Bu tatil yöresine gelinceye kadar her şeyin bu kadar ters gideceğini hiç de tahmin etmemiştim. Daha ilk terslik işyerimde patronlardan, yani Müdür ve Başkandan başlamıştı. “Hakkın, ama işler çok, gitmeseydin, sonra gitseydin!” gibi.

Memuriyetim boyu işler hiç az olmamıştı ki, kaç kere iznim yanmıştı, “Ha bugün, ha yarın!” derken. Bu sefer kararlıydım. İznimi ya kullanacaktım, ya da kullanacaktım!” Dolaysıyla izin almakta başarılı olmuştum.

İkinci terslik Otogarda devam etmişti. Yerime ve bir vatandaşın yerine oturan amca ve teyze; “Kalkmam Allah, kalkmam!” diyordu. “Yahu amca, biletine bir bakayım!” dediğimde; “Ses kesini! Fazla lâfın lüzumunu alâkadar etmez!” demişti.

Sözün birinci bölümünü “Kes sesini!” olarak anlamıştım anlamasına amma, ikinci bölümde ne demek istemişti, hiç de anlamamış anlayamamıştım. Bugün bile aynı sözler bazen aklıma gelir de anlamadığıma hâlâ şaşar, dururum.

Neyse, Şoför Yardımcısı, ya da Muavini gelmişti de 00.30 biletinin manasını zorlukla da olsa, bürodan da gelen yetkililer vasıtasıyla ispat edip anlatmışlardı amcaya.

Yerimize, diğer yerin sahibi, mücadele etme azmi kırık genç arkadaşla kavuşmak üzereyken bir bilmedik insanlar ki, bu kere de amca; “Onlar yarın gitsinler, biz bagajımızı verdik, oturduk, biz bugün gidelim!” demişti.

Eğer efendice rica etselerdi, şerefsizim, benim o gece gitmem için hiç bir zorunluluğum yoktu, ama sesler ve sözler ve dahi tonları farklı ve emir niteliğinde olunca düşüncelerine uymak hiç de kabul edilir gibi gelmemişti bana, belki yanımda oturacak genç arkadaşa da.

Tüm bu olanlar üzerine, otobüste onları memnun edecek başka yer olmadığını öğrenince amca ve eşi sinirle ve fakat paşa paşa tutmuşlardı evlerinin yolunu.

Hareket ettikten sonra yolun ve gecenin sonunun ortalarına doğru otobüsün ön tekerleği patlamıştı, Allah’tan ki şoförümüz ustaydı, ya da lâstiğin tedirginliğini yaşadığından yavaş gidiyordu, ya da lâstik tubeless denilen cinsten olup yavaş yavaş inmeğe başlamıştı da, sadece vakit geçirmek olarak gerçekleşmişti yaşamımız.

Ha! Unutmadan söylemem gerek! Vesaire denilen yerlerde ya bir çoban köpeğini, ya da bir tosbağayı çiğnemiştik, zıplamalardan hissettiğim kadarıyla. Belki bir tilki, belki bir andık(1) da olabilirdi fark edemediğim, çünkü yirmili numaralardan birinde oturuyordum, koridor tarafında.

Arkamızdan gelen aynı firmanın, ayrı bir güzergâha yönelecek ikinci otobüsü gelince arkamıza, yola devam etmemiz oldukça çabuk ve fakat galiba zamandan biraz da olsa gerileyerek mümkün olmuş, olabilmişti. Oysa bu gecikmenin biraz pahalıya mal olacağını hemen biraz sonra anlayacaktım, hem de etraflı bir biçimde, iki saatçik kadar(!) bir gecikme olarak.

Aksaklıklar bu kadarla kalır mıydı? Bitecek miydi? Nerdeee? Yol kenarında “Aralıklı saatlerde patlamalar nedeniyle yol kapatılmaktadır!” levhasının hemen ertesinde kırmızı bayraklı bir arkadaş yolumuzu kesmişti.

Şoförümüz; “Şansımız ne kadar?” dediğinde, gülümseyerek; “Bir-iki saate kadar açarız yolu trafiğe yeniden” dedikten sonra, “Bu vakitte servisiniz olmazdı, geciktiniz galiba!” der gibi bakmıştı şoförümüzün yüzüne.

Gerçekten de yolun onarımına, patlamaların durumuna dikkat eden firmalar, otobüslerini ona göre kaldırıyorlardı Otogardan. Bizim kalkış saatimizin 00.30 olmasının nedeni de bu idi zaten.

Amma, amcaların zorlaması, lâstiğimizin patlaması, yol çalışması nedeniyle kapatılan yolun şanslı(!) ilk aracı yapmıştı bizi. Arkamızda birikenler sadece yol-iz-zaman bilmeyen özel otolardı ki onların çoğundan da yola dizilen çocuklar, gençler sinirlenmek yerine dünya umurlarında değilmiş gibi, caddede top oynuyorlardı.

Bir kısmı bizim zamanımızda tornet(2) dediğimiz, şimdilerde ismi değişen aletlerle caddenin bir başından, kaybolmayacak diğer bölümüne kadar gidip-geliyorlardı. Böyle durumlarda sıkıntı bebek ve çocukların sıvı ve yiyecek sıkıntısı idi ki Türkiye’mde bu asla sorun değildi. Çünkü böyle durumlar, insanların birbirine ellerini uzattıkları güzel anlardı vatanımda.

Bitmemişti çile. Bende bu şans olduğu müddetçe çilenin bitmemesi de doğaldı…

Otobüsten inip de dolmuşa yöneldiğimde, dolmuş kalkmış, işaret etmeme rağmen durmamış, istikametine yönelmişti. Bekle Allah, bekle. Sezonu olmasına rağmen gelen-giden yoktu neredeyse. Dolunca kalkan, dolmuş kalkmıyordu bir türlü.

Bir de bir aile binmişti dolmuşa ki, çocukları huysuz(3), kaprisli(3), mızmız(3), devamlı istek içinde ve ağlamaklı. Tahammül edememiştim gürültüye. Çantamı oturduğum ön koltuktaki yerime koyduktan sonra hava almağa, hiç olmazsa strese(4) girmemeğe çalışmağa çabalamıştım.

Bir sigara yakmış, volta(5) atıyordum ki, yerime bir hanımın oturduğunu ve aracın kalkmak üzere olduğunu görüp sabırla yöneldim dolmuşa.

Dolmuş Şoförü; “Ceza yiyemem abi! Bir sonraki dolmuşu beklemen gerek!” demişti. “Gitmem gerek, yerimi bir başkası işgal etmiş, üstelik çantamı da kaldırarak! Ceza ödemen gerekirse, ben öderim!” dedim.

Keşke… Demesem daha iyi. Daha terminalden çıkıp da iki adım bile ilerlemeden Trafik Polisi Amcalar(!) gerekli cezayı kesmişlerdi, Allah’tan ki araçtan inmemi istemeden. Cezayı ben ödedim tabii. Şoförcü Amca da jest olarak benim dolmuş ücretimi almadı (mı, iade mi etti? Hatırlamıyorum, o sinirle tabii).

Cezayı ödemek önemli değildi benim için, hem hiçbir şey! Ama yerimi alan o kadının (genç kız, ya da bayan desem daha gerçek olacak) kahredici tebessümü, ya da alaycı gülümsemesi olmasaydı. Delirtmiş gibiydi beni o.

Aynı mahalde inmiştik onunla, sırt-sırta, ya da arka-arkaya. Gittiğim pansiyon, gecikmem üzerine gelemeyeceğimi varsayarak bir yabancıya kiralamıştı odamı. Bıkmıştım bu kadar terslikten.

Vakit geçiyordu, öğle tıkınmamı bir sandviççi de ayran-sandviçle geçiştirmiştim. Vakit neredeyse akşama yaklaşıyordu, “Ayaklarıma kara sular inmiş”(6), şanssızlığımı paylaşacak, gecemi geçireceğim belediye kanepelerini göz hapsine almağa başlamıştım yavaş yavaş.

Ki bu sırada bir pansiyonun kapısına asılmakta olan “Yerimiz var!” levhası hemen oraya yönelmemi sağladı. Benim pansiyona yönelmem levhanın asılmasını da erteletmişti.

Oda iki kişilikti, ama bir gece için rahatça dinlenebilmem için bu fedakârlığı da yapmam gerektiğini düşündüm. Yarına Allah Kerim. Denize yakın bir yer bulabilirdim belki. Aslında eldeki bir, umut edilen ikiden daima iyi idi ama şansımı zorlamamak düşüncemdi.

Şanssızlığıma gene de küfretmek değil de, sitem etmeden(7), kahretmeden geçemiyordum. İyi bir tatil geçirmek, hiç olmazsa ummak yerine, gerilimle başlayan bir tatildi yaşadığım, hem de bitmeyen, ya da bitecek gibi görünmeyen. Şöyle ki;

Sarhoş bir arkadaş sokağın köşesindeki trafoya çarpmış, cereyanlar kesilmiş ve pansiyon karanlıklar içinde kalmıştı; “Zulmetle ayrılık bestesi yapan geceler”(8) mumla aydınlanmaya, ya da aydınlatılmaya çalışılan geceler olmuştu.

Uzunca oturup yatmaktı düşüncem bir an evvel. Yol yorgunluğum (aslında yol yorgunluklarım, demem gerek) öylesine fazla idi ki, akşam yemeğini bile aklıma getirmeden, uzandığım yerde sızıp kalmış, uyuyakalmıştım.

Gecenin bir vaktinde Resepsiyon Memuru, ikinci yatağın bedelini de ödemiş olmama rağmen, çok acil bir durum için, bir turiste ikinci yatağı verip veremeyeceğimi soruyordu. Tırlatmıştım(9). Yok, yok acele etmeme gerek yok. Tırlatmak üzereydim. Buna rağmen “Turist” deyince “Akan sular durmuştu.”(10) Turist, memleketin gereği idi. “Peki!” dedim

Yarı çıplak, omzunda sadece bir çantası olan, bir kız gelmişti odama. “Hi!”(11) deyip, hemen duşa yönelmiş, sanki varmıştı da, ışıkları bile yakmamıştı. Pencereden süzülen dolunayın gücü yetmişti kendine belki. Kapıdan içeri süzülürken elindeki mumu söndürdüğünü sanıyorum.

Genç bir kızdı gelen, mehtabın açık penceredeki aydınlığında aklımdan, ya da hayalimden asla geçiremeyeceğim kadar güzel. Ve sahipsiz olmasına akıl erdiremeyeceğim kadar kişilikli, dünyayı umursamaz ve sade.

Karanlıkta, yarı uykulu-sersem gibi nasıl mı fark etmiştim bu kadar detayı ay ışığında? Fark etmemiştim belki aslında, sadece düşünmüştüm, uyur, uyumak üzere ikilemi(12) içinde, suyun sesi kulağımı çınlatırken.

Sabah, dinlenmiş olarak kalktığımda genç kız, yorgunluğunun görünüşünde hâlâ uyuyordu. Çıplak bacakları, fanilasının ucundan gözüken korumasız göğüsleri beni çekmişti kendisine doğru, ama saygı duymalıydım ülkeme teşrif edene.

Çantamı yüklendim sırtıma, odanın kapısını açtım Sırf genç kızı uyandırmamak için, bunun endişesini bile yaşamamak arzusuyla duş yapmamış, dişlerimi bile fırçalamamıştım, usulca dışarıya yönelirken.

Genç kızın, huyunu-suyunu bilmediği bir erkekle aynı odayı paylaşacak kadar çaresizlik içinde olmasını dikkate alarak ve her zamanki Türk misafirperverliğini, adını-sanını bilmesem de, adımı-sanımı da saklayarak göstermek için, otel görevlisine rica ederek misafirden para almamasını istemiştim.

Hatta kahvaltı bedelini de ek olarak ödeyip, arkama bakmadan, görevliden beni kimselere bildirmemesini rica ederek ayrıldım pansiyondan. Çünkü devamlı olarak bu pansiyonda kalmam denizi ve kumu tasarruflu kullanmam, hem de ekonomiklik sınırlarımı aptalca zorlamam demek olacaktı, her ne kadar dinlenmeye verdiğim en fazla ücrete bile değer vermesem de. Bu; istediğim bir şey değildi.

Yeni adresler aramaya yöneldim. Deniz kıyısında, kafama uygun, kendimi kendimle paylaşacağım.

Dediğim gibi, aslında ekonomiklik (diğer bir anlamda Çingenelik) hiç de aklımın ucundan geçen bir şey değildi. Lüks, her şey dâhil oteller beni cezbetmiyordu(13), durumum böyle bir yaşam için uygun olsa da. Uygun görmüyordum öylesi yerleri kendim için, sabahtan akşama boş çuval gibi ordan oraya git-gel; “Homini gırtlak, püfüdü kandil, tumba yatak! (14) hiç de hayat tarzım değildi.

Samimiyetsizlikti düşüncem. İnsanlar yaşam farklılığı gözetmeden, tüm olanaklarıyla paylaşmalıydılar, yalnızca kendilerinin olmayan, umuma ait olanları. Bölünmüşlük, belirli kısıtlamalar, ya da bolluklar, çokluklar sınıflama yaratmamalıydı.

Araştırmalarım için adımlarımı sıklaştırdığımda, istemeden de olsa bir vatandaşın ayağının, kendi ayağının altında kaldığını hissetti. Kaba anlamda, vatandaşın ayağına basmış, çiğnemiş, hatta ezmiştim.

“Affedersiniz!” deyip döndüm, tanıdık bir sima gibiydi karşımdaki, ama nereden tanıdığımı hatırlayamıyordum. Gülümsemeğe de çalıştım, sempatikçe. Oysa ayağına bastığım genç kız, kin tutar gibi, sitemli bir şekilde bakmıştı yüzüme, anlamamıştım, “Tekrar özür dilerim, efendim!” derken.

Hayatta en çok kızdığım şeylerden biri; “Pardon!” deyip insanların normal yaşamlarına dönmeleriydi, bu nedenle bu kelimeyi kullanmamaya özellikle dikkat ederdim.

“Özür dilerim, affedersiniz, bağışlayın lütfen! Ve hepsinin sonunda da “Efendim!” demek en çok kullandığım sözlerdi.

İnanmak güç olsa da, denize 10–20 metre uzaklıkta, bana göre çok güzel bir pansiyonda yer bulmuştum. Tüm günümü paylaşacağım bir deniz, tüm akşamımı, hatta gecemi paylaşacağım bir alkol dünyası ve tabiidir ki roka ve balık.

Müzik olmasa da dalgaların sesi müzik olarak yeterdi bana, özlediğim. Başka istediğim bir şey yoktu.

Kızlar mı? Kadınlar mı? O tarakta bezim yoktu(15), gerçekten. Nasıl olsa annem-babam mecburiyetimi anlatmışlardı bana. Beni bekleyen, evleneceğim biri vardı söylediklerine göre. Bu nedenle hava hoştu benim için. Hayatımı bu türlü düşüncelerden uzak, aklıma estiği gibi kullanıyor, geçiriyordum.

Aşkmış, ya da meşkmiş, önemsediğim, ya da bildiğim, önem verdiğim, merak ettiğim konular değildi.

Şu anda, başlangıçtan beri oluşan ve birbirini takip eden terslikler hiç de umurumda değildi. Çantamı pansiyondaki odama koyup, gezmek daha doğrusu bir mayo daha almak, pansiyonda iki lira olan biralardan, bir liraya birkaç tane alıp, yatmadan önce yatağımda içmek ve çerez yemek hoşuma gideceği için çıkmıştım çarşıya.

Tasarruf etmek mi? Kesinlikle aklımdan geçen bir şey değildi, sadece aptal yerine konulmak istemiyordum, devamlı olarak.

Bu düşüncelerle dolaşıyordum bilmem kaç yıldızlı markette. Ve bir kere daha dalgınlığımda bir insanın ayağı kalmıştı ayağımın altında.

“Özür dilerim!” dedim. Tesadüfün o kadarına inanmayan, aynı sima ve aynı bakışlar vardı ayağını ezdiğim insanın yüzünde. Bu sefer aşırı bir kin doluydu genç kızın yüzü. Cep telefonunu çıkardı, “Klik!” diye bir ses duydum sadece, önemsemediğim…

Bir süre sonra, görevli bir memur elinde, aynı cep telefonuyla geldi yanıma;

“Beyefendi, hakkınızda şikâyet var, fiziksel bir istismardan(16) bahsediliyor. Beni takip eder misiz? Yoksa zorla götürülmeyi mi tercih edersiniz? “

“Tek başına geldiğinize göre zorla götürmeyi düşünmemiş olmalısınız! Ama siz beyefendi bir insansınız, ben de hiç de gerekli değil, ama beyefendi olmaya çalışacağım. Buyurun efendim, sizi takip etmeğe çalışacağım. Her kim ise şikâyet edeni merak ettiğim için.”

“Gizli kamera kayıtlarını da aldım. Bu tavrınızla, sizi şikâyet edenin haklı olabileceğini düşünemiyorum!”

Karakola geldiğimde gerçekten merak ettiğim kişinin dilekçesi vardı komiserin masasında, adı-sanıyla, sıfatıyla ve masanın biraz ötesinde de kendisi.

Görevli memurun getirdiği disketi(17) makineye yerleştirirken sordu Komiser;

“Sizi taciz ettiğini(18) söylediğiniz kişi bu bey mi kızım?”

“Evet!”

Soru uzun, cevap kısa idi. Komiser, iki, belki de üç defa seyretti memurunun verdiği disketi, üçüncüyü seyrederken, genç kızı da çağırdı monitörün(19) başına;

“Siz, bu olayın kasıtlı olduğunu iddia ediyorsunuz, emin misiniz peki? Şu görüntülere göre sizinle hemfikir olmadığımı söylemek zorundayım.”

Sessize yakın konuşuyorlardı. Merak etmeme rağmen, kalkıp yanlarına dikilmemin doğru olmayacağını düşünüyordum.

Gözlerimi, kıstım. Tanıyordum bu genç kızı, ama nereden? Bir türlü zihnim gerekli tepkiyi ve cevabı vermiyordu bana; “Allah! Allah!”

Düşündüm, aslında zeki biri idim, kendimce. İki kere ikinin dört ettiğini, binin yarısının dört yüz yirmi beş, yani dört adet yüz yirmi beş olduğunu, bir ton, bir ton daha tonton ettiğini bir çırpıda bilirdim, ama bu şikâyetin sebebi asla aklıma yatmıyordu, neden, bir kere daha neden?

“Aslında bu adam, sabah dolmuşta yerine oturduğum için kin bağladı bana. Ondan sonra hesaplayıp-kitaplayıp birincisinde, belki de beni takip edip hususi olarak zarar vermek, belki de dikkatimi çekmek için ayağıma bastı. İkincisi monitörde kaza gibi görünse de böylelerinden her şey beklenir, gene de ben kaza ile olduğuna inanmıyorum ve şikâyetçiyim Polis Bey!”

“Komiser demek istedin herhalde, değil mi kızım?”

“Evet, efendim! Bu konudaki bilgisizliğimi bağışlayın lütfen!”

“O zaman sen söyle oğlum, hanımefendi haklı mı?”

“Vallahi Komiser Bey, beynimi yokluyorum, isteyerek bir şey yaptığımı hiç düşünemiyorum. Bu güzel hanımı rahatsız edip, onu gücendirecek bir davranışta bulunduğumu hissetmişse özür dilerim. Hem ne kadar isterse özürlerimi, o kadar. Hareketlerim kesinlikle bilinçli ve istekli değildi. Hanımefendi, kardeşim olsun dünyada ve ahrette. Kasıtlı hareket yaşamımın hiçbir bölümünde yer etmedi ki, dolmuşta yerime oturduğu için kin tutup hasetleneyim(20). Üstelik biliyorlar, Dolmuş Şoförüne söz verdiğim için Trafik Polisinin yazdığı cezayı bile çekinmeden ödedim, kusurlu ben olmadığım halde.”

“Kardeş olma teklifini asla kabul etmiyorum. Ama mademki özür diledi, ben de şikâyetimi geri alıyorum Komiser Bey efendim!”

“Teşekkür ederim. Peki, bu jestinize karşılık size bir çay ikram edebilir miyim sahilde, hem sadece kötü niyetimin olmadığını ispat etmiş olurum, hem de yanlış anlaşılmam için bir kere daha özür dilemem şansını bağışlamış olursunuz, bana.”

Genç kız şöyle bir baktı bana. “Güzelsin” demiştim. “Kötü niyetimin olmadığını” söylemiştim. Ve üstüne basa basa “Bir kere daha özür dileyeceğimi” vaat etmiştim. Yeterli olmalıydı bu kadar peşrevim(21), ya da yağcılığım(21), ya da yalakalığım(21)! Artık her ne denilirse?

Genç kız da şöyle bir bakmıştı bana tekrar, gözlerini dikerek, tereddüt ya da şüphe edilecek veyahut da korkulacak biri olmadığıma kanaat getirerek; “Peki!” demişti, teklifime.

Komiserden izin alarak ve barışmış iki insan olarak ayrılmış, sahilde bir yerlerde bir çay bahçesinde çaylarımızı yudumlarken beni detaylı(22) olarak incelediğinin farkındaydım.

Ne o sordu beni bana, ne de ben sordum onda, onu, ona.

Sadece usul usul çaylarımızı içiyorduk. İyi bir kızdı, güzel bir kızdı ve gerçeği söylemek gerekirse etkilenilecek bir kızdı. Mutlaka sahibi, arkadaşı, sevgilisi, nişanlısı ya da eşi olmalıydı. Ama elinde alyans ya da benzeri bir yüzük, ya da bir başka anlamda yüzük izi bile yoktu parmaklarının hiçbirinde hem de. Benim de tabii…

Atalarımız ne demişse, demiş benim bir bekleyenim vardı, belki de beni bilmeyen, muhtemeldir ki fotoğraflarımdan tanıyan. Belki, belki de muhtemeldir ki beni seven biri idi o. Benimse koca şehirde okuyup, işe yerleşip, çok uzaklardan ailemin göçüp de hiç gitmediğim köyümüzde kalan, fotoğrafına, resmine bile sahip olmadığım biri.

Her sene annem-babam giderdi de, bana nasip olmamıştı, doğduğumdan beri köye bir kere daha geri dönmek. Herhalde üzünülecek bir vaka mı olmalıydı bu?

“Belki de beni seven” dedim. Sevmese ne olurdu sanki? Önemli olan, ailelerimizin kararıyla benim, bizim çocuklarımızı doğurup neslimizi devam ettirmek için hazırdı ya! Söz aramızda, annem eş namzedimin çok güzel bir genç kız olduğunu, huyunun huyuma, suyunun suyuma, yaşantısının aile yapımıza uygun olduğunu söylemişti.

“Kuzguna yavrusu Anka gözükür!(23) derler, ben de annemin Anka’sı idim, galiba. Onu bana lâyık görüyordu da, ben ona lâyık mıydım, aklının ucundan bile geçirmiyordu herhalde.

Genç kızın, ismi neydi, bak hâlâ hatırlamıyorum, bu iyi bir şey olmasa gerek bence, o; benden en aşağı beş-on yaş küçüktü ve mini mini bebeler doğururdu evvel Allah’ın izniyle.

Burada bir parantez açayım kısaca;

Sizi bekleyen biri var. Ve şu anda karşınızda çay içen ve ilgisinin eksik olmadığına inandığınız biri daha ve ilginizin eksik olmadığını kendinize bile itiraftan çekindiğiniz, bir önceki gece odanızı paylaştığınız oda arkadaşı, adını, sanını bile bilmediğiniz, kendinizle hiçbir ilintisi olmayan pansiyon odası arkadaşı.

Tuhaftır beni etkileyen ve hayatımda yer eden, ya da diğer bir deyişle hayatımın bu bölümünde yer alan genç kızların hiçbirinin adını bilmiyordum. Demek ki hepsi etki alanım içindeydi, hepsinden etkiliydim ve bu sadece kendi adıma, kendi kendime, ben adıma itirafımdı kimseyi etkilemeyecek.

Oysa bilemezdim hayatın öykü ve romanlarda yazıldığı gibi şekilleneceğini, ya da şekillenebileceğini veyahut da şekillendirilebileceğini.

“Bir çay daha lütfen!” dedim karşımdakinin gözlerine bakarak

Dikkat etmem gerekliydi ki, cismi belli, ama ismi belli değildi karşımdakinin ve bu; başlangıç için hiç de önemli değildi bence. Çünkü bir gece önce odamı ve nefesini paylaştığım, başka hiçbir birlikteliğim olmayan genç kızı görmüştüm ve daha önce olduğu gibi “Hi!” demişti masamıza yaklaşırken.

“Bu gâvurcuklar(24) da ‘Hi!’ demenin dışında bir şey bilmezler zaten. Dün karşılaşmıştık, unutmamış galiba.” deyince genç kız yüzünü dönmüştü;

“Ben gâvurcuk değilim! Bosnalı, Boşnak Türküm. Türk Filoloji ve Türkçe öğreniyorum. Yaz tatili. Ana-baba yok. Bu nedenle öğrenmek için Türkiye’yi dolaşıyorum. Ben Türk. Anayurt Türk.  Türkçe iyice öğrenecek, Türk yaşayacak, Türk gibi öleceğim.”

“Özür dilerim. Sen de katılmaz mısın bize?”

“Rahatsız vermeyeyim size? Nişanlı var gibi!”

“Yok! Yok! Arkadaş sadece. Biraz sonra herkes kendi evine!”

“Oldu, okey! Sadece yalnız çay!”

“Bak genç kız! Ya ‘Yalnız’ ya da ‘Sadece’ çay demen gerek!”

“Oldu! Sadece çay lütfen!”

Sohbetimiz mi koyulaşmıştı yoksa fazlalığına mı inanmıştı şikâyetçi bayan?

“Özür dilerim. Teşekkür ederim, iyi akşamlar!” deyip ayrılmıştı masadan, ismini, kendini, adresini bile söylemeden.

“Ben Erzebet Âmine. Arkadaşlarım bana kısaca Mine diyorlar. Merkezde arkadaşlarla yurtta kalıyor ama Türkiye’mi öğrenmek için her yaz böyle bedava seyahat geziyorum.”

“O zaman çok şeyi ve yeri biliyorsun demektir!”

“Hayır! Bilmiyorum senin adın kimdir?”

Kim ne derse desin, hayat bir kere yaşanıyordu ve hayatın ceremesini(25) yaşamak da hiç akıl kârı değildi. Ve şimdi hatırlamıştım bana uygun görülen köydeki hayat arkadaşımın adını: Emine. Acaba, ona da “Mine” diyor muydu çevresi? Hiç sanmam. Çünkü bana anlatılanlara göre anneannesinin adıydı o ve annesi onun adını asla ve kat’a kısaltmaz, kısaltılmasına da izin vermezdi.

Düşünüyordum. Bir karşımdaki Mine, bir yanımızdan ayrılan ismini bilmediğim ve bir de elimdeki, yani ebeveynlerimce bana yakıştırılan Emine. Şeriat(26) gerçekten konuyu çözümlemişti; dört karı (ya da hanım) olarak. Elde vardı üç, demek ki bir seçim hakkım daha vardı, ya da olabilirdi. Dördüncü kim olabilirdi? Hiç kimse! Ben üçü arasında seçim yapma zorluğu yaşıyordum.

Ne Mine, ne Emine! “Sevgi ile nefreti ayıran ince bir çizgi(27) vardı! O halde bana nefretle yaklaşana mı idi tüm ilgim, ismini bile bilmediğim ona?

Huzursuzdum. Buna bağlı olarak başka neler denirse, bunları düşünürken Mine çayını yudumlamakla meşguldü. Ne kısa şortundan gözüken bacakları, ne dekoltesinden(28) göz kırpar gibi gözüken göğüsleri etkileyemiyordu beni. Köyümün yağmurlarında bekleyen de geçmiyordu aklımdan. Ya ne idi beni etkileyen?

Bazı öyküler, özellikle cinayet öyküleri ve romanlarda hani hiç umulmadık kişi çıkar ya suçlu olarak… Tıpkı onun gibi bir his egemendi tüm mevcudiyetime, tüm benliğime. Kaçan balık, büyük olurmuş ya hani. Emine-Mine, her neyse, biliyor, tanıyordum onları beynimde az veya çok.

Ama bir çay içimi sonrasında “Allahaısmarladık!” bile demeyen, ismini söylemeyeni nasıl silecektim ki zihnimden? Bir kere, yalnız bir kere daha beş-on saniyeliğine bile görsem onu kurtulacaktı yaşamım sanki.

Her şeye boş verip “Onu sevdiğimi” söylemeyi geçiriyordum zihnimden. O idi, etkileyen beni. Hem yadsınamayacak şekilde. Oysa bir garantililik vardı; köydekinde veya çekici bir cinsellik, Turist Boşnak’ta. Ama onda tabilikten başka bir şey yoktu. Kin, nefret, garez(29), şikâyet mi?

Olacaktı o kadar. İnsan, sevdiğine haydi başlangıç olarak şöyle diyeyim; “İnsan sevmek istediğine zulmederdi” (hani meselâ). Onunki zulüm müydü? Asla! Bilmediği, tanımadığı, sadece gördüğü birine zulmetmeyi neden aklından geçirsin idi ki?

Vedalaştık Âmine ile. Bu kere yanaklarını uzatmış, boyumun onunkine göre biraz uzun olması nedeniyle olsa gerek, göğüslerini karnıma dayamış ve ayak parmaklarının üzerinde yükselerek kucaklarken;

“Görüşmek üzere!” demişti. Hissediyordu ki, adresini adını vermişti, tatilden dönüşte mutlaka arayacaktım onu! Kim bilir belki “Mutlu son” da olabilirdi umduğu, düşüncelerine göre, el ele tutuşmadan, kokusunu hissetmeden, hatta bir kerecik bile öpüşmeden.

Âmine yanılıyordu, ayrılırken.

Yanılması muhtemel diğer kişi ise kendini bekleyen köydeki idi, Emine yani.

İsimsiz olan, tüm cismime hükmetmeğe başlamıştı.

Kederli ve istemsiz bir şekilde kalktım masada akşamın karanlığını esirgemediği saatlerde. Oysa “İyi akşamlar!” sözünden beri akşam, akşam olmamakta direnmiş gibiydi. Pansiyona yönelişim yoktu. Bir serseri gibi dolaşmak, bir meyhaneye gitmek içkinin mahmurluğunda düşüncelerimi hizaya sokmak ve gerçeğime, olabilirse ulaşmak düşüncesindeydim.

Adımlarımın ulaştığı akşam ezanının okunduğu saatlere yönelmiş, ya da ulaşmış, vurmuştum kendimi kaldırımlara, caddelere…

İçimde anlamsızlaştırdığım bir yanlışlık vardı engelleyemediğim; camiye gitmekle, meyhaneye ulaşmak arasında. Nasıl zıt bir ikilemdi bu, düşündüğüm?

Kalabalık dikkatimi çekmişti, adımlarımın ucunda ulaştığım yerde, ambulansın hazin çığırışında.

Siyah özel bir araba tıkamıştı caddeyi, arabanın başında ellerini yüzüne kapamış bir genç; “Suçum yok, kendisi attı kendini birden önüme” teranesi(30) içinde idi.

Ellerinde şerit metrelerle ve tebeşirlerle aracın, fren izlerinin ölçüsünü alıyorlardı polisler. Üstü gazete kâğıtları ile örtülmüş cenazenin de sağını-solunu ölçen polisler vardı.

“Dalgındı kızcağız. Araç da süratliydi hani! Birden oldu her şey. Ve bir hayat söndü zengin çocuğunun hevesinde…” dedi yaşlıca amcalardan biri.

Dikkatimi çekti cenazenin üstündeki gazetelerden arta kalan tanır gibi olduğum; el, etek ve pabuçlar…

“Allah’ım!” dedim cenazenin başına ulaşmağa çalışırken tüm engellemelere rağmen, yalvarır gibi, yalvarırcasına.

“Beş-on saniye için de olsa göreyim istemiştim!” ya hani onu. Yüzünü açtım, gene tüm engellemelere karşı koyarak!

Allah beni dinlememişti…

 

 

 

 

 

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) Andık; Sırtlanın köy ortamında söyleniş biçimi. Mezarlık yakınlarında bulunduğuna ve yırtıcı özelliği olduğuna, ölüleri mezardan çıkarıp yediğine inanılan, küçük çocukları korkutmak için dev, ejderha, “Bir dudağı yerde-bir dudağı gökte Arap” gibi korkutmak için söylenilen hayali bir hayvan çeşidi, umacı, mömücü gibi de düşünülebilir. Aynı zamanda görgüsüz, anlayışsız, hödük, tembel.

(2) Tornet: İtalyancadan dilimize yerleşmiş bu kelime lügate göre; “Küçük bir sandığa takılmış, bilyeli tekerleklerden oluşan basit taşıma aracıdır.” Ancak; Türkçemizde çocukların şimdilerde Skuter  (Scooter) dedikleri, tekerlekli kaykaya benzer bir oyun aracı.

(3) Huysuz; Huyu iyi olmayan, geçimsiz, şirret.

Kaprisli; Kapris yapan, kaprisi olan.

Kapris; Geçici, düşüncesizce, değişken, istek. Geçici isteklerde bulunarak huysuzca davranmak.

Mızmız; Her şeyde kusur bulan, hiçbir şeyden memnun olmayan, çevresindekileri rahatsız edecek kadar yavaş olan.

(4) Stres; Kişide bir kısım sorunların yol açtığı ruhsal gerilim, zorlanma, dayanıklığı azaltan ruhsal gerilimler. Ameliyat şoku, travma, soğuk, heyecan gibi etkenlerin iç organlarda ve metabolizmada oluşturduğu bozuklukların tümü. Canlıların yaşamları için uygun olmayan koşullar.

(5) Volta Atmak; Bir aşağı-bir yukarı gezinmek (can sıkıntısıyla özellikle, hapishanelerde)

(6) Ayaklarına Kara Sular İnmek; Bir yerde ayakta beklemekten veya uzun süre dolaşmaktan dolayı çok yorulmak.

(7) Sitem; Bir kimseye yaptığı bir hareketin veya söylediği sözün üzüntü, alınganlık, kırgınlık vb. duygular uyandırdığını öfkelenmeden belirtme.

(8) Zulmetle ayrılık bestesi yapan geceler… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ali Haydar ABDULLAHOĞLU’na, Bestesi; Kemal GÜRSES’e ait olup eser Uşşak Makamındadır.

(9) Tırlatmak; Aklını yitirmek, çıldırmak, delirmek. Bir bakıma öldürmek.

(10) Akan Suların Durması (Durulması); İtiraza, söyleyecek bir söze yer kalmamak.

(11) Hi! (Hay diye söylenmekte); İngilizce “Merhaba!” demek.

(12) İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.

(13) Cezbetmek; Kendine çekmek, kendine bağlamak, etkilemek, etkisi altına almak.

(14) Homini gırtlak … Sadece dünyalık zevkler için yaşamak anlamında bir Sezen AKSU şarkısı. Genelde; Ege-Akdeniz yörelerinde oldukça yaygın bir tekerleme şeklinde kullanılmaktadır.

(15) O Tarakta Bezi Olmamak:;Bir şeyle, ya da bir işle ilişkisi olmamak.

(16) İstismar; Sömürme. Birinin iyi niyetini kötüye kullanma.

(17) Disket; Bilgisayardaki işlemlerin kaydedildiği manyetik araç.

(18) Taciz Etmek; Tedirgin etmek, rahatsız etmek.

(19) Monitör; Ses dalgası iletiminde, iletimi kesmeden ve bozmadan niteliğini denetleyen düzenek. Yetiştirici.

(20) Hasetlenmek; Kıskançlık göstermek, çekememek, kıskanmak.

(21) Peşrev; Bir konuya, işe giriş veya başlangıç. Türk Musikisinde taksimden sonra ve şarkıdan evvel çalınan saz eseri. Pehlivanların güreşe başlamadan önce ısınma şeklindeki gösteri.

Yağcılık Etmek; Dalkavukluk, Yalakalık etmek. Övmek. Pohpohlamak. Bir insanın gözüne girmek için yapılan her türlü abartılı hareketler.

Yalakalık; Şakşakçılık, yağdanlıkçılık, dalkavukluk, arsızlık, sırnaşıklık, gevezelik, boşboğazlık, asalaklık.

(22) Detay; Ayrıntı.

(23) Kuzguna Yavrusu Anka (Şahin) Gözükmek (Görünmek); Herkesin kendi yarattığı şey, çirkin de olsa gözüne güzel görünürmüş anlamındadır.

Buna benzer diğer sözleri şöyle tasnif edebiliriz;

Kuzguna yavrusu şahin görünür! 

Komşunun tavuğu, komşuya kaz gibi görünür!

Küçük suda büyük balık olmaz!

Sabır acıdır, meyvesi tatlıdır!

Sinek yavrusuna; “Kurban olurum o karabacaklara, beyaz duvarlarda yürüyorlar!” dermiş.

Kirpi yavrusunu; “Pamuğum!” diye severmiş.

(24) Gâvurcuk; Küçümseme  amaçlı gâvur.

Gâvur; İslâm’a göre peygamberi olmayan, Müslüman olmayan kimseler. Dinsiz, merhametsiz, acımasız, inatçı.

(25) Cereme; Başkası tarafından yapılan ya da kaza sonucu ortaya çıkan zararı ödeme.

(26) Şeriat; Kur’an ayetlerine, Hazreti Muhammed’in sözlerine ve yaptıklarına, bunlardan çıkarılmış yorumlara dayanan, insanın yaşamını, toplumsal yaşamı düzenleyici, Tanrısal olduğu için hiçbir zaman değişmeyecek olan dinsel kurallar bütünü, İslam Hukuku.

(27) Sevgi ile nefret arasında çok ince bir çizgi vardır. Birisinden nefret ediyorsanız ve bir gün onu yenemeyeceğinizi anladığınız zaman onu sevmeye başlarsınız. Ve yine birini seviyorsanız ve bir gün onu yenebileceğinizi düşündüğünüz zaman ondan nefret etmeye başlarsınız. ALINTI

(28) Dekolte; Kadın kıyafetlerinde kısmen açıkta bırakan giyim [Décolleté; Yakasız( Fransızca) Boyun, omuz, göğüs ve sırtın bir bölümünü açıkta bırakan kadın giysisi. Açık, örtüsüz, çıplak.

(29) Garez; Birine karşı kötülük etme isteği, kin, düşmanlık. Amaç.

(30) Terane; Çok yinelendiğinde usanç verici bir durum alan söz dizisi. Ezgi, makam, nağme.