Oldum olası binek arabalarla hiç hoş değildir başım. Belki maksadımı, ya da düşüncelerimi anlatmakta zorluk çekiyorum. Ya da bu sözü son günlerin modası olacak şekilde şöyle terennüm edeyim(1); “Maksadımı aşan sözler söylemişim, özür dilerim!”

Sanki biri, ya da birileri bu sözleri; yani; “Oldum olası…” diye söylemeğe başlamam için beni zorlamış gibi!

Gerçekten nasıl anlatılır, ya da söylenir, bilemiyorum, ne zaman yeni bir araba aldıysam, aldığımın daha birinci-ikinci ayı dolmadan mutlaka başıma bir şeyler geldi. Ha! Hemen hatırladığım, hemen aklıma geleni gecikmeden söyleyeyim, defalarca aynı şeyleri yaşadıktan sonra, ikinci el bir araba aldım sonunda ve hemen hemen beş yıldır Allah’a şükür, şeytan kulağına kurşun(2) hiçbir şey olmadı, bu beş yıla yakın zaman içinde. Talih, kader, kısmet, rastlantı, tesadüf… Her neyse!

Yeni arabalarımla, yani hepsini acentelerden, sıfır kilometre ve ilk el olarak aldığım arabalarımla yaşadığım olaylar mı? Anlatayım.

İlk arabam, Türkiye’nin ilk imal edilen arabalarından biriydi. Ve satın aldığımın ilk seferinde köy çeşmesinde sabunlarla, deterjanlarla yıkamıştım onu kendi başıma. Herkes için düldül, benim için bülbüldü! (Bu arada; “Kuzguna yavrusu Anka görünürmüş(3)!” yahut da “Görmemişin oğlu olmuş, nın nırı nın nın(3)!”sözleri de buraya yakışır mı acaba, desem?)

Akşamüzerine doğru yayladan dönen davardan(4) ayrılan ineklerden bir-ikisi merakla(!) olsa gerek arabamın yanına sokulmuşlardı. Komşular;

“Yetiş Ercüment! İnekler arabanı yiyor!” diyerek neşelenmeye çalışmışlardı!

İkinci gün, bahçelerden hışımla ve dikkatsizce köy yoluna çıkan komşularımızdan birinin traktörü, sol çamurluğumu, deyim yerindeyse haşat etmişti(5), tam anlamıyla. Genç ve Sürücü Belgesi olmadığını kesinlikle bildiğim Şasesi Eğik Ferhat’ların Gıcık Ali Osman’ı (Genel olarak Al’osman) üzüntülü, ağlamaklı ve korkar biçimde çöküvermişti arkın başına, elleri ile başını tutarak ve iki tarafına sallanarak.

Arabayı peşinat kısmının bir kısmı peşin, kalan kısmı taksitle, diğer kalan bölümünü ise banka kredisiyle almış, aldığım kredinin daha ilk taksitini bile ödememiştim. Bilindiği üzere bankalar kendilerini garantiye almak için aracı sigorta yapmaya mecbur bırakıyorlar, ayrıca “Satılamaz” kaydı koyuyorlardı bir yerlere, kredinin tamamının ödenip bittiğine dair, son gün alınacak belgeye göre, satışı için handiyse(6) “Evet!” diyorlardı.

“Üzülme!” dedim Al’osman’a. “Ben ‘Duvara çarptım!’ derim, sigorta ne hal ise halleder, gereğini yapar! Bir-iki gün de binmeyiveririm, olur biter, üzme kendini!”

Hani, deyim yerindeyse; “Deli gibi sevindi!” Arkın başında ellerini şaklatarak oynadı mı, o da aramızda kalsın artık!

Gösterilen adrese götürdüm bülbülü!

“Kolay, yarın gel, al arabanı, boya macun için sonra bir ara bir tatil günü gene getirir bırakırsın!” dediler, beş kuruş bile istemeden.

Ben oradan ayrılırken şerbetli kadayıf gibi cinsini-cibilliyetini(7) bilemediğim bir şeyle(!) sıvamaya başlamışlardı arabanın çamurluğunu, tamponunu! Bana öyle gibi gelmiş de olabilir!

Köydeki hayatımı, sonrasında ulaştığım küçük şehir yaşantımı tez bitirdim. Belki doğam, belki ihtiyacım, belki yaşantım, belki de ihtirasım(8) nedeniyle nüfusuna kayıtlı bulunduğum küçük şehir ve arada bir yüklendiğim köyüm yetmez olmuştu bana. Buna ufacık bir sebep de babamdan sonra, annemi de kaybetmiş olmam nedeniyle, bence beni köyüme bağlayacak herhangi bir şeyin kalmamış olması da olabilir miydi? Muhtemeldir. Belki…

Belki de otuzları geçen yaşımla gönlüme uygun, gönlüme sultan olacak birini bu çevre ve çerçeve içinde bulamamış olmamın etkisi de olabilirdi. Kim bilir? Veyahut da şöyle söyleyeyim, ömrümün kalanını paylaşacağım birine rastlamamıştım henüz.

Arabamda gözü olan biri vardı aynı köyden, aldığım ilk günden beri. Onbaşıların Lâtif Abi… Şerifelerin Mecnun da bir ara istekli görünmüştü, ama Lâtif Abi, Lâtif Abiydi, Mecnun vazgeçmişti tezden. Lâtif Abi, Al’osman’ın arabama vurduğunu da biliyordu üstelik. Ancak yapılan işlemlerle kazanın izleri hiç yoktu arabamda. Çünkü insan, yük ve kahır çeken arabam; dört tekerlekli bir varlıktı.

Yok bahasına değil, neredeyse hiç kullanmadan, geçirdiğim olay keyfime keder verdiği için elden çıkarma arzum da etkili olduğundan, enflasyondu(9), “Dolar şu kadardı, şimdilerde bu kadar oldu!” diye düşünmeden, Noter Senediyle arabamı devrettim ona. Hatta aldığım banka kredisinin faizi de dâhil olmak üzere bir bedelle. Banka borcum bittiğinde resmen devredecektim.

Sonra “Köyden indim şehire, şaşırdım birdenbire!”, tabii ki! Hem de koca, koskoca şehre. Daha doğrusu “İndim!” yerine, “Çıktım!” demem gerek (galiba).

Ev tut, daya, döşe, bir süre birikimlerle idare ettikten, iş aradıktan sonra nihayet benim kabul edeceğim, kabul edileceğim bir işe yerleştim, diplomamın bana sağlayabildiği imkânlara göre.

Küçük şehirden ve köyden getirebildiklerimi getirip, küçük şehirdeki evi tamamen boşalttım, evi satılığa çıkardım. Getiremediklerimi köydeki evde topladım, komşularıma vermek gibi bir fikir geçmedi aklımdan. Çünkü köyüm ata yadigârımdı(10), ocağımdı ve “Gelip-gidip, canım sıkıldıkça, vefatların sene-i devriyelerinde(11) uğrarım!” diye düşünüyordum köye.

İnsan bazı şeylere alışınca, ya da bazı şeyler alışkanlık olunca vazgeçemiyordu onlardan. Ben de koca şehrin tüm avantaj ve imkânlarına rağmen arabam olmaksızın yapamıyordum, çok şeye alışıyor olmama, alışmış olmama rağmen.

Örneğin; kaza ile yaya geçidinin biraz ilerisinden ya da berisinden, ya da solundan mı yürüyordum, ya yayalar ikaz ediyorlardı beni, “Sağdan yürü!” diyerek, ya da yayaya yeşil ışık yanmasına rağmen, otobüs şoförü; “Yaya geçidinden geç!” gibi işaret yapıyordu. “Yürüyelim, çift sıra yapalım, bozuk para verelim!” gibi Halk Otobüslerinin ara nağmelerini göz ardı ediyorum!

Aksine işaret yoksa yol; trafik(1) ve yaya durumuna göre müsaitse ancak o zaman sağa dönüş yapabilirlerdi araçlar. Oysa yaya olarak yaya geçidinden geçme çabasındayken ki yayalara yeşil ışık yanarken hatta sanki üstüne doğru geliyordu araçlar, ya da kibarlık eden, kurallara uyan araç sahibine arkadaki araç sahibi, onun duruşunun ardından saniye tükenmeden korna çalışıyordu;

“Yürü!” ya da “Yürüsene Lan!” dercesine. Hele ışık kendileri için sarı yanmışsa, yeşilin yanışını beklenmeden kornanın çalınması salisesinde başlıyordu!

Bu nedenle, düşüncelerime uygun bir araba almağa karar verdim. Serde Osmanlılık, kafatasçılık vardı ya! Bu kere doğum tarihi 1966 olan ama o yılın yeni modeli, saç kalınlığı ince olmasına rağmen ağırlığı 950 Kg olan, ancak 120 Km/Saat hız yaptığınızda ağırlığı 80 Kg. a düşen gene yerli bir araç aldım.

Kader bir kere ters gitmeye görsün, olması gerekenler mutlaka oluyordu; hayırlı, ya da hayırsız. Her ne kadar yeşil; “Geç!”, sarı; “Hazırlan!”, kırmızı; “Dur!” demekti ise de bu koca köyde kurallar değişikti! Sarı ışıkta bir yönde duran araçlar geçiş için hareket ediyorlar, diğer yönden gelen araçlar da süratlerini artırarak “Ne beis(13) var canım!” diyerek kendi yollarından geçmeye çalışıyorlardı, kırmızı ışık kendilerine yansa da, diğerlerine yeşil ışık yananlar beklerlerdi nasıl olsa!

İşte böyle düşünenlerin bolca olacağını, küçük köyden büyük köye transfer olan garip(!) düşünememişti. O kişi ben oluyorum; kısaca!

Bir dönel kavşakta, çok kişinin “Göbek” dediği yerde, kırmızı ışıkta usulüne uygun olarak durmuş, yeşil ışığın yanmasını beliyordum. Sağımda ışıkları görmeme engel olmayan bir dolmuş minibüsü, solumda bir başka özel minibüs hareket ettiler yeşil ışık yanınca. Ben de hareket ettim. O iki minibüsün durduklarını fark edinceye kadar, nereden çıktığını anlayamadığım bir kamyon önce sağ çamurluğuma vurdu, bu vuruşun şiddetiyle savrulup yan dönünce bir de arkadan vurduktan sonra, kaldırıma sıkıştırdı ve büyük bir gürültü duydum, şoke olmadan önce hatırlayabildiğim.

Akordeon haline gelen arabamın kapıları açılmıştı, emniyet kemerimi açıp çıktım arabadan. Dolmuştaki yolcular arabamdan sağ çıkmama hayret etmiş gibiydiler:

“İyi misin?” “Nasılsın delikanlı?” “Geçmiş olsun!” “Şu benim telefon numaram, gerekirse, istersen şahit olurum!” “Şu da benim!” “Benimkini de yaz!”

Bir ikisi de sanırım 155’e telefon ediyordu, benden önce mevkii belirterek. Baktılar ki iyiyim, yollarına devam ettiler, gecikmeden!

Kamyon, benim arabamla ilgili işlevini tamamladıktan(!), yani arabamı gereğince ezip yamulttuktan sonra, görevini tamamlamış olaraktan, hızını alamamış, trafik lâmbalarını ve işaretlerini devirmiş, lâstiğini patlatmış, yakıt deposunu düşürerek karşısındaki bahçe duvarına neredeyse bir karış on parmak, ya da beş-on santim kalarak ancak durabilmişti. Allah’tan o aracın şoförünün de bir şeyi yoktu, canı sağdı.

Emniyet kemerini kullanmak babamdan kalan bir alışkanlıktı; gerek o kullanırken, gerekse ben kullanırken arabayı. Çünkü arkadaşının yaptığı kazayı anlatan babam, Trafik Polislerinin yorumlarıyla; “Eğer arkadaşı aracını kullanırken emniyet kemerini taksaymış yüzde bin kurtulur, hayatta kalırmış!”

Türkiye’mizde hâlâ tali yoldan tek yönlü anayola çıkışta durulacağını, sol sinyal yakılarak anayola çıkılacağını bilmeyenler olduğuna göre vatandaşlar, yani sürücüler tarafından emniyet kemeri takmamanın da, araçta sigara içmenin de, cep telefonuyla konuşmanın da normal karşılanması gerektiğini düşünmek yanlış olmasa gerek!(12)

Bir saat mi, iki saat mi ne sonra iki polis geldi, resmi arabalarıyla. Önce kamyonun soluna, önüne, arkasına baktılar, sonra sağında kayboldular bir süre. Kimsenin günahına girmem, kırk tane gönlüm olsa da, biri ile bile kimseye iftira etmem, gıybet(14) etmem.

Polislerden biri geldi sonra yanıma, evraklarımı eline alırken, sormak gereğini hissetti evraka daha bakmadan;

“Sigortan var mı?” dedi, kırk yıllık samimi dostmuşuz gibi, “Siz” yerine.

“Var!”

“Kırmızıda geçmeğe çalışmışsınız?”

“Olur mu Memur Bey, ben yeşilde geçmek üzereydim, şahitlerim var!”

“Şahit dediğin ne ki? O da bulur bir-beş-on şahit. Raporu yazıyorum. Şükret ki o şikâyetçi olmuyor!” dedi sırtını dönüp giderken.

Yol bilmiyordum, iz bilmiyordum, koca şehrin kurallarını, dönen çarklarını ve de çarpıklıklarını bilmiyordum. Yol gösterdi, dolmuş şoförlerinden biri; önce bir kurtarıcıya, sonra servise ve en sonra da ekspere(15) telefon ettim, yardımları için.

“Araba pert(16) olmuş!” dediler, ne demek olduğunu anlamamıştım, öğreninceye kadar. Kös-kös(17) geriliyordum, atıyorum rakamı, on liralık arabam, üç lira değerine inip gitmişti elimden…

Belirli bir süre de olsa arabasız kalmak düşüncem yoktu, düşüncelerim de rijid(18) ve dönümsüz idi ya hani, bu kere yine yerli bir araba aldım. Bu arabam diğerlerine göre farklı olup önden çekişli idi.

Hani bir şarkı vardı; “Kader, kime şikâyet edeyim seni?(19)” diye. Gerçekten şikâyet etme modunda idim, bitsin dileğiyle. Ama kimi, kime şikâyet edecektim ki? Çünkü…

Bu kere anayolda, hiçbir işaret vermeden önümde giden araba aniden durmuştu. Arkamdan gelen ve takip mesafesi nedir bilmeyen Belediye Otobüsü bana çarpmıştı. Çarpma sesini duyan önümdeki araç yapması gerekeni yapmaktan vazgeçmiş ve hızla uzaklaşmıştı, bulunduğu yerden.

Çarpmanın şoku nedeniyle aracın plâkasını alamamıştım, hoş alsam ne olacaktı ki, sonuçta. Şaşkınlığım devam ediyordu. Bu kere diğerlerinden farklı olarak ama…

Otobüs Şoförü; “Kaza oldu!” deyip diğer bir otobüse yolcularını aktarmış, otobüsün arkasına Sevk Levhasını (ya da her ne deniyorsa onu) dike yakın çapraz bir şekilde koyup telefon etmişti bir yerlere. Belediyenin elemanları yarım saat içinde gelmişlerdi yanımıza, Trafik Polisleri gelmeden önce.

Kimseye derdimi anlatamıyordum. Ekip;

“Şu kadar bedel otobüs servisten kaldığı için yolcu bedeli, şu kadar bedel şoförün yevmiyesi, şu kadar bedel tamir yapılması nedeniyle otobüs servis yapamayacağı için kayıp bedeli, şu kadar bedel bu tamir süresi içinde şoför çalışamayacağı için onun yevmiyesi ve fazla mesaisi, şu kadar bedel de tamir, malzeme ve işçilik bedeli diye bir sürü gider hesaplamışlar, dünyanın masrafını çıkarmışlardı...

Başka giderler de var mıydı, örneğin kendi yevmiyeleri, harcırahları gibi aklımda kalmamış o kadarı. Oysa otobüste hasar yoktu bile, benim aracımdaki hasarı ise sormak gereksizdi. Yalvar-yakar bir kısım şeyleri sildiler, “Bir şirket çalışanıyım, etim-budum ne ki?” deyince.

İş yerime, patronuma telefon ettiler hemen, adresimi, telefon numaramı alıp faizsiz olarak takside bağladılar. Masrafım, yani ödemem gereken miktar; aracın satış bedelinin neredeyse onda biri kadardı.

Sıdkım sıyrılmıştı.(20)  Yok bahasına elden çıkardım bu arabamı da. Peşin olarak satın al-sonra sat ile neredeyse birikintilerimin tümü suyunu çekmek üzereydi. Ama dediğim gibi insan yaşamını şekillendirmeğe kalkışınca, değiştiremiyordu bazı düşüncelerini, alışkanlıklarını veyahut hobilerini(2).

Bir kez daha şansımı denemek istedim. Bu kere de yine banka kredisi ile bir önceki yerli arabanın steyşın tipini satın aldım. Sakınan göze çöp batarmış örneği, ya da benim kaderimin şekillenmesi mecburiyeti diyeyim, bu araba da kaza konusunda aldı nasibini, iki yıl içinde benim yaşadığım olay olarak dördüncü kez!...

Bu seferki gene trafik işaretinde durmak ile ilgiliydi. Süratini ayarlayamayan bir araç sahibi kırmızı ışıkta duran arabama arkadan çarpmış, hani beni neredeyse otuz santim kadar öteye sürüklemişti, ayağım frende olmasına rağmen.

Olayı hemen karşıdan gören Trafik Polisi gelip raporunu yazmağa başlamıştı, sonra belgelerimizi istedi.

Arkamdaki araçta yanında genç bir bayan olan genç adam diklendi;

“Ne yazıp çiziyorsun öyle? Sen benim kim olduğumu biliyor musun?”

“Kim olursanız olun efendim! Siz hatalı bir konumda kaza yapan bir aracın sürücüsüsünüz ve benim bunu raporuma aynen yazmam ve sekizde sekiz kusurlu olduğunuzu belirtmem gerek!”

Arabamda fazla bir hasar yoktu, ancak o genç adamın arabasının farı kırılmış, plâkası eğilmiş, gösteriş dolu markasının olduğu yer “keyfe keder(22) denilmeyecek şekilde çökmüştü.

Genç adam tüm Trafik Kurallarını alt-üst edercesine önce biraz geriye yönelmiş, sonra arabasını patinaj yaptırarak, yanmakta olan sarı lâmbaya aldırmadan burnunun doruğuna gitmişti. İsterseniz burada terbiye sınırlarını biraz zorlamış olsam da; “Defolup gitmişti!” de diyebilirim!

Sonra rapor geldi adresime: Sekizde sekiz ben suçluydum. Efendim; “Arabamı kaldırmaya çalışırken geriye kaydırmışım da, arkamdaki araca zarar vermişim” de falan. Oysa boş vakitlerimde; “Motor-Trafik-Direksiyon ve İlk Yardım konularında sertifikalarım(23) olduğundan bir Sürücü Kursunda öğretmenlik yapıyordum. Fahri Trafik Müfettişliği(24) başvurum da henüz sonuçlandırılmamıştı.

Özellikle mesailerim dışında geceleri öğrettiklerimi, benim uygulayamayışım mümkün müydü? Mümkünmüş demek ki! Beni kimse dinlemedi! Dinlemek istemedi veyahut da ben anlatamadım, anlatmak istediklerimi Türkçe bilmeme, konuşmama rağmen!

Bankaya birkaç taksit borcum olmasına rağmen, taksitleri peşin ödedim ve arabayı bir galeriye teslim ederek, satışını istedim.

Galeriden, talebim şu idi bıkkınlığım nedeniyle; sıfır kilometre araçlardan ağzım ve kesem yandığı için. Arabam satılınca bedeli onlarda kalacak, Avrupa malı, ikinci el, temiz, kullanıma uygun bir araba satışa geldiğinde bana haber verilecek, uygun olduğu takdirde kalan borç kısmını ödeyerek o araca sahip olacaktım.

Oldum da… Bu seferki bir doktor beyin teslim ettiği ikinci el bir Japon arabasıydı. “Doktordan ikinci el temiz” bir arabaydı yani. Bir bakıma zihnimden geçerdi, “Doktordan, bayandan, öğretmenden temiz!” sözü.

Ve düşünürdüm acaba Hipokrat Yemininin(25) içinde “Arabayı temiz kullanacağım!” diye bir söz mü gizliydi? Ya da bayan ya da öğretmen temiz olması için, arabayı iç-dış yıkatıp temiz olarak ve üstüne “TEMİZ” yazısı iliştirerek mi teslim ediyorlardı satışı için galeriye?

Neyse? Dedikodu etmenin, yorumlar yapmanın âlemi yok. Galeri araya girdi, karşılıklı konuşup anlaştık doktor bBeyle “Temiz Arabası” için! Galerinin hakkını; % 50-% 50 olarak üleştik. Eski arabamın satışından elde edileni peşinat olarak verdim doktor beye, kalanına da senet yaptık.

Bu araba gri renkteydi. Tüm arabalarım beyaz renkteydi oysa bugüne kadar. Bu da beyazın kirlisi sayılırdı canım, üstünde durmadım. Beyaza düşkünlüğümden mi olsa gerekti, renk seçimim? Yok canım! Ben esmerin ötesinde karaya, ya da siyaha yakındım da onun için. Zaten köyde lâkabımız da “Karaosmanlar” idi.

Kara olmak nereden geliyordu, hiç aklıma düşmemişti? Annemi-babamı yitirdiğime göre mutlaka bir bilen varmıştır köyde ama ilgilenmemiş sormamıştım. Afrika kökenli olabilir miydim acaba, evvelden, irsiyetten? Bilemiyordum. Önemli değildi ki hiç, hem de zaten yamyam olsam ne fark ederdi ki?!…

Benim bütün düşüncem, bu ikinci el arabayla şansımın ya da kötü kaderimin kırılması, bana bundan sonra eziyet olacak kazaları yaşamamamdı.

Zaman ilerliyordu, “Allah’ıma şükür!” diyordum, uzun süre ve her akşam.

Yaz bitmiş, sonbahar bitmiş, kış gelmişti, hem de ne kış? Mart gelmeden kürek-kazma, kar-buz serüvenimizi yaşıyorduk. Gene de önceleri kar tipi, sonraları çivili lâstiklerimle güvenle iş yerime gidiyor, geliyordum.

Günlerden bir gün gece oldukça yoğun bir kar yağışının ardından sabaha doğru umulmadık bir şekilde ayaza çekmişti hava, çekinmediğim. Evden çıkıp arabamı park ettiğim yere gelinceye kadar bıyıklarımda buzlar oluşmuştu sanki.

Eh! Karaşın olmam dışında, bıyıklarımın olduğunu da söylemiş oldum, bu vesileyle. Eklentilere gelince; gözlerim kara, burnum ve kulaklarım kocaman, boyum uzun gibiydi. Herhalde pabuç numaramı, gömlek yakamı söylememe ve vücudumun sağlıklı olduğunu söylememe gerek yok (diye düşünüyorum)!

Yavaş akıyordu trafik. Özellikle çok az meyilli de olsa yürümeye ve sabırla olsa da otomu yürütmeye, sürüklemeye, yönlendirmeye çalışıyordum. “Takip Mesafesi(26)” diye bir kavram yoktu beynimde, hem sanırım hiç kimsede. “Tampon-tampona gidiyorduk!” desem, yeriydi herhalde.

Ve işte bu anda arkamdan aldığım darbe ile silkindi arabam. O kadar işte. Öndeki arabayla mesafem aynı kalmıştı, bu çarpmaya rağmen, değişmeden. Üzüntüm; “Bu ikinci el arabayla da mı bu gelecekti başıma?” diye idi.

Kapıyı açıp arkama baktım; “Bir şey var mı acaba?” diye. Arkamda heyulâ(17)gibi, markasını bilmediğim lâcivert ya da siyah renkli bir araç vardı. Direksiyondaki hanım; camının elverdiğince sağ elinin içini gösteriyordu, “Özür dilerim!” mi, “Önemli bir şey yok!” anlamında mı ne olduğunu anlayamadığım.

Ben de sol elimi “Boş ver!” anlamında salladım. Düşündüm; “Acaba kırk tane gönlüm olsa, biri ile de böyle bir arabaya sahip olmayı düşünsem, satın alır mıydım?” Hani maddi bedelini göz ardı etsek, örneğin çok zengin olduğumu var saysak!

Almazdım. Çünkü hem övünmeyi sevmezdim, hem de eğer ve hele ki ticaretle uğraşıyorsam asla o kadar parayı bir arabaya bağlamazdım. Ha karım, ya da kızım istiyor olsaydı, hani meselâ, önce böyle bir araba alınmaması konusunda onları ikna etmeğe çalışırdım.

Olmadı; “Emir demiri keser!” son sözü ben söyler; “Peki Hatun!” ya da “Peki kızım!” der, kırmazdım isteklerini ve alırdım!

Ancak bunun için öncelikle zengin ve de sonrasında evli yani karısı, kızı olan biri olmam gerekirdi, değil mi? Hayal işte, hem de durduk yerde! Durakladığımız o kısacık an içinde neler düşünmüştüm? Zengindim, karım-kızım vardı ve eşime, ya da kızıma cip almıştım. Saçmalık, hatta saçmalığın daniskası(28), dikâlâsı(28)!

Belki yeri-sırası-zamanı değil, ama insanlar bazen film seyrederlerken, bazen roman okurlarken o film ya da romandaki kahramanlarda kendilerini gördüklerini, onların kendisini yaşadığını zannederler. Tıpkı benim gibi. Ya da cinsiyetine bağlı olarak roman kahramanına âşık olurlar, evlenirler, hatta çoluk-çocuk sahibi bile olurlar ve yine tıpkı benim gibi. Ben de işte o kısa an içinde, öyle bir duyguyu sindirmeğe çalışmıştım, alelacele(29)...

Trafik akmağa başladı. Arkamdaki araç ısrarla farlarını yakıp söndürdü, bir-iki defa. Önemsemedim, ama yol vermeğe çalıştım; “Herhalde acele işi vardır!” diye. Ayrıca; “O heyulâ gibi arabanın tamponuna ya da bir yerlerine bir şey oldu mu, bir bakayım!” diyerek kaldırım kenarının boş olduğu yere gelip durdum.  Beni niçin ilgilendiriyorduysa?

Arkamdaki araba da trafiği engellemeyecek bir şekilde ve fakat biraz çaprazca arkamda durdu. Önce; “İyi misiniz?” sözüne ulaştım. “İyiyim!” ve “Teşekkür ederim!” demek için arkama döndüm.

Olamazdı böyle bir şey! Tanrı yapması gereken tüm işini-gücünü bırakmış, tüm mesaisini sadece o hanım şoför için harcamıştı sanki. Yaşamımın hiçbir anında böyle bir Tanrısal varlıkla hiç ama hiç karşılaşmamıştım.

“Özür dilerim. Durduramadım. Yerler kaygan, fren tutmadı. Hasarınız varsa karşılayayım, hem hemen!” deyip cüzdanından çıkarttığı bir kartı uzattı.

Süzdüm onu baştan aşağı milimetre karelere bölerek. Saçları sarı, gözleri yeşil, uzun boyluydu. Hokka gibi bir burnu(30), ince dudakları vardı. Parmakları uzundu, ama tırnakları değildi, hatta ojesizdi elleri, belki de bana öyle geldi, onu tümüyle hafızama kazır gibi kaydederken.

Sözlerinin ve hareketinin sonunda cebinden muhteşem diyebileceğim, benim hiçbir zaman sahip olmam mümkün olmayacak bir telefon çıkartarak, üşümüş olsa gerek ki, parmağıyla “Bir dakika!” der gibi işaret ettikten sonra, arabasına binip telefonla konuşmaya başladı.

Söylemeğe gerek var mı, motor ve kaloriferi çalışıyordu. Hem zaten onun üşümemesi için ve düşündüğüm kadarıyla maddi sorunu olmadığı varsayımıyla aracının çalışması gerekti.

Arabasına yönelişini de hafızama kaydetmek istedim. Eteği kısa idi, ama mini değil, dizlerinde idi, eteği boyunda kısa beyaz bir mont ya da palto vardı üzerinde. Belki de gördüğüm kürk idi o, bilemiyorum. Ve sanırım ki bu nedenle bacaklarını cömertçe sergileyemiyordu. Belki arabasına binerken gözükmüş olabilirdi bacakları ve ben o yönde değildim!

Zengin ve rahat olduğu anlaşılıyordu hareketlerinden ve her halinden. Sadece yakıştıramadığım mokasen(31) topuksuz ayakkabıları çekmişti dikkatimi. Sanırdım ki, böyle birinin gösterişli, cicili-bicili, yüksek topuklu ayakkabıları olmalıydı. Sonrasında düşündüm, acaba arabasını rahat kullanmak için giymiş olabilir miydi o pabuçları? Olabilirdi. Ya da olamazdı, hem bana ne?

Arabamın ve arabasının ötesini-berisini kontrol ederken bunlar geçiyordu aklımdan. Benim arabamın arka tamponunda küçük bir çizik ve azıcık bir ezilme vardı önemsenmeyecek. Arkamdaki tankın(!) ise plâkası kopmuş, ya da düşmüştü, görememiştim.

Telefon eden bayan konuşmasını bitirmiş, arabasından inerek bana yönelmişti, tıpkı can almak dileğini yaşayan bir Azrail gibi. Ben de bir kulu idim Tanrı’nın, canını anında teslim edecek…

“Babam her türlü masrafınızı karşılayacak!”

“Masraflık bir şey yok efendim! Böyle havalarda olur böyle şeyler. Önemsiz. Hem arabam ikinci el. Üstünde durmaya değmez. Yalnız dikkatimi çekti, arabanızın ön plâkası yok muydu?”

“Vardı tabii! Neden?”

“Şimdi yok! Demek ki çarpınca düşmüş olabilir. Siz üşümeyin arabanızda oturun. Ben bir koşu gidip bakıp geleyim, oraya.”

O arabasına binerken, ben de kapımı kilitleyip tamponuma dokunulan yere geldim. Yanılmamıştım. Üstünden bir-iki araba geçmiş olsa da plâka yerde duruyordu. Acele ile eğilip aldım, tam doğrulurken ayağım kaydı ve önce oturdum, sonra da yattım, istemsiz. Heyulâ gibi bir araba üstüme doğru gelirken ben gözlerimi kapatıp kelime-i şahadet(32) getirmeğe başlamıştım;

“Eşhedü…”

Gözlerimi açtım. Araba ezmemişti beni, yoksa cehennemliktim, cehennemde olmam gerekirdi, diye düşündüm bir an.

Ayakları kaymayanlar ve bana çarpmasına ramak kala(33) frenleri tutan arabanın sahibi kollarımdan tutarak kaldırdılar beni; “Geçmiş olsun!” diyerek, beni kaldırımın kenarına bırakıp kendilerine döndüler.

Görmüştü beni genç bayan. Koştu, koluma girdi;

“Benim yüzümden oldu bu. Bir şeyiniz var mı? Söyleyin yardımcı olayım!”

“Oturduğum yer, yani kalçalarım acıdı biraz!” dedim. Kibarlığım tutmuş; “Popom!” dememiştim, kim bilir belki diyememiş, demek istememiştim belki de!

“Plâka biraz ezilmiş, sanırım yenilemeniz gerekecek!”

“Hiç önemli değil, bürodan gelen eleman halledecek; olması, ya da yapılması gerekenleri!”

O zaman dikkatimi çekti, bayanın arabasının başında bekleyen, temiz giyimli genç adam. Sanırım, telefon edip çağırmıştı onu. O halde gideceği yer de yakın olmalıydı diye düşündüm.

“Benim için de önemsiz! İzninizle işime ulaşmam gerek. Yoksa delerler yevmiyemi!”

“Yani çalışıyorsunuz!”

“Çalışmazsam doyunamam ki! Hem siz de sabahın bu vaktinde yola çıktığınıza göre herhalde sorduğunuz soruyu benim de size yöneltmeme gerek yok!”

Arabama yöneldiğimde;

“Gideceğim yer yakın, ama beni de almaz mısınız arabanıza?”

“Hayhay, memnuniyetle, benim gariban, ikinci el arabama şeref verirsiniz!” deyip arka sağ kapımı açtım binmesi için, önemsemeyip ön sağ kapıyı açıp bindi. Ben de direksiyona geçtim, arabayı çalıştırırken;

“İsminiz?” dedi kısaca.

“Önemli mi, çok şeyin önemsiz olduğu gibi? Meselâ Ercüment diyeyim!”

Sorusunu ciddiyetle yanıtlasam, sonrasında ben de ona ismini sorsam, sonucunda dertleneceğim oldukça uzun bir yaşam zamanımın olacağının bilincindeydim. Hayal bile etmek öylesine zor ve imkânsızdı ki bir şeyleri. Onun için “Çok şey önemsiz!” demiştim, “Her şey önemsiz!” demek yerine!

Beş on adım, belki beş-on metre ilerledik. Belki de birkaç yüz metre.

“Ben burada ineyim!” dedi, oldukça yüksek bir binanın önünde. İçeriden birilerinin ona doğru koştuklarını gördüm gibime geldi, önemsemem gerekmiyordu, yürüdüm, daha doğrusu yürümeğe çalıştım kendimce...

Unutmak için gayret ediyordum, çok şeyi değil, her şeyi. İnsanlar; tabu(34), haram, yasak, günah olan şeylere meyilli idiler, tıpkı benim düşüncelerimdeki gibi. Yüksek tepelerde kartalları, şahinleri, atmacaları görüp onlara ulaşmak, onlar gibi yaşamak istiyorlardı, güç-çaba ve imkânlarını önemsemeksizin.

Oysa bu mümkün müydü? Tavşan gibi sekerek, yılan gibi sürünerek yükselmek de mümkündü oralara çıkmak için(35). Ama ya insan olarak? Bu; tartışılamazdı bile. Ha! Belki bir helikopterle oralara ulaşmak mümkün olabilirdi belki. Ama bunun için de helikoptere sahip olmak gerekmez miydi?

O halde bazı engeller olsa da kişinin karşısında, sessiz, sakin, içten düşüncelerini, tabiidir ki doğasında olan kimler ve nasıl engelleyebilirdi ki? Egom(36) nedeniyle tedbirli ve de başarılı olmalıydım hayal kurarken, aksi takdirde hüsran(37) ve hicran(37) yaşamlarında yalnız ve çaresiz kalırlardı!..

O günden sonra günler geçti aradan. Ben, unutkanlığımla bene kavuşmuş, beni bulmuş, benle kucaklaşmış ve kısaca ben olmuştum yeniden. İşe vaktinde gidip-geliyor, indimdeki tüm görevleri, gereğine uygun olarak yapıyordum. Hatta arabam olduğu için sabahları erken gelip, akşamları geç gitmem, elimdeki işleri zamanında bitirmem patronun gözünden kaçmamıştı ki, daha mesaideki birinci senem dolmadan, maaşım iki katına yükselmişti handiyse.

Daha sonra, daha doğrusu yılın sonunda da ufacıcık da olsa bir miktar ikramiye ve âdet olmadığı halde toplantı yaparak plâket vermişti patron. Bu; diğer arkadaşların patrona gücenmelerine neden olmuşsa da bana karşı tavırları değişmemişti.

Ben çok boş zamanı olan biri idim. Ne evimde bir bekleyenim, ne de üstesinden gelmem gereken gerekliliklerim vardı. Cumartesi-pazarlar yetiyordu bana, hatta artıyordu bile. Bu nedenle büroya gidiş gelişlerim sabit değildi ve çok zamanım büroda geçiyordu. Örneğin; bir simit, ya da poğaça, bir bardak sıcak bir şey yetiyordu bana sabahları, herkes gelinceye kadar. Öğlenleri şirketten, akşamları durumum uygunsa lokantaya gidiyordum, ya da eve dönerken ekmek arası bir şeyler alıp doyunurken gazete-roman okuyor, televizyon seyrediyor, ya da internete takılıyordum uykum gelene kadar.

Sanırım, ömür mumumun tükenmesini beklemek gibi rutin(38), monoton(38) bir yaşamdı benimkisi, tek farkla, daha önce söylediğim gibi monoton yaşamım olmasına rağmen okuduklarımda, seyrettiklerimde kahraman oluyordum ve bundan vazgeçmek gibi bir düşüncem de olmuyordu…

Böyle günlerden birinde, arayıp bulamadığım bir şey için ceplerimi, daha doğrusu pardösümün ceplerini karıştırırken o bayanın verdiği kart geçti elime, adı Merve idi. Ve Genel Müdür idi. Kartta bu unvan dışında bir sürü unvan, adres, oldukça çok telefon ve faks numarası, mail, msn adresleri vardı. Arkasında da İngilizcesi aynen yer alıyordu.

Çeşitli düşüncelere dalmıştım yine. Ne yapacağımın kararsızlığı içindeydim. Kart masamda duruyor, ben ona bakıyordum durgun, o bana bakıyordu istekli. Üstelik ceplerimde ne aradığımı da unutmuştum. Muhtemelen ve doğal olarak!

Tam bu sırada patron girdi odama, teklifsizce.

“Ne o? ‘Karadeniz’de gemilerin mi battı?’ Bu ne böyle dalgınlık ve sitemkâr(39) surat?”

Durakladı bir süre elindeki evrakla. Sonra masadaki karta takıldı gözü;

“Aaa! Bu hanım yoksa Marketler Zincirinin patronunun kızı, ya da hanımı mı?

“Bilmem, bilmiyorum!” dedim ve yalan söyledim;

“Kapı girişinde gözüme çarptı, ‘Nedir?’ diye merak ettim, ‘Belki bizden biri yanlışlıkla düşürmüştür!’ diye geçti aklımdan. Sonrasında tam çöpe atmak üzereydim ki, siz geldiniz!”

Kanmıştı patron, belki de bana öyle gelmişti, isteklerini sıraladı, söyledi ve herhangi bir şey yokmuş gibi odasına döndü. Oysa bekârdı patron da. Sanırım eline benimkisi gibi bir imkân geçse, değerlendirirdi. Çünkü bürodakiler ona duyamayacağı bir şekilde “Zampkinos(40)!” derlerdi, ne anlama geliyorduysa, belki de “Zampara(40)” yerine. Sanırım bu sözü hak edişinde icraatından(41) çok “Zamcıoğullarından(42)” olan soy isminin etkisi olsa gerekti.

Allah var, ne bürodaki arkadaşlardan birine yan gözle bakardı, ne de vakti geldiğinde gerçekten zam konusunda kimseyi incitmezdi. Bir tek defa fark yaratmıştı. O da benim içindi ve sanırım onu da hak etmiştim, gibime gelir!

Ve parantez açarak söylemem gerekirse zampkinosluk söz konusu olduğunda söyleyecek tek cümlem vardı: “O taraklarda bezim yok!(43)

Karttaki isim, unvan ve telefon numaraları gereğinden çok ilgimi çekmişti. Merve Hanım şirketin Genel Müdürü olmakla birlikte, şirket de adını onun, muhtemelen ve de gerçekten babasının soyadından almıştı.

İçimden telefon etmek, hiç olmazsa sesini bir kere daha duymak geçmişti. Yakınlaşmak mı? Mümkün müydü? Ulaşamayacağına ulaşacağını düşünmek, hayalden öteye geçemezdi benim için.

Büyük kadındı O. Mutlaka sekreteri, danışmanları falanı, filânı vardı. Ona telefon ettiğimde sekreteri çıkar, adımı falan öğrenmekte ısrarcı olursa o zaman internet yolunu denemeyi düşünecektim. Şansıma güvenerek karttaki yazılı son numarayı çevirdim;

“Alo?”

Soran bu ses onundu, unutmadığım, santralsız, sekretersiz birden çıkmıştı karşıma, aklım karışmış, hatta aklım başımdan gitmişti.

“Merve Hanım?”

“Evet?”

Soru işaretli idi gene cevabı.

“Ben Ercüment!”

“Hangi Ercüment?”

Çok şey ummuştum. Kaf Dağının ardında şahane sarayında oturan Peri Padişahı mıydım ki sanki unutulmayacak? Sükûtu hayale(44) uğramak böyle bir şey olsa gerekti herhalde.

“Affedersiniz efendim, yanlış numara!” deyip karşının cevabını beklemeden ellerim ve yüreğim titreyerek kapattım telefonu, terbiyesizce. Oysa bu bana yakışmazdı, yakışmamalıydı da hem.

Telefonu yerine yerleştirdikten üç-beş saniye sonra iş telefonum çalmaya başladı. Açmadım. Bu moralle, işle ilgili olduğunu sandığım telefona cevap vermek içimden gelmedi.

Yaklaşık bir dakika sonra cep telefonum çaldı, tanımadığım bir numara idi, ama sanki bir yerlerden hatırlıyor gibiydim bu numarayı, hafızam yanıltmazdı beni.

“Ercüment?”

Şok olmuştum. Ona numaramı vermemiştim, nasıl ulaşmış olabilirdi ki bana?

“Benim Merve!” demekten başka çarem yoktu.

“Neden?”

“Ne, neden?”

“Telefonu hemen kapatman!”

“Başkalarına göre ayrıcalığım vardır, diye düşündüğümden olsa gerek!”

“Neredeyse bir aydır aramanı, hiç olmazsa telefonunu bekledim. Bu bir ayrıcalık değil midir? Hiç tanımadığı, hiç bilmediği, hiçbir menfaati olmadığı halde ‘Sırf yardımcı olacağım!’ derken kaza olasılığı yaşayan, benim için, beni tanımadan fedakârlık yapan birinin sesini yüzlerce ses bir arada olsa bile tanımamam mümkün müydü, söyle Ercüment?”

Sesi kesilirken tekrar canlandı, muhtemelen cep telefonundan konuştuğunu unutarak;

“Bir dakika! Mehmet Bey, şu anda önemli bir telefon konuşması yapıyorum. Konu her neyse sonra konuşalım, ben size haber iletirim. Lütfen sekretere de söyler misiniz, ben söyleyinceye kadar ne telefon bağlasın, ne de birini almasın odama, lütfen!”

Emredercesine ve fakat kibarca vermişti talimatlarını karşısındakine (galiba). Yeniden durakladı, bir süre, sanki zihnini toparlamaya çalışır gibiydi;

“Affedersin! Nerede kalmıştım!”

“Bir özür borçlu olduğumu söylemiştin sanırım, son olarak!”

“Peki! Öncesinde tek bir soru sorayım; Neden aramadın bugüne kadar? Siz erkekler ilk adımı hep karşıdan mı beklersiniz? Benim aramamı mı bekledin yoksa?”

Tek sual demişti, ama ahret sualleri(45) gibiydi yönelttikleri.

“Özür dilerim. Kaç öğle, kaç akşamüzeri dolaştım, seni arabadan indirdiğim yerlerde, uzaktan da olsa görebilmek için neler adadım bir bilsen. Ancak sen kimdin, ben neydim? Olmayacak duaya ‘Âmin!’ demek de, ulaşılamayacak bulutları yakalamağa çalışmak da aynı şekilde imkânsız benim için. Bir bakıma sen gül dalında gonca, ben dağ yolunda yonca. Nasıl arardım ki seni? Bugünkü ise, haddini bilmeyerek(46) yaptığım bir tamahkârlıktı(47). Dersimi de aldım sandımdı!”

“Düşüncelerin yanlış. Çevrem geniş, belki tahmin ediyorsundur. Arabanın plâkasından öğrendim kısaca seni. Ve telefonunu bekledim, seni sen anlat bana diye. Ama… İstersen bu ama’nın cevabını sen vermeğe çalış!”

“Tekrar özür dilerim. Seni bir öğle yemeğine çıkarsam ve yüzüne karşı dilesem, affedilmemi, başarılı olur muyum sence, bağışlar mısın beni?”

“Neden olmasın? Kabul ediyorum. Nerede? Ne zaman?”

“Şurada, ya da burada, şu gün, şu saat diyeceğim ama o günkü gibi giyinik olursan, öncelikle üşürsün bu havada, hem seni herkes tanır, üzülürüm, benim yüzümden lâf gelmesini istemem sana.”

“Ne o? Daha yan yana bile gelmeden, kıskandın mı, kıskanıyor musun yoksa beni?”

“Haddim mi? Hakkım yok ki! Böyle bir şey olamaz, düşünülmesi bile abes(48) bence!”

“Gene de derdin olmasın o zaman. Ben evde giyinip gelirim. Gözlük takarım. Tedirgin olma. Ancak tanıyabilecek misin sen beni?”

“Bir beden toprağını, bir bulut yağmurunu, bir dağ ağacını, bir dal çiçeğini ve yüzlercesi içinde bir ana kendine ait yavrusunu nasıl tanırsa, ben de seni öyle tanırım!”

“Kendine ait olanı?”

“Söz gelimi işte! Özür dilerim, tanıyabileceğimi söylemek istedim. Herhangi bir mesaj değil, söylemim. Seni maksadı aşan bir sözümle kırmış olmayı asla dilemem. Sözlerimi sarf etmeden önce sözlerime direneceğim bundan sonra, yanlış yapmama gayretinde olacağım. Tekrar özür dilerim!”

Oysa; “İçime işlemişsin, gönlümü zapt etmişsin, kalbime taht kurup yerleşmişsin, hem bir defada, nasıl tanımam seni?” demeyi ne kadar çok isterdim. Tüm söylenmiş, söylenecek sözlerimi zapt etmek yerine, azat eder(49), serbest bırakırdım, hem her ne olursa olsun.

“Konuşacaklarımızı konuşmak için sabırsızım. Ekmek arası döner de olsa benim için yeterli. Eve gidip hemen giyinip geleceğim. Şimdilik ‘Allahaısmarladık!’ desem?”

“Hayhay! Sevgiyle kal!”

“Sen de!”

Daha bir ay öncesinde, bir ay aralıkla tanışmamışçasına senli-benli olmuştuk. Allah’a şükrettim. Ama neden? İşte bu şu anda muamma(50) idi benim için, yoksa bilgiçlik babında(51) muamma değil miydi?

Ekmek arası döner demiştik, ama nerede? Söylememiştim, söylememişti. O halde onun dileğini beklememin daha yararlı olacağını düşündüm. Yaklaşık bir saat sonra öğle, ya da diğer bir deyişle öğle paydosu olacaktı. Ve kadınlar hakkında sadece ansiklopedi bilgilerime(!) ve okuduklarıma göre hiçbir kadın, hiç bir zaman olması gereken yerde, olması gerektiği zamanda olmazdı!

Büro arkadaşlarım yemeğe inip inmeyeceğimi sorduklarında, önce “Hık! Mık!” etmiş, sonra manalı bakışlarını göz ardı ederek, bugün midemde ekşime olduğu için iştahımın olmadığı yalanını uydurarak dışarıdan süt alıp içeceğimi söylemiştim.

Vakit öğleni geçmişti, cep telefonum elimde, masamdan ayrılmadan bekliyordum.

Arkadaşlar yemekten dönmüş, kahvelerini-çaylarını bile içip mesailerine başlamışlardı. Ben hâlâ olduğum yerde yalı kazığı(52) gibi dikiliyordum, elimde telefonu takla attırarak, neredeyse yumuşatıp, yamultarak. Patron odamın önünden geçerken;

“Bekleyenim olsa da, razıyım kavuşmasam!(53)” dedi. Sezinlemiş miydi? Belki… Ama önemi yoktu şu an.

Telefonum çaldı, o idi arayan;

“Efendim!” demem sitemli miydi ne, gücenikçe?

“Biraz geciktim, özür dilemem gerek. Yalnız çok acıktım. Öyle ekmek arası dönerle doymayacağım galiba. Bizim büroya yakın, hemen elli-yüz metre kadar aşağısında şirin bir yer var, İskender Kebabı ve künefesi meşhur, iyi ve temiz. Orada buluşalım mı? Ben şimdi taksiye binmek üzereyim.”

“Ben de on dakika içinde orada kaldırımları arşınlıyor(54) olacağım!”

“Kırık ve iyi yerleştirilmemiş olanları, on metre kare içinde kaç tane kırmızı, yeşil ya da mavi olduğunu saymayı da unutma, öyleyse! Ben de on dakika içinde oradayım, umarım!”

Ben karşı kaldırımdan lokantaya doğru geçerken o da taksiden iniyordu. Karşılaştık.

“Merhaba!” dedi, kucaklamak, sanki öpmek istercesine yakınlaştı. Buna hakkım yoktu, belki de hazır değildim o kadar çabuk. Hem öylesine değişmişti ki. Kumral olmuştu, üstündeki palto olağana göre uzun gibi, eski, ama temizdi. Gözlerinde de gözlerini görmemi engelleyen siyah gözlükler vardı.

“Dost yüze, düşman ayağa bakarmış!” Ayaklarına, ayakkabılarına bakmadım, belki de bakamadım, utandım, hem düşman değildim ki zaten!

Lokantaya doğru yürümeğe başladığımızda koluma girmişti, uzunca bir süredir tanışıyormuşuz, berabermişiz gibisine.

Lokantaya girdiğimizde garsonlardan biri,

“Hoş geldiniz Merve Hanım!” dedi.

Şaşırmıştım, ama atik olmalı, erkenci davranmalıydım, aklıma geleni uydurdum;

“Eşimi birine benzettiniz galiba? Kim bu Merve Hanım?”

Cevabı beklemeden Merve’ye döndüm;

“İnanabiliyor musun, seni gene Merve dedikleri o hanıma benzettiler. Gördün mü?”

Ummadığım bir şekilde cevapladı;

“Varlıklı, zengin, havalı biri olsa gerek! Öyle birine benzemek istemem…”

Cümlesini tamamlamak arzusundaydı, ama herhalde erken olduğunu düşünmüştü!

Diğer garsonlardan biri bizi masaya alırken, bizi karşılayan garsonlardan biri;

“Patronun kızı Merve Hanıma ne kadar benziyor di mi? Saçlarını sarı, yeşil mantosunu beyaz kürk yap, al işte sana Merve Hanım!”

“He lâ!”

İkinci garson “Evet!” demek istemişti galiba, sözlerinin geri kalanını duyamadım.

Masaya oturduğumuzda gülümsüyordu Merve, dinlenmeden coştu;

“Eşim ha! İyi buluştu doğrusu, hem de tanışmamızın ilk dakikalarında.”

“Tanındın diye çekindim birden. Başka bir şey gelmedi birden aklıma. Gücendiysen özür dilerim!” ve masamıza gelmek üzere olan garsona işaret ettim;

“Genç arkadaşlar eşimi Merve Hanım diye bir hanıma benzettiler. Artık bize de o tanıdığınız Merve Hanım kimse ve o nasıl istiyorsa öyle hizmet etmenizi rica etsem? Bekleyebilirim böyle bir jesti(55), değil mi?”

“Merve Hanım, yarım porsiyon İskender isterdi, yağ döktürmezdi, doğal yeşil salata, maden sodası ve yarım porsiyon künefe isterdi efendim!”

“Bize de aynen lütfen, eşim perhizde(56) zaten, sadece benim İskender bir porsiyon ve yağlı olabilir!”

Hani “Dakka bir, gol bir derler!” ya, hani “Haddini bilmezlik” derler ya. Benim söylemim aynen öyle idi, tam özür dilemek moduna girmişken;

“Kaçıncı defadır, üstelik beni henüz tanımadan ‘Eşim!’ diyorsun. Gizli-kapaklı evlilik teklifi yapanların böyle söylediğini sanırdım, oysa biz arkadaş bile değiliz henüz!”

“Hiç olur mu öyle bir şey, daha başlangıcı bile henüz yaşamaya başlarken? ‘Eşim’ demek hoşuma gidecek bir söz. Üstelik sizi içimde tanıdım gibi, inanmasanız da ve…”

“Evet ve?”

“Asıl olan, siz beni hiç tanımıyorsunuz? Kimim, neyim, nasılım, neredeyim, bilenim var mı, görenim var mı, özrüm var mı? Kaba mıyım, centilmen miyim? Özellerim neler, kusurlarım neler, falan? Bildiğiniz, yani herhangi bir imkânla bulabildiğiniz telefon numaralarım olsa gerek, bir de bir işte çalışıyor olmam!”

“Diyorsun, yani! Oysa başlangıçta; ‘Çevrem geniş’ demiştim, hatırındadır. Değil mi? Ve iddia etsem; seni senden iyi tanıyorum, diye. İnanman zor olur mu?”

İskenderler gelmişti, garson karı-koca(!) münakaşamızı duymamalıydı, sustum ve dahi sustuk!

“Soğumasın, sonra devam edelim!”

“Kaldığımız yerden… Afiyet olsun!”

“Afiyet olsun efendim!”

“Efendim?”

“Sözün gelişi. Bazen öylesine çok ve üst üste zırvalarım(57) ki…”

Yemek sonunda devam etmedik, sözlerimize. O bir taksi tuttu sanırım evine belki de sonrasında işine döndü. Ben, herhalde ben de ya işime döndüm, ya da eğlenebileceğim, bön bön düşünebileceğim(58) bir parka da gitmiş olabilirim, boş bulduğum bir bank üstüne tünemiş de…

Hatırlamıyorum desem. Diyeyim, diyeyim başka türlü anlatmam mümkün değil etkilenişimin şiddetini, ya da dozunu.

Merve kendi olarak ve o tank gibi lâcivert-siyah arabasıyla birkaç defa misafirlerini aynı kebapçıya götürmüş, bizi gördüklerinde pohpohlayan(59) garsonlar, onu gereğine uygun olarak karşıladıktan sonra;

“Size tıpatıp benzeyen bir hanımla eşi geldi geçenlerde!” demişler.

Merve, gülmekten katılmak yerine ona yakıştırdığım nihavent tebessümünü(60) saklama gayretinde kalmış.

Ondan sonra aynı kebapçıya sık gidemedik buluşup da. Ya bir kere daha, ya da iki kere daha, beş olmamıştır. Merve aynı perukla, aynı mantoyla geldi hem sadece o kebapçıya değil, diğer buluşabildiğimiz diğer mekânlara da.

Ve tabiidir ki tanınmasına vesile olmaması için o tank gibi arabasıyla değil. Benim, bana yakışan, onun aşağılık hissetmeden bindiği arabamla. Hizmetçisine; “Bu palto görevim icabı benim olsun!” deyip yeni bir palto almış ona. Görevim icabının izahı; “Kendimi tanıtmadan kontrol ve denetimlerimi yapmam gerek!” demek olmuş.

O aynı kebapçıya gidişlerimizde garsonların “He! lâ!” ya da “He! ya!” gibi sözlerini tekrar duymadık. Bizi tanıdıkları için(!) ilk günkü menümüz(61) de değişmedi! Sormadılar mı, biz mi söylemedik yoksa? Hatırımda değil.

Ondan ayrı kalmak bunaltıyordu beni. Onu görmesem, ya da hiç olmazsa işitmesem işim, işlerim rast gitmiyordu. Haddimi bilmezlik ettiğimin farkındaydım. Koskoca Genel Müdür, mal, mülk, unvan sahibi.

Hepsi bir kenara dünyada ondan güzeli yoktu ve o bir taneydi. Oysa ben çulsuz(62) olmama rağmen onun için gerektiğinde ölümümü kim engelleyebilirdi ki? Ölürdüm, onsuz yaşamaktansa, zindan olacak bir ömrü tüketmeye çalışmaktansa.

Hissediyordum, tepkinin benden gelmesini beklediğini. Elini tutuyordum, çekmiyordu. Dışarılara lokantalara gidişlerimizde, boş bahçelerde, parklarda dolaşırken koluma giriyor, sokuluyordu, saçlarını kokluyor, öpüyordum, ses çıkarmıyordu, üstelik başını omzuma dayarken, gözlerime bakıyordu sık sık…

Bir sözü kırk defa söylersen, bir dileği gönlünden kırk defa geçirirsen, bir şeylerin olmasını kırk defa istersen olurmuş. Öyle kalmış aklımda. Sanırım ben bunların hepsini otuz dokuzar defa gerçekleştirmiştim beynimde. O halde kırkıncı kez olacağı, olması gerekeni denemeliydim.

İsyanlardaydım. Telefon ettim hemen o gün;

 “Önemli!” dedim. “Parkta buluşalım mı?” diye ekledim. Telaşlı idi sesi;

“Ne önemlisi?”

“Telefonda olmaz söyleyip rahatlamam gerek!”

“Yoksa evli misin? Sakladın mı benden?”

“Evlilikle ilgili, ama oturup konuşmamız gerek!”

“O halde hemen!”

Telefonu muhtemelen ancak kapatmış, kapatabilmişti galiba.

Parkta, her zaman oturduğumuz banka geldiğimde onun beni beklediğini gördüm. Sinirli, endişeli bir şekilde etrafına bakıyor, parmaklarını şaklatıyordu.

“Neden?” diye sordu, yanına oturur oturmaz, daha önceki ses tonlarından farklıydı sorusu.

“Ne, neden?” diye sormadım bu kez. Ellerini avuçlarıma alıp ısıtmaya çalışırken;

“Yalnızlığımın doruklarındayım. Sana beni hissettirememin ezikliğini yaşıyorum. Ben hiç âşık olmadım, ilk göz ağrım olmadı hiç!”

            “Gerçek mi?”

            “İtiraf edeyim mi istiyorsun?”

Gevşemişti, hissettiğim. Sanki rahat bir nefes almıştı, belki de benim hüsnü kuruntum.(63)

“İtiraf et o zaman, beni mutlu edersin!”

“Mutlu ol o zaman!”

“Nasıl?”

“Benim olmak ister misin?”

“Gizli-kapaklı söylemek istediğin bu muydu?”

“Evet! Benimle evlenir misin?”

“İstemez miyim? Evde, işte, her yerde, her zaman hem!”

“Her zaman ve her yerde değil, gönlünde köle olmak isterim!”

“Düşüneceğim! Oldukça erken, ancak gecikmememiz gereken bir zamanda geldi teklifin.”  

Sonuç!

Düşündü karım, çok kısa bir süre ama. Gerçeği itiraf etmem gerekirse; “Emir demiri kesmişti!” Hem işyerinde kendisinin Genel Müdür Yardımcısı olarak, hem de evimizde kölesi olmuştum…

 

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Öyküde geçen tüm trafik kazaları benim, oğlumun, bir kısım dost ve akrabalarımın gerçekten yaşadıkları olaylardır. Benim ve oğlumun gerçek olarak alıp sonrasında değiştirdiğimiz arabalardan yerli olan; Anadol ve Murat’ı yazmam yeterli olacak.

Ercüment; Muhterem, şerefli, itibarlı, haysiyetli, seçkin, saygın, değerli.

Merve, Mekke’de bir dağın adı olup bu dağ ile Safa Dağı arasında hacılar sa’y ederler, yani 7 defa gidip gelirler. İsim Kuranı Kerimde Bakara Suresinin 158. Ayetinde geçmektedir. Merve aynı zamanda çakıl taşı anlamındadır.

(1) Terennüm; Güzel ve alçak sesle şarkı söyleme, genelde kuşlar için şakıma, ötme, anlatma, ifade etme anlamlarında kullanılan bir kelime olup, öyküde mecazi anlamda kullanıldığı açıktır.

(2) Şeytan Kulağına Kurşun; Aksama olasılığı bulunan ama buna karşın düzenli bir biçimde yürüyen bir iş, bir durum için “Nazar değmesin!” anlamında söylenen söz.

(3) Kuzguna Yavrusu Anka (Şahin) Gözükmek (Görünmek); Herkesin kendi yarattığı şey, çirkin de olsa gözüne güzel görünürmüş anlamında olup buna benzer diğer sözleri şöyle tasnif edebiliriz;-“Kuzguna yavrusu şahin görünür!”   “Komşunun tavuğu, komşuya kaz gibi görünür!”  “Küçük suda büyük balık olmaz!” “ Sabır acıdır, meyvesi tatlıdır! “Sinek yavrusuna; ‘Kurban olurum o karabacaklara, beyaz duvarlarda yürüyorlar!’ dermiş”. “Kirpi yavrusunu; ‘Pamuğum!’ diye severmiş.”

Görmemişin Oğlu Olmuş, Çekmiş Şeyini Kopartmış; Erdem, aile görgüsü, adabı muaşeret ve nitelik konusunda eksiklikleri olan insanların sahip oldukları şeyleri abartmalarından kaynaklanan eksikliklerin karşı taraflarca hoş görülmediğinin ifadesi.

(4) Davar; Koyun, keçi (ve hatta yöresel olarak, benim köyümde büyükbaş hayvanlara da) verilen ortak ad. Koyun, keçi, bunların karışık bulunduğu sürü (Doğal olarak büyükbaş hayvanlar da dâhil)

(5) Haşat Etmek; Bozmak, işe yaramaz hale getirmek.

(6) Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.

(7) Cibilliyet; Tıynet. Karakter, yaradılış, huy, maya.

(8) İhtiras; Aşırı, güçlü istek. Tutku. İrade ve yargıları aşan güçlü coşku.

(9) Enflasyon; Yaşam pahalılığı. Para şişkinliği. Piyasada işlemde bulunan para miktarıyla malların ve satın alınılabilir hizmetlerin toplamı arasındaki açığın büyümesi nedeniyle ortaya çıkan ve fiyatların toptan yükselişi, paranın değerinin düşmesi biçiminde kendini gösteren ekonomik ve parasal durum.

(10) Baba (Ata) Yadigârı; Babadan-dededen kalan şeyler örneğin miras, ev, araba, tarla, bahçe gibi…

(11) Sene-i Devriye; Yıldönümü.

(12) Trafik; Bu konuda daha fazla bilgi sahibi olmak isteyenler 2918 Sayılı Karayolları Trafik Yasalarını ve buna bağlı olarak çıkarılan yönetmelikleri inceleyebilirler.

(13) Beis; Engel, uymazlık, kötülük, zarar.

(14) Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır. Kuranı Kerim’in Hucurât Suresinin 12. Ayetinde (49/12)  başlarında şöyle buyrulmuştur. “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?…” Bu konuda Peygamberimize ait olan bir hadiste; “Gıybetin denizleri kirletecek kadar kirli olduğunu” ayrıca “Bir kimse biri hakkında arkasından doğru konuşmuşsa gıybet, yalan konuşmuşsa iftira olduğunu” belirtmiştir.

(15) Eksper; Bilirkişi. İhtisas sahibi olduğu konuda bilgisine başvurulan kimse. Belirli bir konudan iyi anlayan, bir anlaşmazlığı çözümlemek için kendisine başvurulan kimse.

(16) Pert; Bir aracın % 70 nin veya daha fazlasının hasara uğramış olması.

(17) Kös Kös Dönmek (Dinlemek); Başı önde, sağa-sola bakmadan, yorgun, üzgün, düşünceli bir durumda geriye dönmek, dinlemek.

(18) Rijit (Rijid); Sert, bağışlaması, hoşgörüsü olmayan. Gönül kırıcı, katı ters.

(19) Kader, kime şikâyet edeyim… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Sedat ERGİNTUĞ’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait olup eser Hicaz Makamındadır.

(20) Sıdkı Sıyrılmak; Arapça doğruluk anlamındaki sıdk kelimesinden türeyen sıtkı, sıdki şeklinde de söylenen bu söz; genelde soğumak, inancın ve güvenin yitirilmesi anlamında kullanılmakla beraber, doğruluktan ayrılmak anlamında da kullanılmaktadır.

(21) Hobi; Kişinin işi, meslek çalışması, asıl uğraşı dışında, dinlendirici bir iş olarak yaptığı, oyalayıcı şey.

(22) Keyfe Keder; Pek üzerinde durulmayan, önem verilmeyen.

(23) Sertifika; Bitirme Belgesi. Bir kursa, ya da seminere katılıp bitirenlere verilen belge. Öğrenim Belgesi. Bir kimsenin niteliğini ya da kendisine verilmiş olan bir hakkı belirten belge.

(24) Fahri Trafik Müfettişi; 40 yaşını doldurmuş, sabıkası bulunmayan, üniversite mezunu, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan gönüllü trafik denetleyicisi.

(25) Hipokrat Yemini (Bugünkü Hali); “Tıp Fakültesinden aldığım bu diplomanın bana kazandırdığı statü, hak ve yetkileri kötüye kullanmayacağıma, hayatımı insanlık hizmetlerine adayacağıma, hastalarımı memnun edeceğime, insan hayatına mutlak surette saygı göstereceğime, mesleğim dolaysıyla öğrendiğim küçük sırları saklayacağıma, hocalarıma ve meslektaşlarıma saygı ve sevgi göstereceğime dil, din, milliyet, cinsiyet, takım, ırk ve parti farklarının görevimle, vicdanım arasına girmesine izin vermeyeceğime, mesleğimi dürüstlük ve onurla yapacağıma namus ve şerefim üzerine yemin ederim.” (Bu yeminde anlayamadığım şeyler; küçük sırları açıklamamak iyi de, büyük sırları açıklamakta sakınca yok mu? İkincisi; parti farkları denirken neden mezhep farkları da dikkate alınmamıştır ki? Üçüncüsü; Anayasaya rağmen yeminler bozulabilirken, bu yeminin gerçekleşme olasılığı % kaçtır?)

(26) Takip Mesafesi; İki araç arasındaki hızın metre olarak yarısı kadar olması gereken mesafe.

(27) Heyula; Korku verici, ürkütücü hayal.

(28) Daniska; En güzel, en iyi.

Dikâlâ; Mükemmel ilerisinde. (Romence;  Gizlice gözetlemek).

(29) Alelacele; Çok acele ederek, çabucak, çarçabuk, acele olarak, çabuk, ivedilikle.

(30) Hokka Gibi Çene (ya da burun); Her ne kadar anlamı mürekkep, macun, boya vs. konulan anlamında kullanılan küçük yuvarlak malzeme, “Küçük kutu” anlamında olsa da öyküde ufak ve düzgün ağız, burun, çene anlamındadır.

(31) Mokasen; Genellikle sokakta giyilen, altı kösele, bağcığı olmayan ayakkabı, pabuç. Kısa ve ökçesiz ayakkabı.

(32) Kelime-i Şehadet; Eşhedü ella ilâhe illallah ve Eşhedü enne muhammeden abdühü ve resulüh. Şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur. Şahitlik ederim ki; Hazreti Muhammed (SAV) Allah’ın kulu ve elçisidir. Kelime-i Şehadet ile Kelime-i tevhid çok zaman karıştırılmaktadır. Kelime-i Tevhid La ilahe illallah muhammedür resulallah. Allah’tan başka ilâh yoktur, Hazreti Muhammed (SAV) Allah’ın elçisidir.

(33) Ramak Kalmak; Bir şeyin olmasına az kalmak. Hemen hemen, az daha olacak, kıl payı kurtulmak.

(34) Tabu; Toplumca yasaklanmış, yaptırımlarla korunan, dokunulması, eleştirilmesi, değiştirilmesi olanaksız her şey. İlkel kavimlerde dini inanış olarak kutsal kabul edilen, korkuyla karışık saygı duyulan, dokunulması, ya da kullanılması yasak olan, yoksa zararının olacağına inanılan her şey, yasaklanarak korunmuş olan, tekinsiz.

(35) Yüksek yerlerde kartala da, yılana da rastlayabilirsin. Biri sürünerek, diğeri uçarak ulaşmıştır oraya. Cenap ŞAHABETTİN

Hayat merdivenlerini çıkarken insanlara iyi davranalım. Çünkü inerken yine aynı insanlara rastlayacağız. Cenap ŞAHABETTİN

(36) Ego; Ben, benlik.

(37) Hüsran; Umulan, beklenilen bir şeyin elde edilememesinden duyulan acı, düş kırıklığı.

Hicran; Sevilen bir yerden, ya da kimseden ayrılmak, ayrılık ve ayrılığın neden olduğu onulmaz, çok güçlü üzüntü ve büyük acı.

(38) Rutin; Her zaman yapılan, her zamanki gibi. Alışılagelen, alışkanlık haline gelmiş, alışılagelen, sıradan, çeşitlilik göstermeyen. Alışkanlıkla elde edilen beceri.

Monoton; Almancadan alınmış, tekdüze, hep aynı tonda, yeknesak, çeşitliliği olmayan, donuk, sıkıcı.

(39) Sitemkâr; Sitem eden, sitemli olan.

Sitem; Bir kimseye yaptığı bir hareketin veya söylediği sözün üzüntü, alınganlık, kırgınlık vb. duygular uyandırdığını öfkelenmeden belirtme.

(40) Zampkinos;  Öyküdeki anlamı kadınlara, kızlara düşkün, zampara niteliğinde yerel bir deyiştir. Ancak; “p” harfi kaldırılarak zamkinos olarak söylenirse; Zamazingo, zımbırtı, adı o anda akla gelmeyen ya da söylenmek istenmeyen ufak, değersiz bir şey demektir. Ayrıca bu söz; nikâhsız eş, metres, dost, sevgili anlamında da kullanılmaktadır.

Zampara; Sürekli olarak kadınların peşinden koşan çapkın erkek.

(41) İcraat; Yapılan işler, çalışmalar, uygulamalar.

(42) “Zamcıoğullarından” diye bir soy isim var mı Türkiye’mizde, bilmiyorum, internette de rastlamadım zaten. Eğer varsa ilgilisinden özür dilemek, görevim. Eğer gençlik yıllarımdan aklımda yanlış olarak kalmadıysa Türkçemizdeki en uzun soy ismi; “Uzunkavakaltındayataruyuroğlu” idi.

(43) O Taraklarda Bezi Olmamak: Bir halk deyimi olup o işle, o konuyla, o uğraşla her ne ise ilişkisi ve ilgisi olmamak. İlgilenmemek, ilişiği bulunmamak.

(44) Sükûtu Hayal; Düş kırıklığı, hayal kırıklığı.

(45) Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri; “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir. Ancak argo olarak; “Gereksizce, bıktırıcı, usandırıcı, yanıltıcı sualler”  anlamındadır.

(46) Haddini Bilmek; Mevlânâ’ya sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”

(47) Tamahkârlık; Açgözlü davranma, açgözlülük, çok isteme.

(48) Abes; Akla ve gerçeğe aykırı, gereksiz, lüzumsuz, yersiz, boş, saçma.

(49) Azat Etmek; Serbest bırakmak, salıvermek, özgürlüğünü geri vermek.

(50) Muamma; Anlaşılmayan, bilinmeyen bir şey. Bilmece.

(51) Babında; Konusunda, anlamında, maksat edilen.

(52) Yalı Kazığı Gibi; Uzun boylu, iri kemikli, eğilip bükülmesi olmayan, sabit fakat dengesiz kimse.

(53) Bana henüz yolunun sonu budur;  denmedi / Ben ömrümü harcadım bu yollar tükenmedi… orta kısımlara doğru doğru bir yerlerinde de; “Düştüğüm yollar gibi sonsuzdur benim tasam / Bekleyenim olsa da razıyım kavuşmasam…” Ve sonuna doğru bir yerlerde de; “Senin de yolun biter, diner gözünde yaşlar / Benim uğursuz yolum bittiği yerden başlar!” denilmektedir.  YOLCU ve ARABACI, Faruk Nafiz ÇAMLIBEL

(54) Kaldırımları Arşınlamak; İşsiz, güçsüz, gayesiz, düşüncesiz, vakit geçirmek ister gibi dolaşmak.

(55) Jest;  Genellikle yerinde yapılan ve beğenilen davranış. Herhangi bir şeyi açıklamak için genellikle bedenin, özellikle el-kol ya da başın anlam taşıyan, ya da taşımayan hareketi. İç güdüsel ya da istençli hareket. 

(56) Perhiz (Diyet,.Rejim); Sağlığını korumak, düzeltmek amacıyla uygulanan bir kısım sınırlamalar. Para harcamamak amacıyla uygulanan beslenme düzeni. Hristiyan ve Yahudilerin belli günlerde et, yağ gibi kimi yiyecekleri yemeksizin tuttukları oruç.

(57) Zırvalamak; Saçmalamak, gereksiz, tutarsız, saçma sapan, boş, anlamsız sözler söylemek veya bu tür davranışlarda bulunmak.

(58) Bön Bön Düşünmek; Anlamaz, anlatılamaz bir şekilde, safça, şaşkın şaşkın bakınarak düşünmek.

(59) Pohpohlamak; Bir insanın gözüne girmek için yapılan her türlü abartılı hareketler.

(60) Nihavent Tebessüm; Nihavent Makamı Türk Sanat Müziğinde en çok kullanılan makamlardan biridir. Nota uzatmaları, inişli çıkışlı olması, daha ziyade çıkışlı olması özelliğidir. Düşünceme göre; tebessümden, gülümsemeye, gülmeye kadar çıkışlı olarak uzanan bir yüz hareketini belirtmek istedim (Sanırım bundan sonra, aşk serüven ve yazışmalarında çok kullanılacak bir deyim olabilir. Belki ilerilerde diğer Türk Sanat Müziği makamları ile ilgili sözleri kullanabilirim).

(61) Menü; Yemek Listesi. Sofraya çıkarılacak yemeklerin hepsi. Komut ya da seçenek listesi.

(62) Çulsuz; Varlıksız, parasız, çulu olmayan.

(63) Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)