Olağandışı günlerinden biri idi Halk Otobüsünün. Daha ilk durakta zımbacık(1) olmasa da yolcusunu, yükünü oldukça almış, yüklenmiş gibiydi.

Otobüsün şoförü, mahallemizin, sokağımızın, yan apartmanımızın, haşarı(2), bıçkın(2), okuyamamış çocuğu Erol’du. Ben zaten neredeyse kendiliğinden oluşmuş otobüs sırasının hemen hemen başında bekleyen yolcu adayı(!) olduğumdan otobüsün ilk sırasındaki koltuğun sağ tarafına oturmuştum, otobüse biner binmez.

Kalabalık zayıflayıp donuklaşınca, Erol da rahatlayınca onunla “İki kelimeyi uç uca ekleriz!(3)” diye düşünmüştüm. Bazen gerekli olduğunda, gereğince gerektiğinde o direksiyona ben de geçerdim, bazı işler nedeniyle! Onun, ya da benim işlerim… Hiç de ve asla fark etmeyen.

Bu kere beraberliğimiz benim görev durumum nedeniyle bir hayli uzamıştı. Görev dedim ya, işte bilinmesi gereken o kadardı. Çevrem bile bilmezdi görevimi, bazen sabah gider, akşam döner, bazen bir süre hiç gözükmezdim ortalıklarda.

Kimse de bilmezdi, bilemezdi nedenini, bilenler ya da bilmesi gerekenler dışında. Tabiidir ki annemi, babamı ve Erol’u bu tasnifin(4) dışında tutmam gerekti, o da zaruretten(5) tabii. Onlar da neyin ne olduğunu asla bilmezdiler, “Devlet işi, sırlı iş, gizli iş!” derlerdi kendilerince kendilerine.

Sesleri asla kendi duvarlarını aşmazdı. Çünkü ufak bir hata veyahut da yanlışım, onları da, bilmeseler, anlamasalar dahi aynı hatanın içine alabilirdi. Anlatamadığım, anlatamayacağım bir görevdi benimkisi, velhasıl(6)

Yaşlarının aşırıya yakın dolgunluğu nedeniyle annem de, babam da “İki lâfı uç uca ekleyemezlerdi(3).

Pazardan, çarşıdan, marketten almaları gerekenleri kandırılmadan, aldatılmadan alamazlardı. Bozuğunu, çürüğünü, çarığını alarak dönerlerdi çok zaman oralardan. Bir tek Bakkal Ömer Efendi dürüsttü bu konuda. O da hemşeri, kadim dost(7) olarak.

Ben yoksam evimizin tüm gerekliliklerini Erol yapardı erinmeden(8), angarya(9) gibi düşünmeden, ekmekten-süte, etten-sıkmalık portakala, aspirinden-yara bandına-tentürdiyoda kadar.

Varsam, ben yapardım tüm alışverişi, çarşı-pazar, postane, hastane, pastane işlerini, hem iğneden-ipliğe, hem çiçekleri sulamaktan, apartman aidatlarını ödemeye kadar.

İşte öyle bir gündü yaşamımda. Otobüse son binen; benim emsalim, ama oldukça, hatta oldukçadan daha da çok fazla zayıf bir bayandı. Ancak yetişip binmiş, sığışmış, sığınmış, büzülmüştü kapı kenarına.

“O taraklarda hiç bezi olmayan(10)” benim bile dikkatimi çekmişti hemen, gözleri yeşil, yosun yeşili, tutamaktaki sağ elinin yüzük parmağındaki çift nişan yüzükleri ve mahzun(11) bakışı ile.

“Bir bakış baktın, kalbimi yaktın!(12)” demek geçti içimden namesiyle. Oysa böyle demem değil, düşünmem bile abesti(13), ahlâkım ve konumum itibariyle, bana yakışmayan. Belki de ayıptı demem gerek, hem çok, hem çoktan daha çok çok ayıp!

Hele hele elinde yüzük ve dahi yüzükler olan, olası ki evli-barklı hanım-hanımcık bir hanıma bakmak, iç çekmek, ya da iç geçirmek; affedilmesi mümkünsüz bir sapıklıktı, yüzükleri o kişi niçin çift takmış olursa olsun?

Halk Otobüsü şoförleri, mahalle arkadaşım da olsa bu otobüsün şoförü, hatta direksiyonda ben de olsam(!) tamahkârdık(14).

Hem biraz değil, oldukça, bayağıca çok hem de! Erol, yanaştığı ilk durakta tüm kapıları açmış, kendisi de biletçisi de; “İlerleyelim beyler, bayanlar, yüzlerimizi camlara dönelim! Arka kapıdan, orta kapıdan da binebiliriz” diye çığırıyorlardı, bu duruşun hemen nanosaniyesinde(15).

Ön kapıdan orta yaşlarda, haydi genelleyeyim, ben gibi, hatta biraz ileri yaşlarda, giyimi şüpheli, davranışları içten pazarlıklı(16), gözleri fel fecir okuyarak(17) binen bir adam, gözümün önündeki o genç hanımın tam arkasında, iki kolunu yanlara açarak ve orada bulunan cam üstündeki demir konstrüksiyonlara(18) tutunarak durdu.

Adamın bu hareketinin ertesinde sıkıntılıydı genç bayan. Sesiyle, “Öf!” ya da “Uf!” gibi benzeri kelimelerle ve silkiniş davranışlarıyla belli etmeğe çalışıyordu sıkıntısını, ama o adam hiç oralı değil gibiydi.

Genç bayanın hüzün(19), ya da şefkat(19) dileyen diyebileceğim bakışları önce ıstıraba, sonra medet(19), yani yardım dileyen bakışlara dönüşmüştü.

Bizim külhanbeyi(20) tabirimizle(21); “Yırtık, kendini savunabilecek biri” değildi, genç kadın. Yaşını umursamadan;

“Gel kızım!” dedim, yanımdaki yaşlı beyden izin alarak, koridora doğru yöneldim, biraz itekleyerek, kakalayarak.

Genç bayan hışımla(22) gerisindekini ayıplarcasına dönüp başını eğerek tutunacak destek yerinin altından geçip, benim yerime oturdu.

Teşekkür etmesini, ya da böyle bir davranışını beklemeden, huzura kavuştuğunu hissettiğim genç bayanın çantasına uzandım;

“İzninizle!” deyip iznini almayı hiç beklemeden çantasını elinden çekercesine alıp, pervasını(23) ve duruşunu bozmamakta direnen adamın kafasına, olanca gücümle vurdum. Hem oldukça olacaktan kuvvetlice, hem hiç bir şey demeden, hem belki de hissetmeden. Kelimeleri bile karıştırmıştım sinirlenince, hem olduğundan da çok.

Fal taşı gibi açıldı gözleri(24) adamın, ben genç bayanın çantasını geri uzatırken. Şaşkındı genç bayanın bakışları bu kere. Adam, bir şey diyemedi, belki de hareketinin sonucuna katlanması gerektiğini düşünüyordu.

Şoförün duyacağı bir şekilde bağırırken adamın yanına yaklaşıp yakasının arkasından tuttum, çok şey için gerçekten de kötü niyetliydim, bu edepsiz adama karşı;

“Şoför bey! Trafik Polisi, ya da herhangi bir polisle karşılaşırsan dur, yanlış bir durum var, bu vatandaşla polise gözükmemiz gerekecek!” dememle birlikte otobüs bir Trafik Polisi aracının yanında aniden durdu.

Adam, pabucun pahalı olduğunu anlamıştı galiba. Kapı açılır-açılmaz can havliyle(25) olsa gerek, elimden kurtulup, birkaç saniye içinde karanlıklara karışıp kayboldu. Bu deyiş de nanosaniye olarak yorumlanabilirdi belki.

Edepsizlikle yaşadığı bu korkunun ona kaç yıl, ya da saat yeteceğini kestiremiyordum.

İnmedim otobüsten. Nasıl olsa simasını kazımıştım beynime, kırk yıl geçse de unutmazdım, yaşam ya da görev tarzım gereği. Bir gün ama bir gün mutlaka düşecekti elime ve yemin ederim ki bu karşılaşmamızda ben ona Hanya’yı Konya’yı(26) değil, dünyanın kaç bucak olduğunu(26) öğretecektim, hem mutlaka.

“Erol, devam et!”  dediğimde önce Erol’dan, sonra ona yakın yolculardan birkaç alkış sesi yükseldi, birbirini takip eden ve yankıları.

Utanmıştım, göz ucuyla beni gerçekten etkileyen genç bayana baktım. Gözlerinde iki damla yaşla minnettarlığını(27) anlatmak ister gibiydi. Oysa bu; hiç de gerekli değildi bence.

Utanarak Erol’un yanına yaklaştım, sohbet edelim arzusuyla. Yaşlıca bir teyze oturduğu yerden ahkâm kesmeye(28) başlamıştı;

“Böylelerini, otobüs-dolmuş-tren-uçak vs. sapıklarını sağ bırakmayacaksın kardeşim, ‘Hemen sallandıracaksın’ ki başkalarına ders olsun, ibret-i âlem(29) için. Böyle cesur yürekli insanlar her zaman, her yerde olmuyor ki canım!”

Canım kelimesindeki “a” harfini oldukça uzatarak söylemişti yaşlı teyze, ama bu şekildeki serzenişlere(30), ya da destek sözlerine cevap vermemek düşüncesindeydim, vermedim, katkıda bulunmak isteyenlere rağmen, hem bu gerçekten belki de deşifre olmama(31), yani istemeyerek de olsa kendimi açıklamama neden olabilirdi.

Konuşacak ne konum olabilirdi ki arkadaşım da olsa bir şoförle? Ya spor, ya geçim derdi, ya havalar, ya da falan-filân gibi ortamı germeyecek, zülfüyâra dokunmayacak(32) konularda… Fısıltıyla ve de başkalarını rahatsız etmeden, sesimiz istemeden de olsa kulaklarına ulaşırsa gücendirmeden, kişileri kaygı ve yanlış düşüncelere saptırmadan konuşmak olabilirdi.

Her durakta, hafta sonu ve mesai bitişi olduğu için olsa gerek, birkaç kişi iniyor, binen de olmadığı için otobüsün içi gittikçe tenhalaşıyordu.

Bir ses, gaipten gelircesine(33) sıkıntılı, mütereddit(34), mütecessis(34), ama minnettarlığını saklamak istercesine;

“Buyurmaz mısınız? Yer boşaldı, ayakta kalmayınız isterseniz, lütfen!” dedi.

İhtimal vermiyordum, ama o ses beni etkileyen, “Kızım” dediğim o genç kızın, daha doğrusu o genç bayanın sesi olsun diliyordum. Monoton(35) dünyamda bugüne değin hiç hissetmediğim öyle ahenkli(36) bir sesti ki o…

Yanılmamıştım. Dua etmiş olsam duam ancak bu kadar gerçekleşebilirdi, çabuk, tez veya benzeri vasıflara kalmaksızın. Yanına oturdum.

Fısıltı ile belki de çekinerek, iki tarafını kontrol ederek sordu;

“Polis misiniz?”

Zekâsına, anlayışına hayran olmamam mümkün değildi. Böyle durumlarda ya salak(37) gibi davranmak, ya da duymamış olmak öğretilmişti bize. Ben ikinci şıkkı(38) tercih ettim.

“Rahmetli eşim, polisti de!”

“Sivil?”

“Evet!”

“Ne zaman şehit oldu?”

“Şehit demedim ki!”

“Bizim yaşlarda şehit olmadan, ya da hakkı dolup da emekli olarak ölen polis o kadar azdır ki? Hatta yoktur, desem?”

“Haklısınız!”

“Adı neydi beyinizin?”

“Işın!”

“1966, Baş Komiser Işın mı?”

“Evet, ama siz nereden biliyorsunuz?”

“Onun şehit olduğu operasyonda beraberdik, yaklaşık iki buçuk, üç yıl kadar önce. Ben sağ kaldım, ama onunla birlikte iki genç kardeşimizi daha yitirdik, başımız sağ olsun!”

“Işın’ı kaybedeli tamı tamına otuz ay on dört gün oldu. Dileklerinize ‘Allah razı olsun!’ diyorum. Benim durağıma geldik, izninizle.”

“Yaranızı deştim, acınızı yineledim. İster misiniz evinize kadar acınızı paylaşmaya yardımcı olayım?”

“Hayhay, memnuniyetle. Ancak evime çeyrek kala; ‘Ayrılalım!’ dersem gücenmezsiniz değil mi? Kimsenin ağzı torba değil ki, büzesin! ‘Dul kadın, kocası öleli iki yıl oldu, hemen bulmuş birini!’ diye lekelerler çünkü insanı. İnsanlar sorup-soruşturmadan, anlayıp-dinlemeden, konuşma hakkı bile vermeden bunun için kendilerini yetkili ya da sorumlu sanırlar. Aslında sorunludurlar hâlbuki. Özür dilerim, mahcup olarak(39) mecburum bu dileğim için, kusura bakmayın, lütfen! İster misiniz bir meslektaşınızın dul eşine söz gelmesini? İstemezsiniz her hal!”

“Anlıyorum. Siz hiç üzülmeyin lütfen, işaret ettiğiniz anda hemen yolun karşı tarafına geçip yolumu değiştireceğim efendim, söz verince bizim sınıf insanlarının, yani polislerin sözlerini tuttuklarını bilirsiniz, sanırım!”

Yola koyulduk, sessiz, sakin, ay ışığında, görenlerin belki de utangaç iki âşık gibi diyebileceği şekilde, aramızda otuz santimlik mesafe var olarak, ama iki yalnız gibi konuşmadan, uzaktan uzağa ve fakat yakın gibi.

Duyulan sadece ayak seslerimizdi, yanlış anlaşılmaması gereken. Ne onun ayağında “Küt! Küt!” ses çıkaran topuklu ayakkabılar vardı, ne de benim ayağımda tahta topuklu mokasenler(40)… “Rüzgâr uyumuş, ay dalıyor her taraf ıssız!”(41) dı:

“Burası, karşıdaki apartmanın üçüncü katı benim evim, ıssız. Ailelerimizin rızaları hilâflarına(42) evlenmiştik Işın’la. İkinci senemizin doluşunun altı ay sonrasında, on dört günü de var söylediğim gibi o, ayrıldı benden, ayrılan ailelerimiz, bizi defterlerinden silen en yakınlarımız gibi. Cenazesinde bile aileler “Allah rahmet etsin, başın sağ olsun!” gibi teselli kelimelerini sakındılar benden ve birbirinden. Razı olmuşluk, ya da “Söylemiştik, değil mi?” sitemi(43), hatta kinayesi(43) gizli idi, söz ve davranışlarında. Ve ben yalnızım, onunla başlayan yaşamımın onu yitirişimle yalnızlığa devamsızlığını prensip edindiğim gibi. Dediğim üzere, yolum bitti benim, teşekkür ederim. İyi geceler! Allah rahatlık versin!”

“Bu; basit bir ‘Allahaısmarladık!’ olmamalı diye düşündüğümü tekrar görmek ve teselli etmek, olmak istediğimi söylesem size, yalan olur bu. Çünkü ben Işın gibi yapmak yerine, arkamda bir sevdiğimi, çocuk ya da çocuklarımı bırakarak göçmeyi beynime sığdıramadığım için evlenmeyi düşünmemiştim, hem hiç bile.”

 Bu sözü söyledim, ama anlamı neydi, şu an ben de bilmiyorum, o yosun yeşili gözlerin etkisinde kalmıştım herhalde.

Sesini çıkarmadı önüne bakarken. Daha sonra elini uzattı;

“Allaha ısmarladık. Sizi tanıdığıma memnun oldum!”

“Bir vakitler bir aklı evvel(44) ‘Kurşun atan da, atılan da bizdendir!’ gibi bir söz etmişti. Aslında gündüz ya da bugün kurşun atılan kişi, gece ya da yarın kurşun atan oluyor da kimse farkında olmuyor.”

Nefes almam zorunluydu, çünkü doluydum;

“Ve üstüne üstlük bu; hiç kimse tarafından garanti edilmiyor, edilemiyor. Şehit dediklerimiz de, bir başka isimle andıklarımız da ne yoluna gittiklerini bilmiyorlar. Geride kalanların söyledikleri ise, malûm; ‘Vatan sağ olsun!’ Bu nedenle beni tanımamış, bilmemiş olmanız, bir bakıma ‘Sizin için iyi olur!’ diye düşünmekteyim ve yollarımızı burada temelli olarak ayırıp ‘Allahaısmarladık!’ deme dileğinize katılıyorum.”

Elimi uzatmadım, belki sıcaklığını hissetmek ayrılışımı zorlaştırır diye düşünmüştüm.

“Yani siz beni tanımamış olduğunuz intibaını(45) mı vermek istiyorsunuz bana?”

“Tanımadım ki!”

“Oysa yetenek ve imkânlarınızla beni tanımanız o kadar kolay ki, hem tüm şeceremle(46). Eşimin arkadaşları vasıtasıyla sizi tarif ederek benim de sizi ismen bulmam o kadar kolay. Bilmem anlatabildim mi? Hem biliyorsunuz; ‘Ölenle ölünmez!’ Ama ölmekten de korkmuyorum, keşke kolay olsa ölmek, bu; ona, yani sevdiğime kavuşmanın da kolay olduğunun göstergesi olurdu!”

“Ben sizi soruşturmayacağım o zaman, söz. Siz beni aramak ister, aramak dertleşmek isterseniz arayın beni.”

 Bir direk ışığının altında cebimden çıkardığım kâğıda yazdım telefon numaralarımı ve ev adresimi.

“Hini hacette(47) lâzım olur belki, cep telefon numaramı da yazayım, genelde kapalı olur, ama bazen açık olduğu zamanlara da rastlayabilirsiniz. Niçin kapalı kalması gerektiğini de siz biliyorsunuz zaten, değil mi? Kod adım; Eren. Ama siz Türker ya da Berker derseniz anında cevaplarım sizi. Çünkü beni ancak Türker ya da Berker olarak bilenler beni bu isimlerimden biri ile çağırır. Ben de bir meslektaşımın dul kalan sevgili eşinden asla saklamam, saklayamam kendimi, her ne olursa olsun. Eğer ona, yani karşımdakine, ya da onun yanındakine beni tanımış olmaları dolaysıyla zarar gelecek olursa o zaman sakınırım ben, beni onlardan.”

“Sağ olun, bazı şeyleri unutmak o kadar zordur ki!”

“Meselâ?”

“Meselâ sizi!”

“O halde gerektiği zaman beni hatırlayın, her ne şekil olursa olsun, düşüncelerinizde. Ve bağışlayın lütfen efendim, önce 1966 Rahmetli Işın Baş Komiserimle tanışmış olmanıza gıpta ediyorum(48) şu anda desem...”

“O; muhteşem, çok iyi bir insandı, sevdiğimdi, kocamdı, kanımdı, canımdı, ama beni yalnız bırakacak kadar da görevinin adamı, dünyalıktı yani. Allah rahmet etsin. Oysa ne güzel sözdü değil mi; ‘Hiç ölmeyecekmiş gibi bugün için, yarın ölecekmiş gibi ahret için yaşa!(49)’ denilmesi. Işın hep vatanı, ülkesi için yaşadı, savaştı, çok zaman beni bile unutacak kadar. ‘Demek ki beni gereğine göre ve gereğince sevmemiş, sevememiş!’ desem, haksızlık mı etmiş olurum ki ona karşı?”

Ne diyebilirdim ki? Başımı eğdim sessizce. Adım gibi biliyordum ki; Işın, eşini vatan sevgisi dışında her şeyden çok sevmişti ve sevecekti de belki!

Zaman çok dardı, sevmek-sevilmek, ya da umut edememek-umut etmek için belki. Nefret etsek desek, sevilmekle ilintili olarak, belki de cevap daha kolay olur, olabilirdi de. Çünkü “Kalbe dolan o ilk bakış unutulmaz(50)” idi. İstesem de, istemesem de…

Arkasından bakakaldım, apartmanına yönelinceye, hatta kapıdan içeriye girinceye kadar etrafımı kolaçan etmek(51) görevimdi sanki. Ve gerçektir ki; bugüne, şu ana kadar hiç, ama hiç hissetmediğim duygular içindeydim.

Bana bir şeyler oluyor gibiydi, bana bir şeyler olması için kendimi başıboş(52) bırakmıştım. Ve sorular ardı ardına birikmeye başladı beynimde; “Kim, ne, ne için, niye, niçin? Adı-sanı ne, ne yer, ne içer, nasıl geçinir, nasıl geçirir günlerini, karşılaştığımızda nereden, niçin geliyor olabilirdi ki?”

“Ah! Arasa! Ah! Hemen arasa!” diye düşünmeye başladım.

Allah bazen oldukça meşgul olurdu ya, dualar, dilekler ulaşmazdı kendine doğrudan doğruya. Ya da dua ve dilekleri götürenler, sunanlar tembel olurdu, ulaşmazdı dilekler-dualar vaktinde kendine Allah’ın. O da, kendine ulaşmayan dilekleri-duaları nasıl kabul etsindi ki?

Bazen de ışık hızı ile mi ne denirse, hiss-i kabl-el-vuku(53) ile mi denirse öylesine çabuk ulaşırdı ki dilekler de, dualar da Allah’a? Âşık mı olmuştum? Hem de hemen.

Ama… Ama… İşte bu “Amalar” bitmek bilmiyor, sabrımı silkeliyordu:

 “Aşkın doğrusu yanlışı yoktur, zaten aşkın kendisi doğrudur.(54)

“Aşk, şimdi zamanı değil diye beklemeyi bilmektir. Sabırdır. (54)

Tanrı, vakit geçirmeksizin kabul etmişti benim, ya da şifreli adımla Eren’in duasını. Abartı(55) mı? Peki öyleyse, “Yürünmekle aşınmayan yolları(56)” bitirip evime geleceğim vakte kadar beklemişti beni Tanrı desem, yanlış mı olurdu düşüncelerim?

Tanrı, kapıdan girip de; anne ve babama, yani tonton büyüklerime; “Nasılsınızlar?” diyemeden, elimi-yüzümü bile yıkamadan çaldırmıştı ev telefonumuzu. Umut var olmaya(57) bile umut var değildim ki; “Hayırdır inşallah!” diyerek açmaya yöneldim telefonu.

Ufukta yeni bir görev, yeni bir operasyon kokusu yoktu, ama belli mi olurdu ki? Patronlar; “Gel!” derdi, giderdim ve tebligat(58) yüzüme karşı yapılırdı, hem de gereği anında istenerek.

Anneme-babama kısaca; zaman hangi zaman olursa olsun, “Bana doyum olmaz!” bile diyemez, görevliler ulaştırırdı anne-babama benimle ilgili haberi, o da usturupluca(59).

“Gece nöbeti var!” denirdi, ya da “Çiçekler açtı!” veyahut da; “Çiçek toplamaya gitti!” gibi. Anlaşılırdı, anlatılmak istenilen!

Yorgundum, hem fiziksel olarak, hem düşüncelerimin ağırlığından. Felsefe ve prensip olarak karşımdaki ses vermeden cevaplamazdım telefonu;

“Türker? Berker?” Biraz durduktan sonra “Eren?” dedi bir ses. Sanki özlem dolu gibiydi. Bu sesi telefonda ilk defa duyuyordum; “O; mutlaka!” diye geçirdim içimden, tedbiri de elden bırakmadım, sorarcasına;

“Evet?”

“Çok mu acele ettim?”

“Ne demek? Bir de isminizi bağışlasaydınız Bayan Işın?”

“O her zaman sizin de dediğiniz gibi öyle çağırırdı beni, siz de hep böyle çağırın beni, müteveffa(60) eşimin adıyla anılırsam mutlu olurum.”

İçimden; “Bir de bana sor!” demek geçti. Kaybettiğim bir arkadaşımın acısını hissederken yasaklamak istediğim halde, gönlümde oluşan duygular. Yoo! Yoo! Düpedüz sapıktım bu konuda ben, ya da ne ad verilirse verilsin, manyaklık(61) gibi bir şey.

Bir söz geçti aklımdan; “Aşkın zamanını biz ayarlayabilseydik eğer ve kime, ne zaman ve neden âşık olduğumuzu anlayabilseydik, aşkın sırrını da çözerdik herhalde. Ama o zaman da aşkın insanı alıp götüren büyüsü tamamen kaybolurdu. (54)

“Peki, Işın Hanım!”

“Yalnızlığınızdan cesaret aldım. Yarın size uygun bir vakitte beni dinlemenizi isteyebilir miyim sizden? Çevremde dost olarak kimsem yok. Hatıralarım, birikmiş ya da birikmeye bile fırsat bulamamış hatıralarım bunalttı beni. Bir çay içimi beni dinleyin, içimi boşaltayım desem…”

“Ne demek Işın Hanım? Siz ne zaman, nerede derseniz ben orada olurum ve dinlerim sizi. Siz belirleyin yeri ve zamanı, lütfen!”

Işın Hanımın cevabını dinlerken babam geldi yanıma, gene şifreli konuştuğumu düşünmüştü. Tereddütle,

“Yeni bir görev mi oğlum, yine ‘Çiçek toplamaya’ mı gönderiyorlar seni?” diye sordu.

“Yok babacığım, yeni bir şey yok, şimdilik de haberin olmaması gereken şeyler…”

Göğsünün rahatlamış gibi inişini hissettim babamın, soluğunu verirken.

“Yarın bir an önce ve hemen gelsin!” dileğindeydim. Her zaman hazırlıklı olmamız gerektiğinden dolayı içki içemezdik, sigara yasaktı zaten ve koltuğumuzun altının her zaman dolu ve hazır olması gerekti, tabii kulaklarımızın, gözlerimizin, burnumuzun, el ve ayaklarımızın da.”

Bir meyve tabağı hazırlayıp televizyonun karşısında yarını pinekleyerek(62) beklemek ve erkence uyku moduna geçmek dışında hiçbir işim yoktu…

“Konuya doğrudan mı gireyim, yoksa özetleyeyim mi demek istediklerimi?...”

Mümkün olduğunca, imkânlar elverdiğince daha fazla süre beraber olmak, gözlerine bakmak, kokusunu duymak, hatta dokunup sıcaklığını hissetmek istiyordum. Bu nedenle; “Kısa kes, Aydın Havası olsun(63)”, gibi ya da benzeri bir şey söylemem, mümkün müydü?

“Sıkma kendini! İçinden nasıl geliyorsa, nasıl diliyor ve istiyorsan öyle anlat Işın Hanım. Ve ne yardım istersen ölen eşin, yani kardeşim saydığım kişi için söyle ve mutlaka yardımcı olacağımı bil!”

“O zaman ilk yardımın; kısa, kesin ve net olarak ‘Hanım’ sözünü bırakarak ‘Işın’ demek olsun ismim. Hatta gerçek ismimi söyleyeyim; Işıl. Işın’la bizi birbirimize çeken şeylerden biri de isimlerimizin yakınlığı ve yakışıklığı olsa gerekti. O gitti, ismini yadigâr(64) olarak bırakarak bende, bense tüketmekte sıkıntı çektiğim gayesiz bir yaşamı onsuz olduğum için katletmek(65) çabası içindeyim!”

“Daha önce böyle, hiç de iyi olmayan sözlerin dudaklarınıza hiç yakışmadığını söyleyen oldu mu? Hatırlamağa çalışın!”

“Hayır, ilk defa bu sözleri söyledim ve yaşamımda ilk defa bu sözlerin yakışmadığı şimdi söylendi bana.”

Dudakları çekmişti dikkatimi ilk defa, yüzüne dikkatli bakarken. Sonra burnu, kulakları, saçları ve…”

“Ne? Ne oluyor? Niye öyle dikkatli bakıyorsun?” anlamında, ya da tekrar “Ne?” diye sorar gibi kafasını salladı! Mimiklerle(66) anlatılamayacak bir biçimde.

Kopya çekerken yakalanmış bir öğrenci şaşkınlığı ile hemen arkasındaki garsona işaret ediyormuş tavrını takındım. Yakalanmış mıydım?

Tabii ki “Evet!” Karşımdaki hem zeki, hem de akıllı bir kadındı ve bakışların anlamını anlamayacak kadar bön(67) olamazdı, ama yargısızdı. Beni bu düşünce bunalımından kurtarmasının gerekliliği ile;

“Başlayayım mı?” dedi.

“Affedersin!” dedim.

Aynı soruş ve bakış tarzını “Ne?” dercesine tekrarladı;

“Neden?”

“Bilmiyorum.”

“Sanırım, öğreneceğim!”

“Keşke…”

“Keşke kelimesi insanların en son kullanacağı bir kelime olsa gerek, pişmanlık, nedamet(68) anlatan. Sizin böyle bir sorununuz olmadığına inanıyorum. Yoksa yanılıyor muyum? Yanılmıyorsam, ‘Sözünüzü geri alın!’, desem…”

“Demedim farz et!”

Hemen de affedilmiş düşüncesini yaşayarak samimi oluvermiştim.

“İşim yok, gücüm yok! Daha doğrusu var da, yok. Işın, Üniversite mezunu olmama rağmen çalışmamı asla düşünmemiş ve çalışmama izin vermemişti. O yokken, o görevdeyken, yalnızlığımı hep yalnızlığımla paylaşırdım. O varken, dünyalar benimdi, bizimdi. O beni bırakıp gittikten sonra da çalışmayı hiç düşünmedim. Belki yalnızlığımın tedavisi için, fiziksel olarak çalışırsam yararı olur diye düşündüm. Paraya ihtiyacım yoktu, çalışmamı gerektirecek. Eşimden bana kalan şehit maaşı, eşime daha çok öncelerden ailesinin bağışlayıp da bana kalan ev yetiyordu yaşamım için. Sıkmıyorum değil mi seni?”

Hem soruyor, hem de suskunluğumuzda sorusunun cevabını kendi veriyor gibiydi.

“Yalnızlığımın tedavisi, bunalımımın ötelenmesi için destek almam gerek mutlaka. Bunu biliyorum, ama eşimin bir meslektaşının önceden fikrini alıp daha sonra bir Psikiyatra(69) gitmemin yararlı olacağını düşündüm. Ne dersiniz?”

“Birincisi; beni sıkmadığınızı bilmenizi isterim. İkincisi; Psikiyatra gitmeyi düşünecek kadar sizi bunaltan şey ne? Sadece eşinizi kaybetmiş olmanın bunalımı mı? Bunu öğrenmek ve ondan sonra öneride bulunmak isterim.”

“Yüksek tahsilliyim, dedim. Işın’ı kaybettikten sonra evde oturmak bunaltıyordu beni. Yaptığım tahsil nedeniyle konum gereği, meccani(70) olarak, Çocuk Bakım Evlerinde, Çocuk Yuvalarında, Huzur Evlerinde, Düşkünler Yurtlarında ve Yetiştirme Yurtlarında işler edindim kendime, maddi ve manevi tüm yükümlülükleri de karşılık beklemeden karşılayarak…”

“Dinliyorum, devam edin lütfen!”

“Biliyorsunuz bazen öğretmenlerle, bazen Müdürlerle, bazen düşkünlerle diyalogumuz, konuşmalarımız olur, siz istemeseniz de, aklınızdan geçmese de konular sapar, bazen gerçekleri söylemek istemeseniz, gizlemek isteseniz bile gerçekleriniz kendiliğinden ortaya çıkar…”

“Ne gibi?”

“Örneğin elimdeki bu yüzükler gibi. Biri ölen eşimin, biri benim. Her zaman ona bağlılığımın devamı gibi parmağımda taşıyor, sohbet ediyor, öpüyorum, kokluyorum onları. Ondan kalan fotoğraflarımız dışında bana kalan tek hatıra bu yüzük. İstemedi çocuğumuzun olmasını hemen. Biraz utanarak devam edeceğim öyküme, ama bunaldım, saygıyla dinleyeceğinize inancım var, bu nedenle devam ediyorum. Bebek sahibi olmak konusunda ‘Daha vakti var!’ demişti başlangıçta ve şehit olduğu günkü operasyona giderken de; ‘Dönüşte; inşallah-maşallah!’ demişti, alay eder gibi. Oysa ben inanmıştım, ‘Bebeğimiz olacak!’ diye. O ise beni ben başıma, yalnız, yapayalnız bırakıp gitmeyi yeğledi.”

“Takdir-i ilâhi(71), hayır ve şer Allah’tan ve biliyorsunuz her canlı ölümü tadacaktır(72). Keşke elimden bir şey, ya da bir şeyler gelse, gelebilseydi. Umutlarınızı bilseydim, operasyonda onun safında, onun yerine, onun yerinde ben olmayı bile düşünebilirdim, şimdi “Tüh! Tuh! Keşke!” demenin hiç anlamı yok!”

“Bir gün öleceğini kim bilir ki? İşte dediğiniz gibi takdir-i ilâhi; ‘Belâ, ya da kaza hangisi ise, işte geliyorum!’ demez şeklinde gerçekleşti benim için. Şimdi diyeceksiniz ki; ‘Nasıl?’ Şöyle ki; Çocuk Yurdunun Müdiresi, anlamayacakmışım gibi önce ufak ufak kurcalayıcı sorular sordu. Niyetim için ağzımı aradı. Soruşturmasına devam etti daha sonraları. Beni şöyle-böyle tanıdıktan sonra, lâmıma-cimime(73) kadar tanımak için detaylı(74), hatta mahreme(75) kaçacak kadar sorulara yöneldi. Anlamaz mıydım niyetini, ya da baklayı sonradan kim için ağzından kaçıracağını?”

“Mümkün mü?”

“Mümkün değildi tabii. Demin, gözlerime bakarak arkamdaki garsonu çağırdığını söylemiştin. Garsonu çağırmadığını nasıl anladıysam, o soruşturmaların sonucunu da anlamıştım, ama adayın kim olduğunu, teklifin ne olacağını tahmin edemiyordum. Aday; Müdire Hanımın kardeşi imiş meğerse… O gün tanıştırmak için okula çağırmış kardeşini. Beni bir de ‘Dünya Gözü ile görmesi(76)’ hatta beğenmesi için. Düşünebiliyor musunuz?”

“Bu kadarı da fazla dememek için sabrediyorum. Her neyse, ben sözlerinizi bölmeyeyim, siz rahatlayıncaya kadar, “Eteğinizdeki taşların tümünü dökünceye kadar(77)” devam edin, ondan sonra da bazı sıkıntılarınızı giderebilmem için bana izin verin, lütfen!”

“Daha bitmedi ki! Sanırım yapmak istedikleriniz için izin istemenize bile gerek kalmayacak, bir meslektaşınızın, dul eşine teklif edilenler için. İşin iğrençliğini anlatmam gerek, yoksa bu kahırla yaşamam bir kez daha imkânsızlaşacak. Şehit eşimden aldığım maaş kesilmesin diye evli gibi olacakmışız, ama evli olmayacakmışız! Bakar mısınız şu densizliğe(78)? Evim var ya, şehit eşi maaşım var ya ve de odalık(79) bir de karı… Oh ne âlâ memleket, boş gezenin boş kalfası(80), ağzı açık ayran delisi(81) için. Benim için ne beis(82) olabilirmiş ki, ya da olacakmışmış ki? Affedersiniz, inanın başka türlü bir cümle kurmakta zorlanıyorum, ayıp olacak diye; sanki kocasızlıktan ölüyordum, tövbe(83), tövbe! Yaşantımın bu noktasına siz girdiniz işte. O akşam Halk Otobüsüne bindiğimde; daha önce belâ gelmemiş gibisine, haber vermeden ikinci kez belâ benimle katmerlice(84) uğraşmak isteğindeydi, sanki. İyi ki siz vardınız, bir kez daha şükran borçluyum, demek isterim.”

Nefes alırmış gibi, ya da söyleyeceklerini söylemiş olarak rahatlamış gibi durdu bir süre, soğumuş çayından bir yudum aldı sonra. Neden mi soğumuştu çayı? Çünkü ben çayımı içip bitirmiştim ve garson bardağı alırken, “Sonra tekrar!” anlamında işaret etmiştim. Devam etti Işıl;

“Durgunluğum, şaşkınlığım, yardım dileyen bakışlarım onun içindi, tıpkı şimdiki gibi. Çünkü Işın gibi, aynı bakış, aynı kararlılık ve şakaklarınızdaki aynı kıpırdanışlarla polis olduğunuzu saklamanıza rağmen belli etmiştiniz kendinizi bana, bir polis eşine yani. Yine de söylemediniz, söylememek, saklamak için direndiniz. Şimdi söyle Türker, bu kadar olumsuzluktan sonra Psikiyatr gerekli değil mi bana? Bunaldım, hem çok bunaldım. Aklıma gelmişken hemen sorayım; Türker ismini mi, Berker ismini mi daha çok kullanıyorsunuz? Hani Mehmet Emin gibi, Hüseyin Efendi gibi, Hacı Osman gibi kalıplaşmış bir isim olsa devam ederim beraber söylemeye, ama bir gerekçesi olsa gerek diye, sorayım istedim.”

“Anne ve babamın arzuları, ikisini de kullanıyorum, hangisi denk gelirse. Üstünde durmayın isimlerimin. Galiba çayınız soğudu, tazelesinler mi? Hem eğer içerseniz, ben de bir tane daha içerim!”

“Evet, lütfen!”

“Sözlerini sakınmadan cevaplayayım mı?”

“Tabii ki evet!”

“Sana yöneltilen teklif tek kelimeyle… Affedersin, ‘Kem söz sahibine aittir’ derler, dudaklarımın ucuna kadar gelen o kelime yerine haydi ‘İğrenç(85)!’ diyeyim basitçe. Sanırım sözlerinizle derslerini almışlardır. Fakat… Siz sadece o okulun adını verin bana ve kalanına karışmayın isterseniz…”

“İtle-kopukla uğraştığınızı da biliyorum o geceden, ama hiç gereği yok, ellerinizi kirletmeye. Onlar derslerini zaten aldılar sözlerimden, ama olan o masum çocuklara oldu. Çünkü bundan sonra o yuvaya gitmemi ve o Müdire Hanımla görüşmemi hiçbir güç mecbur edemez bana. Olay bitmiştir, benim için.”

Sıcaklığını hissetmemin tam vakti idi. Eline uzandım, çekmedi elini, tebrik eder gibi salladım masanın üstünde. Dudaklarıma götürmemi ister gibi uzattı elini.

Kaçırmak istemezdim bana sunulan bu fırsatı. Öptüm elini, yerine koyarken geri.

“Tebrik ederim. Kendini davranışınla rahatlattığına göre, bence Psikiyatr ya da Psikologa(69) ihtiyacın yok demektir, en basitinden ben böyle düşünüyorum. Başkaca önereceğim bir şey de yok. Sadece, eğer iznin olursa bir yemek ısmarlamak isterim size. Öyle âlâlı-vâlâlı(86) değil, bir döner, ya da bir kebap artı bir tatlı gibi örneğin. Tercih eder miydiniz?”

“Olur, neden olmasın ki?”

O; öylesine güzeldi ki! Bu güzelliği tarif etmeğe kalkışsam bu; o güzelliğe haksızlık olurdu, o güzelliği eksiltir, eskitirdim. Güzellik varsa hem tarife de gerek yoktu ki, gönül görmez miydi onu tüm varlığıyla?

Hele ki o güzellik sevgi ile süslenmişse. Çünkü her ne şekilde, her kim ne düşünürse düşünsün, sevgide beden dili değil, gözlerin dili vardır. Ben bunu mu sunmuştum, yoksa bunu sunmak arzusunu mu yaşamıştım gönlümce, teklifimde?

Hem bilindiği gibi çocuklar için söylenilmiş olsa da; büyükler için de söylendiğini varsayabiliriz; “Oyun oynamak için (çocukların) birbirlerine tanımaya ihtiyaçları yoktur.(54)” Hayat da, geniş bir boyutta irdelemeğe(87) kalkışırsak bir oyun değil midir ki?

Ayrıca; “Kişiler aynı yolu adımlamağa kalkışmışlarsa ve yahut da içlerinden geçirmiş, müşterekliği benimsemişlerse birlikte yürüdükleri zaman adımlarının birbirine uyup uymadığına bakmazlardı ki!(46)

“Çekinmezsiniz, değil mi? Daha dün bir, bugün iki(88) değil mi, şehit arkadaşımın eşi?”

“Sanırım Işın olumsuz bir şeyler söylemezdi, bu teklifiniz için!”

Tam bu sırada cep telefonum çaldı, özür dileyerek açtım numarayı görünce; Patronum(!) kısaca;

“Hemen gel!” dedi.

“Özür dilerim! Hemen gitmem gerek!”

Sözümü tamamlamama fırsat bırakmadı, kolumdan tutarken;

“Ne olur gitme! Işın gitti, dönmedi, içimde beni yanıltmasını istediğim bir his var. Eşimi kaybettim, bir dostun acısını daha taşımaya yüreğimin gücü yetmeyecek, güçsüz kalacağım, ne olur gitme!”

“Ama bu benim görevim, kazandığımı hak etmeliyim!”

“Seni durdurmak için hiç mi şansım yok?”

“Dönersem benim şansım olur mu?”

“Gözlerime bakışın gibi mi?”

“Evet!”

“Söz!”

“O halde bekle! Sanırım döneceğim. En basitinden dönmek için bir sebebim, bir arzum var şimdi. Daha doğrusu geri dönmek istiyorum. O şiirin o dizesi bana göre değil; ‘Bekleyenim olsa da, razıyım kavuşmasam(89)!’ diyen.”

Elini uzattı tekrar, öpmemi istercesine. Geri çeviremezdim. Sıcaklığını tüm mevcudiyetimde hissettim.

İnsan bir gün içinde bütün mevcudiyetini aynı sıcaklıkla doldurabilir, kendini teslim edebilir miydi? Ya da kitapları yazanların, yazılanların bir yanlışı mı vardı? İlk görüşte, ilk dokunuşta, ilk selâmlaşmada aşk? Hadi canım sen de!

Bir bakışta, bir görüşte aşk değil de ihtiyaç mı demeliydik ikimizin de hissettiğine, gönlümüzün açlığı nedeniyle, bedenimizin, cismimizin değil? Ben yıllar boyunca, o bir çınarını yitirmiş, tüm varlığını kaybetmiş biri olarak üç yıla yakın bir zamandır yalnızdık.

O şefkat arıyordu, ben sevgi. Bunların birleşimi aşk olabilir miydi? Bir isim vermek gerektiyse bu isimle anılabilirdi müşterek olduğuna inandığımız duygularımız. Ya da meselâ; sevginin “Sev” hecesi ile şefkatin “Kat” hecesini birleştirip biz buna “Sevkat” ismini de verebilirdik ve bu bizim için, sevginin, şefkatin ve de dahi aşkın tarifi de olabilirdi.

Neden olmasındı ki? Bektaşi’nin abdestsiz namaz kılıp da “Ben kıldım oldu!” dediği gibi ben de duygularımızı “Sevkat” diye özdeşleştirdim, kısaca; “Sevgi katılsın!” der gibi aşk yerine. Bence de oldu!

Çünkü… Çünkü demeyeyim de direk olarak ve de doğrudan doğruya fısıldayayım duygularımı bir beste ile; “Unutulmaz adınla, dudakta kal sevgilim!(80)

Eve bile uğramadan görev yerime geldiğimde, sürprizlere her zaman hazır olan bedenim, görev için “Emret komutanım!” modunda idi. Pek netameli(91) görünmemekle beraber, görevim kolay da değildi. Amirlerim evime haber vermişti: “Oğlunuz bu gece nöbetçi”, ya da “Görevli” diye.

Bizimkiler anlamıştı. Ancak Işıl’ın kocasından kalma bilgi kırıntılarıyla aynı düşünceleri yaşaması mümkün değildi.

Bir bakıma kaba bir benzetme olabilirdi belki düşüncesi; “Saldım çayıra, Mevlâ kayıra(92)” der gibi.

Operasyon(93) düşüncelerimizdeki gibi olmadı. Allah’a şükür kaybımız olmamıştı, ama ben sağ bacağımdan önemli ve çok kötü bir darbe almıştım. Gerçekte hissetmiyor, dokunmaya çekiniyordum, kanımın çekildiğini hissederken;

“Çabuk bir şeyler bağlayın, ya kan kaybından, ya da tetanostan(94) gidecek Baş Komiser ‘Hiç kaybımız yok!” diye bağıran ses, en son duyduğum ses oldu, karanlıklara yönelirken…

Bir ses geldi kulaklarıma uzaklardan, “Kıpırdamak istemedi göz kapaklarım(95)”.

Elimde bir sıcaklık, bir el, bu eli desteklediğine inandığım damlalar halindeki sıcaklıklar peş peşe belki de engellenmeyen, kulaklarımda dualarla yankılanan hıçkırık sesleri…

“Allah’ım bana bağışla! Karanlıklardan sonra aydınlığa kavuştum derken karartma yeniden dünyamı. Bir anda sevdim, bana bir şeyler oldu, vazgeçemem dediğim. Bir ayak kaybıyla kurtulsun, katılsın dünyama yeniden. Ben ona el olurum, ayak olurum, sevgili-karı olurum. O isterse çocuğunu da doğururum. Bağışla onu bana Tanrı’m!”

Ayağıma yokladım, beden diliyle. Eksikti. Ama ne kadarı eksikti bilemezdim. Hem ne kadarının eksik olduğu sorun değildi, neden düşüneydim ki kalanını? Beni yıkacak olgu, aktif(96) görevimi yitirmiş olmamdı sadece, bu eksiklikle.

Sesi yankılanıyordu kulaklarımda. Elini, sıcaklığını hissediyordum ellerimde, gözlerim kapalı, kaç günlerdir karanlıklarda yaşadığımı bilmeden.

Ameliyattır, şudur-budur hiç kalmamıştı belleğimde, bir gıdım(97) kadar bile. Gözlerimi açmak istemiyor, dualarını tüm mevcudiyetimle tekrar tekrar duymayı istiyordum.

Nefesini duyuyordum yanaklarımda. Serinlik dolaşıyordu alnımda bir bezle, su, belki de zemzem(98), ya da kolonya, kokusuz. Dudaklarımda aynı serinlik vardı, bu bildiğim bir tattı, bir damla, bir damlacık ya da.

Rabb’ım, su bu kadar mı tatlıydı? Nimetinin yüceliğini bu anda, böylesine fark etmiştim sanki yaşadığım bu ana kadar. O ses çağlamaya devam etti;

“Rabb’ım, belki kulluk görevimi, istediğince, yeterince yerine getiremedim. Bu dar zamanımda sana riyakârlık(99) yapıp, “şöyle yapcam-böyle etcem” diye yalakalık(100) yapmayı da düşünmüyorum. Ama senin, sana inananların dualarını kabul ettiğini biliyorum. Mutlaka bir can alman gerekse, benimkini al lütfen, ona kıyma. İyi, çok iyi biri o. Gülmemiş bugüne değin. İznin olursa ben güldüreyim isterim, beraber yaşarsak. Ama bir cana ihtiyacın varsa onu bırak, beni al, lütfen. Hem yalvarırım. Beni bir ikinci dünyanın yıkılışına şahit edip de, sana asi olmama, sana isyan etmeme izin verme Allah’ım, ne olur?”

Işık doluyor gibiydi gözlerime, oysa ben bende değildim gibi. Benim yaşamım sadece o seste idi çağlayan;

“Başka nasıl yalvarırım ki sana Allah’ım? Ben sevgiyi tattım, sana şükranım sonsuz. O; sevmese de olur beni. Benim sevgim ikimize de yeter çünkü biliyorum, inanıyorum, hem ilk “Kızım!” dediği andan beri, gözlerimde kendini yaşarken, yalan söylemekte bile acemiliği gibi. Uyansın artık Allah’ım. Beni görsün. Ona; onsuz olamayacağımı söyleyeyim, tıpkı şarkıdaki gibi; ‘Seni ne çok sevdiğimi bilemezsin!(101)’ diyerek

Ve devam etti;

“Hemen bu görevden ayrıl, başka bir iş bul, beni ben başıma bırakma!”

Devam etti düşüncelerinde tekrar;

“Ben aşkın, âşık olmanın tarifini de, izahını da bilmiyorum, bilmiyordum. Sevdim mi? Belki ilkinde sevgi değil, saygıya dayanan birliktelik vardı. Aşk mıydı? Vallahi hayır idi, Işın’la beraberliğimiz. Biz bizi, birbirimize lâyık görmüştük herhalde. Ama bu; vazgeçilmezlikti benim için. Yaşamak, ya da sona erişmek gibi… Aşk, gecenin bir vaktinde;Sen uyu, benim gitmem gerek dediğinizde, uyanık kalıp seni biraz daha görmeyi tercih ederim(54)’ cevabını almaktı. Sıcaklıktı. Aşk, ‘Hoşça kal!’ dedikten sonra tekrar karşılaşacağını bilmekti. Kaderdi.(54)

Bu yalvarışlara, bu sözlere, bu dileklere kayıtsız kalamazdım artık. Gözlerimi aralarken, avucumdaki elini sıktım;

“Zaten bu bacakla bundan sonra beni pasif göreve(96) verirler!”

“Allah’ım şükürler olsun, kendine geldin! İyi misin çabuk söyle!”

“Sözlerinin, yalvarışlarının başlangıcından beri hem!”

“Nasıl?”

“Çocuğunu, cinsiyeti ne olursa olsun ‘Sevkat’ ismini vereceğim çocuğunu doğururum, sözünün en can alıcı cümlen olduğunu söylesem!”

“Hain!” dedi, elini kaldırdı tokat atmak ister gibi, kıyamadı yavaş yavaş indirip yanağımı okşarken fısıldadı;

“Seninim! Sonumuza, sona kadar!”

 

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Öncelikle belirtmeliyim ki öykünün bir kısım bölümlerinde eşimin engin bilgilerinden, ağabeyimin ve kardeşimin yaşamış oldukları heyecanlardan faydalandım (Ağabey ve kardeş dediklerim; bu vasıflarını kendime şiar edindiğim eşimin ağabeyi ve kız kardeşidir).

 (**) Sevkat; Öykünün içeriğinde de belirtildiği gibi; Sevgi kelimesinin “Sev” bölümü ile Şefkat kelimesinin “Kat” bölümünün birleştirilmesi ile sevgi ve şefkati bir arada belirleyen bir duygu eseri olarak tarafımdan uydurulmuştur. Ama Türkçemize böyle bir kelime eklenmesinin zararı olmayacağı düşüncesi ile öyküme de bu ismi verdim.

(***) Işın; Bir ışık kaynağından çıkarak her yöne yayılıp giden ışık demeti.

Işıl; Işıldayan, parlayan, parlak ışık. Çok aydınlık. Işıklı.

(1) Zımbacık Dolmak; Arapça; Lebalep, Türkçede lebalep olarak da kullanılmaktadır. (Leb; Dudak demektir) dolmak karşılığı olarak kullanılan yerel bir deyimdir. Bir şeyin ağzına deyin, silme dolu olduğunu vurgulamak için kullanılan genel sayılabilecek bir deyimdir.

(2) Haşarı; Çok yaramaz, çok hareketli, ele avuca sığmayan. Genelde hayvanlar için; Tepinip duran, azgın, huysuz.

Bıçkın; Gözü pek, korkusuz, yürekli, yaman, acar. Kabadayı. Külhanbeyi, serseri, hovarda.

(3) İki Kelimeyi (Lâfı) Uç Uca Eklemek; Aslında bu deyim menfi anlamda “İki kelimeyi, ya da iki lâkırdıyı, iki lâfı uç uca ekleyememek” olarak kullanılmakta olup düşüncelerini, duygularını, düzgün bir şekilde anlatamamak, güzel konuşma becerisinden yoksunluk anlamındadır.

(4) Tasnif; Sınıflara ayırma, bölümleme, sınıflandırma, sıralama.

(5) Zaruret; Zorunluluk, zorunluk, gereklilik. Sıkıntı, yokluk, fakirlik.

(6) Velhasıl; Velhasıl Kelâm; Elhasıl, velhasılıkelam, Kısacası.

(7) Kadim Dost; (Arapça kıdemden gelmekte olup, normalde “a”  harfinin üzerinde şapka varmış gibi okunur.) Eski, ezeli dost anlamındadır.

(8) Erinmek; Üşenmek. Kendinde bir gevşeklik duyarak bir işi yapmaya eli varmamak, tembellik yapmak.

(9) Angarya; Bir kimseye veya bir topluluğa zorla, ücret verilmeksizin yaptırılan iş. Usandırıcı, bıktırıcı, ya da yapmak zorunda olmadığı bir işi istemeyerek, ya da ek emek sarf ederek yapmak. (İmece değildir).

(10) O Tarakta Bezi Olmamak; Bir halk deyimi olup; Bir şeyle, bir konuyla, uğraşla ya da bir işle ilişkisi olmamak, ilgilenmemek.

(11) Mahzun; Üzgün, üzüntülü.

(12) Bağdat Yolu;  “Bir bakış baktın…” diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Cevat ÜLTANIR’a ait olup eser Rast Makamındadır.

(13) Abes; Akla ve gerçeğe aykırı, gereksiz, lüzumsuz, yersiz, boş, saçma.

(14) Tamahkâr; Açgözlü davranan, açgözlü, çok isteyen.

(15) Nanosaniye; Bir saniyenin milyarda biri olduğunun ifadesidir.  Yani bir saniye içinde 1.000.000.000 nanosaniye vardır. (ns-nsec-n şeklinde gösterilir. Nano; Grek lisanında “Cüce” demektir ve önüne geldiği her kelimenin milyarda birini[10-9] ifade etmektedir).

(16) İçten Pazarlıklı; Öfkesini, kinini, gizli niyetini, saklayan, açıklamayan,  kimseye sezdirmeyen, iyi görünüp kötülük yapan, sinsi, ikiyüzlü, çıkarcı, kendisi dışındaki kimseleri önemsemeyen kişi.

(17) Gözleri Fel-Fecir Okumak; “Gözleri vel fecri okumak” veya “Fer fecir Okumak” Elecekte-Delecekte (Genelde eğecekte-delecekte olarak kullanılan bir deyim), iyi niyeti olmayan, çok uyanık, cin gibi kurnaz, kurnazlığı gözlerinden okunan şeklinde kullanılan bir söz (argo da olabilir).

(18) Konstrüksiyon; Yapma. Yapım. Çatkı. Bir yapıda taşıyıcı nitelikte olan ve bütün imalât veya bir inşaat, ya da bir alet, araç vb. de yapıyı oluşturan öğelerin bütünü.

(19) Hüzün; Duygulanma. İçe kapanıklık. Üzüntü. Gönül üzgünlüğü.

Şefkat; Acıyarak ve koruyarak sevme. Sevecenlik. Bir şeyin üstüne titreme. Merhamet gösterme.

Medet: Zor bir dönem geçiren birinin, birinden çare dilemesi, yardım istemesi.

(20) Külhanbeyi; Kendilerine özgü giyinişleri ve konuşma biçimleri olan, başıboş ve haylaz takımından kimse. Kabadayı. Serseri. Hayta.

(21)Tabir; Anlatım. Deyiş. Terim.

(22) Hışımla Bakmak; Öfke ve kızgınlıkla bakmak.

(23) Perva; Çekinme, korkma, sakınma, korku.

(24) Gözleri Fal Taşı Gibi Açılmak; Şaşkınlık ve öfke gibi sebeplerle gözlerin iri iri açılması. Hayret etmek.

(25) Can Havli İle; Ölüm korkusundan meydana gelen güçlü bir tepkiyle. Ölüm korkusu yaşayarak.

(26) Hanya’yı Konya’yı Öğrenmek; Çeşitli olaylarla karşılaşıp yaşadıkça başa gelebilecek güçlükleri öğrenmek.

Dünyanın Kaç Bucak Olduğunu Öğrenmek; Kaba bir güçle, bilinen bir şeyi anlatmak.

(27) Minnettarlık; Bir kimseden gördüğü iyiliğe karşı teşekkür borcu bulunan, gönül borçlusu olanın hisleri.

(28) Ahkâm Kesmek; Bilgisiz, yetkisiz olduğu konularda kesin yargılar vermek.

(29) İbret-i Âlem; İnsanlar için ders olsun, emsal teşkil etsin, herkes bir ders alsın, anlamındadır.

(30) Serzeniş; Başa kakma, takaza, sitem etme.

(31) Deşifre Olmak; Kimliği anlaşılmak, kimliğinin açığa çıkması.

(32) Zülfüyâra (Zülfüyâre) Dokunmamak; Zülfüyâr; sevgilinin saçı demek olmakla birlikte mecazi anlamda hassas bir konuya değinmek, gizlenen bir konuya temas etmek, konuşulmayan bir konuyu açmak, bazen de suya-sabuna dokunmadan aktüel konularda ahkâm kesmek, konuşmak anlamlarına gelmektedir. (Bir bakıma; “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla!” yorumu da çağrıştırılabilir.)

(33) Gaipten Sesler Duymak; Görünmez, bilinmez, gizli âlemden, kâinattan (sözüm ona) sesler duymak.

(34) Mütereddit: Tereddüt eden, kararsız, ikircikli.

Mütecessis: Tecessüs eden, merak eden, meraklı.

(35) Monoton; Almancadan alınmış, tekdüze, hep aynı tonda, yeknesak, çeşitliliği olmayan, donuk, sıkıcı.

(36) Ahenkli; Uyumlu; Anlaşmalı, uyuşmalı, iyi geçinen.

(37) Salak; Giyiniş ve davranışlarından akılsız olduğu anlaşılan, aptal. Sağcı dünya görüşünü benimsemiş.

(38) Şık; Seçenek. Alternatif. Bir konuda seçilebilecek yolların, alınabilecek kararların her biri. Güzel, modaya uygun giyinmiş olan, zarif.

(39) Mahcup Olmak; Bir toplulukta güvenini yitirmek, rahat konuşamamak, rahat davranamamak, utangaç, sıkılgan, kendine güvenini yitirmiş olmak.

(40) Mokasen; Genellikle sokakta giyilen, altı kösele, bağcığı olmayan ayakkabı, pabuç. Kısa ve ökçesiz ayakkabı.

(41) Rüzgâr uyumuş,  ay dalıyor, her taraf ıssız… Güftesi; Cenap Muhiddin KOZANOĞLU’na, Bestesi; Refik FERSAN’a ait Acemkürdi Makamında Türk Sanat Müziği eseridir.

(42) Hilâf; Aykırı, karşıt, ters, zıt, yalan.

(43) Sitem; Bir kimseye yaptığı bir hareketin veya söylediği sözün üzüntü, alınganlık, kırgınlık vb. duygular uyandırdığını öfkelenmeden belirtme.

Kinaye; Bir fikrin, düşüncenin, ya da dileğin kapalı, dolaylı, üstü kapalı bir şekilde söz olarak söylenmesi. Bir sözü gerçek ve mecaz anlamda kullanmaktır. Örnek; O, evine (yani ailesine) çok bağlı bir insandır.

(44) Aklı Evvel; Akıllı, her şeyi bilir geçinen, bilgiçlik taslayan, densiz, münasebetsiz, sağduyu sahibi olmayan, aslında bir b.k’tan haberi olmayan kimse anlamında kullanılan bir söz.

(45) İntiba; İzlenim. Bir durum veya olayın duyular yoluyla insan üzerinde bıraktığı etki, imaj. Uyaranların, duyu organları ve ilişkili sinirler üzerindeki etkileri.

(46) Şecere (ya da Secere) Soyağacı; Bir kişinin, bir soyun veya bir ailenin bilinen en uzak(eski) atasından başlayarak son üyelerine değin bütün bireylerini bir kökten çıkan ağaç görünümü içinde, yaşamının kollarını belirten çizelge, soyağacı, hayatağacı. (Ayrıca atlar için benzeri olarak yapılan çizelge)

(47) Hini Hacette; Gerektiğinde.

(48) Gıpta Etmek; Başkalarında bulunan bir özellik ya da varlığa imrenmek.

(49) Hiç ölmeyecekmiş gibi bugün için, yarın ölecekmiş gibi ahret için yaşa; Dilimize yerleşmiş olanın aksine, Peygamberimizin Hadisinde bu söz aslında şöyledir: “Hiç ölmeyecekmiş gibi ahrete, yarın ölecekmiş gibi dünyaya çalış!”

(50) Kalbe dolan o ilk bakış unutulmaz… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mehmet GÖKKAYA’ya, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup şarkı Nihavent Makamındadır.

(51) Kolaçan Etmek; Çevrede olan biteni anlamak amacıyla dolaşmak.

(52) Başıboş Bırakılmış; Amaçsız, hiçbir yere bağlanmadan geçirilen zamanda, denetimden, kontrolden uzak kendi haline bırakılmış kimse.

(53) Hiss-i Kabl-El-Vuku; Hissikablelvuku (Arapça bir terkip) olarak da yazılabilir. Altıncı his, önsezi, içine doğmak gibi anlamları taşır. Bir olay olmadan önce o olayı hissetmek.

(54) Aşkın zamanını biz ayarlayabilseydik eğer ve kime, ne zaman ve neden âşık olduğumuzu anlayabilseydik, aşkın sırrını da çözerdik herhalde. Ama o zaman da aşkın insanı alıp götüren büyüsü tamamen kaybolurdu.

Aşkın doğrusu yanlışı yoktur, zaten aşkın kendisi doğrudur.

Aşk, şimdi zamanı değil diye beklemeyi bilmektir. Sabırdır.

Oyun oynamak için (çocukların) birbirlerine tanımaya ihtiyaçları yoktur.

Kişiler aynı yolu adımlamağa kalkışmışlarsa ve yahut da içlerinden geçirmiş, müşterekliği benimsemişlerse birlikte yürüdükleri zaman adımlarının birbirine uyup uymadığına bakmazlardı ki!

Aşk, gecenin bir vaktinde;Sen uyu, benim gitmem gerek dediğinizde, uyanık kalıp seni biraz daha görmeyi tercih ederimcevabını almaktı. Sıcaklıktı.

Aşk, ‘Hoşça kal!’ dedikten sonra tekrar karşılaşacağını bilmekti. Kaderdi.

Nereden elimde kaldıysa, anonim, aforizma, ya da duvar yazısı olan deyişler.

(55) Abartı (Abartma); Bir olayı bir şeyi olduğundan daha büyük, daha çok gösterme şekli.

(56) Yollar Yürünmekle Aşınmaz; Eski Cumhurbaşkanlarından, eski Başbakanlardan birinin; “Millete plan değil pilâv lâzım” sözünün eklentisi olarak, söylediği söz.

(57) Umutvar  (Ümitvar) Olmak; Ümitli olmak. Ümitle beslenmek.

(58) Tebligat; Bildirim. Kişilere resmi bir işlem hakkında bilgi verme işlemi.

(59) Usturupluca; “Derli-toplu, akla mantığa uygun, ortama yakışır bir biçimde, ustalıklı ve uygunca, kırmayacak ve üzüntülere neden olmayacak bir biçimde.”

(60) Müteveffa; Ölmüş, ölü kimse.

(61) Manyaklık; Aptallık, çılgınlık, delilik, dengesizlik. Gülünç garip, şaşırtıcı davranışları olan kimse eylemi.

(62) Pineklemek; Bir yerde hiçbir iş yapmaksızın oturmak. Ara sıra gözünü kapayarak hareketsiz oturmak. Uyuklamak.

(63) Kısa Kes, Aydın Havası Olsun; Aslında önceleri; “Kısa kes, Aydın abası (kısa pantolonu) olsun!” anlamındaki söylenen bu sözün nasıl olup da “Kısa kes, Aydın Havası olsun!” sözüne dönüştüğü merak konusudur. “Anlatacağını, söylemek istediğini uzatmadan anlat!” anlamındadır.

(64) Yadigâr; Anı. Bir kimse ya da bir olayı anımsatan nesne, anımsanmak için bir kimseye verilen nesne.

(65) Katletmek; Zarar vermek. Zor duruma sokmak. Aşırı derecede rahatsız etmek. İnsan öldürmek.

(66) Mimik; Duyguları, düşünceleri belirtecek biçimde yüz kaslarının kasılmasıyla kımıldanışlar, hareketler. Bakış ve yüz çizgilerinde oluşan değişikliklerden doğan yüz anlatımının bütünü. Bir duygu ve düşüncenin  göz, el, kol ve yüz hareketleriyle anlatılması.

(67) Bön; Gabi. Anlayışsız ya da anlayışı kıt, zekâ yoksunu, kalın (odun) kafalı, ahmak, budala, anlayışsız,  gerzek, geri zekâlı.

(68) Nedamet; Pişmanlık.

(69) Psikolog-Psikiyatr; Çok kişi psikolog ile psikiyatrist kelimelerini, anlamlarını ve görevlerini karıştırmaktadır. Psikiyatrist, Psikiyatr; Tıp Fakültesinden mezun, psikiyatri ihtisası yapmış, ruh sağlığı konusunda uzmanlaşmış bir doktordur. Ruh Hekimi. Ruh ve sinir hastalıklarıyla ilgili olarak kişilerde görülen önemli uyumsuzlukları önlemeye çalışan, teşhis ve tedavisi ile uğraşan uzman kişi. Psikolog ise; Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü mezunu olup Ruh bilimi ile uğraşan, ruh bilimci olup doktorluk hüviyeti yoktur. Psikolog, psikiyatrist ile beraber çalışabilir, ancak tanı yetkisine sahip değildir.

(70) Meccani, Meccanen; Arapça bir kelime olup ücretsiz olarak, parasız, bedava anlamlarında kullanılmakla beraber eskiden, parasız yatılı okuyan öğrenciler için de kullanılan bir deyimdi.

(71) Takdir-i İlâhi; Yazgı, kader. İlâhi takdir. Alın yazısı.

(72) Her canlı ölümü tadacaktır; Kur’an’ı Kerim Al-i İmran Suresi 185. Ayette ve Ankebut Suresi 57. Ayette  (“Sonra bize döndürüleceksiniz” eki ile) geçmektedir.

Her canlının ölümü tadacağını, ama sadece bazılarının hayatını tadacağını öğrendim. Ben dostlarımı ne aklımla, ne de kalbimle severim. Olur ya kalp durur, akıl unutur. Ben dostlarımı ruhumla severim. O ne durur, ne de unutur. MEVLÂNÂ

(73) Lâmına-Cimine Kadar Tanımak; (“Icığına-Cıcığına Kadar” şeklinde de kullanılmaktadır) Kişiyi etraflıca, huy-karakter-mal-mülk-aile varlığı ile tanımak.

(74) Detaylıca; Ayrıntılı bir biçimde. Ayrıntılıca.

(75) Mahrem; Haram olmayan, yani bir kadının evlenmesinde, dinen mahzur olmayan erkek.

(76) Dünya Gözü İle Görmek; “Ölmeden önce sağlığıyla, görmek anlamında” olmakla birlikte; “Bir de ben göreyim, bir de kendisi görsün!” anlamlarında kullanılan bir deyim.

(77) Eteğindeki Taşları Dökmek; Bütün bildiklerini anlatmak.

(78) Densizlik; Nerede, ne zaman ve nasıl konuşulacağını bilmeyen insanların davranış biçimleri.

(79) Odalık; Birisinin nikâhsız olarak karı-koca hayatı yaşayacağı kadın.

(80) Boş Gezenin, Boş Kalfası; Yapacak işi olmayıp vaktini sağda-solda boşuna harcayan, ya da harcamaya meyilli olan (boş gezen) insanlar için kullanılan bir halk deyimidir. Bir bakıma aylak, avare.

(81) Ağzı Açık Ayran Delisi (Gibi Bakmak); Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşmak, çevreye aptalca ve hayranlıkla bakmak  (bu durumda ağız açık, dil de hafifçe dışarıya doğru çıkıktır).

(82) Beis: Engel, uymazlık, kötülük, zarar.

(83) Tövbe (Tevbe); İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyarak, bir daha yapmamaya karar vermek.

(84) Katmerlice; Aşırı ölçüde, aşırıdan fazla.

(85) İğrenç; Tiksinti. Bir şeyi, bir kimseyi, bir düşünceyi, bir davranışı vb. kötü, ya da aşağı bularak ondan uzak durmak duygusu. İğrenme, iğrenilme.

(86) Âlâlı-vâlâlı; Her şeyiyle mükemmel, dört-dörtlük

(87) İrdelemek; Bir sorunun, bir konunun, bir şeyin ele alınabilen bütün durumlarını, yönlerini araştırıp derinliğine varıp onu iyice öğrenip tanımak için zihin ve emek harcamak. İncelenmesi ve eleştirilmesi gereken konunun tüm yönlerini ayrı ayrı, birer birer tetkik etmek, incelemek. Araştırmak.

(88) Dün Bir-Bugün İki; “Başladığından beri çok az zaman geçti” anlamında kullanılan bir deyim.

 (89) Düştüğün yollar gibi / Sonsuzdur benim tasam / Bekleyenim olsa da / Razıyım kavuşmasam… Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’e ait “YOLCU ve ARABACI” şiirinin ortalarında bir yerlerde yer alan dizeler. Şiir; Türk Sanat Müziği eseri olarak Suat SAYIN tarafından Uşşak Makamında bestelenmiştir.

 (90) Unutulmaz adınla dudakta kal sevgilim…diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Rüştü ŞARDAĞ’a, Bestesi; Selahattin ERKÖSE’ ye ait olup eser; Muhayyerkürdî Makamındadır.

(91) Netameli; Gizli bir tehlikesi olduğu sanılan. Tekin olmayan. Başına sık sık kaza gelen.

(92) Saldım Çayıra, Mevlâ’m Kayıra; Yapacak, yapılacak bir şey kalmadığı hissedildiğinde söylenen bir söz.

(93) Operasyon; Elde edilecek sonuç için alınan önlem ve yürütülen işlerin tümü.

(94)Tetanos; Yaralara bulaşan bir bakteri ve bu bakterinin hazırladığı zehrin yaradan vücuda girmesiyle ortaya çıkan genellikle öldürücü olan hastalık.

(95) Kıpırdamak istemedi göz kapaklarım; Kemalettin KAMU’nun “KİMSESİZLİK” isimli şiirinin ikinci kıtası şöyledir: “Sanıyorum saçlarımı okşuyor bir el, / Kıpırdamak istemiyor göz kapaklarım; / Yan odadan bir ince ses diyor gibi gel! / Ve hakikat bırakıyor hülyamı yarım.”

(96) Aktif Görev; Faal olarak, sorumluluk yüklenerek, etkili ve eylemli, fikren, ruhen ve bedenen görev yapılması.

Pasif Görev; Bir kısım özür ya da mazeretler dolaysıyla aktif göreve göre daha hafif, zayıf, sorumluluk hissettirilmeyen, tepkisiz, etkinliği olmayan, eylemsiz görevler.

(97) Gıdım: Minik bir parça. En küçük birim parçasından bile küçük bir parça anlamında.

(98) Zemzem; Kâbe’nin yakınında bir kuyu ve bu kuyunun suyu.

(99) Riyakârlık; İkiyüzlülük.

(100) Yalakalık; Şakşakçılık, yağdanlıkçılık, dalkavukluk, arsızlık, sırnaşıklık, gevezelik, boşboğazlık, asalaklık.

(101) Seni ne çok sevdiğimi… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Necla GÜRER’e, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup eser Bayati Makamındadır.