kökleri gökyüzünde olan cennetteki bir ağaç olarak ifade edilir. Ancak genelde kız çocuklarına konulan bu isim yanlış bir manaya sahiptir: Eflâl kelimesi Arapça sözlüklerde “Kurak, bitkisiz yer” anlamlarına gelen el-fell kelimesinin çoğuludur. Bir diğer anlamı da hezimete uğrayan(lar), yara, zarar, bozukluk anlamındadır ki isim olarak kullanımı yanlıştır.
Selma; Güzel, hoş kadın. Barış içinde bulunan. Huzur. Erinç.
Hilâl; Ayın ilk günlerinde aldığı yay biçimi, ayça, yeni ay, genç ay.
Hilâl ismi Ebced hesabına göre Allah kelimesiyle eşdeğerdedir (66). Lâle kelimesi de... Hatta İzzet Paşanın; “Lâle, Allah ismine benzemeseydi, bu kadar şöhreti olmazdı!” dediği rivayet edilir.
(1) Fariza; Tanrı buyruğu. Yapılması gerekli ödev. Şeriata uygun bir biçimde mirasçılara düşen pay.
(2) Kur’an; İlk sûre Fatiha, son sûre Nas’dır. İkra ise; ilk nazil olan Kuran ayetidir ve “Oku” anlamını taşır. Sûre; Kuranın besmele ile ayrılan her bölümüne denir ve 114 adettir. Ayet ise; Kuranda sûreleri meydana getiren cümle ya da cümleciklerdir ki; 6236 adettir.
(3) Sofuluk; Dinin buyruk ve yasaklarına uyma.
(4) Her zahm-ı ciğer-süze devâ-kâr aranılmaz, Açsan da ciğer-gâhını yâre yaranılmaz… Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Tab’i Mustafa Efendi’ye, Bestesi; Giriftzen Asım Bey’e ait olup eser Hicaz Makamındadır.
Kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgârına… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ömer Bedrettin UŞAKLI’ya, Bestesi; Kaptanzâde Ali Rıza Efendi’ye ait olup eser Hicaz Makamındadır.
(5) Dede EFENDİ; 1778-1846 yılları arasında yaşamış, Hamamizâde İsmail Dede Efendi olarak anılmış, 500 üstünde eser vermiş bir besteci olup bugün bile sevilen eserlerinden bir ikisi; “Yine bir gül-nihal aldı bu gönlümü”, “Bu karşıki dağda bir yeşil çadır”, “Sana ey cânımın cânı efendim, kırıldım, küstüm, incindim, gücendim” olarak sayılabilir.
Yıldırım GÜRSES; 1939-2000 yılları arasında yaşayıp çok genç yaşta yitirilmiş, bir ses sanatçısı ve musikide bir çığır açtığına inandığım bir bestekârdır. En sevilen eserlerinden bu gün bile dile getirilen birkaçı; “Gençliğe Veda, “Son Mektup”, “Eller”, “Affetmem asla seni”, “Sarsam seni gül dudaklım” olup eser sayısı 350 üzerindedir.
(6) Hicaz, Nihavent, Sultan-ı Yegâh; Türk Sanat Müziğindeki makamlardan sadece üçü.
(7) Yeğ Tutmak (Yeğlemek); Bir şeyi diğerlerinden daha üstün, daha iyi, daha uygun görüp ona yönelmek, tercih etmek.
(8) Tesettürlü; Kapanıp gizlenmiş. Örtünmüş. Giyinip kuşanmış.
(9) İnayet; İyilik, ihsan, lütuf, kayra. Lütuf, yardım, iyilik, medet etmek
(10) Köşeyi Dönmek; Hiçbir çaba göstermeksizin kısa sürede, para, pul, şöhret, imkân sahibi olmak. (Kaba anlamda; Harun iken Karun olmak!)
(11) Mukadder; Yazgıda var ve ilgili olan, alında yazılı olan (alınyazısı), ilâhi takdir, kader.
(12) Sezaryen; Doğumun tabi yolla olmasının mümkün görülmediği, anne, ya da bebeğin hayatlarının tehlikeye girdiği durumlarda yapılan doğum ameliyatı.
(13) Mekonyum; Bebeğin doğum sonrası yaptığı ilk yeşilimsi kakaya verilen addır. Bir kısım sakıncalarını, konu hakkında bilgi edinmek isteyenler internetten veya çocuk doktorlarından öğrenebilirler.
(14) Eşek Sütü; Anne sütüne en yakın süt; eşek sütüdür. Ancak hiçbir anne (belki eşeklik etmesin istediklerinden) çocuğuna eşek sütü vermez, vermek istemez. Oysa şu anda Eşek Sütü için açılmış ticarethaneler bulunmaktadır. Ondan sonraki süt ise; keçi sütü olup tercih edilmesinde mahzur yoktur.
Bu konuyu neden yazdığıma gelince; bir araştırmaya göre; “Çirkin bebek zaten yoktur da, her anne dünyadaki en güzel bebeğin kendi bebeği olduğunu düşünür” ve sanırım bu konuda haklıdırlar da. Aslında asla ve asla çirkin bebek veya çirkin insan da yoktur, onları çirkin gören gözler vardır, bilindiği üzere.
(15) Göz Ardı Etmek; Gereken önemi vermemek.
(16) Balıketi; Ne zayıf, ne de şişman, etine dolgun kız, ya da kadın.
Minyon; İnce, küçük, sevimli, çıtı pıtı, sevimli.
(17) Haset; Çekememezlik, kıskançlık. Bir kimsenin sahip olduğu mevki, şan, şöhret, sıhhat gibi manevi, mal-mülk gibi maddi nimetlerini çekememek, bunlardan rahatsız olmak, sahip olanın bunlara malik olmamasını arzulamak, dilemek, istemek.
Gıpta Etmek; Başkalarında bulunan bir özellik ya da varlığa imrenmek.
(18) Albeni; Çekicilik. Çekici olma durumu. Alım. Alımlılık. Cazibe.
(19) Terane; Çok yinelendiğinde usanç verici bir durum alan söz dizisi. Ezgi, makam, nağme.
(20) Çaysımak; Türkçemizde böyle bir deyim yoktur. Susamak gibi, çay içme isteği duymak anlamında uydurulmuştur.
(21) Tedirgin; Rahatı, huzuru kaçmış, bizar.
(22) Mürüvvetini Görmek; Evlâdının mutluluk verici günlerini görerek sevinmek. Evlâdının kendisine hizmet ve yardım etmesiyle rahat bir yaşam içinde olmak.
(23) Takdir; Beğenme, beğenip belirtme, değer verme. Tanrı’nın uygun görmesi. Bir şeyin değerini, önemini, gerekliliğini anlama. Değer biçme.
(24) İnkâr Etmek; Yadsımak. Reddetmek. Var olan, gerçek olan bir şeyi yok saymak. Kabul etmemek. Yalanlamak. Yapmış olduğu bir eylemi, söylemiş olduğu bir sözü, ya da tanık olduğu bir şeyi yapmadığını, söylemediğini, bilmediğini, görmediğini söylemek.
(25) Ahir Ömür; Türkçemizde böyle bir deyim, ya da söz dizisi yok. Aslı; Ahir-i ömür olup son ömür, ömrün son demleri anlamındadır.
(26) Ekstra Katkı (Kazanç); Bir işin yapılmasına, gerçekleşmesine emek, bilgi, para şeklinde alışılandan, gerekenden fazla katılma, yardım yapmak.
(27) Diş Kovuğunu Doldurmamak (Kovuğuna bile gitmemek); Çok az gelmek.
(28) İrat; Gelir, gelir getiren mal. Taşınmaz, mülk. Yöresel olarak ürün, mahsul.
(29) Zekât; İslam’da, İslam’ın beş şartından biri olan, Müslüman zengin olanların sahip olunan mal ve paralarının kırkta birinin (Yüzde iki buçuğunun) her yıl fakirlere sadaka olarak dağıtılması.
Fitre; Sadaka-i Fıtır. Can-Beden Sadakası. İslam’da varlıklı olanların ramazan ayı içinde yoksullara vermesi dince buyurulan miktarı belli sadaka. Bir fakirin bir günlük ihtiyacının giderilmesi.
Fidye; Yaşlı, hasta veya özür gibi mazeretleri olan bir kimsenin yapamadığı ibadetlere (Genelde tutamadığı oruç borçlarına karşılık ödemesi gereken bedel). Ramazandaki gün sayısına göre (Bazı yıllar 29, bazı yıllar 30 gün tutulan) Ramazan günü karşılığı ödenen fitre bedeli. Kurtulmalık, tutsak düşmüş olan ya da rehine olan birini kurtarmak için verilen para.
Kefaret; İşlenmiş bir günahı Tanrı’ya bağışlatmak umuduyla verilen sadaka, ya da tutulan oruç.
Adak; Adama işi ve adanılan şey. Nezir. Yerine getirileceğine söz verilen oruç tütme, kurban kesme gibi adamak eylemi. Bir dileğin bir isteğin yerine gelmesi amacıyla kutsal sayılan bir güce adanmış nesne. Mevsim, zaman.
(30) Güzellik (Kestirmesi) Uykusu: Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.
(31) Mikrofonik; Sesi mikrofona uygun düşen.
Tecvid (Tecvit); (Esas anlamı; güzelleştirme, bir şeyi güzel yapmak, süslemek, hoşça yapmak olmakla birlikte) Kur’an’ı usulüne bağlı kalarak okuma usulü ya da ilmi.
(32) Müezzin; Camilerde namaz vakitlerini bildirmek için ezan okuyan. İmamın yardımcısı.
(33) Mekanik; Mihaniki. Alışkanlığın verdiği kolaylıkla, hiç düşünmeksizin, kendiliğinden, yalnızca devinimiyle yapılan iş.
(34) Vekilharç; Bir yerin (eskiden konaklarda) alışverişini yapmak için görevlendirilmiş kimse.
(35) Afallamak; Şaşkınlaşıp sersemleşmek.
(36) Çıtırık; Asıl anlamı; birbirine girmiş, dolaşık, karışık olmakla beraber yöresel olarak, minyon, çıtı-pıtı, sevimli, “Alıp da göğsünde saklayasın!” anlamındadır.
(37) Rast Gitmek; İstenilen bir biçimde gelişmek, uygun düşmek, gerçekleşmek, isabet etmek.
(38) Masumane; Masum bir biçimde, masum, temiz, saf. Masumca, günahsız, suçsuz olarak.
(39) Minnet; Yapılan bir iyiliğe karşı kendini borçlu sayma. Teşekkür etme. Gönül borcu. Müdana.
Muhannet; Alçak, korkak, namert, içten pazarlıklı, sadist.
(40) Medyun; Verecekli, borçlu.
(41) Minval; Biçim, yol, tarz.
(42) İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.
(43) Sevmek mi güzel, sevilmek mi, ne dersin; Gördüm seni sevdim güzelim, gence-i tersin… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; İrfan DOĞRUSÖZ’e, Bestesi; Hüseyin Siret ÖZSEVER’e ait Acemaşiran Makamındadır, belirtilen kısım bir bölümdür.
(44) Babında; Konusunda, anlamında, maksat edilen.
(45) Cirit Atmak; Bir yerde çokça bulunmak, sık dolaşmak ve serbestçe davranmak.
(46) Geçsin günler, haftalar, aylar, mevsimler, yıllar… diye başlayan HATIRA isimli Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Enis Behiç KORYÜREK’e, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup eser; Rast Makamındadır.
Geçmesin günümüz sevgilim yasla… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Dr. Necdet Beye, Bestesi; Münir Nurettin SELÇUK’a ait olup eser Nihavent Makamındadır.
Bilmem ki bu dünyaya ben niye geldim… “Neden saçların beyazlanmış arkadaş…” diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Cengiz TEKİN’e, Bestesi; Hüseyin Rıfat ŞENGEL’e ait olup eser Muhayyerkürdî Makamındadır.
(47) Şuur; Bilinç. Görünen, bilinen. İnsanın kendisini ve çevresini tanıma yeteneği. Bir toplumdaki ruhsal etkinliklerin veya ruhsal durumların bütünü. Dimağ. Temel bilgi ve görüş.
(48) Meziyet; Bir kişiyi, ya da nesneyi, diğerlerinden üstün gösteren nitelik.