“Od, düştüğü yeri yakıyor!” dedi daha yorgun, saçlarındaki beyazları siyahlarından daha çok, çökük avurtlarında üç-dört günlük uzamış sakalı görünen, gömleğinin birkaçı kopuk olan düğmelerinin neredeyse hiçbiri iliklenmemiş, çıplak göğsünde güneş yanığı belli olan, çizgiler halinde bedeninde oluşmuş terleri fark edilen adam.
“He!” dedi öteki sakalları uzamış, bıyığını usulünce düzeltmemiş adam. “Bilmem, ama anlarım demek istediğini. Zor gardaş! Hem de zor, çok zor galibam!”
Bir süre sustular, ikisi de yükselmekte olan öğlene ulaşma çabasındaki sabah güneşinin, yapraklar arasından süzülerek yüzlerini yakma çabasını engellemek arzusunu taşımıyorlardı bahçelerinin sınırlarında.
İki ellerini birbirinin üzerine, onları da ellerinin altında bulunan uzun saplı bel küreklerinin üzerine koyarak, arktan akan suyun sesini dinlercesine, gözleri dalgın bir şekilde birbirlerine bakıyorlardı.
İlk konuşan konuştu tekrar:
“Tanırsın… Bi düşün yine de istersen. Hanımına danış, kızına sor bi kere de. Acele etme; “He!” derkene. Yüreğim hoş, gönlüm hoşnut(1) dediklerinden, ama hele bi de ünleyip(2) can dosttan ve de Gülkız’dan söz rahatlığı(3) istesen, derim!”
“Er kısmı icazet mi alırmış(4) eksik etekliden(5), saçı uzun, aklı kısadan? Ben, ne dersem, o olur, evde…”
“Öyle deme Kemal! Bu kadar yıl aynı yastığa baş koydunuz, aynı sahandan(6) yediniz, gurbete çıkıp buralara yerleşince, yoksulluğu, garipliği de beraber üleştiniz o “Eksik etekli” dediğin muhteremle. Helbet vardır bi hakkı, vardır bi diyeceği. Macır(7) damarın tutmasın yine, danış bi kerem hanımına da, sonra ‘He!’ de!”
“Olur!” dedi kısaca Muhacir Kemal, isteksizce, “Her şeye rağmen benim dediğim geçerli olacak!” dercesine yüzüne bakarak karşısındakinin. Sonra elindeki bel küreği ile arkın kenarındaki toprak kümesini bir taraftan diğer tarafa aktardı, suyun akışını bahçesindeki diğer evleğe aktardı.
Hayal-meyal hatırlanıldığı, akılda kaldığı kadar, Muhacir Kemal ve hanımı, Anadolu’nun Karadeniz’e yakın il veya ilçelerinin birinden göç etmişlerdi köye. Bunun içindir ki “Muhacir” lâkapları vardı, yoksa muhacirlikleri Avrupalardan, Balkanlardan gelmiyordu.
Zaten Karadeniz insanına has yapısal ve unutamadıkları şive özellikleri dolaysıyla da köye sonradan gelip yerleştikleri hemen belli oluyordu. Eğer gene hatırlananlar yanlış değilse, ya da hatırlarda, hatıralarda yanlış kalmamışsa Yedek Subay Öğretmenlik görevi ile köye gelen Muhacir Kemal’in kendilerinden başka kimi-kimsesi olmayan küçük kardeşi Hoca Cemal’in peşi-sıra, onun arkasından gelmişlerdi köye.
Memlekette, kendilerinde olmayanı, dost ve sevgi dolu yüz ve yardımlarla bu köyde elde edince de burada kalmışlardı, temelli olarak.
Gerçektir ki, köyde kalmalarına neden olan, belki de en büyük unsurlardan biri, geldiklerinin hemen senesinde doğan kızları olmuştu. Şehirde de evi olan ve çocuklarının eğitimlerini bahane eden bir komşu, kendi ahşap iki katlı köy evini geçici olarak onlara vermişti;
“İstediğiniz kadar oturun, ama eve iyi bakın, onarın, boyasında-badanasında bakımsızlığınız olmasın, muhtarlıktan salma gelirse bedelini zamanında ödeyin. Bacasına, bahçesine kendinizinmiş gibi bakın!” diye gözdağı vermeği de, hadi buna “Tembihlemeyi” diyelim, unutmamıştı.
Köy evi dediğime bakmayın, yamaca kurulu evin üst kat penceresi, neredeyse cami minaresinin şerefesi(8) ile aynı hizada idi.
Muhacir Kemal kırk-kırk iki bilemedin kırk beş, eşi Muhacir Mukaddes otuz beş, otuz sekiz, taş çatlasa kırk, kızları Zülfiye de en fazla, en fazla on sekiz, ya da on sekiz buçuk yaşındaydılar.
Kızlarının lâkabı arkadaşları arasında, hele hele düğünlerde oğlanlar yüksek duvarlarda, ağaçların tepelerinde perde aralarından avlularda, kendilerini ya da oynadıklarını görmeğe çalıştıkları anlarda adını duysunlar anlamında; muhacirliklerine rağmen, “Manav Zülfiye” idi. Nasıl ki, Çerkez Naile, Arnavut Şükriye, Boşnak Hanife, Pomak Emine vardı, o da Manav Zülfiye idi, işte.
Gerçek şu ki, irsiyedinin(8) ona değişik şeyler aktardığı Manav Zülfiye güzel bir kızdı, hatta belki de çok güzel. Köyde doğup büyümesine rağmen konuşması, lehçesi, anne ve babasına göre düzgündü, kaba bir benzetme olacak belki, ama hani şehirlilerinkine yakındı demek abartmalı bir benzetiş olmazdı, belki.
Oysa ancak ilkokulu bitirmişti köy yerinde, ama Yedek Subay Öğretmenlikten sonra kalıp Köy İlkokulunun Öğretmenliğine devam eden amcası olan öğretmeninin verdiği bütün kitapları sular-seller gibi(9) okumuş, öğrendiklerinin çoğunu su gibi içmişti kitaplardan. Daha yüksekokullara gitmek için öğretmeninin de teşviki olmasına rağmen bu imkânı kullanamamıştı.
Görünüşü tam anlamıyla anne-babasına benzemiyordu ama fiziğinin annesiyle aynı olduğunu iddia etmek gerçeği söylemek gibiydi, neredeyse. O da Karadeniz insanına has özelliklerin çoğunu taşıyordu, annesi-babası gibi.
Uzun boyu, koyu kahverengi devamlı gülen gözleri, güneş yanığı ile çillenmiş yanakları ve kalın etli dudaklarının özelleştirdiği gamzeleri, çemberinin altından sarkan iki uzun, atkuyruğu şeklindeki kara siyaha yakın saçları ayrı bir güzellik sembolüydü. Ve onların ucunda yaz-kış eksik olmayan, hiçbir mevsimde değişmeksizin, temiz bir şekilde bağlı olan kırmızı kurdeleleri köydeki diğer kızlara göre bir ayrıcalık tanıyordu güzelliğinin kıyaslanmasında.
Hem hamarat(10) bir kızdı Manav Zülfiye. Çapa yapar, bahçe sular, aşı yapar, irat(11) toplar, sonra eve döner, bazlama-gözleme yapardı atasına-anasına. Köyde onun gibi ekşimikli(12) gözlemeyi yapan biri daha yoktu dense yeriydi.
Hele bir ıspanaklı kol böreği yapsındı, tüm köyün haberi olurdu, kokusunun âlâlığından. Yaprak sarma mı? Ohhoooo! Duymayan kalmamıştı marifetini. Aslında; bahçesinde eskinin özlemiyle yetiştirdiği karalâhanadan çok daha iyisini yapardı, ama “Buralılar bilmiyor!” diye, herkesçikler de özenmesin, tadına baksınlar diye asma yaprağından yapardı yaprak sarmayı, zeytinyağlı hem.
Ara sıra kendilerine de tencerenin azcık bir kenarına özel olarak karalâhana sarması yaptığı da olurdu tabii.
Manav Zülfiye köyde, köy kadınları için açılan bütün kurslara katılmıştı. Biçki-dikiş yapardı, hem çok iyi. En önemlisi birinin başı mı ağrıdı, koşan o olurdu. Biri doktora gitti de iğne mi olması gerekiyordu, evvel Allah, sertifikası(13) vardı, iğne yapmanın, pansuman yapmanın, şişe ya da sülük çekmenin velhasıl kelâm(14) köy yerinde yapılması gerekenlerin tümünün de tek başına üstesinden gelirdi.
Annesi ve babası onun bu hamaratlığı ve katkılarıyla çabucacık kendilerine gelmişler, bir şeylerin sahibi olmuşlardı, öyle çift-çubuk sahipliği denilmezdi, bir evlek bahçe, iki de dut ağacı gibi…
Bu varlığın öyküsüne gelince ki burası önemli; çünkü onlara bu varlığı sağlayan Hacı Emin, onun anılışını yani “Manav Zülfiye” lâkabını değiştirmiş; “Manav Zülfiye” yi “Gülkız” yapmıştı kısaca. Başlangıçta; “Gülkız Zülfiye” idi, sonraları kısaca; “Gülkız!” denince herkes bilir olmuştu onu.
Cinler Cevizinin oradaki, hani Sorgun Deresinin Kuzey Yakasındaki Hacı Emin’in Bibici Yerindeki sulanır bir evlek(15) bahçe vardı ya, işte onun şimdiki sahibi babası değil, has sahibi aslında Gülkız idi.
Manav Zülfiye (yani şimdi Gülkız), iradı toplamış, torbalamış, pazara göndermiş, dut yaprağı toplamış, böcek bakmış, koza çıkarmış, çemberleri oyalamış, azcık da olsa hiçbir bedel almadan mevlitlerde hafızlık yapmış, eline tüm geçeni biriktirmişti.
Babası da, tüm birikimlerini değerlendirerek, Hacı Emin’in de engin hoşgörüsü(16), himmeti(16), yardımları ve de “Allah rızası ile” o bir evlek bahçeyi satın alarak Gülkız’ın çeyizine ilk harcı koymuştu.
Hacı Emin’in katkısı inkâr edilemezdi gerçekten, bunun için Manav Zülfiye “Gülkız” ismini benimsemiş ve kendini hemen Manav Zülfiye’likten “Gülkız”lığa aktarmıştı. Unutmadan söylemek gerekir ki, Hacı Emin’in katkısı bu kadarla da kalmamıştı.
Bibici Yerindeki bahçenin hemen kıyısında, arkın çatallaştığı yerdeki, odunlaşmaya yüz tutsa da, yine de meyve veren Kertenkele Büklümündeki kiraz ağacının Kâbe’ye bakan tarafındaki dallarından birine, sadece inancına saygısı ve Allah’ına şükranını anlatmak için muskalayarak(17) bir “Karınca Duası(18)” bağlamıştı Gülkız için.
Hacı Emin Amcası ona; dua eder gibi “Hayyakellâh!” (Allah sana uzun ömür versin!”) diyerek kiraz ağacının yanındaki meyve vermeyen, sadece böcek için yapraklarından faydalanılan Yılankırkan Bükündeki iki dut ağacını da hediye gibi vermişti.
Muhacir Kemal sonraları, Çakır Efendi’den Ambar Gölet’in az üstündeki kıraç, çepin(19) işlemez yoz yeri, Hacı Delioğlan Sefer’in oğlu Celâl’den Kofrak Dere yakınındaki Yılanlı Bahçeyi almıştı. Kersan Kaya kenarındaki iki-üç iğde, üç-beş ahlât ve bir kızılcık ağacının bulunduğu cılız kayalığı da Hacı Hamzaoğlu Mecit’ten almışlardı.
Buralarda biraz ayıba kaçan bir deyiş vardı; “Tilkinin bilmem ne yaptığı yerler…” deniyordu. Çoğu komşu (köylü) böyle yerlere buralara gitmiyor-gelmiyor, gidemiyor-gelemiyordu, dolaysıyla da değerlendiremiyordu iradını.
Köylüler önceleri, “Ata yadigârı(20)” deyip satmamak konusunda biraz nazlansalar da çalışkanlıklarını da göz önüne alarak yok bahasına denecek bedellerle satıvermişlerdi buraları Muhacir Kemal’e.
Aslında bir anlamda onlar da Gülkız’ın çeyizine eklemişlerdi bu yerleri. Topu topu ya bir-bir buçuk dönüm gelirdi hepsi, ya da taş çatlasa iki dönüm olurdu tümünün toplamı. Ve bu suretle de galiba geçen yirmi yılı aşkın zaman içinde “Yerli” olmuşlardı bu manav köyünde.
Gülkız’ın gönlü mü? Helbet boş değildi. Ama her şeyin bir yeri, bir zamanı vardı. Gönlünün Kara Osman’ların Dul Resmiye’nin oğlu Yetim Hakan’da olduğunu, onun da kendisine karşı ilgisiz olmadığını söylemek için vaktin daha çok erken olduğunu düşünüyordu.
Esasında iç geçirdiği zaman geceleri, özellikle uzun kış geceleri yorganı başının da üstünden geçirdiği zamanlar, şairin; “İbibikler öter ötmez gel gayrı! (21)” çağrısını hatırlıyordu. Yetim Hakan’ın ağabeyi Yetim Hasan, Nüfus Kâğıdındaki yanlışlık nedeniyle askere geç gitmişti.
Askerden bu nedenle vaktinde dönemediği, ya da teskere alamadığı için Yetim Hakan’ın tertibi ileriye kaymış, yaşı yirmiyi geçtiği halde askere gitmemiş, gidememişti. Töreler askere gidip-gelmeyeni adamdan saymıyor, dolaysıyla “Ellerin boş ve böğürde kalmasına” neden oluyordu.
Gülkız, köyde ilk olarak aldıkları bir evlek Bibici Yerindeki bahçeyi sulayan babasıyla, bahçeleri sınır olan Bekdemir’li Mazhar İsmail Emmi’nin neler konuştuklarını bilmiyordu.
Bilse de söz hakkı yoktu, her şeyden önce Anadolu Çocuğu idi, Osmanlı Terbiyesi vardı beyninde. Saygısı, sevgisi ve tüm bunlara uygun töreler, ona söz hakkı vermiyordu, bunun bilincindeydi.
Onun sadece ve sadece “Siz bilirsiniz!” ya da benzerini deme hakkı vardı, bağrına taş bassa da, onu öldürecek olsalar da, öldürseler de…
Mazhar İsmail Emmi’nin hanımının öteye göçüşü yeniydi daha. Tebarekesini(22) okumalarına katkıda bulunmuştu Gülkız yine karşılıksız olarak. Elli iki mevlidini de yeni okumuşlardı camide, daha geçenlerde. Ama perişanlıklarını görmüştü, Mazhar İsmail Emmi ile oğlunun. Görüyordu da uzaklardan.
Bir-iki, belki üç-beş kez gözleme, yemek götürmüştü evlerine. Mazhar İsmail Emmi’nin oğlu Saadettin, “Sağ ol Bacım!” demişti, aklından geçen bir şey olmadığını biliyordu.
Saadettin; mert çocuktu, delikanlıydı, bilge çocuktu, iyi çocuktu ve bildiği kadarıyla da gönlü bir başkasındaydı. Saadettin bahçelerindeyken, o zamanlar hayatta olan annesi Gülkız’a;
“Gelinim sen olasın isterdim veyahut da senin gibi bi gelinim olsun isterdim!” derdi, sonra susar, kafasını anlaşılması arzusu ile anlamlı anlamlı sallar, sohbet eder, dertleşir gibi;
“… Ama bilirim, oğlanın gönlü başkasında!” derdi.
Hey gidi dünya hey! Dünya değişmişti. Dünya değiştiren teyze de toprak olmaya başlamıştı. Elli ikinci gece mevlidi okunduğunda, cenazenin topraklaşmasının acısının hafifletilmesi amacının güdüldüğünü anlatırdı insanlar birbirine, köyde. Teyze, kocasının ve oğlunun perişanlıklarını görmüyordu.
Ve yaşanmak üzere olan, yaşasaydı duyduğunda irkileceği bir gerçeğin adımlanmak üzere olduğundan da haberdar değildi rahmetli, doğal olarak.
Mazhar İsmail Emmi, Gülkız’ı oğlu Saadettin’e istiyordu, Muhacir Kemal’den arkın başında. “Eş olsun, aş yapsın, iş yapsın!” diye. Gönül ferman dinlemiyordu, ama töreyi dinleyecek miydi ki?
Henüz domateslerin kahvaltılık salça için irat vakti gelmemişti, sebze bolluğu sofralarında bereketi çoğaltıyordu. O akşam, her zamanki gibi yemeklerini yiyip bitirdiklerinde Muhacir Kemal;
“Elhamdülillah, şükür!” diyerek içtiği suyun bardağını yer sofrasının tablasına koyarken, diğer eliyle ağzındaki ve bıyıklarındaki ıslaklığı avucunun dışına sildi. Titrek gazlı lâmba ışığında cevaplarının ne olacağını önemsemezmiş gibi haberi verdi;
“Zülfiye, seni Bekdemir’lilerin Mazhar İsmail’in oğluna verdim!”
“Saadettin’e mi?” dedi karısı, Gülkız’ın elinden düşen kaşıkların sesini yok etmek istercesine.
“He!” dedi kısaca Muhacir Kemal, Birinci sigarasını yakarken, bir taraftan da yer sofrasından geri geri çekilerek yer minderine oturup ayaklarını uzattı.
“Ama Saadettin askere gitmedi galibam?” diye “Hayır!” içeren ama yine de soran bakışlarını kocasına yöneltti Muhacir Mukaddes. Geçecek zaman ve oluşacaklar için zihninde bir avans kavramı oluşturmak düşüncesindeydi.
Ana gibi yâr olmazdı. Ağlarsa ana ağlardı. Cennet, anaların ayaklarının altındaydı. O; gönlünü biliyordu.
Islı-ıssız kış gecelerinde, soğuk-ayaz kar tipilerinde, yağmur-çamur nisanlarda, ısı-ışık yazlarda, hasatta-harmanda, ekimde-dikimde, sulamada-kurutmada, ağaç tepelerinde, mal ya da davar memelerinde süt sağarken; kalbinin, beyninin, gönlünün hatta ruhunun derinliklerine kadar inen tek varlıktı annesi. Oysa;
“He!” dedi babası uzatarak, başka soru sorulmamasının isteği ile belki ve devam etti;
“Askere dördüncü tertip olarak gidecek Saadettin, dört-beş aya kadar. Evlenir öyle gider askere. Onun dönüşüne kadar da atası yalnız kalmaz, can dostu olur, mal dostu olur Zülfiye’ye.”
Gülkız’a sofrayı toplamak zor geliyordu, ama yapmalıydı bu görevini. Medet umar(23) gibi kaşlarını kaldırdı, arasından anasına baktı yeniden bir ara, çaresizliği onun da yaşadığını hissedince, sofra bezini toplayıp kaldırıp silkmeden, ne ineklere bakması, ne de kümesi kapatması gerektiğini düşünmeden yatağına uzandı.
Yaz yorganını örtmeden açık pencereden yıldızları seyretmeğe başladı, ta ki yatsı ezanını okuyan müezzinin sesini duyuncaya kadar.
İçinde bir buruklukla Saadettin için de üzülmeğe başlamıştı babalarının düşünceleriyle aynı düşüncede olmadığına inanarak. Buna inanmak değil de, “Sanmak” demek gerekti. Yatsı namazını kılarken, duaları arasında Saadettin’in sevdiği müezzinin küçük bacısının da kendi yaşadıklarını, yaşayacaklarını yaşamaya nasıl tahammüllü olacağını yaşar gibiydi.
“Namazım sadece borç ödeme oldu, sevabına eremedim galibam!” dedi namazını bitirdiğinde, kendi kendine Gülkız. Oysa Allah’la kul arasına kimsenin girmeyeceğinin bilincindeydi. Yarının yeni bir gün olacağı inancıyla uyumağa çalıştı.
Allah insanların kaderini daha ana rahmindeyken çiziyordu. Ama ümitlerin pembe rüyalarla şekillenmesi ve sonra karararak şeklini yitirmesi, buna törelerin neden olması da yine Allah’ın çizdiği kaderin göstergesi değil miydi?
Kadere isyan Allah’a isyan olacaktı, Allah’a isyan ise yanlıştı, haksızlıktı. İnanıyordu, sadece başını eğdi…
Köy törelerine uygun gidiş ve gelişler… Kına Gecesi, Düğün-Dernek, Mevlit… Hepsi bir çırpıda olup bitmişti. İnsanlar bazen aceleci, bazen gamsız(24)-kasavetsiz(24)-kedersiz oluyorlardı veyahut da bu sadece görünen şekildi.
Ne müezzinin küçük bacısı Nuriye, ne de evlendiği güne kadar tüm varlığının sahibi bildiği Yetim Hakan hiç gözükmemişti ortalarda, ortalıklarda. Veyahut da Gülkız (artık bu ismi de hiç benimsemiyordu içinde, Gülkız’lığı Gülkız olduğu zamanlar içine sindirmiş, benimsemişti çünkü, Gülkız olarak), yani Manav Zülfiye görmemişti, görememişti onları.
Acaba Nuriye kin tutuyor muydu ona karşı, yoksa o da törelere karşı isyanı mı yaşıyordu kendi yalın, yalnız dünyasında? Ya Hakan? Derelerde, çağıllarda, dağlarda, tepelerde yalnızlığının, onun gibi kendisini de yetim bırakmasının türküsünü mü ıslıklıyordu?
Bilmiyordu yetimliğini kendinden alıp kendisine veren Hakan’ın ne yaptığını? Ama töreler kadar inancına da saygılı olması gerektiği düşüncesiyle ömrünün daha öncesine ait sayfaları kapatması, hatta yok etmesi inancıyla gözlerini bir kere daha yere indirerek kapatıyor, kulaklarını tıkıyor, dudaklarını ısırıyor, bir kere daha, hem bu sefer ebediyete kadar sürmek üzere başını eğiyordu.
Düşüncelerinde ölümden sonraki hayat için; “Belki” umudunun devamını engellemeyi istemiyordu yalnız. Peki ya Saadettin? Onun için bazı şeyleri unutmak, ya da kulak arkası etmek, ya da yeni yaşamı düşünmek? Kolay, belki oldukça kolay olmuştu…
Ömür artık tekdüze devam etmeye başlamıştı Zülfiye için (Manavlığı da bırakmıştı bir kenara). Evinin kadını, hizmetçisi, kölesiydi. Bahçelere, tarlalara pek nadiren gidiyor, gidebiliyordu. Annesinin ölümü dolaysıyla kocasının ve kaynatasının üç-dört aya sığan yalnızlıklarında evin altı-üstüne gelmiş, her yer kadın eli gerektirir olmuştu.
“Kalk gidelim!” havasındaydı ev. Üç-dört ayın birikintisi, yapabildiğin kadar elinden iş gelsin, istediğin kadar hamarat ol, hatta yardım edenler bile olsa kısa bir süre içinde bitecek gibi değildi. Hem Zülfiye öyle işine karışılsın istemediği gibi, düşündüğü kadarıyla.
Zülfiye kocasıyla birlikteliğinin gereği daha ilk aydan yavaş yavaş ağırlaşmaya başladığını hissetmeğe başlamıştı. Ağzının tadı değişmiş, olması gerekenler olmamış, daha önce yaşamadıklarını yaşar olmuştu, gebeydi artık!
Bilgece başını salladı. Belki bunun için bahçelere, tarlalara gidesinin olmadığını cevapladı zihninde. Henüz anasına, erine söylemesinin gerekli olmadığını düşündü. Ancak, ana olacak olmanın sevincinin mevcudiyetini kapladığını hissediyor, hatta yaşıyordu bunu.
Zaman durmak bilmiyordu gerçekte. Neredeyse avrat(25) olmanın tüm yükümlülüklerine alışır olmuştu, çevresine ilgisi yok gibiydi. Kapalı dört duvar meskeni olmuştu, ara sıra bahçelere giderse de gözü topraktan başka bir şey görmüyor, göremiyordu, göremezdi de, çünkü eri vardı, şehir karılarının “Koca” dediği, ta ki o güne kadar…
Sonbahar yağmurları başlamıştı. Erkekler genelde akşamın erken vakitlerinden itibaren köyün kahvesinde, eğer yağmur yağmıyorsa camii önündeki sedirlerde toplanıyorlar, miskince(26) sohbet ediyorlardı. Erkekler yapınca sohbet oluyordu bu toplantılar da, kadınlar yapınca dedikodu oluyordu ya, neyse.
Saadettin, eksikli gibi, ne de olsa askerliğini yapmamıştı henüz, ne camii önüne gidiyordu, ne de kahveye çıkıyordu. Akşamın er vaktinde eve gelip kapanıyor, namazını beş vakit kılmıyordu ama çok zaman aklına esiyor, kalkıyor, o vaktin namazı ile beş vaktin farzını bir çırpıda kılıyor, duasını ediyordu.
Avuçlarını göğe açtığında ne dua ettiğini merak ediyordu Zülfiye, ama sorabilir miydi ki? Soramazdı, sormamalıydı da, o eri idi, yaptıklarının hepsi doğruydu ve yaptıkları onun en doğal hakkı idi. Bir de tez elden askere gidip dönseydi… Bunaltısının, sessizliğinin, belki de dünya ile ilişkisinin kısıtlılığının sebebi bu idi:
Asker olmak! İşte o gün, o gündü. Zaman gelmişti, gitmeli, hem hiç izin kullanmadan görevini bitirmeli ve geriye yuvasına, yani karısına ve gelecek olanın neşesine, yani, yani; çocuğuna dönmeliydi hemen. Saadettin hâlâ Zülfiye’deki değişikliklerin farkında değildi, Zülfiye de söylememişti o güne kadar, değişikliklerini.
Önce şehre gidecekti. Askerliğe teslim olacaktı, sonra bir yerlerde eğitimini alacak, çakı gibi olacak, sonra da yeminini edip “Ya nasip!” diyerek kurasını çekecek, birliğine katılacak, böylece tam tamına asker olacak, kaderin çizdiği yörüngeye göre yaşamı, yaşamları şekillenecekti Saadettin’in ve Zülfiye’nin.
Davul vardı köyde, böylesine olayları duyuracak, ceryan gelmemişti henüz, şehirlilerin elektrik dediği. Muhtarın, Mazhar İsmail’in pilli radyolarından, hangi dalgadan çıktığı belli olmayan, cızırtılı da olsa türküler, oyun havaları ünleniyordu.
Köyün tek yeşil renkli, Alman malı direktörünün o gün çalışmayacağı tuttu. Mazotunda mı su vardı, şarjı mı kesikti her ne ise, belki de ara sıra kustuğu şirretliği(27) üstünde idi, çalışmıyordu nalet(28) olası makine, bu; Saadettin’in şehre gidişinin programında yaşanan bir şanssızlıktı. Belki de bu şanstı Saadettin için. Çünkü onu şehre motosikletiyle Yetim Hakan götürecekti, Hakan kardeşi.
Saadettin, Hakan’ı biliyor, tanıyor, seviyordu akran olarak, ama onun yaşadığı ve fakat unutmak çabasını yaşadığını ve belki de unuttuğu duygularını bilmiyordu, bilemezdi de, hem bilmemesi de gerekliydi, ayrıca doğal olarak bilmesi de imkânsızdı zaten.
İki gönül-iki kalp kimsesizce karşılıklı çarpmış, felek bile haberdar olmamıştı kendileri dışında. Törelere göre zaman bitmiş, durmuştu hem Yetim Hakan için hem Gülkız Zülfiye için. O; artık Gelinkız Zülfiye idi.
Köyde en son evlenen, bir sonraki evleninceye kadar “Gelinkız” diye anılırdı. Yeni gelin gelince eski gelinin pabucu dama atılırdı ama bazen kaynatalar ya da kaynanalar eskiliğe derman aramayıp yine de “Gelinkız” derlerdi oğullarının karılarına.
Gelinkız, “Ölüm Allah’ın emri, ayrılık olmayaydı!” düşünceleriyle kocası Saadettin’i uğurlamaya gelmişti Kocaçay başına kadar. Yolcu edişte, Saadettin’in arkasından kovayla suyu dökerken bir ara gözleri çakıştı Hakan’la.
Her ikisi de, yüreklerinin çıtırtısına engel olamadılar, ellerinde olmadan. Yasa, töre ve beden ne derse desin insanın gönlüne hâkim olması mümkün değildi, “Gönül ferman dinlemez!” deniliyordu.
Hakan ve Saadettin önce şapkalarını ters çevirdiler, sonra ceketlerini ters giyip sırtlarından iliklediler. Hakan, Saadettin’i terkisine(29) -köyde alışkanlık işte, arka seleye demek istemişti Hakan- bindirdi ve kucağına tahta bavulunu almasını bekledikten sonra motoru çalıştırdı. Arkasına hafifçe seğirterek;
“Tamam mısın gardaş?” dedi, motosikletine iki-üç defa gürültülü bir şekilde gaz verdikten sonra freni boşaltıp, korna çalıp da yola koyulmadan önce. Sonra çağıldan(30), motoru kendi haline bıraktı yokuş aşağı yavaş yavaş, gitmesini arzulamamış gibi, hem.
Tüm köylü, çağıldan öteye sessizce uzaklaşan motoru, daha doğrusu onları ve Saadettin’in görmeden salladığı elini gözden ırayıncaya(31) kadar takip etti. Kimi yazma salladı, kimi leğenlerle, kovalarla, taslarla selâmet suyu döktü arkalarından. Davulun sesi durmuştu.
“Su gibi aziz olsun, sular-seller gibi gitsin, sular-seller gibi geri gelsin!” diye dualar karıştı sessizliğe. Ağıt, geleneksel değildi ama Gelinkız’ın sessizce, belki de anasından-atasından öğrendiği bir şeyleri içli içli söylediğini fark ediyordu yanındakiler, geleneklere göre, Gelinkız’ın erinin uğurlanışına bakmaması gerektiği halde, yaptığı ters olsa da.
Köyde böylesine askere gidişler de, bayram gibi, düğün gibi; ister sünnet düğünü olsun, ister düğün düğünü olsun el ele, gönül gönüle kutlanıyordu. Hele dışarıdan kız alınınca, ya da dışarıya kız verilince bir başka renk oluşuyordu Hamam önünde, Camii önünde, ya da Kocaçay’da ki, deme gitsin!
Çoğunda ata binmek gelenekti, çoğunda gelinler; “Hem ağlarlar, hem giderlerdi!” Medeniyet ilerlemiş olsa da gençler araba yerine hep at tercih ederlerdi, gelseler de, gitseler de kurallarda değişiklik olmazdı pek. Bu kere motosiklet görev üstlenmişti gidiş için. “Allah kavuştursun!” dilekleri “Sağ ol!” olarak kavuşturulurdu birbirine, tıpkı bugün, şimdi olduğu gibi…
İlk; “Er Mektubudur. Görülmüştür!” kayıtlı mektup geldiğinde köyde uzun bir coşku dalgalanmıştı. O; herkesin askeri idi çünkü, daha önce gidenler gibi. İlk haber önemliydi herkes için. O gün, ilk kar düşmüştü tepelere.
“İyiyim!” diyor, “Asker oldum!” diyordu, gururu satırlarında hissediliyordu. İkinci bir mektup daha vardı o gün. O da Hakan’ın ağabeyi Hasan’dan geliyordu, Yetim Hasan’dan: “Haftaya teskereyi alıp, alnımın akıyla döneceğim inşallah!” diyordu o da. Her iki mektubun sonunda da ağzında mektup tutan ilginç ve acemi leylek resimleri vardı.
Saadettin’in mektubunda; “Acele cevap” notu da vardı, büyük harflerle yazdığı, adresine ekli olarak. Köyde mutluluk hâkimdi. Nasıl olmasındı ki, sevinçli haberler peş peşe geliyordu. Şehirden de Muhtarlığa yazı gelmişti; “Elektrik müracaatınız kabul edildi, yıllık programa alındı.” diye.
Üç-dört gün sonra, köyde bir davul halayı daha çekildi. Yine Hakan karşılamıştı ağabeyini, motoruyla. Aşağı-yukarı bir gün, yani tam yirmi dört-yirmi beş saat evvelinden gitmişti şehre. Hep garajda beklemişti ayrılmadan bir yere, kanepelerde uyuklayarak.
İlk defa aldığı ve kullandığı fitilli sigaranın paketi neredeyse bitmişti. Bir de Trafikçilere ceza ödemişti, ehliyeti olmadığından. Oysa yol sıra gidip-çay sıra geldiğinden ehliyete gerek hissetmemiş, hatta o güne kadar Nüfus Kâğıdı dışında böyle bir belgenin varlığından haberdar bile olmamıştı (dense yeriydi!)…
Misafirlik, üç-dört güne sığıyordu köy yerinde. Hasan da bu süreyi geçirmişti. Mevsimin kış olması, sürenin oldukça acele tükenmesine neden olmuştu ama düşünülenlerin gerçekleştirilmesi de (galiba asker dönüşü) bir zorunluluktu.
Askere gitmeden önce Kersankayalılar’ın Hacı Topal Ömer’in büyük kızını gönlü istemişti Hasan’ın. Anasına da çıtlatmıştı bir nebze. Anası da hissetmişti ve; “Hele bir askerliğini yap, gel, kolay yiğidim, baş-göz ederiz!” demişti. Eh! Askerlik bitmişti, şimdi; “Baş-göz Olma”, “Düğün-Dernek Yapma” zamanıydı, kış-göç önemli değildi. Hem şehirlilere göre “yaz tatili” diye bir sorun yoktu ki köyde.
“Allah’ın emriyle!” diyerek gittiler Hacı Topal Ömer’in evine, ailecek. Babaları olmadığından Hakan da yanlarındaydı Hasan’la beraber, denilmek istenen buydu. Büyük kızı büyük oğluna isterken Dul Resmiye’nin dili sürçmüştü(32) ama kimse bir şey anlamadan farkına bile varmadan alıvermişti büyük kız Nuriye’yi büyük oğluna. Küçük kız Huriye için de Hakan’a verilmesi konusunda “Hık-Mık” denilse de “Hele bi düşünelim!” denerek söz verilmeden tatlılar yenmiş, kahveler içilmişti.
Doğal olarak Hasan’ın kahvesi, gelenek olduğu üzere tatlı değil, tuzluydu ve Hasan eseflenmeden(33) sonuna kadar içmişti kahveyi, şenlik içinde.
Dil sürçmesi nasıl mı olmuştu? Genel de, Marmara Bölgesinin bu şirin köyünde geleneklerden kanıtlanmış olsa gerek çocuklar ya iki ya da en fazla üç olurdu ailelerde. Doğal bir Nüfus Plânlaması gibi. Çocukların isimleri de hep uyumlu konurdu, Hasan-Hakan, Nuriye-Huriye, Erdem-Güldem, Erol-Emel, Hasan-Hüseyin, Ayşe-Fatma, Melek-Melike vb. gibi…
Dil sürçmesinin bu nedenle pek önemli olduğu söylenemez. Basit bir dalgınlıkla ve eskilerin “Zevahiri kurtarmak! (34)” deyimi içinde olmuştu olay. Törelere göre kızı baba isterdi. Baba olmadığı için bu görev anneye; Dul Resmiye’ye düşmüştü.
Dili sürçtüğü için Hasan için istediği kız olan Nuriye yerine Huriye’yi istemişti. Sonra düzeltmişti hatasını anında ve iş tatlıya bağlanmıştı, ama bu geleceği şekillendirmek için de sonraki bir adım olmuştu. Çünkü Hakan’ın kalbi boştu ve tüm yatırımlara açıktı!
Devam etmişti annesi, tatlılar yenilip, kahveler içildikten beri. Zihninde tasarladıklarını, düşündüklerini, emrivaki(35) ile dile getirmek arzusunda idi, hem bi çırpıda, hem bi kerede, hem derhal, hem de şimdi, hemen:
“Aslında Hasan’a Nuriye’yi isteyip dönecektim. Elimde sadece Nuriye’ye aldıklarımdan belli değil mi? Ama Allah dilimi sürçtürdü, aklıma aklımı verdi. Anladım kendimi şimdi. Ben de oğul iki, sizde kız iki. Yaşlar uygun, boylar uygun. Nuriye’ye ‘He!’ dediğinizden kelli(36), Huriye’yi de askere gitmedi henüz ama oğlum Hakan’a istiyorum”, demişti.
Kız kısmısı böyle konularda, öyle odada oturup beklemezdi, ne oluyor, “Ne deniyor?” diye. Kapının arkasında olurlardı, “Kahveler getirilsin!” dendiği ana kadar. Kahveleri getirirler, kimsenin yüzüne bile bakmadan sonra gene kapı arkasına çekilirlerdi, söze karışmazlardı, ama denilenleri işitirlerdi, bilirlerdi.
Kapının arkasında bir tepsi sesinin duyulması dışında sessizliğin tükenişini izlediler hep beraber. Hacı Topal Ömer, munis(37), şaşkın karısına baktı anlamsız gözlerle, medet umar gibi, ya da tek başına kararsızlığına ortak olmasını diler gibi.
Sonra müezzine döndü aynı duygularla. Karısının gözlerinde ve yüzünde yaygın bir tebessüm vardı. Benzeri görüntüyü en büyük çocuğu olmasına rağmen, henüz evlenmemiş oğlunda da hissetti.
“Bir de kızlara danışayım, bizim için zor olacak ama!” deyip salon kapısına, tepsi sesinin geldiği tarafa yöneldi. Daha soruyu sormadan iki kız birden, söz birliği etmişçesine;
“Siz bilirsiniz!” demişlerdi, tebessüm onların da yüzlerine hâkimdi. Hacı Topal Ömer karısına baktı göz ucuyla ve;
“Allah’ın emri, peygamberin kavli başımız üzerine, gönüller bir, düşünceler bir, o halde haydi başlayalım hazırlıklara!”
“Bu; ‘Peki!’ demek mi oluyor!” diye üsteledi Dul Resmiye.
“Evet, başka türlü de söylenir mi?” diye gülümseyince Topal Ömer, Hakan ve Hasan kalkıp elini öptüler. Hakan şaşırmamıştı, bilgece. Belki de gönlüne sultan, dünyasına eş arayışının böyle sonuçlanmasının mutluluğunu yaşıyor gibiydi.
Düğün, bir arada ve hemendi, “Üç güne, beş güne sığacak kadar” denir gibi. Büyük kızın çeyizi hazırdı, büyük oğlan hazırdı, küçük kızın ki “Eh şöyle-böyle”, küçük oğlan, inkâr etmemek gerek yüreğindeki fırtınanın dinmesinden sonra o da hazırdı. Hem; “Allah; ev yapanla, yuva kurana yardım ederdi.”
Müezzin, bacılarının ikisinin birden böyle gelin olacak olmalarının heyecanını yaşamaya başlamıştı. Dine yönelişi nedeniyle, onlardan üç-beş yaş büyük olmasına rağmen ev-bark sahibi olmamış, baş-göz olmayı düşünmemiş, düşlememiş, belki de istememişti. Enişteleri, daha doğrusu enişte namzetleri, köyün imamına rağmen dini nikâhlarını onun, yani kayınçolarının(38) kıymasını istemişlerdi.
Kadere bir kere daha inanmak gerekiyordu. Bir oldubitti ile müezzinin küçük kız kardeşi, yani Topal Ömer’in küçük kızı da bir çırpıda baş-göz olacaktı, çifte düğünle. Daha önceleri böyle iki kız kardeşin, iki erkek kardeşle, aynı gün düğün-derneğinin olup olmadığı sorusunu şekillendirmeğe çalıştı Hakan zihninde…
Evlilikler gerçekleşmişti. Anaları Hasan’la Nuriye’ye ayrı-yeni bir ev açmıştı, kendine yakın, aslında köy yerinde yeni bir ev açmak zor olmasına rağmen şansları yardım ettiğinden. Neden mi? Gayet basit. Yan evdeki komşu da iş-güç, ya da her neyse bir sebeple şehre göçe karar vermişti.
Evin anahtarını “Her ihtimale karşı” Resmiye Anneye bırakırken, askerden oğlunun döneceğini düşünen Dul Resmiye; “Bana kirala!” diye tedbirini almış, daha o günlerden bugünlerin gereğini gereğine uygun olarak hazırlamaya başlamıştı bile. Dolaysıyla Hasan’ın evi bir-iki eksiğini göz ardı edince, olmuş-bitmişti.
Hakan’ın evi ise… Eee! Hakan askere gidecekti, gelin ersiz kalacaktı bir bakıma. O nedenle Hakan askerliğini yapıp gelinceye kadar Dul Resmiye ve Huriye birlikte yaşayacaklardı. Asker dönüşü Allah kerimdi. Bulunurdu bir çözüm yolu, inşallah…
Gülkız Zülfiye, erine de varlığını bildirdiği henüz ayak darbelerini hissettiği bebeğini karnından okşuyor, doğumu sanki daha o günlerden bekliyordu. Saadettin eğitimini bitirmiş, güney illerin doğusuna yakın bir karakola kurasını çekmişti.
Daha sonra onbaşı olduğu haberiyle, asker fotoğrafı gelmişti bahar yağmurları toprağa bereketini ulaştırırken, tabiat ana uyanma çabasını yaşarken.
Böyle günlerden birinde Hakan’ın askerlik emri ulaştı köye. Zaten bekleniyordu da. Hatta Hakan’ın, ağabeyinin döneceği gün Askerlik Şubesine gittiğini, kaydını yaptırdığını bile duymuşlardı komşuları. Bu nedenle gelen haberden herkes mutluydu, hatta Huriye Gelin bile. Kadere inanıyor ve olacakların önüne geçmenin mümkünsüzlüğünü biliyordu.
Davula bir kere daha vuruldu, muhtarın teybi bir kere daha çaldı. Bu kere yeşil direktörle ve römorkla uğurladı tüm aile efradı ve köylü, Hakan’ı.
Huriye Gelin evde kalmıştı, “Evi boş bırakmamak için.” Hem törelere göre; “Garı kısmisi erinin arkasından bakmamalı, kına yaktığı ellerinin solmasını beklemeli, solarsa tekrar yakmalı, beklemeliydi.”
Gelinkız’ın törelere ve gönlünün bitip tükenmeyen sızısına boş vermek istercesine gerçeklere yönelmesine imkân vermeyen, karnında hissettiğiydi. Belki ablası Nuriye de aynı nedenle evinde kalmıştı, gerçeğin hissedilmemesi için, törelere sığınarak
Zaman geçiyordu. Köyde üç hamile kadın ve bunlardan ikisi askerdeki kocalarını beklemekteydi, düşüncelerdekinin tersine.
Hakan da, Saadettin gibi batıda bir yerlerde eğitim yapmış, ancak farklı bir kurayla Trakya’da bir yerlere gitmişti. “İyi olduğunu” yazıyordu, “Rahatım!” diyordu, “Ehliyet verdiklerini, komutanlardan birinin şoförlüğünü yaptığını” yazıyordu.
Mektupları sıkça geliyordu, rahatlığından olsa gerek. Oysa Saadettin’in mektupları o kadar sıklıkta gelmiyordu. Bazen, yazdıklarında bazı şeylerin saklandığı hissediliyordu, “Bazı şeyleri yazmam sakıncalı” diyordu bir mektubunda.
Nitekim bir mektubunda bunu açıkça belirtmişti. Bu mektubun üzerinde; “Er Mektubudur. Görülmüştür!” damgası yoktu. İçine, mektubu bir arkadaşının izne gelmesi dolaysıyla elden göndereceğini yazmıştı, kısaca.
Bahar yağmurları bitmiş, yaz tükenmiş, sonbahar alkışlanmıştı. İşte böyle günlerden bir gün doğmuştu Saadettin’in oğlu.
Hemen babasına; “Oğlun oldu!” diye ulaştırmışlardı haberi. O da yeni bir fotoğrafını göndermişti oğlu için, özlem dolu mektubunda oğlunun adının; “Ercan” olmasını istemişti, nedeni meçhuldü.
Kışa girilmekteyken Nuriye’nin bir kızı oldu. Babası Hasan; “Erkek adamın erkek damadı olur!” dedi. Silâhını çıkardı, Beygirürküten Tepeye doğru arka arkaya sıraladı şarjördeki tüm mermileri.
Sonra; “Hayırlısıyla kurtuldun, gözümüz aydın, bebeğimiz de sağlıklı!” deyip karısının boynuna bir beşibiryerde ile koluna ince sayılmayacak bir burmalı bilezik taktı. Kız çocuk erken gelirmiş diye kızına; “Ergül” ismini koydu, anasının ismini de Ergül’ün peşi sıra ekledi.
Bir süre sonra da Huriye’nin sancıları arttı. Ebe naçardı(39); “Şehre götürün!” dedi sadece. Direktörle dar-kıt yetiştirdiler şehre. Hasan; “Oğlan mutlaka! Gelecek işte! Naz yapıyor!” diyordu, çevresindekilerin tereddütlü bakışlarını “Amca” olacak olmanın gururu ve gülümseyişiyle durdurmak istercesine.
Oysa traktörün römorkuna doluşmuş bilge kadınlar -ki, bunlar annesi, kaynanası, ebe ve komşuları idiler- bir şeylerin farkında idiler. Hastaneye geldiklerinde hastane kapısına öylece ilişmişler, Kuran-ı Kerim okuyorlardı. Hatta annesi acele ile açtığı sayfanın “Yasin Suresi”nin olduğu sayfa olduğunu görünce, irkilmeden(4o) edememişti.
Acı haber ulaştığında, Amcanın deliler gibi “Hayır!” diye bağırışı çınladı hastane koridorlarında, duvarlarında. Yeğeni kurtulmuş, Yengesi Huriye Gelin kurtulamamış, Allah’ın rahmetine kavuşmuştu.
Onun hiddeti kaderin böylesine şekillenişindendi. Yapılan yanlış her neyse neredeydi, neredendi, üzülüyordu bilmemesine, bilememesine…
Hakan izin alarak köye geldiğinde Rabb’ına kavuşan Huriye Gelin örfler gereği toprak olmak üzere yerine teslim edilmişti.
Hakan, mezarı başında Kuran-ı Kerim okudu, dikenli çalıların arasından sular döktü karısının mezarına, başucundaki testiye adı yazılı tahtaya, ona sarılı çaputa öfkesini dindirmek, belki de isyan etmek için okudu, daha daha bir şeyler anlatmak, söylemek istercesine.
Sonra bebeğini, geciktiği için amcasının oğlan olarak beklediği kızını aldı kucağına evde, ona; “Melekcan” adını verdi, annesini melek olarak uğurladığını ilerde ansın diye. “Can” eklentisinde belki başka düşünceler saklıydı, kendinde, kendi duygularında saklı kalan, anlamını hep kendi gönlünde yaşamak arzusunu taşıdığı.
Görevi kutsaldı, dönmesi gerekliydi. Yedinci günün mevlidini okuyup, yapılması gerekenleri anası ve atası saydığı ağabeyi ile konuştuktan sonra köyden ayrılmak üzere çağıllara yöneldiğinde askeri bir cipin köye gelmesinin tedirginliğini yaşadı Hakan.
Cipten inen Albay, Askerlik Şubesinde kendisinin askere sevkini yapan Albaydı. Cipten inen Uzatmalı Çavuş ve şoförün yüzleri de Albayın yüzü gibi sarımtırak beyazdı. Üzüntü ve keder alınlarındaki yorgun çizgilerde şekillenmişti.
Cipin yanına yaklaştı Hakan, sivil giyimli olmasına rağmen alışkanlıkla selam verdi, soran gözlerle;
“Komutanım!?” dedi.
Albay döndü:
“Saadettin Deresakarı’nın evini biliyor musun?”
Dili tutulur gibi oldu hissettiklerinden dolayı Hakan’ın. Umarsızca;
“Komutanım!?” dedi yeniden sorar gözlerle.
Komutan başını eğdi. Söylenmek istenilen anlaşılmıştı. Bu kere Hakan, bir kere daha Hasan gibi Kocaçay’ın ortasında yeri-göğü inletircesine haykırdı:
“Hayır!”
Erkekler çoğaldı bu haykırışa önce Kocaçay’da. Kışın, bu ilerleme çabasını yaşadığı vakitte, vakitsiz çağıltıyı duymanın merakını ve endişesini yaşıyorlardı. Kadınlar, kafalarını uzatmışlardı, kapılardan, pencerelerden, kapı-pencere aralarından.
Hakan komutana eliyle Bekdemir’lilerin Mazhar İsmail Emmi’yi işaretledi, yere düşercesine çömelirken. Zülfiye Gelinin bir şeyler hissetmişçesine meraklı bakışları kaynatasının adımlarını takip ediyordu.
Gerçeği yakaladığının bilincine eriştiğinde, önünde durduğu kapıyı yumruklamağa başladı; “Hayır!” sesi yankılandı bir kez daha, Karatepe’de, Bülbülyaka’da, Yatıkselvi’de, dağlarda, bayırlarda, tepelerde, derelerde…
Ve çöküverişini gördüler Zülfiye’nin kapının eşiğine yığılırcasına, komşuları yetişmeğe çalışırken kendisine.
Saadettin şehit düşmüştü, bir sıcak temasta, komutanının ayakları dibine, bir gün önce. “Vatan sağ olsun!” demişti son nefesini vermeden önce. Albay bunu anlatma çabasındaydı. Anlatabilir miydi ki?
…
Saygı, sevgiden üstündü. Zülfiye ve Hakan sevgilerinin üstünde, acılarıyla bütünleşmiş saygılarıyla bir yalnızlığı yaşadılar yıllar, yıllar boyu.
Melekcan ve Ercan büyüdüler, büyüdüler ve büyüdüler ve sonra birbirlerini sevdiler, biri annesinin yerine, biri babasının yerine.
Yalnızlıklarını sadece ve sadece yalnızlıklarıyla üleşen anne ve babaları onları baş-göz ettiklerinde onlar, yıllar öncesinin sevgisini birleştirdiklerini hiçbir zaman bilmediler, öğrenemediler. Oysa hissettikleri yıllar öncelerinin birikimleri idi belki de.
Saygı; sevgiden üstündü, ancak saygının sevgiye, sevginin de saygıya ihtiyacı olduğunu bir tek Zülfiye ve Hakan bilmişler ve onlar bunu kendi başlarına yaşamışlardı yıllar yılı. Ve tüketmeden de ebedi olarak yaşayacak, yaşatacaklardı gönüllerinde…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Tüm konuşmalarda geçen sözler memleketim Bilecik’in, çevremin ve özellikle köyümün şive ve alışkanlıklarıdır. İsimler de (ekleri ve lâkaplarıyla birlikte ki, çevremizde insanlarımız soy isimleriyle değil, lâkaplarıyla tanınır) genelde bizim yörelerimizde çok kullanılan isimler olup, hiç kimseye yakıştırılmamalıdır. Belki kısmen, belki az-çok, belki de tamamen tanıdık gelebilir isimler ki; gerçektir. Çünkü bilindiği üzere; “Öyküler, masal değildir!”
Bir şeyi daha gerçekten söylemem gerek ki, köy yaşantımıza egemen olan cümlelerimiz genelde, “geçmiş öykü” kipindedir. “Yapıyormuştu, geliyormuştu, varmıştı, yokmuştu” vb. gibi. Ama öyküde bu deyişleri söylememek gayretinde oldum.
Ancak yöresel olan bazı sözleri, o kişilerin ağızlarından telâffuz etmem gerekliydi ki tekrarladım; Galibam (Galiba), Derkene (Derken), Helbet (Elbet), Ceryan (Cereyan), Kerem (Kez), Bıldır (Geçen yıl, Bir yıl önce), Gardaş (Kardeş), Artıkın (Artık), Herkesçikler (Herkes), Iramak (Uzaklaşmak), Nalet (Lanet), Garı (Karı), Kısmisi (Kısmı), Hatçe (Hatice), Direktör (Traktör)…
Köyümdeki mevkileri aslına uygun olarak tekrarlamaya gayret ettim. Örneğin; Bibici Yeri, gerçekten Rahmetli Hacı Emin’e aitti. Yıllardır ceviz vermeyen, verdikleri de hep çürük-çarık çıkan Cinler Cevizi Naile Teyzeye aitti. Sorgun Deresi köy yakınından geçen dere. Bu derenin bir yanı Öteyaka, diğer yanı Beriyaka idi. Güzel de bir türkümüz vardır Sorgun Deremiz üzerine; “Öteyaka’ya geçelim / Atlara yonca biçelim…” şeklinde. Her ne kadar başka yöreler de sahiplenmişlerse de “Et Koydum tencereye / Yâr geldi pencereye…” “Köprünün altı diken / Yaktın beni gül iken…” türküleri de yöreme aittir. Koca Çay ise feyezan nedeniyle köyümüzü ikiye bölmüş derin ve geniş yol olarak kullandığımız bir oyuktu.
Ve bir gerçek daha, 1960 lı yıllarda sebebini ne derseniz deyin 40 hanelik köyümüze Karadeniz illerinden (Özellikle Gümüşhane’den ki başlangıçlarda, yani geldiklerinde, varsayalım ki hicret ettiklerinde, onlara sadece Gümüşhaneliler denirdi) göç olmuştur. Ve bu nüfus halen, çoluk-çocuk, torun-topalak köyümüzdedir. Şehre göçler de olağan tabiidir ki. Ayrıca bu tarihlerde lise mezunlarının sahiplendiği yedek subay öğretmenlikler de vardı, tıpkı öykümdeki gibi.
(1) Hoşnut Olmak; Memnun olmak, yakınmamak, şikâyetçi olmamak. Bir kimseden, ya da durumdan memnun bulunmak.
(2) Ünlemek; Yüksek sesle çağırmak, yüksek sesle duyurmak, bildirmek.
(3) Söz Rahatlığı; Yorgunluk, ya da sıkıntı hissetmeksizin söz söylemek, konuşmak. Rahatlıkla konuşmak.
(4) İcazet Almak; İzin almak, onaylamak, onay vermek, diploma vermek (Eskiden medreselerden diploma almak).
(5) Eksik Etekli; Kadın.
(6) Sahan; İçinde yemek ısıtılıp yenen, yağ yakılan, ya da yumurta ve benzeri şeyler pişirilen metalden yapılmış, derinliği az, tabak benzeri kap.
(7) Macır; Muhacir. Göçmen. Göçe zorlanmış.
(8) İrsiyet; Kalıtım. Çevre etkileriyle köklü olarak değiştirilmeyen biyolojik özelliklerin bir kuşaktan diğer kuşağa geçmesi, soya çekim, veraset. Bireylerin genetik yapılanması, kalıtım ve kalıtsal olarak özellik ve niteliklerin ebeveynlerden yavrulara aktarılması özellikleri.
(9) Sular-Seller Gibi; Bir metni yanlışsız söyleyecek kadar.
(10) Hamarat; Ev işlerinde çalışan, elinden iyi iş gelen, becerikli kadın.
(11) İrat; Gelir, gelir getiren mülk. Yöresel olarak ürün, mahsul.
(12) Ekşimik; Çökelek. Kaynatılmış ayran, ya da kesilmiş sütten yapılan peynire benzer yiyecek.
(13) Sertifika; Bitirme Belgesi. Bir kursa, ya da seminere katılıp bitirenlere verilen belge. Öğrenim Belgesi. Bir kimsenin niteliğini ya da kendisine verilmiş olan bir hakkı belirten belge.
(14) Velhasıl Kelâm; Elhasıl, velhasılıkelam, Kısacası.
(15) Evlek; Tarlanın tohum ekmek için saban iziyle bölünen bölümlerinden her biri olmakla beraber yöresel olarak bir dönümün dörtte birine (yani 250 m2 lik bölümüne) verilen ad. Ayrıca su yolu anlamındadır.
(16) Hoşgörü (Müsamaha); Tolerans. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme.
Himmet; Yardım, kayırma, iyi davranma. Çalışma, emek, gayret, lütuf, iyilik, kalp isteğiyle gösterilen gayret, emek, çaba, kutsal sayılan bir kişi tarafından yapılan etki. Meyil, arzu, istek, azim, niyet, irade.
(17) Muska; Hamaylı da denilen mürekkebi farklı, üçgen ya da rulo şeklinde, yedi kat balmumu ile kaplanmış muşamba ile örtülü, insanları (genelde) kötülüklerden koruduğuna inanılan Arapça dualardan müteşekkil bir koruyucu. (İlki Hazreti Muhammet zamanında “Cevşen” adı ile yapılan muska, şimdilerde aynı adla cami yanlarında, avlularında satılmaktadır.)
(18) Karınca Duası; İş yerlerine bereket getirdiğine inanılarak asılan dua.
(19) Çepin; Küçük çapa.
(20) Ata Yadigârı; Babadan-dededen kalan şeyler örneğin miras, ev, araba, tarla, bahçe gibi…
(21) Karagözlüm efkârlanma gül gayri, ibibikler öter ötmez ordayım! Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım. Tüfekleri çatar çatmaz ordayım… Bekir Sıtkı ERDOĞAN’ın “KIŞLADA BAHAR” isimli şiirinden bölümler olup eser, Gültekin ÇEKİ tarafından Rast Makamında Türk Sanat Müziği eseri olarak bestelenmiştir.
(22) Tebareke; “Mübarek etsin!” anlamında Kur’an’ı Kerimin 67. Mülk Suresi olup genelde ölülerin arkasından okunan bir suredir.
(23) Medet Ummak; Yardım beklemek.
(24) Gamsız; Derdi tasası üzüntüsü bulunmayan. İnsanı üzen olayları geçiştiren, hiçbir şeyi kendisine üzüntü konusu yapmayan.
Kasavetsiz; Üzüntüsüz, tasasız, kaygısız, sıkıntısız.
(25) Avrat; Kocaya göre eş, dişi insan, kadın.
(26) Miskince; Uyuşukça, aptalca, mıymıntı gibi, sünepece, pısırıkça.
(27) Şirret; Kavga çıkarmaktan hoşlanan, geçimsiz, huysuz, yaygaracı, edepsiz, kavgacı (Genelde kadın).
(28) Lânet; Tanrı’nın, insanların sevgi ve ilgisinden yoksunluk. Berbat, sinir bozucu, çok kötü, ters, aksi.
(29) Terki; Binek hayvanlarının sağrısı. Eyerin arka bölümü.
(30) Çağıl; Taşlarla örülmüş duvar, sınır. Harç veya çamur kullanmadan örülmüş duvar. Küçük taş, iri taş, çakıl yığını. Olmamış meyve. O çağda yaşayan.
(31) Iramak; Uzaklaşmak.
(32) Eseflenmek; Acınmak, acımak, üzülmek, kendini karşısındakinin yerine koymak.
(33) Dil Sürçmesi; Sözleri düzgün ve yerinde söyleyememe. Söz ya da yazıyla belirtilmek istenen bir düşüncede kimi sözcüklerin istenmeden araya girmesi ve anlam değiştirmesi.
(34) Zevahiri Kurtarmak: Görünüşü kurtarmak. (Bir bakıma da bir işi gereğine uygun değil, yapıyormuş görüntüsü ile üstünkörü yapmak.)
(35) Emrivaki (Yapmak); Oldubittiye getirmek, geri dönülmesi güç ve imkânsız bir durum oluşturmak.
(36) Kelli; Bundan sonra. Bu nedenden dolayı. Bir kısım sözlerin ardı sıra geldiğinde sözlerden birincisini zorlayıcısı anlamında bir söz.
(37) Munis; Cana yakın, uysal, sevimli, uygun. Alışılmış, alışılan, yabancı olmayan.
(38) Kayınço; Kayınbirader. Karının erkek kardeşi.
(39) Naçar; Çaresi olmayan, çaresiz. Elinden iş gelmeyen. Mecbur kalmış olan. Zavallı, düşkün.
(40) İrkilmek; Ürküp korkarak geri çekilir gibi olmak, ya da korkup şaşırarak duraksamak. Birikmek, toplanmak, yığılmak.