Birinin kendisini gözlemliyor olduğunun farkında, ya da endişesinde olmadan uzanıp yatıvermişti sereserpe, yorgun. Ama Rahmetli Orhan Veli’nin dediği gibi değil(1)

Bir iş için bu şehre gelen adam, her zaman olduğu gibi ablasının evine gelmişti, otel ya da herhangi bir misafirhaneye, ya da arkadaşlarından birinin evine misafir olmak yerine.

Eee! Ne demişti atalarımız(!)? “Nerde beleş! Git, oraya yerleş!” Anlamsızdı bu söz aslında kendisi için. Çünkü bu şehre görev çıktı mı özellikle istekli olurdu, vaktinden önce arka arkaya ölen anne-babasının tek emaneti olan ablasını, her gelişinde aşırı bir istekle kendisini kucaklayan eniştesini ve boğuşmak için her seferinde kendisini dört gözle bekleyen(2) yeğenleri Ceren ve Eren’i görmek için.

O gün oldukça, belki de oldukçanın üzerinde yorulmuştu biraz(!) Eve erken dönmüş, okulda ve işte olan aile nedeniyle kendisinde olan yedek anahtarla kapıyı açmış, alelacele(3) çantasından çıkardığı eşofmanlarını giydikten sonra pencereyi aralamış, kendisine tapulu olan(!) divanın üzerine usulca bedenini iliştirerek uzanmıştı genç sayılabilecek, bekâr adam. İşte sereserpe uzanış buydu.

Rüzgâr, belki de kaderin şekillenmesi, belki uyuyakalan adamın dalgınlığından istifade etmek için yönünü ve şiddetini değiştirmiş, pencereyi itekleyerek ardına kadar açması yetişmiyormuş gibi, perdeyi de savuruvermişti, dışarıya, yan duvara doğru. Ve karşı pencereden gülümseyen bir yüz, uzayan dakikaların aşılmasına boş vermişçesine bakmıştı ona, belki de onun tüm resmini çizmek istercesine zihnine…

Genç adam akşama çocuklarla boğuşmak için hazırlıklı olmalıydı. Sadece o kadar mı? Ablasıyla da didişecek, çene yarışına girecekti; özellikle evlilik konusunda. Belki önemli sayılabilir, eniştesiyle farklı futbol takımları için yetersiz rekabet ve sonucunda rakı şişesinin dibini görmek için dinlenmeliydi gerçekten. Söylemeden geçemiyordu, tüm aile futbol takımı konusunda kendisine karşı, babalarının yanındaydı.

Dostluk başka, alışveriş başka anlamında; “Seni sevmek başka, sempati duyduğun takıma gönül vermemiz başka!” diyorlardı, her sefer değilse bile çok sefer. Eh! O kadarcık kusur kadı kızında(4), hatta kadı oğlunda bile bulunurdu, bu ailede neden bulunmasındı ki, değil mi?

Ablası ve eniştesi Üniversitede tanışmışlar ve sevişerek evlenmişlerdi. Ve Tanrı onların gönüllerine göre vermiş, önce kızları, sonra oğulları olmuştu.

Kendisiyle güreş tutmakta, boğuşmakta, kızın oğlandan farkı yoktu neredeyse! Edebiyat Öğretmeni olan eniştesiyle spor çekişmesi dışında, ismi konusunda da bitmez tükenmez bir çekişme vardı aralarında.

Eniştesinin ismi; Tamer’di çünkü. Ne demekti Tamer? Tam olmayan erkek, asker mi varmıştı ki? Bir de Atamer vardı. Sanki Tamer olmasına şaşırılmış gibi; “A! Tamer!” dercesine. Yoksa Atam-er diye mi yorumlamak lâzımdı? “Atam yiğittir, erdir!” denilmek istendiğine göre ata ve yiğidin bir arada erkek olması gerekli değil miydi ki? Yoksa vatandaş, babası askerdeyken doğmuştu da onun için mi ismi Atamer idi? O hep sakin durmuş, anlatmak konusunda çok didişmemişti, çok kere, genç adamla.

Bazen eniştesi konuyu değiştirmek için; “Erol derler meselâ, vatandaş mutlaka er mi olur, subay olamaz mı yani? Ya da hep ‘Er, Erken mi’ olurdu, ‘Geç’ kalmaz mıydı ki? Oğlan çocuklarına ‘Erdoğan’ ismi konulunca, kız çocuklarına da ‘Kızdoğan’ ismi mi konulmalıydı ki? Bir de Özkan, Özer, Özcan gibi isimler vardı. Bunların sahte, öz olmayan yalancı olanları, mahsusçuktan(5) konulmuş olanları da mı vardır ki?

“Hem söyle bakalım nereyi fethettin ki sana ‘Fatih’ ismini koymuşlar?” dediğinde eniştesi, “Fatiha Suresini kısalttıklarından öyle demişler!” dese, o söze de kulp takılacağından(6) emin olarak sesini kısardı genç adam. “Teslim” sözü ile bir Edebiyat Öğretmenine karşı başarısızlığını kanıtlardı. “Bükemediğin eli öpeceksin!” derdi mağlubiyetini kabul ederek. Hem zaten insan isterse bu konudaki örnekleri o kadar ve öylesine çok uzatabilirdi ki!(7)

Eniştesi tavlayı da bilmezdi, altmışaltıyı, beziği, kaptıkaçtıyı, piştiyi de…

Genç adam senelerdir bir kere bile rakı parası ödememişti. Zaten ödemesi gerekirse de mızıkçılık(8) yapardı. Yük; olgunluğu ile eniştesinin üzerinde kalırdı, her zamanki gibi. İşte öyle bir yaşamdı genç adamın tükettiği, ablasının ve eniştesinin sabırlı olarak yüklendiği..

İyi ki medeniyet uçağı icat etmişti. Sadece görev icabı değil, yalnızlıktan bunaldıkça, rakısadıkça da gidiyordu ablasının yaşadığı kente. “Susadıkça, Acıktıkça” oluyordu da, “Rakısadıkça” kelimesi neden olmasındı ki? Hem o şehirde koskocaman bir “Rakı Ağacı” vardı! İster alnının teriyle, ister mızıkçılıkla kazanılsın, isterse gönüllü ısmarlansın, o ağaç hep o koca kentte idi, hem de hep kendini bekler pozisyonda, karafaki(9)  yerinden indirilmiş olarak hazırda!

Bir de gıcıklık(10) yapmaktan çekinmezdi Fatih, masaya otururken, rakı üstüne vecizeleri kendine göre ayarlar ve eniştesi son raddeye gelinceye kadar, onun sabrını dener, sinirlerine hâkim olmasını keyifle beklerdi, “Hadi enişte darılma, şerefe!” diyerek gönül almayı ihmal etmeksizin.

“Bu rakı var ya enişte, bu rakı, seninle ve beleş içince güzel(11).”

“Yarın için bir sözüm yok, ama bilirim ki bu akşam ölmem, seninle rakı içtiğim için.(12)

“Yav enişte! Vasiyet etsem mi ki sana, ben öldüğümde mezarıma rakı döksen fena mı olur(13)? Hocaya bir danış istersen, günah olmazsa, ayıp da olmaz sanırım!”

Dilimin pepeleşmesine(14) yakın gemi azıya alır(15), saçmalıklarımın dozunu artırırdım. Ama dediğim gibi mukavemetli(!) iyi ve güzel insandı eniştem, tahammül ederdi(16).

“Enişte, bak sevildiğini bil, bir şair salaklarla rakı içilmeyeceğini(17) söylemiş. Bak sen bana tahammül ederek ne güzel anlaşıyorsun ve keyifli keyifli içiyorsun di mi?”

Salak olanın ben olduğum farkında olmamıştım!

Ve dilim dolanırken, şişeyi flu görmeye(18) başladığımda o muhteşem dize gelmişti dilimin ucuna; “Rakı şişesinde balık olsam(19) gibi.

Genç adamın kente gelmeden önce eli ne kadar açık olursa olsun, kente geldikten sonra eli cebine girmezdi, akrep olurdu cebinde, hem de o akrep akıllı-uslu da durmazdı asla. Çünkü gelmek üzere ise iş icabı, ya da gönülden birkaç gün öncesinden telefon eder, mesaj çeker, mail yollardı;

“Falan film güzelmiş, filânca tiyatro için iyi şeyler okudum, şu maç kıran-kırana geçecekmiş! Lüfer, çupra, barbun-karagöz mevsimi açılmış, karidesler istenilen boylara gelmiş” diye isteğini eniştesine, “Ispanaklı kol böreği, kaymaklı ekmek kadayıfı, aşure…” gibi her seferinde değişen bitip-tükenmeyen isteklerini de ablasına söylemekten çekinmezdi.

Özellikle aşure dert değildi ablasına. Nasıl olsa kardeşinin hevesini bildiği için bir kaç poşet içinde malzemesi hazır ve emre amade(20) beklerdi derin dondurucudaki yerinde. Yeğenlerinden de istekleri eksik olmazdı. “Kampa girdim, dinlendim, bu kere yeneceğim sizleri!” der, katmerli(21) öpücüklerin kendisi için yeterli olduğunu söylerdi.

Unutulmadan önce şunu da söylemek yararlı olurdu herhalde. Onun geldiği günler arabanın anahtarı istenmeden hazır ve nazır(22) olarak daima kendisini beklerdi. Çünkü şehrin bütün taksi, dolmuş ve toplu taşım araçları eniştesinindi! Ona da kala kala bir tek eniştesinin arabası kalıyordu! Öyle değil miydi ya?

Ablasının arabaya ihtiyacı yoktu. Çünkü eniştesi de ablası da ayrı ayrı okulların öğretmenleriydiler. Eniştesi; “Karım, aşkım, canım, bir tanem yorulmasın!” diye onun okuluna yakın bir ev kiralamıştı. Çocukların okulları da eşinin okuluna çok yakındı. Çocuklar evden beraber çıktıkları gibi, annelerinin ek dersi, ya da nöbeti olmadığı zamanlarda da beraberce dönüyorlardı evlerine.

Bunda eniştesinin menfaati yok muydu? Haydi, çekinmeden söyleyelim; olmaz olur muydu? Bu şekilde bir ev tutması, evine, eşine ve çocuklarına daha çok vakit ayırması demek oluyordu. Trafikte geciktiği zaman kaybını hariç tutarsa, tabii…

Ah eniştesi ah! Onun böyle olacağı hiç düşünmemişti kayınbiraderi. Başlangıçlarda bilseydi! Hiç önemli değildi bu. Eniştesi iyi bir insan, iyi bir öğretmen, iyi bir baba idi, her şeyden önemlisi.

Genelde de onların evlenmelerine “He!” demişti. Hem iki gönül bir olup, samanlık seyran ise ve birbirleri diledikten sonra onlar ve o zamanlar sağ olan annesi-babası varken, zurnanın son deliği(23) olan kendisine akıl mı danışacaklardı ki?

Gerçekte bencil, egoist(24), üçkâğıtçı(24) değildi genç adam. Ne şaklabanlıklar(25) yapmıştı arabaya el koymak için. Bir-iki-üç… Sonunda eniştesi direnmekten vazgeçmiş, her gelişinde… Pardon…

Daha geleceğini söyler söylemez arabasının anahtarını portmantoda işaretli yere iliştirir olmuştu. Evin yedek anahtarı gibi, arabanın yedek anahtarını da yaptırsalardı, daha iyi olurdu, ama demek ki yedeğinin olmamasının daha uygun olacağını düşünmüşlerdi büyükleri, kim bilir?

Cömertliği(26) yok muydu genç adamın? Olmaz olur muydu? Kendisi ve her ihtimale karşı vasiyet niteliğinde yazıp bir örneğini çekmecesinde gizlediği notlar ve Noter dışında haberdar olan yoktu, ama kendince bir plânı, daha doğrusu bir jesti(27) vardı.

Kazandıklarını birkaç metrelik kefen dışında mezarına, öteye götürecek değildi ya. Bu nedenle evine yakın, hemen yanındaki siteden peşinatlarını vererek aynı yönde, aynı katta iki ayrı dairenin sahipleri olacaktı yeğenleri. İlerlerde tabii…

Dairenin birinin kredi borcu yoktu. Birikmişleriyle ve borç-harç arkadaşlarından denkleştirmişti, İhtiyaç Kredisi gibi. Çünkü birbirinden haberi olan bankalar iki eve birden Ev Kredisi vermiyordu.

İkinci daireyi Banka Kredisi ile almıştı. Şimdilik daireler kendi üzerineydi ve inşaatları henüz tamamlanmamıştı. Tamamlanınca ve dostlarına borcu devam ediyor olsun olmasın, birincisini 18 yaşına basınca Ceren yeğenine tapulayacaktı. Diğerinin kredi borcu bitince de ne zaman 18 yaşına basarsa onu da Eren yeğenine tapulayacaktı.

Böylece sürpriz olarak görevini tamamlamış olacaktı inşallah, maşallah, Allah ömür verirse, sağlığı devam ederse, kriz-mriz olmazsa, ya da enflasyon(28) teğet-meğet geçmezse falan!…

Evler, özellikle birincisi Ceren’in üzerine tapulanınca, hem de inşallah Ceren ve daha sonra Eren kendi varlıklarının şansından yararlanarak üniversiteleri bu ilde kazanırlarsa belki ablası ve eniştesi de tayinlerini isterlerdi, bu dairede otururlardı, kiraya verirlerdi, ya da ne isterlerse onu yaparlardı. Artık bu, onların bileceği bir şeydi.

Ve; “Adım Hıdır, elimden gelen budur!” demenin dışında ancak; “Benden bu kadar, gerisi can sağlığı!” diyebilirdi.

Başka, bir başka yok muydu cömertliği? O da vardı tabii. Hem de nasıl? Meselâ; “Haydi akşam yemeğine dışarıya gidelim!” derdi ya da; “Haydi dondurmacıya!” gibi bir şeyler gevelerdi(29) ağzından zorla dökülürcesine, yarım-yamalak.

Yiyip-içilir, masadan kalkmak için sıra para ödemeye geldiğinde cebindeki akrep yeniden girerdi devreye. Ya cebine davranır gibi yapar, bakar, karşısındakilerde hareket yok, çıkardığı mendilini burnuna götürürdü, ya da hesabın ödenmesine dakikalar kala ya çişi gelir, ya da ağzını yıkayacağı tutardı, kalkar giderdi ve kalırdı lâvaboda oldukça uzun bir müddet veyahut da hesabın ödendiğine kanaat getirinceye kadar. Masaya dönüşünde de;

“Ya enişte yav!” diyerek olayın mana ve ehemmiyetine uygun “Yağ çekmeyi(30)” unutmazdı. Hem asla!

Anadan-babadan kalan, ablasının; “Hakkımdan feragat ediyorum(31)!” demesine rağmen tapusunu üzerine almadığı, ama içinde yaşadığı evi, arabası ve ihtiyacı olan her şeyi vardı genç adamın. Bir tek şey…

Onu söylemekte de sıkıntısı vardı. Ablası dâhil kimseye, kimselere dobra dobra söyleyemiyordu(32). Ama hep genç kalacak değildi ya! Bulaşık, çamaşır, yemek yapmak zor geliyordu kendisine. Böyle düşününce de kendisine eş değil, hizmetli-hizmetçi ya da bakıcı arıyormuş gibi geliyordu.

Yok! Yok! Sevgi olmazsa bir kadın yakışmazdı evine. Ama sevgi için de bir arayışı, bir çabası olmuş muydu? Yok! Hayır! Ablasının desteğini ise sadece “Görücü usulü(33) kavramı dışında düşünemezdi; “Yok falancanın kızı, filâncanın eltisi, ötekinin torunu, berikinin baldızı, yok zengin-varlıklı, iyi huylu-geçimli, tahsilli, bakımlı, mutaassıp(34), modern…”

Bunlar kendisini hiç ilgilendirmeyen konulardı, sevmek-sevebilmek, mutlu-mesut olmayı, etmeyi dilemek dışında.

O akşam enişte-kayınço televizyona, çocuklar kapıları açık odalarında derslerine, ablası ütüye dalmışken;

“Haydi, hava almaya, dondurmacıya gidelim!” dedi. Çocuklar kitaplarından, ablası ütü masasından kaldırdılar başlarını, istekliydiler, ancak eniştesi isteksiz gibiydi. Belki de başına her zaman gelenin geleceğini hissettiği içindi davranışı;

“Param yok!” dedi.

“Benim var!” Söyleyişi hınzırca(35) idi genç adamın. Hesap ödetmek konusunda başka planlara ihtiyacı olacağını varsaydı genç adam. Ama Etme-Bulma Dünyası, Ava Giden Avlanır örneği olabilirdi yaşamı…

Sözlerini bitirmesi hepsinin hareket etmesine neden oldu. Oysa o hepsinden önce montunu bile giymeden, ayakkabılarını ayağına geçirdiği gibi, gidip arabada ön koltuktaki şoför mahallesindeki(!) yan koltuğa oturup, anahtarı da yerine taktıktan sonra beklemeğe başladı.

Ne de olsa adresler konusunda patron; eniştesiydi. Ablası bile bu konularda söz söylemezdi, eşine olan saygısından. Hem karşısındakiler aile idiler, öyle “Hop!” diye yola çıkamazlardı ki!

Eniştesinin arabasının kapısını açarken açtığı kapının diğer aracın kapısına çarpmamasına itina göstermişti. Çünkü kendi yaşadığı kentin sokağındaki arabaların kapılarını fütursuzca(36) açan çok çocuk, hatta anne-baba kendi arabasının orasında-burasında o kadar çok çizik ve ezikliklere neden olmuşlardı ki.

Hatta bir keresinde de yan aynasını kırıp, not falan koymak gibi herhangi bir şeye bile tenezzül etmeden(37) olay mahallinden sanırım ki ivedilikle(38) uzaklaşmışlardı. Terbiyesi izin vermediği için “Defolmuşlardı(39)” demekten son anda vazgeçmişti.

Kendi kendine bu şekilde düşünürken, özen gösterdiği arabanın sol ön tekerinin inik, ya da patlamış olduğunu gördü. İkaz etmek için ön camına bir not bırakma isteğini yaşarken kâğıt-kalemini yanına almadığını, arabada da olup olmadığını bilmediğini fark etti. Zaten bu arada hem ablası-eniştesi, hem de çocuklar arabanın yanına gelmişlerdi.

Dikkatini yan bloktan çıkan ve kendilerine doğru yönelen, oldukça şık giyimli ve de kendisine itiraf etmekte sakıncası olmayan güzel bir bayan yönelmişti.

Koltuktan kımıldamadı. Nasıl olsa arabayı eniştesi kullanacaktı, böyle durumlarda, her zaman olduğu gibi. Çocuklar da anneleriyle birlikte arkaya oturacaklardı tabii ki, her zamanki gibi.

Kendisini kont, ya da patron gibi hissediyordu genç adam, yan bloktan çıkıp da kendilerine doğru yönelmiş genç kızı göz ucuyla gözlemlerken. Argoda buna her ne şekilde olursa olsun; “Dikizlemek(40)” dışında bir başka ad verilmesi imkânsızdı!

“Oldukça şık!” demişti onun için kendi kendine. Muhtemelen bir özel güne gidiyor olmalıydı bu genç kız. Ve o genç, güzel kız geldi, geldi ve camına not iliştirmeyi düşündüğü arabanın kapısını uzaktan kumandasıyla kontrol ettikten sonra, yanından geçip arabasının kapısını açma gayretinde oldu.

Nefis bir parfüm kokusu, gıcıklamıştı(41) beynini genç adamın. Aklının başından gitmesine ramak kaldığı(42) hissini yaşamağa başlamıştı. Penceresinden seslenme gayretini yaşadı;

“Bir dakika genç bayan!”

Neden böyle demek gerektiğinin farkında değildi, ailem dediklerinin bakışlarını göz ardı ederek.(43) Genç kız soran bakışlarını kendisine yönlendirdiğinde de kapıyı açıp inmek gereğini hissetti.

Başkasına karşı dürüst olması gereksizdi, saklayabilirdi ama kendine karşı dürüst olmalıydı, etkilenmişti. Öyleyse bu fırsatı geri tepmemesi gerektiğini düşündü. Tekrar bir şeyler söylemesi gerekliymişçesine;

“İyi akşamlar efendim. Ön sol lâstiğinizin inik olduğunun farkında mısınız acaba?”

Gözleri irileşerek tekerleğe ulaşan bakışlarının sonucunda, genç kız bulunduğu ortamın dışına çıkarak feveran etti(44);

“Allah kahretsin! Ne yapacağım şimdi ben, arkadaşımın nikâhına zaten gecikmiştim!”

Sonra son bir umutla arabaya binmek üzere olan mal sahibine döndü genç kız;

“Acaba daha fazla gecikmemem için beni bir Taksi Durağına kadar bırakmanız mümkün olabilir mi efendim?”

Genç adam eniştesine bakıp onun başını eğmesi üzerine;

“Hayhay efendim!” deyip ön koltuğa oturmasını sağladıktan sonra ablasının manalı bakışlarına aldırmaksızın yeğenlerinin yanına büzüldü. İçinde engellemeye çalıştığı kıpırtılar başlamıştı. Kimdi, neyin nesiydi ve bu duygulara hakkı olup olmadığının endişesi içindeydi. Eniştesi fark etmişti galiba, ortamın içine girmeyi yeğledi;

“Komşuyuz, ama tanışamadık henüz. Büyük şehirlerin site yaşamının falsolarından(45) biri bu. Ben Tamer. Eşim Fatma, kayınbiraderim Fatih ve çocuklarım; Ceren ile Eren. Yenimahalle Son Durağa gidiyoruz. Gideceğiniz yer oralara yakınsa…”

Sözünü bitirmeğe fırsatı olmadı Tamer’in;

“Oh! Ne iyi olur! Arkadaşımın Nikâhı Birinci Duraktaki salonda. Ben oralarda bir yerde inerim, sizlere zahmet olmazsa.”

Önüne baktı, durakladı bir süre. Sonra;

               “Adıma gelince adım; Ayşe. Anneannemin ismiymiş, benim için de uygun görülmüş. Sizlerin öğretmen olduğunuzu biliyorum. Meslektaş sayılırız, ben de Üniversitede Öğretim Görevlisiyim.”

               Arkaya döndü, çocukların yaşlarını süzer gibiydi;

               “Gençler üniversite aşamasına geldiklerinde yönlendirmeyi dilerlerse yan komşuları Ayşe ablaları onlara her zaman önderlik edip önerilerde bulunmayı isteyecektir!” dedi.

               Önüne döndüğünde çantasından bir şeyler arama gayretinde oldu Ayşe;

“Size vermek için kart baktım, herhalde Kart Cüzdanımı evde unuttum, yanıma da almamışım, özür dilerim. Neyse bir daha karşılaşırız inşallah, o zaman vermeği isterim.”

Çantasını karıştırırken Kart Cüzdanını koltuğun kenarına düşürdüğünü ne kendisi, ne de bizlerden bir başkası fark etmemişti. İçinden hayıflandı Fatih;

“İsmini öğrendim, ama telefonunu öğrenemedim yahu! Yazık!”

Ama Tanrı’nın tükenmeyecek günleri vardı önünde ve gitmesi gerekirken bir gün, iki gün gecikse ne olurdu sanki? Yalandan kim ölmüştü ki? Her ne kadar yalancının mumu yatsıya kadar yanardıysa da, zaten yatsıya daha bir hayli zaman vardı…

“Ben zahmet olmazsa size uygun bir yerde ineyim lütfen!” dedi Ayşe.

Tamer arabayı durduğunda, sanki can havliyle kapıyı açıp indi Fatih. İçinden; “İyi ki çocuk kilidini açmayı unutmamışım!” diye düşünüyordu.

Ayşe’nin kapısını açtı, engelleyemediği bir hisle elini uzattı;

“Yeniden ve tekrar görüşebilmek dileğiyle!” dedi.

“Umarım!” dedi Ayşe kısaca.

Avuçları yanıyordu Fatih’in. Yangın avuçlarında başlamıştı.

Ön koltuğa otururken önce arka koltuk tarafından kinayeli(46) bir öksürme sesi geldi, sonuncusu uzunca;

“Öhö! Öhö! Öhhöööö!” gibi.

Anlaşılmıştı. Kendisine birilerini gösterdiklerine “I-ıh! Vay! Vay!” Karşılaştığına “Hay! Hay!” diye düşündüğünü anlatıyordu bu öksürüşler.

“Abla mızıkçılık yapmağa zorlama beni. Bu kere de cüzdanımı evde unutmuşum numarası yaparım, ha!”

“O numarayı daha önce yapmıştın, bu kere başka numara bul, ya da bulmağa çalış!”

“Düşüneceğim!”

“Hem şanslı günündeymişsin gibi bir his var, içimde. Öğretim Görevlisi, ama ne? Asistan mı, Doçent mi, ne? Aklım pek ermez, ama herhalde daha Profesör olmamıştır, değil mi? Üstelik hesaplar konusunda hiç çabalama. Gönlün şen, hesaplar senden. Nasıl uyak oldu ama?”

“Tamam, içimden geldi, dondurmalar benden!”

“İçimden geldi, diyorsun. Başka bir neden olabilir mi?”

“Ne gibi?”

“Bildiğin gibi. Haydi hayırlısı!”

Pastaneye geldiklerinde emniyet kemerini bağlarken fark etmediği, ama çözerken fark ettiği bir sertliğe ulaştı eli. Eniştesi arabayı ters olarak park ettiği için hepsi arabanın sol tarafından inmişlerdi. Kendisini ve eline geçeni fark etmeleri imkânsızdı. Sertliği umut ederek cebine koydu, şişkinliğine aldırmaksızın.

Dondurmalar gereken vakitte bitmişlerdi. Fatih garsonu çağırdı;

“Aile benim misafirim, hesabı ben ödeyeceğim!” deyip lâvaboya yöneldi. Cebindeki Kart Cüzdanını açtı. Cüzdanda Ayşe’nin kartları ve bir sürü insanın kartları vardı. Ayşe’nin kartlarından birini alıp cebine koydu.

Aynı yoldan döndüler eve.

“Kendi köyüme dönmekten vazgeçtim. Bir ya da iki gün daha kalmayı düşünüyorum!”

“Eyvah!” dedi Tamer eniştesi, her ne için sarf ettiyse bu kelimeyi.

“Neden?” sorusu ise gizli bir anlam taşır gibiydi Fatma Ablasının.

Uykulu gözleriyle seslerini çıkarmadı çocuklar, çıkarmak istemediler, belki de kendilerini ilgilendirmiyordu.

“Ben biraz dolaşıp hava alıp geleceğim. Müdüre de ‘Raporumun eksiklerini tamamlamak için bir günlük daha işim var’ diye mesaj çekeceğim, gecenin bu vaktinde telefonla kendisini rahatsız etmem uygun olmaz çünkü!”

“Bu kere ‘Neden?’ diye sormayacağım. Çarpılmışsın. Ağzın-burnun-gözlerin-kaşların yerlerinde değil. Başın devamlı sallanıyor, ellerin titriyor, ayakların sekiyor, bir-iki saat içinde şeytan mı çarptı seni, ne?”

“Haksız sayılmaz gibisin, beni bilen ablam!”

“Anne yarısı değil, tümü sayılırım. Seni benden başka anlayacak biri var mı dersin? Gene de ‘Sakin ol, yavaş ol, hazırlıklı ol!’ demek isterim kardeşim.”

“Anlaşılmıştır!”

Islık çalmanın ne mekânıydı, ne de zamanı. Açığı vermişti bir kere, hem de anında belki. Tesadüflere güvenip şansını denemeli miydi? Ya ummadıkları kendisini sükûtu hayale(47), hüsrana(48) uğratırsa idi…

Hazırlıklı olmalıydı, ama hazırlıklı olmak içinden gelmiyordu. Yıkılırdı, yıkılmak istememesine rağmen. Hissettiğini, şimdiye kadar hiç hissetmemişti, lâstiğin patlak olduğunu ona söylediği o ana kadar. Heder olmuştu(49) şu ana kadarki yaşamı. Umduğunu yaşayamazsa eğer, bundan sonraki yaşamının da heder olacağına, lüzumsuz bir tüketim olacağına inanıyordu.

Engel olamadığı bir şekilde elleri titreyerek tuşlarına bastı cep telefonunun. Müzik sesi duyulur bir şekilde açıldı telefon; “Efendim?” sorusu eşliğinde.

Aklı başından gitti bir an, terledi, yutkundu;

“Şey… Şey…” demekten başka bir ses çıkmadı ağzından, başka bir kelime bulacak kadar kelime haznesi, bir cümle kuracak kadar bilgi birikimi yoktu.

Bilmeyen bir insanı Üniversitede Öğretim Görevlisi mi yaparlardı ki? Okumuş, öğrenmiş, her şeyden önce kalbi olan ve kalbi çarpan bir genç kızdı Ayşe;

“Şöyle sessiz bir yere geçeyim. Söyle Fatih! Vermemiştim ki! Nereden buldun cep telefonumun numarasını?”

Açığını kapatmak çok zordu. Açığa devam etmemek daha da zordu. Nefesini tuttu, omuzlarını ileri-geri oynattı olduğu yerde ve;

“Kart Cüzdanınızı arabada düşürmüşsünüz efendim. Haberiniz olsun istedim ve şimdi götürüp Posta Kutunuza atacağım!”

“Atma lütfen! Vakit şimdi oldukça geç! Eğer mümkünse yarın sabah arabamın lâstiği için yardımcı olurken verirsin. Hem böylece penceren-perden açıkken, ‘Güzellik uykunda(50)’ nasıl yakışıklı olduğunu anlatmağa çalışırım sana. Bunu bilmen belki rahatlık verir sana. Daha ne söylememi beklersin ki? Tesadüflerin insanların yaşamına etkili olabileceğini sen anlat bana istersen, dinlerim. Olmaz mı?”

Kalbinin gümbürtüsünden ürküyor gibiydi o anda.

“Olmaz demem mümkün mü? Peki, yarın!”

“O zaman görüşmek dileğiyle…”

Bu kez “Umarım!” demek sırası kendindeydi Fatih’in.

 

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Yaşamım; doğumum ve daha sonraki memuriyetimin ilk yılları haricinde, genelde İzmir-Ankara arasında şekillendiğinden öyküyü bu şehirler olarak zihninizde yaşamanız doğal olacak, gibime gelir. Yenimahalle her ilin ilçeleri içinde yer alır, bu nedenle genel bir isim olarak kullandığımı da anlatmam fazlalık olur (Bu vesile ile oğlumun, eşi evlendiklerinden sonra kızım olan gelinimin ve dünya tatlısı diyeceğim torunlarımın İzmir’de, benim, ailem, diğer çocuklarım ve torunlarımla Ankara’da yaşadığımızı çıtlatıvereyim).

(1) Uzanıp yatıvermiş sereserpe… şeklinde başlayan Orhan Veli KANIK’ın SERESERPE Şirinin bir yerlerinde “Koltuğu görünüyor, bir eliyle de göğsünü tutmuş…” dizeleri vardır.

(2) Dört Gözle Beklemek; Büyük bir istekle, özlemle, sabırsızlıkla beklemek.

(3) Alelacele; Çok acele ederek, çabucak, çarçabuk, acele olarak, çabuk, ivedilikle.

(4) O Kadar Kusur Kadı Kızında Bile Bulunur; Küçük, önemsiz bir kusur.

(5) Mahsusçuk; Gayri resmi, gizlice, var gibi biri veya, bir şey için ayırılmış, özel, özellikle ayrılmış, şaka, şakadan, duyulduğu, anlaşıldığı, bilindiği gibi hissedilen.

(6) Kulp Takmak; Bir şeyi, bir kimseyi kusurlu gösterebilmek için uydurma bir neden bulmak.

(7) Ad ve soyadları konusunda acayip ad ve soyadları öğrenmek isteyenler ilgili yerden “Sahip Olmayı İstemeyeceğiniz Ad ve Soyadları” ya da “Tuhaf İsimler ve Soyadları “olarak bakıp meraklarını giderebilirler.

(8) Mızıkçılık Etmek; Oyun ya da herhangi bir işi çeşitli bahanelerle bozmaya çalışmak, ya da bozmak, sonucuna rıza göstermemek.

(9) Karafaki; Uzun boyunlu, kulpsuz, küçük rakı sürahisi.

(10) Gıcıklık; Karşı tarafın sözleri, hareketleri ve davranışları ile ilgili olarak intikam alma duygusu.

(11) Sözün aslı; “Bu rakı var ya bu rakı/Seninle içince güzel…  Aziz NESİN’in “EN GÜZEL” adlı şiirinden bir (ç)alıntı.

(12) Sözün aslı; “Ertesi gün için bir şey diyemem. Ama rakı içtiğin gün ölmezsin.” Cemal SÜREYA

(13) Sözlerin aslı; Mezara Rakı Dökmektir. Müzisyen Selâhattin PINAR, Kut’ül Amare Komutanı Halil Paşa ve Kumkapı’da meşhur bir meyhane sahibi olan Kör Agop öldüklerinde mezarlarına rakı dökülmesini vasiyet etmişler.

Mezara Şarap Dökmek; Şair Can YÜCEL’in mezarına şarap dökülmesini vasiyet ettiği söylenir.

(14) Pepeleşmek; Türkçemizde böyle bir kelime yok. Olsa olsa Pepe Konuşmak ya da Pepelemek olabilir. Dudakta başlayan kelimelerin ilk seslerini güçlükle söylemek ve bir kaç kez tekrarladıktan sonra arkasını getirebilmek şeklinde düşünülebilir (Genelde ve doğal olarak içkili halde).

(15) Gemi Azıya Almak; Aslı, atın gemi azı dişleri arasına alarak gemi etkisiz bırakarak, süvarisinin yönetiminden çıkıp, kendi başına hareket etmek anlamında olmakla birlikte söz dinlemez anlamında ikinci bir anlamı daha vardır.

(16) Tahammül Etmek; Dayanıklılık göstermek, dayanmak, kaldırmak, katlanmak.

(17) Aslı; Rakı Şiiri, “Salaklarla içilmez!” Nazım HİKMET

(18) Flu Görmek; Tam olarak belli olmamak, net olmayan görüntü, bulanıklık.

(19) Aslı; “Rakı Şişesinde Balık Olsam”; Dize; Orhan Veli KANIK’ın “ESKİLER ALIYORUM”  diye başlayan şiiri.

(20) Emre Amade; Hazır, hazırlanmış. Hazır nazır.

(21) Katmerli; Katmeri olan, kat kat durumda bulunan, aşırı ölçüde olan, çok aşırı, çok fazla.

(22) Hazır-Nazır; Emre amade. Her yerde hazır olup, bilen, gören, yardım eden.

(23) Zurnanın Son Deliği: Zurnada pek de fonksiyonu olmayan son deliğe izafeten söylenmiş bir deyiş olup, gereksiz şeyler ve özellikle insanlar için kullanılan bir deyim. (Buna benzer olarak “Dış kapının mandalı” gibi bir deyim de kullanılmaktadır).

(24) Egoist; Bencil. Öncelikle ve yalnız kendini düşünen, kendi çıkarlarını herkesinkinden üstün tutan, hodkâm, egoizm ve bencillik öğretisine inanan. Kendisiyle ilgili sürekli bir takım özelliklerinden bahseden birey.

Üçkâğıtçı; Dolandırıcı, dolapçı, düzenci, hileci. (Üç kâğıt oyununu oynatan)

(25) Şaklabanlık; Dalkavukluk. Basit şakalarla herkesi güldürmek.

(26) Cömertlik; Eli açıklık. Parasını, malını, elinde bulunanı esirgememek, her zaman her şeyini başkaları ile paylaşmak.  Verimlilik.

(27) Jest;  Genellikle yerinde yapılan ve beğenilen davranış. Herhangi bir şeyi açıklamak için genellikle bedenin, özellikle el-kol ya da başın anlam taşıyan, ya da taşımayan hareketi. İç güdüsel ya da istençli hareket. 

(28) Enflasyon; Yaşam pahalılığı. Para şişkinliği. Piyasada işlemde bulunan para miktarıyla malların ve satın alınılabilir hizmetlerin toplamı arasındaki açığın büyümesi nedeniyle ortaya çıkan ve fiyatların toptan yükselişi, paranın değerinin düşmesi biçiminde kendini gösteren ekonomik ve parasal durum.

(29) Gevelemek; Anlaşılmaz bir biçimde sesler çıkartmak, ne dediği anlaşılmamak.

(30) 30Yağ Çekmek; Kendisine çıkar sağlayacak kimseleri aşırı bir biçimde övmek.

(31) Feragat Etmek; Hakkı olan şeylerden kendi isteğiyle vazgeçmek.

(32) Dobra Dobra (Konuşmak, Söylemek); Çekinmeden, sakınmadan, korkmadan, açık açık, açıkça, korkusuzca.

(33) Görücü Usulü; Birilerinin (özellikle anne-baba) genellikle oğlan yerine, kız yerine de olabilir birini beğenmesi ve onunla konusu geçenin evlendirilmesi. Bir bakıma sevişerek evlenmenin zıttı bir olay da sayılabilir. Görücü usulü evlenmede damat veya gelin adaylarının birbirini görüp-beğenmesi şart değildir. Aile büyükleri karar verdiyse “Siz bilirsiniz!” söylemi ile bu iş biter. Bundan sonra söylenecek tek söz; “Onlar erecekler muratlarına, biz çıkalım kerevetlerine!” dir.

(34) Mutaassıp; Bağnaz, fanatik. Bir inanışa aşırı ölçüde bağlanıp ondan başka bir düşünce ve inanışı kabul etmeyen.

(35) Hınzırca; Domuz gibi. Zarar vermek ister gibi, acımasızca, sinirlendirici ve ters davranışlarda bulunurcasına, katı yüreklilikle, kötü düşüncelerle.

(36) Fütursuzca; Aldırış etmeksizin, aldırmayarak, önemsemeksizin, çekinmeksizin.

(37) Tenezzül Etmek; Kendi durumuna, düzeyine aykırı bir şeyi, bir durumu, bir işi kabul etmek.

(38) İvedilikle; Alelacele. Çok acele ederek, çabucak, çarçabuk, acele olarak, çabuk.

(39) Defolmak; Çekip gitmek. Savaşmamak.

(40) Dikizlemek; Gizlice gözetlemek, sezdirmeden, belli etmeden, bakmak, bakmaya çalışmak.

(41) Gıcık Kapmak (Olmak, Almak) gıcıklamak; Sözleri, hareketleri ve davranışlarıyla kendisini kızdıran, sinirlendiren kimseden intikam alma duygusu.

(42) Ramak Kalmak; Bir şeyin olmasına az kalmak. Hemen hemen, az daha olacak, kıl payı kurtulmak.

(43) Göz Ardı Etmek; Gereken önemi vermemek.

(44) Feveran Etmek; Birdenbire öfkelenmek, sinirlenmek, hareketlenmek, olmaması gereken hareketleri yapmak.

(45) Falso; Aslında bir müzik terimi olup bir parça çalınır veya söylenirken yapılan nota yanlışlığıdır. Ancak; yanlış davranış olarak da özetlenebilecek bu deyim, öyküde bu ikinci anlamında kullanılmıştır.

(46) Kinayeli; Bir fikrin, düşüncenin, ya da dileğin kapalı, dolaylı, üstü kapalı bir şekilde iğneleyici, aşağılayıcı bir şekilde söz olarak söylenmesi.

(47) Sükûtu Hayal; Düş kırıklığı, hayal kırıklığı.

(48) Hüsran; Umulan, beklenilen bir şeyin elde edilememesinden duyulan acı, düş kırıklığı.

(49) Heba Olmak (Etmek) -Heder Olmak (Etmek); Boşa, boşuna gitmek.

(50) Güzellik Uykusu (Kestirmesi); Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.