“Düştü, düştü! Çocuk düştü!” diye feryada yakın bir ses duydum, bir tuğla sırasıyla ayrılmış balkonumuzun yanındaki balkondan.
Kendi balkonumuzda bir şeyler okumaya çalışırken, karşı apartmanın bizimkine benzemeyen birbirinden 40–50 cm uzaklığındaki iki balkonundan iki çocuk birbirine elma, top, çekirdek gibi bir şeyler atıp tutuyorlar ve gürültüleri kitap okumaya çalıştığım balkona bile ulaşıyor, ama önemsemiyordum.
Annem de komşumuzun kızının olağandışı sesiyle telâşlanmış balkona yanıma gelmişti. Gerçekten de karşı balkonda oynayan çocuklardan kız olanı balkondan düşmüş, düştüğü yerde ince bir kan şeridi beton üzerinde yol alıyordu.
Ben görmemiştim, ama olasıdır ki onların oyunlarını izleyen komşumuzun kızı tüm aydınlığı ile yaşamıştı olayı.
Yanımızdaki komşunun çocuğu hâlâ bağırıyordu:
“Düştü! Düştü!”
Ve birden gülerek tekrarlamaya başladı sözlerini;
“Düştü! Düştü!”
Sözlerini bu kere annesi yanına gelince ağlayarak tekrarlamaya başladı:
“Düştü! Düştü!”
“Anne! Hemen komşuya git! Çocuk şok içinde. Çocuğu giydirekoysun. Babamın arabası ile gezdirmeğe götüreyim. Bu arada babasının fabrikasının önünden geçelim, onu da alalım, çocuğu teskin etmek, yaşadığı olayı unutturmak için. Bu arada ben de 112, 154 veya 155’e(1) telefon edeyim. Ümidim yok, ama doğrusunu onlar bilirler…”
Acele ile indim merdivenleri. Önce gazetelerle üstü örtülmekte olan çocuğu, sonra yanına diz çökmüş anneyi gördüm ağlamaklı. Herhalde savcı, ya da polis bekleniyor olmalıydı.
Anne ağlamıyordu, ama sanki belli-belirsiz memnun olmak demeyeyim de, işte öylesine duygular içindeydi gibi, önemsemek içimden gelmedi. Çünkü tanıdığını sandığım birisi, fısıldar gibicesine; “Kızcağız zihinsel özürlü idi zaten, fazla çekmedi garip!” demiş ve bu seslenişini duymuştum.
Arabaya yöneldim.
Komşu abla, kızı ve annem de apartmandan inmişlerdi, ben arabayı çalıştırırken.
“Babasının haberi oldu mu?”
“Oldu, oldu, arabası olmasına rağmen anlatınca ve arabanızı gördüğüm üzere, sanırım kendisi tanıyordur, ama ben bir kere daha tarif ettiğimden cadde üstünde beklemeğe bile başlamıştır, bizi.”
“Tarif edin, o yöne doğru gideyim!”
Yıllar yılı yan komşumuz ağabeyin fabrikasını bir kere dahi olsun merak etmediğim hatırıma gelmişti.
İş-güç değil, derslerim-okulum bu imkânı vermemişti bana, acıca hatırladım.
Bir taraftan da kız çocuğuna bakıyordum aynamdan. Annem ön koltukta, yanımda, onlar arka koltukta idiler çünkü.
“Nasılsın Küçük Abla!” dedim.
“Ben Küçük Abla değilim, üçüncü sınıfa gidiyorum, Büyük Ablayım, küçük ablalar birinci sınıftakilerdir!”
“Peki, Büyük Abla! Bana kızma, gücenme, yeter ki sen iyi ol, moralin bozuk olmasın. Bir de şöyle gülümsedin mi aynaya doğru, değmeyin benim keyfime!”
Gülümsedi aynaya doğru.
“Öyle ağzı kapalı değil, kahkaha atar gibi olmalı gülümsemek! Değil mi?”
Maksadım onu konuşturarak bunalımından kurtarmaktı, gerekirse şaklabanlık(2) yapmayı bile düşünecek, göze alacaktım.
Dişlerini göstererek gülümsedi bu kere. Gevşetmem gerekti, gülümsedim ben de, aynadan beni görecekmiş gibi:
“Aaa! Dişinin biri yok. Tavşan mı kaptı yoksa?”
“O süt dişiydi akıllım. İşi bitti, çıktı. Şimdi akıl dişim gelecek. Bir evin çatısına attı babam çıkan dişimi. Öyle yapınca insan akıllı olurmuş. Tıpkı göbek bağımın düştükten sonra atıldığı gibi. Atıldığı yer ne kadar büyük ya da kocaman olursa ben de o kadar akıllı, büyük ve kocaman olurmuşum.”
“Sahi mi? Bak bunu öğrendiğim iyi oldu. Bilmiyordum çünkü. Zere(3) akıllı akıllı konuşuyorsun, demek bu sebeptenmiş!”
“Sadece bu sebepten değil, annem-babam da akıllı, o nedenle ben de akıllı olmuşum!”
“Bravo! Tebrik ederim! Peki, okulda en çok hangi dersi seviyorsun?”
“Tabii ki matematik ve testler…”
“Eee! Peki, sana bir matematik sorusu, sekizin yarısı kaç eder?”
“Bilmeyecek ne var akıllım, tabii ki dört eder!”
“Bilemedin işte bak! Sekiz rakamını ortasından ikiye bölersen hem üstte, hem de altta sıfır olur, yaaa!”
“Ama amca sen kandırdın beni!”
“Bir saniye! Baban kaldırımın kenarında bekliyor bizi, alabiliriz, değil mi?”
Durdum ve babayı da aldım yanlarına. Kucakladı kızını baba.
Bir şeyler sormak, öğrenmek, anlamak arzusunda gibiydi baba. Anne, mimik(4) ya da işaret yahut da dokunuşuyla sormasını engelledi (galiba).
Dikiz aynasından baktım;
“Nereye gitmek istersin, Küçük… Pardon, Büyük Abla?”
“Sen nereye götürmek istersen komik amca!”
“Bak şimdi, birincisini duymazdan geldim. Şimdi ikincisini başına ‘Komik’ koyarak söyledin.”
Dikiz aynasından babasına bakarak konuştum;
“Kızınızdan şikâyetçiyim baba bey. Kızınız bana ‘Amca’ deyip duruyor. Ben Amca mıyım gerçekten? Bir de sekizin yarısının kaç olduğunu bilemedi ve bana kızdı. Söyleyin, nasıl bir ceza verelim kendisine?”
Babasından önce, benim düşüncemde “Küçük Abla”, kendi düşüncesinde “Büyük Abla” olan cici kız;
“Sen amca değilsen, nesin? Hem sekizin yarısını bana bilmece gibi sordun, kandırdın beni, üstelik “Küçük Abla” diyerek aşağıladın, hakaret ettin bana. Ben de senden şikâyetçiyim!”
Oh! Vallahi rahatlamıştım. Olayı artık yaşamıyor gibiydi bana göre. Hem cisim, hem de fikir olarak uzaklaşmıştı, yaşadıklarından.
“Eh! Karşılıklı kavganız bittiyse, zahmet olacak ama bir su kenarında, bir çay bahçesinde durup da birer çay içsek!” dedi babası.
“Eğer Büyük Abla benim çayımı ısmarlarsa dururum bir yerlerde, sizlerin çaylarınızı da ben ısmarlarsam her şey uygun, yoksa yok!”
Aynadan bana baktı, her zamanki gibi, akıllı akıllı;
“Hem suçlu, hem güçlü, ısmarlamam, hem cüzdanımı da almamışım yanıma.”
“Peki, sana borç versem?”
“Bir düşüneyim, seni beğendim, iyi bir amca, pardon, özür dilerim, iyi bir ağabeysin, ısmarlarım, tabii. Ama senden değil, babamdan borç alarak.”
Aslında rahatlatmak istediğim bu küçük kız mıydı, yoksa benim de mi gördüğüm manzara beni etkilemiş, ben de mi bu etkiden kurtulmak istiyordum, devamlı konuşarak, ya da Küçük Ablaya sataşarak?
Küçük, ya da kendi isteğiyle Büyük Ablanın ismi Nagehan’dı. Babası doğumundan sonraki bir mevlit ertesinde bir rüya görmüş de, adını öyle koymuşmuş. Babasının adı Nurhan, annesinin adı Ayhan idi, yani neredeyse tüm “Han” larp onlara aitti.
Çay bahçesinde, bir ara dalgınlaşır gibi oldu Nagehan.
“Eyvah!” dedim. “Yine yaşamının o yanlış bölümüne mi yöneldi?”
Kaşlarımla işaret ettim babasına;
“Kızım, bir şeye mi sıkıldı canın?”
“I-ıh! Mehmet Ağabey, sen gel!” dedi.
“Emret Büyük Abla! Sen çok mu okuyorsun? Nerede okuyorsun?”
“İlköğretim bitti, bitecek. Sonra lise ve üniversite. Çok okumam, çok çalışmam gerek!”
“Ben de bu sene Üniversiteye başlayacağımı sanıyorum. Sınava girip sonra sonuçları bekleyeceğim. Aynı senin gibi çok okumam, çok çalışmam gerek!”
“Ben de senin gibi, Üniversiteye girip iyi bir abla olmaya çalışacağım!”
“Bunun için bir fırın ekmek yemen gerek!” demek geçti içimden. Demedim, diyemezdim de. Hani bir lâf vardır; “Kaçımını kırmak” diye, hevesini baltalamak, düşüncelerini daha başlangıçta yok etmek anlamında gibi.
Söylemek istediklerimi anlamış mıydı, bilmiyorum? Anlamışsa, gerçekten ayıp olurdu. Elimi tuttu, suyun kenarındaki çimenlere otururken beni de yanına oturtturdu.
Sonra sağ elimi omzuna koyup, başını göğsüme dayadı. Aradığı şefkat mi, sevgi mi, teselli mi, ben bu yaşımda anlayamıyordum, o nasıl anlatır, ben ona nasıl anlatabilirimdi ki?
“Üzülmek için bir sebep aramıyorsun, değil mi Büyük Abla?”
“Ben artık, Büyük Abla da değil, Nagehan’ım. Haşarılık, yaramazlık yapıp kimseyi üzmeyecek ve ölmeyeceğim. Her sabah, ya da akşam seni görüp hayır dualarını almağa çalışacağım. Dua et bana olur mu Mehmet Ağabeyim? Ben ölmeyeyim, ama ölürsem de senden önce öleyim.”
“Ağzına hiç yakışmayan sözler söylediğinin farkında mısın?”
“Ama içimden geçen bunlar!”
“Bu yaşta ve unutmanı dilediğim bir olay sonunda?”
“Sen olmasan unutmam, kendime gelmem bu kadar kolay olamazdı ağabey. Teşekkür ederim.”
Döndük geriye sonra. Çok şey eski haline dönmüş gibiydi. Sadece balkonun lâmbasına ek olarak evin tüm ışıkları yanıyordu karşıda. Hayat normal seyrine dönmüş müydü? Belki…
O okuluna gidiyordu, ben yoğun bir şekilde Üniversite Sınavlarına hazırlanma gayreti içindeydim. Kursa gidemiyordum, çünkü babamdan anneme kalan maaş geçimimize ancak yetiyordu, başka kardeşim de yoktu.
Havalar gittikçe soğuyor gibiydi. Gene de balkonda çalışınca zihnim daha açık kalıyor gibi hissediyordum.
Bir gün balkona çıktığımda balkonlar arasındaki duvarın kaldırıldığını gördüm. Nagehan’ın isteği üzerine annemin iznini alarak kaldırttırmıştı babası, gönderdiği ustalarla. Onlar da çerçöp(5) bırakmadan, sıvasını belli-belirsiz tamamlayarak işlerini bitirmişlerdi.
“Bundan sonra balkonda seni çalışırken görebileceğim, ama ben çok çabuk üşürüm, o sebeple ‘Merhaba!’ deyip içeri girerim, sen de bana kızmaz, küsmezsin, değil mi?”
“Kızmak, ne demek, sitem bile geçmez aklımdan.”
“Anlaştık o zaman, iyi dersler!”
Her gün, ama her gün “İyi dersler!” diliyordu. Oysa kış kendini iyice belli etmeğe başlamış, ben de üşümeye başlamıştım…
Üniversiteye başlamıştım, ama hem istediğim dal değildi, hem burs kazanamamıştım, hem de yurtdışından beklentilerim vardı.
Bazen insanın gönlünden geçenler gerçekleşebiliyordu, istemeyenler olsa bile, örneğin; annem gibi.
Yurtdışı hem istediğim dal, hem de parasız yatılı idi. Ve ayrıca harçlık niteliğinde para da alabileceğim gibi, boş zamanlarımda saat karşılığı çalışıp ücret de alabilecektim.
Tek sakınca okulun bitişinden sonra gösterilecek bir yerde çalışmak zorunluluğum idi. Gerçi çalışacağım yerin lisan bilgisi nedeniyle Türkiye şansı da vardı, ama bu şansın bana güleceğinden hiç de ümit var değildim. Hele hele beş sene kadar sonra.
Hani askerde “Tezkere Bırakmak” denir ya, belki ben de başarılı olursam, Üniversitede Öğretim Görevlisi olarak kalır, belki hani yatay geçişle bir Türk Üniversitesinde de görev yapabilirdim.
“Dereyi göremeden paçaları sıvamak” gibi, “Aç tavuğun kendini darı ambarında görmesi” gibi, hülyalara dalmak gibi bir şeylerdi düşüncelerim. İnsanların “Âlemde hayal ettikleri müddetçe yaşadıklarını(6)” biliyordum. Çünkü tek düşüncem, daha doğrusu tek endişem annemi yalnız bırakmamaktı ki, bu konuda hiç bir çözüm üretemiyordu beynim.
Ve çözümü kendim kendime ürettim. Yurtdışı teklifini reddettim, bir çırpıda, ya da bir nefeste. Yâd eller(7) benim için bir avantaj gibi gözükmüyordu. Annemi yalnız bırakamazdım.
Üstüne üstlük sonra, saatlerce yüzüne bakmayı, sohbet etmeyi istediğim Nagehan’a nasıl hesap verirdim ki, hele balkon ara duvarını da yıktırdıktan sonra.
O çocuk, ben ondan daha çocuk, evrende ne varsa paylaşıyor, üleşiyorduk, balkonlarımızda, o günden beri.
Üniversiteye bu dönemde; “Yol sıra gidiyor, çay sıra geliyordum” artık ve bütün gücümle bir sonraki yılın Üniversite Sınavlarına hazırlanıyordum evde var gücümle hem.
Üniversite arkadaşlarımdan bir evvelki yılın sınav soru-cevap kitaplarını almıştım, iade etmek üzere. Kursa, ya da dershaneye gitmem mümkün değildi, ekonomik durumumuzu düşününce, daha önce de söylediğim gibi.
Bu Sınavda bu kere tercihimde sadece bulunduğum il için ısrarcı olmayacaktım. Yakın iller için de favorimi işaretleyecektim.
Yakın iller olursa yurtta kalır, haftada bir, ders durumuma göre iki haftada bir gelir, ziyaret ederdim annemi.
Uzak illerde olursa okulum, hatta yakın illerde bile olsa, eğer burs da kazanırsam, annemin düşüncelerine uygun bir ev tutardık artık Kondumcuk Kuşu(8) gibi. Üç perde, iki yatak, üç-beş sahan, bir ufak pişirme tüpü, ufak sac bir soba yeterdi bize.
Belki kazanabileceğim burs durumuna göre kaloriferli-kombili bir ev bile tutabilirdik. O zaman bazı şeylerden daha dikkatli tasarrufumuz olur, gereğince okumam için her türlü imkânı denerdim annemle.
Öncelikle boşluk bırakmadan eski sınav sorularına, çözümlerine bakmalı, kendimce sorular ve çözümler üretmeliydim.
Nagehan’la her gün bir dakikalığına da olsa, soğukta balkonun ışığını yaktığında, ya da ben yaktığımda görüşüyorduk. Yurtdışı imkânını reddettiğimi söyledim, hani o gün dişlerini nasıl gösterdiyse, aynı şekilde, gözlerindeki gülümsemeyi eksik etmeden; “Sevindim, iyi olmuş!” dedi.
Bir başka seferde; “Okulumu sevemediğimi, tekrar Üniversite Sınavlarına gireceğimi” söyledim, “İyi” dedi, ama soran gözlerle. Başka illere de gidebileceğimi söylediğimde durakladı biraz, bir şey söylemedi, söyleyemedi, balkonun soğukluğuna aldırmadan durdu yerinde, eklemem gereken cümleleri bekler gibi.
Her gün biraz daha büyüyordu sanki. Sözleri, davranışları, bakışları ile. Duygularını, hissettiklerini mimikleriyle, hareketleriyle çok iyi anlatıyordu. Oysa aşağı-yukarı on yaşlarındaydı. Ben Aralık ayında doğduğum için bir yıl önce başlamıştım okula. Nereden bakılırsa bakılsın aramızdaki yaş farkı en az sekiz-on, yani yarı yarıya idi, diyebilirim.
Fakat sohbetlerimizde akran gibiydik, artık ben onun seviyesine mi iniyordum, o mu benim seviyeme yükseliyordu, yoksa biz bize arkadaş mıydık? Bilmek istemiyordum. Hem de hiç!
“Üniversite için öyle çok uzaklara değil canım, yakın illere yapacağım tercihlerimi. O zaman da görüşürüz, şimdiki gibi sık sık değilse de, gelip gittikçe. Hem belki mektup da yazarım sana, baban cep telefonu alınca mesaj da çeker, telefon da ederim. Sarkıtma öyle dudaklarını! Çirkin oluyorsun öyle.”
Özür dilemem mi gerekiyordu, bilmiyordum. Ama gönlünü alacak şekilde devam etmeliydim, ettim de;
“Hem dur bakalım! İmtihana gireceğim de, puanım tutup kazanacağım da… Üf ki üf! Duy da inanma! Hem biliyorsun ben her akşam senin sağlığın ve başarıların için dua ediyorum. Sen de benim burası dışında bir Üniversiteyi kazanmamam için dua edersin, olur biter!”
“Hiç senin kötülüğün için dua eder miyim ağabeyim? Allah muhafaza! Tek çocuk olup da kardeşim olmayınca, hele de böyle aklım ermeğe başlayınca ayrılmak zor gelecek diye düşündüm. Çünkü alıştım teyzeme de, sana da. Keşke annem-babam şımartmak yerine sevseler, biraz olsun ilgilenseler benimle, sizler gibi. Ama karnım doyuyor ya, okul taksitlerim, servis paralarım ödeniyor, elbiseler, pabuçlar, istediklerim alınıyor ya, görevimiz bitti sanıyorlar. Oysa senin, teyzemin içten gülüş, söz ve hatta sataşmalarınız beni doyuruyor. Benim ihtiyacımın bu olduğunu bilmiyor annem-babam. Bir tek siz, öğretmenim ve iki okul ve sıra arkadaşım… Sadece sizlersiniz beni anlayan. İstediğim çok bir şey mi ağabeyim?”
“Hayır! Hiç de değil. Ama üzülme! Sana karşı daima anlayışlı olmaya çalışacak ve seni asla boşlukta bırakmayacağım.”
“İçtenlikle isterim bunu, hem inançla. Ama gene üşüdüm. Yarın devam edelim mi? İyi geceler! Allah rahatlık versin ve güzel rüyalar görmeni dilerim.”
“Sağ ol, aynı dileklerle…”
Günler geçiyor, ömür tükeniyor, kar yağdığı günlerin dışında hava kışı iyice hissettiriyordu.
Bir akşam kapı çalındı, annem açtı “Kim o?” dedikten sonra “Nagehan!” ismini duyunca.
“Derslerden bir takıntım yok, ödevlerimi de yaptım. Mehmet Ağabeyime bir şey gösterecektim de!” dedi.
“Buyur gel! Bu kadar heyecanlı olduğuna göre neymiş bakalım o göstereceğin?”
Bir cep telefonu çıkarttı cebinden, benim otomobil lâstik takozuna benzeyen, ikide bir “Kontör(9) yükle!” diyen cep telefonum yanında en gelişmiş bir model, hatta şahane bir şeydi bana göre.
“Annemin babamın telefon numaralarını kaydettim. Bir de senin numaranı kaydetmek için geldim. Yalnız öğretmenim dedi ki; ‘Okulda kullanamazmışım!’ Onun için arayınca beni bulamazsan, ya da cevap veremezsem merak etme, olur mu?”
“Olur! Sen numaranı söyle bana, ben seni arayayım, sen benim numaramı, ben senin numaranı kaydetmiş oluruz. Yalnız ben arayınca telefonunu açma, olur mu? Ben bu gün kontör almayı unutmuşum da!”
“Kontör ne demek bilmiyorum, babam da bir şey demedi, ama hiç iyi yalan söyleyemiyorsun ağabey. Kızardın-bozardın birden!”
“O zaman senin telefonun hatlı, sen konuşursun, baban öder.”
“Peki o halde, o kontör denilen şey neyse ve senin yoksa hep ben seni arayayım.”
Annem karıştı söze, mutfak kapısından başını uzatarak;
“Bir şey içer misin kızım, sıcak, ya da soğuk? Yoksa meyve mi soyayım?”
“Yok, Gülsen Teyzeciğim, yeni cep telefonu aldı babam bana da, onu Mehmet Ağabeyime gösteriyordum. Yarın öğretmen yazılı yoklama yapacak, biraz daha ders çalışmak için hemen eve döneceğim zaten!”
“O zaman annene-babana selâm de!”
“Olur teyzeciğim.”
Durakladı bir süre. Bir şeyler sormak istiyor, utanıyor, soramıyor, belki de cesaret edemiyordu, fark ettim;
“Çekinme! Haydi, sor bakalım, nedir dilinin altındaki?”
“Ağabeyim gücenme ama!”
“Peki, gücenmeyeceğim, merak ettim, haydi sor bakalım.”
“Böyle cep telefonları olan Üniversite Öğrencilerinin cospikleri(10) olurmuş. Yani kız arkadaşları değil de, ileride evlenirlermiş onlarla. Tamam, hatırladım, sevgilileri varmış, ya da olurmuş hepsinin yani. Senin de var mı?”
“Benim gibi çulsuz(11), parasız bir zırtapoza(11) kim bakar ki, kim arkadaş, ya da cospik olur ki Nagehan? Güldürme beni!”
“Onlar ne demek öğrenmedim henüz, ama ben büyük olsaydım, hep sana bakardım!”
“Neden?”
“Çünkü cospik değil, ama beni seven, beni adam yerine koyup derdimle ilgilenen, dinleyen bir ağabeyimsin de onun için. Daha buna derslerime yardım etmeni, sorunlarımın çözümü için dertleştiğini eklemedim!”
“Gel o zaman kucaklayıp öpeyim seni ve söz veriyorum cospiğim olduğu gün sana haber vereceğim, ama bir şartla. Artık ona cospik demeyelim de; ‘Gönlümün Prensesi’ diyelim. O, senin için de gerçekleştiğinde sen de bana haber var, olur mu? Önce ben görüp tanıyayım ki, seni üzecek davranışlarda bulunmamasını öğütleyeyim ona. Eğer yanlışlık görürsem, o zaman da kulağına fısıldarım; ‘Senin gönlünün prensi, bu değil!’ diye. Tamam mı? Haydi, çok konuştuk, sen doğru derslerinin başına, ben doğru testlerimin başına!”
“Olur, Ağabeyim. İyi geceler!”
Öylesine güzel ve anlaşılır konuşuyordu ki. “Ailem beni anlamıyor, bana yakın değiller” anlamında sözleri kalmıştı aklımda, ama gerçekten iyi aile terbiyesi almış, genç bir kız adayıydı.
Zaman duraklamaz, herkes bilir bunu. Ya da bilinen diğer bir deyişle; “Zaman hiç kimse için beklemez! (Time waits no one) (12)” Üstüne üstlük; “Yarın hiç kimse için vaat edilmemiştir!(13)” Değil mi? Evvelden karşılaşırdık, sohbet ederdik.
Hani Köroğlu; “Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu!”, hani bir tarımcı; “Fenni gübre icat oldu, doğallık bozuldu!” demişler ya, ben de diyorum ki; “Cep telefonu icat oldu, dostluklar, sevgiler bozuldu!”
Hava soğuk, kar-buz-ayaz, balkon lâmbalarını yakmıyor, ya da yakamıyorduk. Ben de kontör nanay(14), sık açamıyordum telefonu, Nagehan açıyor ve tüm gördüklerini, yaşadıklarını, derslerini, bildiklerini anlatıyordu, durmaksızın hem…
Ve kış bitti. Sonra bahar da. Okul sınavlarıma girmedim bile. Aklım-fikrim yeniden girmeyi ve başarılı olmayı düşlediğim Üniversite Sınavlarında idi. İçimde bir his, benim uzak olmayan yakınlarda bir Üniversiteyi kazanıp oralara gideceğimi hissettiriyordu bana.
İyileşen havalar, üşümeyen Nagehan, balkon kenarındaki sohbetlere yöneltmişti bizleri tekrar, cep telefonlarımızdan uzak tutarak. Hep havadan-sudan idi konuştuklarımız.
Ne onun hayatında bir arkadaş, ne benim hayatımda bir sevgili vardı, ya da olmuştu ilerleyen zamanda. Yol sıra-çay sıra devam ediyordu bizim serüvenimiz.
Ve sonra Ankara’da oturan ben, Eskişehir’deki Üniversiteyi kazanmıştım. Hızlı trenle bir buçuk saat, başka araçlarla üç saat. Kafamızı uydurduk annemle, çünkü Eskişehir’de akrabalarımız vardı. Önce yanlarında sığıntı(15) gibi yaşayıp birkaç gün, sonra da onların yardımıyla okula yakın bir ev bulduk; ufacık, bize yetecek kadar ve tuttuk, kiraladık yani.
Bir arkadaşın, daha doğrusu Nagehan’ın babasının Fabrikasının pikaplarından biri ile birkaç parça bizden, birkaç parça akrabalardan ve perdeleri takıp oturmağa başladık.
Annem aramıyordu Ankara’yı. O aramayınca benim de mecburiyetim yoktu. Nagehan da sohbetini eksik etmiyordu, orada olduğum zamanlardaki gibi sık sık olmasa da, az sık, ya da hafifçe sık diyebilirim, eğer Türkçemizde böyle bir tabir, ya da deyiş varsa.
Annem ayda-bir falan gidiyordu Ankara’ya. Babamdan bağlanan maaşı bankamatikten çekip, ihtiyaçlarımızı karşılıyorduk, Ankara’daki evimizin elektrik-su giderlerimiz yoktu, ama yaradılış itibariyle yerinde duramayan annem, komşularını mutlaka ziyaret etmeyi seven bir insan olduğundan kendine öz olarak gidip-geliyordu.
Bu gidiş-gelişlerinin sebebi olarak da; Apartman Aidatlarını ödemek olarak gösteriyordu. Külâhıma anlatsındı annem onu! Evini özlüyor, hatıralarını kurcalıyor, evinin sağını-solunu kontrol etmekte yarar görüyordu, komşularının hal ve hatırlarını sormak yanında.
Aslında Ankaralı değildik, bilinen en geniş anlamıyla. Bizi Ankara’ya bağlayan hiçbir şey de yoktu.
“Anne gel Ankara’daki evi satalım, burada bir ev alalım, akrabalara yakın!” dediğimde;
“Sattırmam, babanın yadigârı(16) o. Ben de öldükten sonra, n’aparsan yap! Bu evde rahatım ben hem! Çarşıya yakın, komşularım iyi, düzayak sayılır hem.”
Söylediğim, ya da ısrar ettiğim konuda kısaca; “Nuh!” diyor, “Peygamber!” demiyordu. Yani Eskişehirli olmamız mümkün değildi. “Büyük şehrin büyük derdi olur!” diye tekrar şansımı denemek istedim ki; bu sefer ağır konuştu:
“Evlâtlıktan reddederim, benim haberim olmadan bir şeyler yapıp karıştırırsan!” dediğini, kim, ne kadar ısrar ederse etsin, söylemeyeceğimi ahdettim(17) kendime!
Ben Üniversite birinci sınıfta, Nagehan dördüncü sınıfta idi…
Bu minval(18) üzerine ben son sınıfı bitirdiğimde Nagehan da son sınıfa geçmişti İlköğretimde. Ankara’ya döndük tekrar, oralarda kayda değer bir anıya sahip olmadan.
Nagehan her geçen gün büyümüş, bu kere Ankara’ya döndüğümüzde daha da bir büyümüş, gerçekten “Kocaman Abla!” olmuştu. Babasına çekmişti, babası da uzun boylu idi çünkü.
Evimiz eski evdi, tabii, hele annemin tehditlerinden sonra başka bir ev olması da mümkün değildi. Balkonun ışıkları yandıkça yine sohbet ediyorduk Nagehan’la.
Babama benzemiştim ben de, daha askere gitmeden, askerlik görevimi yapmadan tek-tük beyazlar yer etmeğe başlamıştı, saçlarım içinde. Bu konuda en ağırı da Nagehan’dan geldi sözlerin;
“Ağabey, yaşlanıyor musun yoksa?”
Hani derler ya; “Yiğidi bıçak değil, söz öldürür!” diye. Tıpkı onun gibiydi deyişi. Hele devamı;
“Oralarda da olmadı mı cospiğin, sevgilin? Evde kaldın desene!”
Kazanın olduğu gün geldi aklıma;
“Sen kendine bak, akıllım!”
Dalgınlaştı, sanırım bu cümle ile o güne taşımıştım onu;
“Özür dilerim Nagehan!”
“Önemli değil, o gün elimden tutuşun, arabada teselli edişin geldi aklıma. İmkân olsaydı da hep o acıyı hatırlamadan o günün devamını yaşasaydık. Gerçi uzakta olsan da, ara sıra gelmenle, telefonlarla o devam dediğim güzel anları hep yaşadım. Şimdi de askere gideceksin ve belirli bir süre ne görecek, ne de işiteceğim seni. Bu, bana zulüm olacakmış gibi geliyor ağabeyim!”
“Neden öyle düşünüyorsun ki? Askere gidinceye kadar önümüzde daha çok zaman var.”
“Ve hepimizin de yarınlara ulaşmak için senetleri…”
“Niye hep geriye dönmek ve hatırlamak için kendini zorluyorsun ki? İleriye bakmayı denesen meselâ. Veyahut da o sosyoloğun dediği gibi; ‘Dün geçti, yarın şüpheli, o zaman bugünü yaşamak gerek!’(19) Değil mi?”
Tam bu sırada balkonun kapısı açıldı ve babası kapıda göründü;
“Sen bu kıza ne yaptın ki, devamlı olarak ‘Mehmet Ağabey, Mehmet Ağabeyim’ der de başka bir şey demez?”
“Vallahi malûm günde elinden tutup yol gösterdim sadece. Ara sıra da balkonda dertleşiyoruz böyle, bu akıllı Büyük Ablayla.”
“Benim adım Na-ge-han!” dedi heceleyerek.
“Peki, Nagehan Abla!”
“Al baba, Mehmet Ağabey senin olsun, ne konuşacaksan konuş!”
Oldukça sitemli idi Nagehan. Ve babasının bir şeyler demek istemesini de anlamıştı.
“Böyle balkonda olmasa, gel bize, hem bir çay içersin, hem de barışırsın kızımla. Olmaz mı?”
“Tabii, hem annemi de alıp hemen gelirim efendim!”
“Bu daha iyi olur, kapıyı açayım ben.”
“Yok ağabey. Annem şimdi belki namaz kılıyordur, belki; ‘Boş gidemem!’ der. Biz kapıyı tıklatırız gelince, zili çalmak yerine, Büyük Abla rahatsız olmasın diye.”
Kapıyı Nagehan açtı, bir şeyler konuşulmuştu ki balkondaki gibi sitemli değil, tebessüm, hatta gülücük dolu gibiydi yüzü; “Hoş geldiniz!” derken.
“Gel bakalım Mehmet. Vakit biraz geç oldu, bu nedenle hemen konuya gireceğim. Üniversiteyi bitirdiğine göre, vaktin müsait, ne zaman gidiyorsun askere?”
“Vallahi hiç belli değil ağabey. Eli kulağında da diyebilirim, ama sanırım aşağı-yukarı üç ay kadar bir zamanım var gibi, boş-boş, bomboş geçecek!”
“İşte ben de bunu düşündüm. Üç ay uzun bir zaman. Benim de bana yardımcı olacak dürüst bir elemana ihtiyacım var. Biliyorsun fabrikam küçük, gıda ile temas eden malzemelerden üretiyorum. Otuza yakın işçim, üç-beş de memurum, yani büro görevlileri var. Yoruluyor ve bunalıyorum. Bana yardım etmek ister misin? Hem askerde harçlığın olacak üç aylık maaşını alırsın, hem de öğrenmiş olursun işleri…”
Bir süre düşünür gibi durdu Nurhan Ağabey ve devam etmeğe karar verdi;
“Hatta ben derim ki, askerlikten sonra da benim fabrikaya gel, işin hazır olacak diyebilirim. Söz verirsen, her ay sana istediğin miktarda el harçlığı gönderirim, annen de kendi maaşı ile rahat rahat idare eder, dönüşte çalışmaya başlayınca da maaşından taksit taksit keserim, ne dersin?”
Ekmeğin aslanın ağzında olduğu bu dönemde bu iş teklifi beni bir sürü düşüncelerden uzaklaştırdığı gibi, memnun da etmişti, açık yüreklilikle itiraf etmem gerekirse.
Önce anneme baktım, hayretle açılmış gözlerinde “Evet” i yorumladım. Ayhan Ablaya bakmadan o; “Bence kabul et Mehmet!” dedi. Nagehan ise tavrını daha kapıdan girerken belli etmişti, bana göre.
“Kabul Ağabey! Ne zaman başlamamı emredersiniz?”
“Kızımın ağabeyine asla emretmem, bu bir. İkincisi; bizlerin de sadece kapı komşumuz değilsiniz, kardeş gibi değerli insanlarsınız. Ve üçüncüsü; ‘Hemen yarın başla!’ demem sence acelecilik mi olur? Belki okuldaki, Üniversitedeki gibi Nagehan’la pek sık görüşemezsiniz, ama bana cep telefonu aldırdığına göre bu sorunu da halledersiniz gibime geliyor. Hem zaten akşamlar gene sizin, dersler, sohbetler için…”
Aklından geçirdiği konuların bittiğine inanmaz gibi yeniden konuşmaya başladı;
“Ve bir dördüncü konu; ‘Fabrikaya nasıl gideceğim!’ diye değil, ‘Nasıl döneceğim!’ diye düşün, çünkü sabahları beraberce benim arabamla gideriz de, akşamları dönüşün nasıl olur bilemem, bu bugünler için tabii. Annen yalnız biliyorum. O nedenle seni vaktinde gönderirim. Hem seni bugünlerden yormak, tüm vaktini almak istemediğim için paydos vaktinde fabrikadan çıkarsın. Ben sipariş ve sevkiyat durumuna göre eve oldukça geç dönerim çünkü. Askerden dönüşünde ne, nasıl olur, onu da bilemem. Ama sanırım bana dinlemem için zaman verirsin gibime geliyor.”
“Çok iyisiniz efendim, sağ olun! Sabaha hazır olmak için izninizle biz evimize dönelim, iyi geceler!”
“İyi geceler! Annene iyi bak! Saat yediye on kala da mutlaka kapıda ol!”
“Olur efendim, tekrar iyi geceler!”
Üç ses aynen, hatta aynı heyecanla yükseldi; “İyi geceler dilekleriyle!”
İnsanın kafasının dinç, gönlünün rahat olması, olumlu her şeyi de beraberinde getiriyordu. Üç ay dediğim süre 20-25 gün içinde tükenmiş, kısa dönem askerlik tercihim tutmuştu. İşim de hazır sayılırdı değil, hazırdı. Buna kim sevinmezdi ki? Herkes, ama herkes ama birisi, sadece birisi “ağabey” demeyi eklememişti sözlerine;
“Çok sevindim, çok sevindim, en fazla bir yıl, değil mi? Çabuk geçsin diye dua edeceğim.” deyip elimi istemememe rağmen öpmüş, sonra sarılmış, sonra öpmüştü yanaklarımdan ve tembih edercesine(20);
“Lisede yoktu, üniversitede olmadı, askerde de olmasın!”
Uğurlarken, yani yolcu ederken sordum, fısıldarcasına;
“Ne, ne olmasın Nagehan, ne demek istedin?”
“Bileceğini biliyorum, bizi, beni unutma!”
Babası fabrikada, annesi okulunda idi, o da okuluna gitmeyip annemle birlikte gelmişti kara trene. Kara tren dediğime bakılmasın, öyküsü kara tren, kendisi kırmızı-mavi-beyaz ekspres.
Nurhan Ağabey de, Ayhan Abla da birer zarf vermişlerdi anneme ayrı ayrı; “Lâzım olur!” diye.
“Sende kalsın anne. Yeteri kadar harçlığım var, sen darda kalma, gerekirse ben isterim, adresime gönderirsin.”
Ve “Allahaısmarladık!” dedim vagonun basamaklarına tırmanırken…
Askerlik zor değildi, kolay da değildi, ama en önemlisi yan gelip yatma yeri hiç değildi, ilk yirmi gün içinde pestillerimiz çıkmasına(21) rağmen. Ancak ondan sonra iki satır telefon edebildim;
“Yemin ettik, çarşı izinlerimiz başladı, iyiyim, param var, hiçbir şeye de ihtiyacım yok.”
Sonra bir cep telefonu numarasını çevirdi parmaklarım, Cumartesinin bir tatil günü olması heyecanıyla. Yıllardır beklediğim bir ses gibiydi kulağıma ulaşan;
“Alo?”
“Nagehan?”
“Mehmet Ağabeyim?”
“Evet, benim ve ancak şimdi vakit bulabiliyorum seslenmeğe. Çünkü bugün ancak şimdi alabildik çarşı iznimizi ve inzibatların himmetleriyle(22) izin verdiğince konuşabiliyoruz.”
“Adresini söyle o zaman hemen!”
“Çarşıdan döner dönmez ben sana yazarım, o zaman adresimi de belirtirim. Ama sen derslerine çalış ve beni üzme olur mu?”
“Ben seni üzer miyim ki, ancak özlerim, gelişini beklerken!”
“Ne demek anlamadım. Sıra bekleyen arkadaşlar var. Onlar da konuşsunlar aileleriyle, değil mi? Allah’a emanet ol, sevgiyle kucakladım!”
“Nasılsın, iyi misin, derslerin nasıl, gayretli ol, iyi çalış!” ile ilgili soru ve dileklerime ek olarak, iyi olduğumu yazdıktan sonra adresimi belirttim, çarşı izninden döner dönmez ilk defa kaleme aldığım satırlarla.
Cevap; “Sevgili Mehmet Ağabeyi” diyerek başlayan, hal-hatır soran, kendini anlatan satırlarla devam eden mektupla oldu. Herhangi bir mektuptan farkı; tüm sayfaya mavi kalemle yazdığı mektubunun üzerine siyah bir kalemle yazılmış, kocaman bir “S” harfi idi.
“Anlamadım” diye yazdım, hal hatırla ilgili malûm olan soru, aktarmayı düşündüğüm cevaplar ve satırlardan sonra.
Bu kere ikinci mektup; “Sevgili Mehmet Ağabey” diyerek başlamış, normal haberlere ilişkin yazılardan sonra bu kere aynı şekilde büyük bir “E” harfi kaplamıştı sayfayı.
Daha sonraki mektuplar aynı minval üzerine sırasıyla, hitap satırlarındaki harfler eksilerek ve büyük harfler şekillenerek gelişmişti;
“Sevgili Mehmet Ağabe” ve büyük ‘N’ harfi.
“Sevgili Mehmet Ağab” ve büyük ‘İ’ harfi.
Mektupları kontrol eden Hukuk Fakültesi Mezunu Disiplin Subayı Asteğmen de anlamamıştı, Nagehan’ın gönderdiği mektupların sayfalarına bakıp da kontrol ettiği mektuplardaki satır ve işaretlerle ne anlatmak istediğini.
“Bir şifre var Komutanım, ama çözemedim. Harfleri biriktiriyorum. Büyük harfler tamamlanınca, ya da küçük harfler tükenince manalı bir sonuca ulaşacağım inşallah!”
Telefon ettiğimde sordum; “Maksadın ne? Bilmecelere de, matematiğe de merakım fazla, ama düşüncelerini okuyamıyorum. Yoksa bilmeden, istemeden satırlarımla seni üzecek, gücendirecek bir sözüm, bir yanlışım oldu da beni cezalandırır gibi sitemini harfleri eksilterek, ya da büyük harfleri sıralayarak mı anlatmaya çalışıyorsun? ”
“Öyle bir düşüncem olsa, beni oldukça iyi tanıyorsun, resmen söylerdim, değil mi? Harfleri birleştiriyorsundur mutlaka. Ben ‘Küçük Abla’ değilim. Hem ‘Büyük Abla’ de değilim. Ben Na-ge-han’ım. Ve harfler senin bana söylemeni istediğimin bütünü. Çünkü buralar sensiz öylesine sessiz ve bazısı o kadar boşlukta ve seven birinin sıcaklığına o kadar muhtaç ki!”
“Özür dilerim.”
“Neden?”
“Bilmem gerekeni bilmediğim için!”
“Gördün mü şifrelere meraklıymışsın sen de, harfleri biriktir ve harflerle dön bana”
“Peki, güzelim, yeter ki sen üzülme, derslerine gayretle çalış, Na-ge-han!”
Ben de onun gibi ismini heceleyerek söylemiştim, artık duygularıma resmen ve kesinlikle egemen değildim. Küçük Abla büyümüş, Büyük Abla sınırını geçmiş, bilmem kaç yaş farkımız olmasına rağmen aklımı başımdan alıp beni asker ocağında perişan etmişti.
Devam ettim biriktirmeğe harfleri. Söylemek gerekli mi? Sırasıyla tabii.
“Sevgili Mehmet Ağa” ve büyük ‘S’ harfi.
“Sevgili Mehmet Ağ” ve büyük ‘E’ harfi.
“Sevgili Mehmet A” ve büyük ‘V’ harfi.
“Sevgili Mehmet” ve büyük ‘İ’ harfi.
“Sevgili Mehme” ve büyük ‘Y’ harfi.
“Sevgili Mehm ” ve büyük ‘O’ harfi.
“Sevgili Meh” ve büyük R harfi.
“Sevgili Me” ve büyük ‘U’ harfi.
Hecelediğim ismini bu son harfi aldıktan sonra sessizce “m” olarak sonlandırdım, “Nagehan’ım” diyerek. Son mektupta cümle tamamlanacaktı çünkü, inanıyordum buna. Bu hitap şekli bana doyurucu gelmişti.
Hitap şeklindeki harf dizisi eksildikçe, büyük harf dizisi kendine gelmiş ve cümle oluşmuştu: “Sevgilim Seni Seviyoru”(hepsi büyük harfle).
Asteğmen odasına çağırdı beni;
“Ne demek istediğini bildin mi karşındakinin?”
“Sadece tahmin ediyordum, ama yarınlarda kesin olarak bileceğim, sanıyorum.”
“Yani ben söylemeyeyim mi, demek istiyorsun. Söyleyeyim, söyleyeyim anladığına göre.”
“Söyleyin Komutanım!”
“Sevgilim seni seviyorum, diyor biriken harflerle”
“Ben de öyle anladım Komutanım, ama aramızda en az sekiz-on yaş fark var ve aynı yerde ağabey-kardeş gibi büyüdük. Gönlüm istese bile beynim öyle demiyor Komutanım.”
“Bak sana bir şey söyleyeyim asker. Eğer gönlün varsa, yani seviyorsan, sakın yanlış düşünme. Benim annemle babam arasındaki yaş farkı on altı idi ve babam ölünceye kadar annemle karşılıklı sevgiye dayanan bir yaşam sürdürdüler. Ve şunu da söylememe izin ver; ‘Mutlu olmak için, içinde bulunduğun andan daha iyi ve uygun bir zaman yoktur!’ Anlatabildim mi?”
“Gayet kolay anlaşılmıştır Komutanım!”
Aradan birkaç gün daha geçti. Disiplin Subayı asteğmen tekrar çağırdı beni odasına;
“Elindeki tamamlanmış mektubu gösterdi;
“Sevgili M” ve büyük ‘M’ harfi vardı bu son mektupta, yani anlamam için gönderilen mektupta. Yoksa daha çok mektubunu alacağımı düşünüyordum onun. Hele ki ona cevap yazdığımda.
Asteğmen cep telefonunu çıkartıp masanın üzerine koydu;
“Hemen ara ve içinden geçtiği gibi cevapla, ben dışarıya çıkıyorum, biraz hava almak için!”
“Hayır Komutanım, yanımda durun, bana destek ve cesaret verin ki konuşabileyim onunla!”
Numaraları tıkladım. Birkaç defa çaldı, numaraları bilmediği için tedirgindi galiba. Sonra sorarcasına açıldı telefon;
“Alo? Kimsiniz?”
“Seni seviyorum sevgilim!” dedim, dermanım tükenmişti koltuğa yığılırken. Telefonu ancak uzatabildim Komutanıma. Asteğmenimin sözleri çalındı kulağıma;
“Kızım, ben Mehmet’in Komutanıyım. Ne dedin ki çınar gibi çöktü, koskoca adam?”
“Sadece onu çok sevdiğimi ve onsuz yaşamadığımı Komutan Bey!”
“O zaman beni de davet ederseniz; ‘İbibikler öter ötmez(23)”, yani tezkeresini alır-almaz baş-göz edelim(24) sizi.”
Bir tıkırtı duyuldu ve telefondaki ses değişti;
“Alo kimsiniz? Ne dediniz ki kızım pattadak düştü ve baygınlık geçiriyor?”
“Hanımefendi, annesi olmalısınız herhalde hanım kızımızın. Ben Mehmet’in Komutanıyım. O da kızınızın bir sözü üzerine yığıldı kaldı, masamın önünde. Benim söylediğim söz de şu; ‘İbibikler öter ötmez seni Mehmet’le evlendirelim!”
“Hiç fark etmemiştik!”
“Onlar fark etmişler ama…”
İki aralık bırakıp son olarak kısa bir not kaydedeyim: Şimdi fabrika karımın, ben de onun Müdürü olarak çalışıyorum.
En son olarak bir kısa aralık ve bir not daha;
Eski patronum, yani kayınpederim, işi-gücü bıraktı, kızına devredip, kaynanam emekli oldu.
Annem yalnız değil artık. Kapı bir komşu dünürler(2), torunlarının peşinde koşuşturup duruyorlar.
Aradan ne kadar süre mi geçti? Bilmiyorum, bilmem de önemli değil zaten…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Şifre; Gizli haberleşmeye yarayan, anlamları ancak haberleşenlerce bilinen işaret ve sözlerin tümü. Gizliliği bulunan işlerde kullanılan kasa, kapı vb. gibi şeylerin düzeneğinin açılıp kapanabilmesi için gereken rakam vb.
(**) Nagehan: Birdenbire, ansızın, vakitsiz anlamında, bazen “Nagihan” şeklinde de kızlar için isim olarak kullanılan bir kelime olup Süleyman Çelebi’nin Mevlidinde de geçen bir sözdür: “Berk urup çıktı evimden nagehan.” şeklinde.
(1) Acil Sağlık Hizmetleri; 112
Emniyet Acil Yardım Servisleri; 154 ve 155
(2) Şaklabanlık; Dalkavukluk. Basit şakalarla herkesi güldürmek.
(3) Zere; “Zaten”, ya da “zira” anlamında ve bazen de “sakın” anlamında kullanılan yöresel bir kelimedir.
(4) Mimik; Duyguları, düşünceleri belirtecek biçimde yüz kaslarının kasılmasıyla kımıldanışlar, hareketler. Bakış ve yüz çizgilerinde oluşan değişikliklerden doğan yüz anlatımının bütünü. Bir duygu ve düşüncenin göz, el, kol ve yüz hareketleriyle anlatılması.
(5) Çerçöp; Çalı çırpı kırıntısı, döküntü, süprüntü.
(6) İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar; Yahya Kemal BEYATLI’nın “DENİZ TÜRKÜSÜ” adlı şiirinin son dizesi olup aslı; “İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar” şeklindedir.
(7) Yâd Eller; Baba ocağından, ailenin bulunduğu yerden uzak olan yerler. Yabancı kimseler, yabancılar.
(8) Kondumcuk Kuşu; Bir yerde geçici bir süre kalmak, bulunmak anlamında da kullanılan yerel bir tabir.
(9) Kontör; Sayaç. Belirli bir sürenin bir birim olarak kabul edildiği ve toplam konuşma süresinin kaç birim olduğunu sayısal olarak gösteren araç. Telefon, gaz, su vb. nde tüketim birimi.
(10) Cospik; Yöresel bir deyiş, kız arkadaş, sevgili olma sevgililik öncesi (bir bakıma flört), birliktelik, sevgili.
(11) Çulsuz; Varlıksız, parasız, çulu olmayan.
Zıpır ( Zırtapoz); Aynı anlamlara sahip argo kelimeler olup şımarık, saçma-sapan, delice hareketlerde ve ölçüsüz davranan anlamındadır.
(12) Zaman hiç kimse için beklemez! (Time waits no one). Elif KIVRAK’tan alınan bir söz.
(13) Yarın hiç kimse için vaat edilmemiştir! Murathan MUNGAN’dan alınan bir söz.
Mutlu olmak için, içinde bulunduğun andan daha iyi ve uygun bir zaman yoktur! Murathan MUNGAN’dan alınan bir söz.
(14) Nanay: Orta Anadolu’da ağır danslara veyahut da çalgısız oynanan oyunlara verilen bir ad olmakla birlikte, argoda “yok, hiç, boş, değersiz” anlamlarında kullanılan bir deyim olup öyküde bu anlamda kullanılmıştır.
(15) Sığıntı; Bulunduğu yerde varlığı artık çok görülen, bulunduğu yerde artık değer verilmeyen ve istenmeyen kimse.
(16) Yadigâr; Anı. Bir kimse ya da bir olayı anımsatan nesne, anımsanmak için bir kimseye verilen nesne.
(17) Ahd (Ahid, ahit de denilir); Bir işi ne olursa olsun yapmak için kendi kendine söz vermek. Bir şeyin tanıklığını isteyerek doğrulamak, yemin etmek.
(18) Minval; Biçim, yol, tarz.
(19) Dale CARNEGIE; Amerikalı yazar, hatip, kişisel gelişimci, kişiler arası iletişim uzmanı. “Gün geçmez bölmelerde yaşa!” (Dünya üç gündür; dün, bugün, yarın. Dün geçti. Yarının geleceği belli değil. Öyleyse bugünün kıymetini bil!) sözünün sahibi.
Dün geçti, yarın var mı?/ Gençliğine güvenme/ Ölen hep ihtiyar mı? Necip Fazıl KISAKÜREK
(20) Tembihlemek (Tembih Etmek); Uyarmak. Bir şeyin belli bir biçimde ve yolda yapılmasını üsteleyerek söylemek.
(21) Pestili Çıkmak; Çok yorulmak, bitkin ve güçsüz kalmak.
(22) Himmet; Yardım, kayırma, iyi davranma. Çalışma, emek, gayret, lütuf, iyilik, kalp isteğiyle gösterilen gayret, emek, çaba, kutsal sayılan bir kişi tarafından yapılan etki. Meyil, arzu, istek, azim, niyet, irade.
(23) Karagözlüm efkârlanma gül gayri, ibibikler öter ötmez ordayım! Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım. Tüfekleri çatar çatmaz ordayım… Bekir Sıtkı ERDOĞAN’ın “KIŞLADA BAHAR” isimli şiirinden bölümler olup eser, Münir Nurettin SELÇUK, Gültekin ÇEKİ, Erol SAYAN, Yusuf NALKESEN tarafından Nihavent, Rast ve Kürdilihicazkâr Makamların Türk Sanat Müziği eseri olarak bestelenmiştir.
(24) Baş Göz Etmek; Evlendirmek.
(25) Dünür; Evlenmeye karar veren eşlerin evlenip karı koca olduktan sonra baba ve annelerinin birbirlerine göre durumu. Ayrıca kız istemeye giden erkek tarafındaki kimselere de aynı ad verilir.