Koskoca, gepgeniş(1) bir cadde… Yaya geçidinden aynı anda yüz-iki yüz kişi geçse bile, hatta sağdan geçiş kurallarına uymadan da olsa, yine de gerçektir ki, bizim yaşadığımız gibi bir kazanın olması imkân dâhilinde değildi.

Böyle bir olay 40 yılda bir ve 40 kişiden birinin başına gelebilirdi ancak. 40 yaşında değildim, ama galiba nevi şahsına münhasır(2) o 40 kişiden biriydim herhalde!

Şöyle ki;

Son Sınıf Üniversite öğrencisiydim. Yoğun dersler beni gözlük takmaya mecbur kılmıştı. Önceleri 0,25 miyop olan gözlerim, gün geçtikçe ilerlemiş, ekonomik sıkıntılarım nedeniyle işportadan(3) aldığım, kaç numara olduğunu bilmediğim gözlüklerle daha iyi görür gibi olmuştum. Yani…

Arada sıradaki şehir ya da kitapevleri turlamalarımdan birine çıkmıştım o gün. Buna pek “Turlama” da denmez, aşırı kitap tutkum nedeniyle yeni kitaplara bakmak, bütçemin elverdiği kadarıyla yenilerini satın almak, alamamışsam arkadaşlarımla değiş-tokuş yapmak gibi bir felsefeyi devrede tutmak için yola çıkmak, diyebilirdim.

“Felsefe” deyince aklıma geldi, felsefeye biraz (belki de birazdan biraz daha fazla) meraklı idim. Descartes, Sokrates, Seneca, Platon, Montaigne, Bacon, hatta İbni Sina gibi dehâlarla(4) fikir olarak oldukça çok meşgul olmuştum.

Bu kere kütüphaneden Aristoteles, Pisagor gibi matematikçilerin felsefeyle ilgili bir kitabı dikkatimi çekmiş ve kütüphaneden ödünç almıştım bu kitabı. Öylesine kıymet verirdim ki kitaplara, örneğin altlık ya da sandalye gibi kullanıp asla oturmazdım üzerlerine, ne cins kitap olursa olsun.

Bakmayın siz bir kısım muhterem zevatın(5), şöyle yazılmış, şu harfler olan kâğıtların bile üzerine oturulmaz, çöplere atılmaz, yırtılmaz-mırtılmaz sözlerine. Bir kısım vurdumduymazların akıllarından bile geçmez hacının-hocanın dediği. Bu nedenle kitabımı koltuğumun altına sıkı sıkıya sıkıştırmış, etrafıma bakınarak yürüyordum…

Aristoteles’in dediği gibi; “Doğa, bir amaç olmadan harekete geçmezdi” ama ben amaçsız bir şekilde adımlarken caddeyi dalgınlıkla trafik ışıklarının önüne geldiğimi ancak fark etmiştim.

Araçlar duruyordu, herhalde yayalara yeşil ışık yandığı düşüncesiyle sakince atmıştım adımımı caddeye. Gözüm yeşil ışık lâmbasının üstündeki devamlı küçülmekte olan rakama iliştiğinde geç kaldığımı fark ederek, acelem varmışçasına geri dönmek yerine ileriye doğru koşmaya yeltendim.

Hedefim, ya da maksadım caddenin ortasındaki refüje(6) ulaşmaktı. Doğaya küskün, yükü ağır bir eşek gibi başım önümde koşar gibiydim!

“Keşke olmasaydı!” demeyi tekrarladığım olaylar o kadar çoktu ki hayatımda. “Aynı nehirden iki kez geçemezsiniz!” diyen Herakletos’u yanıltmak istercesine bazı olaylar üst üste geliyordu başıma. Bu; kurallara aykırı olarak sol taraftan koşarak geçme teşebbüsüm de aynı nehirden ikinci kez geçmek gibiydi. Yani; “Keşke” diye tekrarladığım olaylardan biri gibi.

Bu koşuşturmada benimle caddeyi geçmek için aynı gayreti yaşayan bir bayanla karşı karşıya, kafa kafaya, göğüs göğse bodoslama(71) çarpışmış, her ikimiz de caddeye yapışmış ve hareket etme hazırlığındaki araçların bizleri çiğnemeleri bekler gibi olmuştuk…

O andan hatırımda kalan sarı yüklü beyaz bir bulutla çarpışmış olduğumdu. Pardon! Bir de yere düştüğümde gördüğüm, beyaz bir pantolon ve siyah süet pabuçlar idi. Zaten insanın dikkatini başka ne çekebilirdi ki? Hele ki kendinden geçercesine yamulmuşsa? Yamulmuştum, ama gerçekten kendimden geçmemiştim, öyle bir yamulma işte…

Caddeye hanımlı beyli birkaç kişinin koşuştuğunu fark ettim. Kimi araçların hareket etmesini engellemeye, kimi de beni, daha doğrusu bizleri yerden kaldırmaya çalışıyordu.

Perişandım, çarpıştığım bayanla ilgilenemememin yanında, burnumun üzerindeki gözlüğümün sebep olduğunu sandığım iki kaşımın arasından, belki de burnumdan eğer deyim yanlış değilse “Oluk gibi kan akıyordu(8).”

Titiz bir adamdım, elimi cebime sokup da mendilimi çıkartamıyordum. Oysa titizlikten değil, düşerken elimi de yaralayıp kan içinde bıraktığımdan, acısından elimi devamlı olarak sallamam nedeniyle çıkartamıyordum mendilimi. Eğildiğim için gömleğim kanlanmamıştı.

Biz Türkler, asil ve duygusal bir milletiz. Düşene bir tekme de ben vurayım demek yerine, düşenin elinden tutarız, her manada.

Burnumdan ve ellerimden akan kanlar, ayağa kalktığımda caddenin grisini kızıla boyama gayretinde idi.

Birileri kâğıt mendil verdi, kimileri ıslak mendil, bir poşet dolusu ve teklif ettiler;

“Tansiyonunuz mu düştü(9)? Nasılsınız? İyi misiniz? Bir sıkıntınız var mı? Hastaneye götürelim mi?”

Mahcuptum(10), çarpıştığım, ne ve kim olduğunu bilemediğim bayandan özür dilemeyi düşünüyordum. Sanırım onu göremedim etrafımda, ya da o kendini bana göstermedi, ya da sıkıntıları vardı onun da, kendini belli etmek istemedi. Bilmiyorum, bilemiyorum…

“Düşünce, biçimlerin genelliğini meydana getirirmiş”, İbni SİNA’nın dediğine göre. Düşüncelerimi biçimlendiremiyordum ki… Düşüncelerimi şu ya da bu şekilde herhangi bir mecraya(11) yönlendiremiyordum ki, zavallıca.

Beni o durumda ve yalnız bırakmamak için ben emsal, bir kız ve bir oğlanla yakın parklardan birinin bankında dinlendim bir süre. Kendime gelmiştim ve akan kanlar da ıslak mendillerle neredeyse durur gibi olmuştu. Gençler ısrarla bir-iki defa daha yardım etmek tehdidinde(!) bulundular. Muhtemeldir ki iki arkadaştılar ve el ele ayrıldılar yanımdan, “Geçmiş olsun!” dilekleriyle, diğer ellerini sallayaraktan.

Şöyle bir doğruldum, ağrılarımı hissettirmeyen yanlış bir gerçek çarptı yüzüme. Kütüphaneden emanet olarak aldığım kitap yoktu koltuğumun altında. Acele ile düştüğüm yere koştum; “Belki” umuduyla.

Tanrı yanımda değildi, kitap yoktu aradığım yerlerde. Eski bir kitaptı o, belki de piyasada olmayan. Tazmin etmekten ziyade başkalarının o kitaptan yararlanamayacak olmalarının ve kütüphanedeki Memure Hanıma nasıl hesap vereceğimin üzüntüsünü yaşadım.

Pantolonumu, tişörtümü silkeledim, fiske vurur gibi parmaklarımla, fark edememem mümkün olan tozlar için. Ve eve yöneldim. Ev dediğime bakmayın; 1+1, üç arkadaş paylaştığımız bir kümesti, ulaştığım.

Sıkıntılıydım ve arkadaşlarım da fark etmişlerdi, sordular sıkıntımı ve onlara kısaca “i” harfi uzun bir “Hiç” dediğimde, düşünüyordum. Yanlış anlaşılmasın çarpıştığım bayanı değil, kitabı…

Nasıl tazmin ederdim, Memure Hanıma nasıl anlatır, ne yüzle bakar, nasıl anlatırdım kitabı kaybettiğimi? Tabii, kitap bir de asar-ı atika(12) ise yandığımın resmi idi. Buna herhalde; “Yandı gülüm keten helva!” diye bir tekerleme uydurulmuştu. Aynen!

Sabahı dar-kıt(13) edip derslere girmek yerine kütüphaneye gitmeyi düşündüm önce, sonucu ne olacaksa, olsun gibilerden. Vize Sınavına girme zorunluluğum boynumu bükmüştü. Daha sonra acele etmemeğe karar verdim. Zira kitabı on beş günlüğüne almıştım ve bu arada sahaflarda(14) arayıp bulacağım inancını yaşıyordum, çalıştığına inandığım o küçücük beynimle!

Günler geçtikçe gerilimim artıyor, sahaflarda aradığım kitabı bulamamamın yanında, derslere de gereken ilgiyi gösteremiyor, vizelerdeki kırık not hanem gün geçtikçe çoğalıyor, genişliyor, artıyor, zamlanıyordu. Nasıl denirse işte!...

O günün üstünden on gün kadar geçmişti herhalde, belki bir gün eksik, belki bir gün fazla. Kütüphaneye gittim, sorumsuzluğumu itiraf etmek üzere. Çünkü o yük altında her gün eziliyordum, bir gün kalkamaz duruma gelebilirdim.

Gülümseyerek karşıladı Memure Hanım;

“Cezalısınız Tamer Bey!” dedi.

Nereden duymuştu ki kitabı kaybettiğimi? Arkadaşlarım dâhil kimseye söz etmemiştim kitabı kaybettiğimden. Bir tek sahaflarda dolaşmış, aramış, bulamamıştım o kadar.

“Haklısınız!” dedim, boynumu büküp. Her bakımdan tecziye(15) ve tazmin(15) için zaten hazırdım, hazırlıklıydım.

Memure Hanım oturduğu yerden kalktı, sırtını döndü, arkasındaki rafa uzandı ve “Benim kitabımı” uzattı bana.

“Öncelikle geçmiş olsun. Bunu bir hafta-on gün kadar önce genç bir bayan getirdi. Kaza geçirmişsiniz galiba. Kitabı o zaman bulmuş. Tekrar geçmiş olsun. Allah’tan ki, gözlüğünüz kırılmamış, gözlerinize bir şey olmamış. Ama gözlüğünüzün desteğinin burnunuzun üstünde yaptığı yaranın izi şimdi bile fark edilmeyecek gibi değil.”

Şaşkınlığımı anlamış gibi;

“Okuma sürenizi on beş gün uzatıyorum, tekrar geçmiş olsun ve iyi okumalar!”

“Adını, adresini, ya da telefon numarasını verdi mi o bayan? Teşekkür etmek isterim!”

“Yoo! ‘Ben gerekirse, bulurum kendisini’ dedi, sizin için. Kayıtlarımıza baktı, sanırım bazı şeyleri kafasına not etti, zeki bir insan gibi göründü bana çünkü ve gitti. Hatta o, özür dilediğini söylememi de istedi benden. Kendisini kan tutarmış, o nedenle ilgilenememiş sizinle ve kitabın sizin olduğu inancıyla kütüphane damgasına bakarak bize getirmiş!”

“Desenize ‘Sarı Çizmeli Mehmet Ağa’nın Bayan Şubesi!”

“Aynen!”

Onu bana ulaşıncaya kadar beklemem gerekti, ne kadar süre beklemem gerektiğini bilmeden, bilemeden.

Şans mı, talih mi, kader mi? İnsanlar ne isim verirlerse versinler, garibin(16) elinden tutuyordu Allah. Ve garip de şimdi; “Sarışın bulutu, beyaz pantolon ve süet ayakkabılıyı” merak ediyordu.

Kimdi ve kan tutması ötesinde neden saklamak gayretini yaşamıştı kendisini? Ve onu görmem, tanımam için ona ne kadar bir süre tanımam gerekliydi? Veyahut da bu düşüncemi şöyle düzelteyim övünerek ve bencilce;

“Beni ne zaman tanıyacak, ne kadar zaman sonra tanımak isteyecekti?”

Zaman geçti, ya da o şarkıdaki gibi “Su gibi(17)” geçti.

Beynimdeki birikintiler, zerreleşme(18) imkânını aramaya başlamıştı. Malûm; hafıza-ı beşer, nisyan ile malul(19), yani insan hafızası, unutmak meylinde, ya da unutkanlık insan hali idi.

Bir gün, aklımda olmayan günlerden bir gün…

Kantinde ders çalışırken izlendiğim hissine kapıldım. Daha önce de söylediğim gibi, son sınıfta idim ve çalışmak, mezun olabilmek için çok çalışmak zorunda idim. Ailemin beklentilerini boş çıkarmamak gayretinde ve mecburiyetinde olduğumdan genelde yalnızlığı ve tek başına çalışmayı tercih ediyordum, arkadaşlarımla birlikte olmaktansa.

Ve bir kez daha hiss-i kabl-el vuku(20); yani içime doğdu, sezinlemem gerçekleşti;

“Tamer Bey!”

Bir ses çağıldadı beynimin en uç noktalarına kadar. “Su sesi, kadın sesi, para sesi(21) derler ya hani, sonuncusunu at bir kenara, öyle bir sesti adımı çağıran.

Döndüm ve;

“Sen O’sun, değil mi?” dedim.

“Nereden bildiniz?”

“Beni ben olarak başka hiç kimse sizin gibi belleğinde tutamazdı da onun için!”

“Bağışlayın, kütüphanedeki bilgiler ve fotoğrafınıza rağmen ben de sizin o olacağınızı kesinleştirmek için sizi izlemek zorunda kaldım.”

“Neden bu kadar geciktiniz?”

“Uzun bir hikâye!”

“Oturun, anlatın, dinlerim!”

“Olmaz! Olamaz! Çünkü yoğun bir çalışma temposu içindesiniz. Mezun olacağınızı biliyorum. Bunu kısa bir tanışma olarak düşünün, belki’si de bir daha olmayacak!”

“O zaman neden belli ettiniz kendinizi?”

“Meselâ merak desem?”

“Bunu sadece merak olarak betimleyemezsiniz?”

Neler diyordum ben? Neredeyse karşımdakini döver, dövmek ister gibi kusuyordum sözlerimi.

“Peki! Dediğiniz gibi olsun! Başarı dileklerimle Allahaısmarladık!”

“Durun, böyle gidemezsiniz, geri dönemezsiniz hemen! Ne olur bırakın gözlerinize bakayım, elinizi tutayım kısa bir an. Ve bana adınızı söyleyin! Düşünce ve rüyalarımı hiç olmazsa isminizle süsleyeyim. Bu kısa anı tahayyül ederek yaşayayım. Bir telefon numarası, bir adres verin, n’olur, lütfen!”

“İsmime meselâ Ayşe diyelim. Ben değil, siz verin bana telefon numaranızı. Mezun olduğunuz gün tebrik etmek için mutlaka arayacağım sizi, söz, inanın.”

“Daha fazlasını beklemeyin demek istiyorsunuz yani.”

Defter sayfasının bir kenarına muhtemel mezuniyet tarihimi ve telefon numaramı yazdım ve yırtarak verdim kendisine.

“En uygunu da bu olsa gerek” dedi, elini uzatarak.

Bırakmadım, bırakmak istemedim uzanan elini. Gülümseyerek çekti elini, havaya kaldırdı, açıp kapatarak “Allahaısmarladık!” diyerek tekrar veda edişini kanıtlamak zorunda hissetti kendini (galiba).

Kalakalmıştım. Ne bir satır ilerleyebiliyordu gözlerim kitabımda, ne de bir sayfa hükmeder gibiydi belleğime. Arkadaşlardan biri omzuma vurup “N’aber” demese donukluğum uzun bir süre devam edecekti sanırım.

Benden uzundu Ayşe. Sanırım yaş olarak da benden birkaç yaş büyüktü. Sarı saçlarını yeşil gözleri süslemişti. Burnu kalkık gibiydi, estetiksiz (galiba) ve estetik yaptıran bir kısım sanatkâr, artist ve mankenler gibi idi burnunun havaya kalkık oluşu (manidar(22) anlamda değil). Bir süs pulu gibi kulaklarına yapışan küpeleri ile büyük olduğuna inandığım kulaklarıyla övünüyormuş hissini yaşadım. Bırakmak istemediğim eli yumuşacıktı.

“Ah Ayşe! Öylesine, hemen ve çabukça beni etkilediğinin farkında mıydın acaba?”

Aklıma düştü hemen;

“Acaba?” dedim. “Uzun süre, yaş, boy-pos, konum, aile gibi muhasebe mi yapmıştı, kendi kendine? Kendini tartmış, ileri bir arkadaşlığın olamayacağı düşüncesini yaşamasına rağmen, belki de sırf merakını tatmin için mi, uzaktan tanımak istemişti beni?”

Hadi canım, sen de!

Her şey, hepsi, ya da bir kısmı mümkündü de; “Sevgi” ve hatta “Aşk” hariç. Oysa ben, bende değildim. O, kendi gitmiş, beni kendiyle götürmek yanında, hayalini ve kokusunu bırakmıştı ders çalıştığım masamda.

Sonra arkadaşımı cevapladım;

“Ne olsun, iyilik sağlık!”

Ve merak etmiştim, Görmüş müydü acaba bizi, manidar mıydı sorusu? Çünkü allak-bullaktı(23) kafam. Belki de dalgınlığım arkadaşımın dikkatini çekmişti, bilemezdim.

“Pek de ‘İyilik-sağlıklı’ gibi görünmüyorsun. İyi misin? Yoksa hasta mısın? Seni ilk defa böyle görüyorum, hayırdır, ne iş?”

“Bilmem, öyle mi görünüyorum?”

“Aynaya bir bak istersen, sabah göründüğün gibi değilsin!”

Susmak zorundaydım, sustum, belki de gerçekten fiziksel olmayan bir şekilde hastaydım, ya da kendimi öyle hisseder olmuştum, son yarım saattir, ya da bana öyle gözüken zaman için…

Suskunluğum, sınavların sonuna kadar sürdü, aynı şekilde, aynı biçimde hem.

Son sınavdan çıktığımda sevinçliydim, ama karmakarışık bir ruh hali ve bıkkınca bir beklenti içindeydim.

Akşamın beklediğim sona ulaşan vakitlerinde o telefon çaldı, açtım ve açar açmaz;

“Ayşe?” dedim.

“Başka biri olamaz mı ki, telefonun daha ilk çalışında adımı söyledin!”

“Çevrem, ailem bilip tebrik ettiler mezuniyetimi. Özlediğim bir tek ses kalmıştı, hem de gecikerek!”

“Özlediğim mi, dedin?”

“İçimden gelen bir sesti o!”

“Ne gibi, ya da nasıl?”

“Görür-görmez denilen cinsten!”

“Bilmece gibi konuşma lütfen!”

“O zaman görüşelim mi? Anlatayım sana!”

“Olamaz, izin veremem, hayalinde olduğum gibi kalmak isterim!”

“Hiç mi göremem bir daha seni?”

“Hiç! Bu da sesimi son duyuşun!”

“Kapatma! N’olur kapatma! Bir kerecik, bir kerecik daha göreyim seni, gözlerine bakayım, elinin sıcaklığını, kokunu hissedeyim. Sebebi ne kendini benden uzak tutmak istemenin, uzaklaştırmak istemenin, bilmiyorum. Ama bir kerecik daha esirgeme seni benden, n’olur!”

“O halde pes ediyorum, gel yanıma, seni görüyorum, kantindeki genel telefondan arıyorum seni çünkü!”

Telefonumu nasıl kapatıp yanına ulaştığımı bilemiyorum. Sadece elini tutacaktım, sadece kokusunu hissedecektim, değil mi?

Hayır! Hayır! Her aptal âşık gibi, görür görmez bir kere daha çarpılmış, zamana, mekâna boş vermiş, dünyayı umursamadan sarılmış ve 40 yıllık âşıklar gibi öpmüştüm onu.

Heyecanlanmıştı, kalbinin atışını duyuyor, nefesinin sıklığını hissediyordum, boş kantinin telefon kabininde. İtekledi elleriyle, utanır gibi.

“N’apıyorsun?” dedi kısaca.

“Hoşlanmadın mı yoksa? Bana karşı ilgisiz olmayacağın inancını yaşamıştım, buralara kadar gelmekle…”

“Hoşlanmasam, ilgilenmesem öpmene izin ve karşılık verir miydim? Ama bu ilk ve son öpüşün olsun beni. Öpme beni bir daha! Heyecanlandırma beni lütfen! Uzaktan da olsa, yakından da olsa bir ömrü paylaşmak isterim seninle, ilkim ve sonum olarak ama…”

“Evet ama… Bilmece gibi niye konuştuğunu bu kere de ben sorayım sana Ayşe! Ayşe ile tanıştırmayacak mısın beni? Tamer’i sana anlatmama izin vermeyecek misin? Ya daha ileri gidip bir ömrü paylaşmak taahhüdümü kabul etmek istemez miydin?”

“Bir çarpışma, bir görüşme, bir öpüşle… Öyle mi?”

“Hepsi ilk kez, ömrümüzü paylaşalım dileğimi de ilk ve son defa içimden geldiği gibi seninle paylaşıyorum.”

“Sarhoş musun sen? Ya da aklın başında mı gerçekten? Mezuniyetinin verdiği bir şaşkınlığı mı yaşıyorsun yoksa? Nasıl böyle konuşursun?”

“Sen kabul et, mezuniyetimi de, işimi de, gücümü de, her ne istersen hepsini ayaklarımın altına alayım. Ya da ve hatta dile ayaklarının altına sereyim. Hepsini bırak bir kenara, sana adadığım ömrümü kabul et, lütfen!”

“Edemem!”

“Neden?”

“Edemem de ondan!”

“Yoksa?...”

“Hayır, ne arkadaşım, ne de gönüldeşim(24) var. Yaşamımda ilk ilgi duyduğum kişi sensin ve yine bana sarılıp ilk ve son defa öpen ve heyecanlandıran da sensin.”

“Eee! O zaman?”

“Olmaz da ondan!”

“Bilmece gibi konuşma sen de lütfen!”

Ne kadar çabuk senli-benli olmuştuk. Oysa…

Yüzü morarmış, solukları düzensizleşmişti görebildiğim, hissedebildiğim kadarıyla. Konuşmaktan, ya da benimle iddialaşmaktan yorulmuş gibiydi. Ayağa kalkmak istedi, sendeledi, zor tuttum onu. Anlayamıyordum.

Eee! Salaklık parayla ve sadece başkalarına ait değildi ki, bana da aitti;

“Ayşe n’oldu? İyi misin?”

“İyiyim, iyiyim! Bir taksi çağırırsan evime giderim. Ama sen gelme!”

O kadarcık kısa bir cümle ile soluk soluğa kalmış, dermansızlığından bacaklarına hükmedemez gibi, kucağıma kaykılıvermişti.

“Seni böyle, bu durumda yalnız başına göndereceğimi mi sanıyorsun?”

Baygın gibi koluma büzülmüştü. Konuşmuyor, ya da konuşamıyordu. Çantasını karıştırdım, cüzdanının içinden bir not geçti elime;

“Adım Büşra(25). Bana bir şey olursa, şu telefon numarasındaki anneme haber verin, lütfen!” yazılıydı.

Ne demekti ki bu? Bana saçmalık, ya da bilmece gibi geldi. Adını öğrenmekten dolayı mutlu olmuştum, ama havalara zıplamak yerine, değişikliği yazılı telefon numarasına iletmek mecburiyetimi göz ardı etmem(26) safdillik(27) olurdu. Hâlâ bencildim. Kolumda ceset gibi yatan Büşra’ya rağmen.

O; onun hakkında bilmediğim bir şeyler vardı ki, bu notu önceden hazırlayıp çantası açılır açılmaz okunacak şekilde yerleştirmişti cüzdanına.

Telefon numarasını çevirdim. Karşıma çıkan bayan sesine;

“Kızınız rahatsızlandı, kendisini hastaneye götüreceğim!” dedim.

“Ben annesiyim. Hemen ‘Falan’ Hastanesine götürün ve mutlaka Doktor Sertdar Beyle görüşün. Onu en iyi tanıyan o çünkü. Ben de hemen bir taksiye atlayıp oraya geliyorum. Fakat siz kimsiniz? Nasıl onu bu halde buldunuz? Çantasındaki notu okuyan biri misiniz yoksa?”

“Evet! Ayşe’nin çantasındaki notu okuyarak ulaştım size!”

“Yoksa siz o musunuz? Lütfen hastanede bekleyin beni!”

“Anladım efendim, derhal adını verdiğiniz adrese götürüyorum Ayşe’yi.”

İndimde Ayşe idi o, belleğime öyle kazınmıştı ki, annesine bile Ayşe demiştim, adının Büşra olduğunu öğrenmeme rağmen. Kısa bir sessizlik yaşadım telefonu kapatıp taksiye bindiğimizde.

Ayşe, Ayşe dışında biri olduğunu neden saklamıştı benden ve muhtemelen annesi beni nasıl fark etmiş, ya da bilmişti, ya da nasıl anlatmıştı Ayşe beni?

Hastaneye ulaştığımda, annesinin haberdar etmesi nedeniyle olsa gerek, Doktor Sertdar Beyi sedye ile bekler buldum. Ayşe’yi hemen yoğun bakıma aldılar, artık hiç kendinde değil gibiydi. Ve ben onu Büşra olarak değil, hep Ayşe olarak kabul ediyordum.

Yoğun Bakım kapısında çömelmiş içeriden dışarıya ulaşacak seslere kulak kabartmakla meşgulken, Ayşe’nin tıpatıp modeli olan bir hanım geldi karşıma. Ayşe oldukça geniş çaplı tarif etmiş olsa gerek ki beni, doğrudan doğruya bana sordu;

“Kızım nerde?”

“Yoğun Bakımda. Doktor Sertdar Bey meşgul şu an, onunla!”

Hemşirelerden birine yöneldi koşarak. Elindeki ilâç kutularını verdi, Doktora ulaştırması için. Sonra gelip kanepeye oturmak yerine o da çömeldi yanıma, dizlerimiz değecek gibisine. Dertliydi ve anlatmak ihtiyacındaydı;

 “Yıllarca sakındık kızımızı, rahmetli babasıyla. Kendisi de biliyordu. Ama bir gün başına sizin gibi bir dert geleceğini de hissediyordu. Bense olacağını mutlaka biliyordum.”

Sustu, sanırım sormamı bekliyordu;

“Başına gelecek dert neydi efendim?”

“Aşk! Daha ilk çarpışmanızda etkilenmiş, sizi öğrenmişti. Oysa…”

“Oysa…”

“Aşk ona yasaktı. Kalbinde bir özürle doğmuş, kalbine yerleştirilen primer kalp piliyle(28) yaşar olmuştu, sadece ve yalnız bir insan olarak, ta ki sizinle karşılaşıncaya kadar. Yaşaması için heyecanlanmaması, doğallıktan uzaklaşması yasaktı. Oysa siz bunu ona yaşattınız, bilmeden, istemeden, farkında bile olmadan belki de…”

Tekrar durdu, durakladı. Sanırım düşünmem içindi duraklaması. Belki de onu heyecanlandıracak ne yaptığımı araştırıyordu düşüncelerinde.

“O şimdi, yok olmamak mücadelesinde. Umarım aşkınız ona yaşama inancı ve gücü verir ve bu badireden(29) kurtulur. Yoksa ne yapacağımı bilemez durumdayım!”

Şimdi anlıyordum çarpışır çarpışmaz oralardan uzaklaşıp kayboluş nedenini. Çarpışmamız onu heyecanlandırmış, ya ilâçlarını almak için, ya da doktoruna gözükmek için hemen gitmiş, hemen ayrılmıştı oralardan.

Ve bu arada muhtemelen kaybolmaması için kitabımı görüp muhafaza altına almıştı, belki de isteyerek, arzuyla.

Sonra da kütüphaneye iade etmişti, benim ben olduğumu bilmeden, belki de öğrenme arzusuyla.

Ve yine onu ilk ve son defa öptüğümde, göğüs duvarının sol tarafında duyduğum ses, ona takılmış olan kalp pilinden gelmişti galiba, sanırım.

Kaç gün geçti aradan bilemiyorum. Hastane koridorlarında hiçbir şeyi umursamadan bekliyordum onun yoğun bakımdan çıkmasını. Ve heyecanlanmaması için onu sadece uzaktan görmeyi yeğliyordum.

Günlerden bir gün annesi ile yer bulamadığımız için portatif sedyelerden birinin üzerinde otururken annesi;

“Yaşasın istersin değil mi, arkadaşının?”

Cevabımı beklemeden “Evet!” demişim gibi isteğini yapıştırdı dudaklarına;

“O halde çık git, yaşamımızdan!”

“Hemen! Ama onun hayatından hemen uzaklaşmam, onun bir kez daha rahatsızlanmasına sebep olmasın, isterim!”

“Haklısınız! ‘Pat’ diye olmaz!”

“Sevdiğim halde, uzaklaşmak isteğimin de onun rahatsızlığını müspet olarak yönlendireceği inancında olmadığımı söylersem, bana gücenmezsiniz değil mi?”

“Peki, ne önerirsiniz?”

“Hiçbir şey! Tek alternatif onun beni beyninden çıkarıp atması. Ama nasıl? Bunu nasıl başaracağını bilemiyorum!”

“Allah yardımcımız olsun demekten başka bir şey gelmiyor elimden!”

“Benim de!”

Ve birkaç gün daha geçti aradan. Büşra kendine gelmişti. Ayşe’nin Büşra olduğunu söylemiştim, değil mi?

Ve ilk sorduğu kişi, annesi miydi dersiniz? Hayır! O; bendim! Tamer! Ve ilk söylediği şey şu idi, yanına geldiğimde, hem de annesinin yanında;

“Sensiz yüz yıl yaşamaktansa, ‘Seninle bir dakika’ yaşamayı yeğlerim.”

“Benim de ‘seninle bir dakika’m yeterli. Benim kolumda, ben de seninle ölürüm ve beni kimse tutamaz!”

Annesine döndüm;

“Kızını bana ver anne!”

“Benim yalnız kalacağıma hiç mi acımanız yok?”

“Hayat bu, anne! Sevdiğinle ‘Bir dakika’ bir ömür yeter insana!”

Elini tuttum Ayşe’min;

“Evlen benimle!” dedim.

“Peki!” dedi, o kadar.”

Yeni bir heyecana dayanamamıştı kalbi. Monitörde(30) tek çizgi belirlendi, tek monoton(31) bir ses. Doktorların çabası bu kez yeterli olmamış, olamamıştı.

“Katil! Çocuğumun katili!” diye bir ses duydum, dönmeme fırsat kalmadan. Annesi hıncını almak istercesine, monitörü yerinden sökerek başıma vurmuş, ya da başımdan aşağı geçirmişti.

Başka bir şey hatırlamıyorum o dünyadan.

Ama bu dünyada Büşra ve Tamer birlikteyiz, el ele, göz göze, diz dize, ses sese…

Kısaca biz bize…

O dünyada neler mi olmuştu? Bizi hiç de ilgilendirmiyordu, hiç de umurumuzda değildi zaten.

Biz; biz bize idik, hem sonsuza kadar!...

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Öykü genel anlamda gerçeğe yakındır. Kişiler yaşamışlardır. Öyküyü kurgulayışımda eksik ve bilgi eksiklikleri olabilir, doktor olmadığım için.

(**) Seninle bir dakika, umutlandırıyor beni… Semiha YANKI’nın 1975 Eurovision Şarkı Yarışmasında memleketimizi temsil ettiği şarkı olup, maalesef o yarışmada aldığı 3 puanla sonuncu olmuştu.

(1) Gepgeniş; Türkçemizde böyle bir kelime yoktur. Muhtemelen eni çok geniş, enli olmanın daha fazla olması anlatılmak istenmiş olabilir. Alanı büyüğün ötesinde. Bol ötesi.

(2) Nevi Şahsına Münhasır; Kişiye özel, kendine özgü davranış ve karakteri olan. Benzeri olmayan. Eşi bulunmaz.

(3) İşporta; Gezici satıcıların mallarını koydukları, tekerlekli tekerleksiz araç, ya da sepet, büyük bohçalar vb. Açıkta bu tür bir araç üzerinde sergilenerek yapılan mal satışı.

(4) Deha; Yüksek zekâ. İnsan zekâsının erişebileceği en son kerte. Yaratıcı zekâ, yaratıcı kişilik, herhangi bir alanda, özellikle de bilim, sanat ve yazında yaratıcı güç.

(5) Muhterem Zevat; Saygıdeğer zatlar, kişiler, ekâbirler.

(6) Refüj; Yol ortalarında yayaların emniyetine mahsus yer, yolun ortasındaki kaldırım, orta kaldırım, emniyet adası.

(7) Bodoslama; Bir denizcilik terimi olup lügat manası; “Gemi omurgasının baş ve kıç tarafından yukarıya doğru uzanan ağaç ya da demir direklerden her biridir” ki öyküyle ilgisi yoktur. Öyküde argo anlamında; bir işin sonu düşünülmeden yapılmış ani hareket, ya da dikkatsizce yürürken bir insana oldukça kıymetli (!) bir şekilde çarpmaktır ki, öyküde bu anlamda kullanılmıştır.

(8) Oluk Gibi Kan Akmak; Damarlardan dışarıya tarif edilmesi güç bir şekilde kan akması.

(9) Tansiyon; Gerilim ve basınç. Bütün atardamar sistemi içindeki kan basıncı olarak tanımlanır. Büyük ve küçük olarak atardamara kanın pompalanması ve gevşemeye başlaması, kalbin kasılması ve gevşemesi anlamlarındadır. Dünya Sağlık Örgütü 120-80 durumunu normal, 135-85 arası hipertansiyondur.

(10) Mahcup; Bir toplulukta güvenini yitiren, rahat konuşamayan ve rahat davranamayan, utangaç, sıkılgan, kendine güvenini yitirmiş.

(11) Mecra; Bir işin gidişi, doğrultusu, gidiş yolu. Yatak. Suyun aktığı yol, su yolu.

(12) Asar-ı Atika; Eski yapılar, yapıtlar.

(13) Dar-Kıt; Ancak.

(14) Sahaf; Genellikle kullanılmış eski kitap alıp satan kitapçı.

(15) Tecziye; Ceza verme, cezalandırma.

Tazmin Etmek; Zararı karşılamak, ödemek.

(16) Garip; Aile ocağından uzakta, kimsesiz, gurbette yaşayan, doğduğu yerlerden ayrı düşmüş, yabancı.

(17) Geçsin günler, haftalar, aylar, mevsimler, yıllar… diye başlayan HATIRA isimli Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Enis Behiç KORYÜREK’e, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup eser; Rast Makamındadır. (Zaman bir su gibi aksın, bu şarkının ufak bir parçasıdır.)

(18) Zerreleşmek; Çok küçük parçacıklar haline gelmek.

(19) Hafıza-i Beşer Nisyan İle Maluldür; Türk Atasözü olup; insan hafızası unutur,  ya da hafızamızın eksikliği unutkanlığı doğurur, unutkanlık bir insanlık gereğidir, gibi anlamları vardır. Bir de; insanın özellikle kötü anları, kötü anıları unutması gerekliliğini belirtir şekilde kullanılmaktadır. (Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlük adlı eserinde Atasözü; “Uzun deneme ve gözlemlere dayanılarak kısaca söylenmiş ve halka mal olmuş öğüt, darbımesel!” olarak tarif edilmiştir.)

(20) Hiss-i Kabl-El-Vuku; Hissikablelvuku olarak da yazılabilir. Altıncı his, önsezi, içine doğmak gibi anlamları taşır. Bir olay olmadan önce o olayı hissetmek de denilebilir.

(21) Su Sesi, Para Sesi, Kadın (Ya da Karı) Sesi; Atalarımızın özellikle meşhur ettiği, hoşlanılacak bir dize olarak Türkçemize yerleştirdikleri bir deyim. Amma… Bir Çin işkencesindeki “Tıp! Tıp!” su sesinin, olmayan paranızın bir kalantorun elinde, ya da meteliğe kurşun atarken bir ödeme için bankaya gittiğinizde, para makinesindeki sayılma sesinin ve sesinin güzel, dinlenebilir olduğunu sana bir kadının cırlak “Kalk gidelim!” tarzındaki sesinin hoşlanılacak bir şey olmadığını düşünürüm. Tabiidir ki bu; yarım bardak suya boş tarafından bakmanın ceremesidir.

(22) Manidar; Anlamlı, anlamı olan, manalı.

(23) Allak Bullak Olmak; Şaşkınlaşmak. Şaşkına dönmek. Şaşırmak. Düzeni bozulmak, karmakarışık bir duruma gelmek, altüst olmak. Yüz çizgilerinde kırışıklıklar olmak.

(24) Gönüldeş (Gönüldaş); Duyguları aynı olanlardan her biri. Can dost.

(25) Büşra; Arapçada müjde, sevinçli, hayırlı bir haber anlamına gelmekte ve kız çocukları için kullanılmaktadır.

(26) Göz Ardı Etmek; Gereken önemi vermemek.

(27) Safdillik; Saflık, temiz kalplilik, alçak gönüllülük, kolay inanırlık, aldatılabilirlik, kerizlik.

(28) Primer Kalp Pili; Aslı Pacemaker Kalp Pili demektir.  Kalp ritmi bozuklukları olan kişilerde kalp kasını uyarmak için kullanılan aygıttır ki oldukça uzun tıbbi bir izahı vardır.

(29) Badire; Ansızın ortaya çıkan tehlikeli durum, zor durum.

(30) Monitör; Ses dalgası iletiminde, iletimi kesmeden ve bozmadan niteliğini denetleyen düzenek. Yetiştirici.

(31) Monoton; Almancadan alınmış, tekdüze, hep aynı tonda, yeknesak, çeşitliliği olmayan, donuk, sıkıcı.