Masallar; “Bir varmış, bir yokmuş!” diye başlar genelde. Sizin öykünüze de, pek de gerekli sayılmaz, ama öyle başlamak gerek, sanırım;

“Bir varmış, bir yokmuş…”

Tabiidir ki öykünün yaşandığı ülke; Türkiye. Onun iki ucunda iki il, bu uçların biri; Edirne, diğeri ise; Artvin idi…

Memur iki ailenin, iki annesi, doğum sancıları çekmekteydiler vakitlerinden önce. Ailelerin her ikisinde de farklı telâşlar görülmekteydi dışarılardan. Bu ailelerden biri, ilk gelecek çocuğun sevincini taşımak arzusunda, diğeri ikincisinin beklentisindeydi, analar-babalar olarak.

Edirne’de ayın tostoparlak olduğu gecenin ilerleyen sabahında bir kızları daha olan aile çocuklarına; “Aydem” ismini koydular, ayın on dördünü cisimlerine kazımak için.

Artvin’de vaktinden önce dünyaya gelerek sabahın ilk ışıklarında kendilerini selâmlayan oğullarına ana-baba; “Erdem” adını koydular, erken doğuşunu ve zamanı belli etmesi için.

Aydem ve Erdem... İşte bundan sonra, sizin öykünüze esas olacak zaman adımlanmaya başladı. Ülkenin iki ucu, iki devlet memurunun birbirinden habersiz doğan iki çocuğu idiniz.

İsimleriniz, kaderin sizleri ilk birleştirişi gibiydi. Öyle ya, ikiniz de beklenmeyen “Dem” lerde doğmuştunuz ve özellikle anneleriniz sizlere bu isimleri uygun görmüşlerdi, doğal olarak birbirinden habersiz.

Ve sizleri birleştiren bir harf oluşumu vardı. A ile ismi başlayan Aydem, E ile başlayan Edirne’de doğmuştun, E ile ismi başlayan Erdem, A ile başlayan Artvin de doğmuştun.

Bu iki harfin çapraz, ya da yan yana birlikteliği, ileride beraber olacağınızın veyahut da beraber olmanız gerekliliğinin belirtisi, belki de bir umudun şekillenişiydi galiba.

Zamanınızda kreşler(1), anaokulları pek bilinen bir şeyler değillerdi. Zaten babalarınızın ekonomik yapıları uygun olmadığı gibi, herhangi bir işte çalışmayan annelerinizin de sizlerden ayrılmamak için buna izin verecekleri şüpheli idi. Bu nedenle de okumaya İlköğretimden başladınız.

Başarılıydınız. Her ikiniz de. Hatta bazen kurallar, ya da yasalar engel olmasaydı, okula erken başlamak veya sınıfları ikişer ikişer geçmek gibi düşünceleri bile yaşadınız. Bunun için farklı boyutlarda çaba gösteren babalarınızın gayretleri, hatta önemli günlerde şiirler okuyarak dikkatlerini çektiğiniz o yörelerin en büyük adamlarının, hatta partililerin çabaları, kaba anlamda torpilleri(2) bile yararlı ve yeterli olmamıştı adımlarınızı daha geniş ve daha büyük olarak atmak isteyen sizler için.

İlköğretim yıllarınız, dile kolay tam sekiz yıl göz açıp kapatıncaya kadar bitmiş, bitivermişti.

Liseye başlayacağınız yıl, her ikinizin de babaları, zekâ ve çalışkanlıklarınızı dikkate alarak daha iyi okumanızı temin etmek için büyük şehirlerden birine tayinlerini istediler.

İşte; “Rastlantı” dediğimiz buydu. Babalarınızın dilekleri büyük şehir için kabul edilmedi, ama “Yakındır” diye her iki baba da Bursa’ya aynı devlet dairesine tayin oldular ve aynı zamanlarda başladılar işlerine.

Belki Bursa’nın A ve E ile ilişkisi olmayan B harfi ile başlamasının sizlerin birlikteliğinizde önemi yok gibi görünüyordu, ama mademki öykünüzü ben dillendiriyor, ben şekillendiriyorum; bunda da sizleri birleştiren bir şeyler bulmam gerektiğini düşündüm ve galiba buldum da…

Bursa İl Trafik Plâkalarının sıralanmasında 16 Nolu il idi. Bundan sonrasını yorumlamak ise gayet basit ve kolay gibi görünüyordu. Çünkü 16 rakamı 1 ve 6 rakamlarının bir araya gelmesi ile oluşmuştu. Bu rakamlar ise Alfabemizde (ya da Abecemizde) A ve E harflerinin sıralamadaki yerlerini göstermiyor muydu?

Bursa’da evleriniz aynı semtte, aynı mahallede, aynı sokakta değildi belki, ama doğal olarak aynı liseye gidecektiniz. Aynı sınıfın öğrencileri olmanız ise; “Bir varmış, bir yokmuş”u şekillendiren Allah’ın özel bir lütfu, yönlendirişiydi sizleri.

Kader, sizlerin bir olmanızı başlangıçta şekillendirmişti, şimdi bunu uygulamaya koyar gibiydi. Bundan sonrası için herhalde sizlerin de, biraz da olsa çaba göstermeniz gerekecekti.

Okulların öğretime açıldığının ilk günü idi. İki taşra(3) öğrencisi olarak, kimsecikleri tanımadığınızdan, şaşkın ve itilmiş bir şekilde, sınıfın sonlarına doğru olan sıralardan birine ilişivermiştiniz beraberce. Birbirinizi görmemiştiniz belki de. Sadece nefes alış verişini duyuyordunuz tedirginliğinizin… Hatta belki de duymuyor, hissediyordunuz sadece.

Sınıfın sorumlu öğretmeni gelip de, sıralama yaptığında beraberliğiniz değişmemişti. Belki sınıfınızın kız mevcudunun fazlalığından olsa gerek Erdem sen, Aydem ile bir başka kızın arasında oturup kalmıştın.

Sizlere kalsa, belki yan yana oturmanıza rağmen tanışmanız gecikebilirdi, ama sıra arkadaşınızın şehirliliği sizin de tanışmanızı sağlamıştı. Aydem’in ismine takmıştı sıra arkadaşınız kafasını;

“Aydem? O ne demek? Anlamadım, anlayamadım!” demişti.

Aydem anlatmıştı tane tane isminin anlamını, konuluş nedenini daha o gün, daha o ilk gün, samimi olmak düşüncesi ile. Erdem de kendini anlatmak arzusunu yaşamıştı hemen o an, ama buna olanak bulamamıştı.

Sıra arkadaşları sonra;

“Anlattıklarını dinlememiş olsam, soy isimlerinizin farklılığına dikkat etmesem, sizlerin kardeş olduğunuza yemin bile edebilirdim, hani farklı ikiz diyorlar ya, onun gibi bir şey!” demişti.

Çünkü her ikiniz de aynı boyda, esmer, koyu, kısa, gür siyah saçlı, siyaha yakın koyu kahverengi gözlüydünüz. Aydem’e göre Erdem’in Karadeniz insanına has gösterişli yapısı vardı sadece fark olarak.

Güneş yanığı tenleriniz, kalın dudaklarınız, kalın kaşlarınız ve uzun kirpikleriniz neredeyse aynı gibi idi. Kısaca ve öz olarak; “Bir elmanın iki yarısı gibi” demek abartılı(4) bir tarif olmazdı sizleri.

Ders yılı başlangıcında, daha ilk derslerde öğretmenleriniz hemen anlamışlardı, sizleri ve zekâlarınızı. Sınıftaki diğerlerinin sizlere yetişmek için gayretli olmaları gerekiyordu. Gurur duyuyordunuz bunun için, ama saklamamanız gerek, galiba birbirinizi kıskanıyordunuz da, tek olmak arzusunu yaşıyordunuz başlangıçta.

Rekabet(5) güzel şeydi!

İlerleyen zamanda, ders zamanları dışında da beraber olmayı arzular olmuştunuz. Dersleri bahane ediyordunuz. Birinizin diğerinden eksik ya da fazla aldığı notun karşılıklı irdelemesini yapıyordunuz, gerekliymişçesine dakikalarca, hatta saatlerce. Sen Erdem, evine kadar götürüyordun Aydem’i çok zaman, sınavların yoksa evine geç kalman sorun yaratmayacaksa.

Her ikinizin de anneleri bazen yatmadan önce başuçlarınıza geliyor, “Bir derdinizin olup olmadığını” soruyorlardı sizlere. Anne olarak hissediyorlardı her ikisi de sizlerin yaşadıklarınızı, fakat farkında olmadıklarınızı. Beraber olmaktan başka bir şey düşünmemenizin sebebini bilmiyordunuz…

Üç yıla yakın bir zaman, bir nefes alıp verme zamanı gibi tükenmek üzereydi. Üniversite sınavlarına hazırlanmanızın gerektiği günlerde, ilk defa ciddi bir şekilde birbirinize hangi meslekle ilgilendiğinizi sordunuz. Aydem; “Haksızlıklara karşı savaşmak isterim, avukat ya da yargıç olmak isterim, bu nedenle tercihlerimin büyük bir bölümü Hukuk Fakülteleri olacak!” dedin.

Erdem sen ise; “Kardeşlerinin de okuduğunu, ailenizin ekonomik durumunun uygun olmadığını, bedava okuyacağın, sana burs veya parasız okuma olanağını verecek her okulun senin için uygun olacağını” söyledin. Ama “Mümkün olsa pilot olmak isterdim” demeyi de ihmal etmedin.

Üniversite sınavlarına kadar olan lise yaşantınızın son zamanları hep aynı düzen içinde, haberdar olmadığınız, hissedip de belki kendinize bile açıklamakta çekindiğiniz, söylemediğiniz, söyleyemediğiniz duygular içinde geçti.

Üniversite sınavlarına aynı şehirde girdiniz. Çok iyi dereceler aldınız. Aydem, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazanmıştın. Avukat olacaktın, düşlediğin gibi.

Erdem sen ise, Ege Üniversitesi Mühendislik Fakültesi, Elektrik Bölümünü kazanmıştın, burslu olarak. Elektrik Mühendisi olacaktın. Yine hayatınıza hareketlilik verecek A ve E harfleri üniversite adları olarak şekillenmişti öğretim hayatınızda.

“Allahaısmarladık!” ve “Elveda!” sözleri ki onlar da A ve E harflerinin birlikteliğini yaşatıyorlardı, vedada, şimdiden sonraki yaşantınızın devamına “Dur!” diyemeyecek gibi gözükmekteydi başlangıçta.

Önce mektuplaşmayı, hatta ileride sömestr tatillerinde beraber olmayı bile düşlüyordunuz, son olarak okulunuza gelip de diploma yerine geçecek mezuniyet belgelerinizi alırken, karşılaştığınızda.

Oysa düşündükleriniz gerçekleşmedi. Daha doğrusu kader, sizlere “Ağlarıyla” değil “Ağlamalarıyla” ilgili işlem yapma çabası içindeydi, sizler de ister istemez, kaderin isteğine ayak uydurdunuz. Yani tüm Üniversite hayatınız boyunca ne haberleşebildiniz, ne de sömestr tatillerinde birbirinizi gördünüz, görebildiniz, zannımca.

Hayıflandığınız(6) bu yaşam şekli küskünleştirmişti sizleri, çevrenize karşı. Sadece çalışıyor, çok çalışıyor, başarılı olmak istiyordunuz. İnsanlarla ilişkileriniz sınırlıydı, hatta “Yok!” denecek derecedeydi.

Tıpkı şarkıdaki gibi; “…zaman su gibi akıp geçiyordu.”(7) Akıp geçen zamana karşın değişmeyen ve fakat tehir eden duygularınız, mezun olmanıza kaba anlamda çeyrek kala, birbirinizi aramanızı öğütledi sizlere.

Arıyordunuz birbirinizi, ama bulamıyordunuz. Çünkü Erdem’in babası bir kere daha tayin olmuştu bir başka şehre. Bir arkadaş ziyaretini sebep edinerek İzmir’e gelen Aydem’in ise yerel tabirle ve tam anlamıyla “Elleri böğründe kalmıştı”. Boş, bomboş dönmüştü İzmir’lerden.

Erdem ise, aynı düşüncelerle gerçekleştirdiği utangaçlık dolu yolculuğunda rastlantıların başıbozukluğuna yenik düşerek; “Aydem’in nişanlandığı, hatta evlenmek üzere olduğu” gibi yanlış, ya da bile bile verilen yanlış bir haber ya da bilgi ile küskün yaşamını şekillendirmeğe başlamıştı.

Demek ki sevgi yoktu aralarında. Peki, alışkanlık mıydı yaşadıkları, her ikisinin de?

İşte o sıralarda akrabalarından biri teselli etmeğe çalıştı Erdem’i. Babasının, özellikle annesinin yuva kurmaları için beğendiği, uygun gördüğü biri… Yani ona teselliyi amaç edinen ben… Ne annem, ne de babam Aydem ve Erdem’in birbirinden habersiz olarak, umut dünyalarında şekillendirdiklerinden haberdar değildiler.

Ben mi? Ben bilirdim her şeyi. “Bilecektim” diyeyim başlangıç olarak, inanmanız gerek.

Acelesi vardı büyüklerimizin galiba. Ve galiba ben de liseden sonra okuyamamış olmamın üzüntüsünü de yaşayarak beyim olarak Erdem’i elimden kaçırmamak için aceleci, hem de oldukça aceleciydim. Onu istiyordum. Hatta “Doğduğumdan beri” demek hayal olarak yorumlanacaksa, “Aklım başıma geldiğinden beri” diyebilirim.

Akraba değildik, belki de çoook uzaklardan akrabaydık da, bilmiyorum. Ama ailelerimiz hep iç içe, hep beraberdiler, yakındık birbirimize, buraya geldiklerinden, komşu olduğumuzdan beri. Töreler, örf, âdet, gelenek önemli değildi uyulması gereken. Gerçek olan tek şey; benim isteğimdi, benim istediğimdi, onun küskünlüğünü hissetmeden, onun bir başkası için yaşadığını düşünmeden.

Annem bana; “Erdem’i isteyip istemediğimi” sorduğunda, gözlerimin ışıldamasını, kalbimin yerinden fırlayacak gibi çarpmasını göz ardı ederek, anlaşılacağına inandığım anlamda; “Siz bilirsiniz!” demiştim.

Ben; “Gül” Erdem’i istiyordum, gerçekleri bilmeden, hem hülyalarımın esiri olarak hiç bilmeden, ismimin A ve E harfleriyle hiçbir yakınlığı olmadığını düşünmeden.

Eve, Erdem’in üniversiteyi bitirişinin haberi geldi önce. Sonra kendisinin geleceğinin beklentisini yaşamaya başladık. Caddeyi gören tepeden onu getirecek otobüsü beklemeğe başladım.

Otobüs yolun kenarında durup da elinde bavulu ve taşımakta oldukça zorlandığını hissettiğim, olasıdır kitaplarının olduğu çantaları taşıyarak evine yöneldiğinde kalbimin çarpıntısını engelleyemiyordum.

Engelleyebildiğim tek şey, koşup ona sarılmak için arzulu olan vücudumdu. Onu ilk kutlayanlardan biri olmak istemiştim, o bomboş geçen gece ve ardındaki bir bütün gün.

Ertesi akşam bize gelmişlerdi ailece. Yan odadan seslerini duymağa çalışmaktan başka bir şey gelmiyordu elimden. Töreler kız evlâda bir kere dahi fikrini söylemesi olanağı vermiyordu. Hem verse ne olacaktı ki?

“Kız evi, naz evi?” uygulanmasını bile istemiyor, hatta aklımdan bile geçirmiyordum. Fikrim ne ise, zikrim de oydu, utanmıyordum, utanmak aklımdan bile geçmiyordu. Annem sormuştu ya; “Ne dersin?” diye. Bu; bir “Yasak savma” değil, içtenliğinin göstergesiydi, bence. Yine de kahve ikramını gerçekleştirmem gerektiğini annem fısıldadı kapı aralığından.

Erdem, belki de gönül yorgunluğunun tedavisi için olsa gerek başlangıçta ailesine direnmiş; “Askerliğimi yapıp geleyim” demiş önce, sonra “Ekmeğimi elime alsam?” demiş sorarcasına. “Beklemek kayıp!” demiş atası, “Elimiz ayağımız tutarken, bakalım, okşayalım, büyütelim, sevelim torunlarımızı” demiş anası…

Ve evlendik Erdem’le. Başlangıç zordu, hemen asker oldu Erdem ve Adana’ya gitti. Askerdeyken önce kızımız doğdu. Adını gelip kendisi koydu Erdem; “Arzu” diye. Askerden döndükten biraz sonra da oğlumuz Alper geldi dünyamıza.

Teskeresini almak üzereyken okuldan bir arkadaşı vasıtasıyla aldığı iş teklifi hayatımızın yönlenmesine neden oldu. Ankara’ya yerleştik.

Hayatımızın bu devresine A harfi egemen olma gayreti içinde idi ve ben öyküyü dillendirmeyi düşündüğüm ana kadar A harfi ile ilgili rastlantıların çokluğunu yorumlayamıyordum.

Günlerden bir gün Erdem’in görevli olarak İspanya’ya gidişi için neşelendik. Bir hac mevsiminin arifesine rastlamıştı gidişi. Doğal olarak onu uğurlamak, yani yolcu etmek için terminale gitmiştik çocuklarla.

Çocuklar bu ilk ayrılışın anlamını bilmiyorlardı. Belki şımarıklıkları,(8) belki huysuzlukları nedeniyle hiç durmuyorlardı yerlerinde. Bu arada kendilerine uygun, belki biraz daha küçük yaşlarda iki arkadaş edinivermişlerdi. Konuşmaya dalmıştık Erdem’le.

Ve uzun süreli sessizlikleri dikkatimizi çekince, çocukların yanına gitmek gereğini hissettik. Terminalde kaybolma olasılığı var sayılmazdı ama gene de “Ana-baba yüreği” derler ya hani, yanımızda olmalarını özlemiştik, hem de hemen ulaşmak üzere.

Ve o anda yılların birikimi iki isimde soru olarak şekillendi:

“Aydem?!”

“Erdem?!”

Kısa bir sessizlik oldu, eller buluşmadan, yanaklar birleşmeden. Ama tanışmamız gerçekleşti, liseden sınıf arkadaşları olarak, sadece! İki insan, zaman ilerlemiş olsa da ancak bu kadar benzeyebilirlerdi birbirine. Allah’ın insanları çift yarattığına inanmak gerekti.

Zaman sınırlıydı. Aydem’i, kendisini tanımadan, bilmeden ilk defa o an görmüştüm. Türbanı, uzun mantosu güzelliğini engelleyememişti. O da, eşi Arabistan’a gittiği için onu yolcu etmeğe geldiğini söylemişti.

Bir süre sonra uğurlanan yolcuların uçakları kalktı. Aydem; “Eğer kendisine yolu tarif edersem, çocukların da bir müddet daha arkadaşlık etmekten memnun olacaklarını, bu nedenle arabalarıyla bizi evimize bırakabileceğini” söyledi.

“Terminal Otobüsü yerine kendileriyle gitmekten, eve ulaştığımızda bir çay ya da kahve ikram etmekten, biraz sohbet etmekten memnun olacağımı” söyledim. Kaderin bizi bu şekilde karşılaştırmasından en fazla şekilde yararlanmayı istiyordum.

Öyle ya, İspanya kendi lisanında; “Espana” olarak yazılıyordu, “n” harfinin üstünde de yatık küçük bir “s” harfi ile. Arabistan ise ister elif harfi denilsin, ister A harfi densin A harfi ile başlıyordu. Arabasının plâkası da AE idi, hemen dikkatimi çeken. A ve E harfleri dans etmeğe başlamışlardı, kendi dünyalarında kendi kendilerine.

Hele lâf lâfı açıp da Aydem’in, çocukların gürültülerine boş vererek tane tane anlattıklarını dinleyince. Onu yönlendiren, ya da anlatmak zorunda bırakan ben miydim, diye düşünmek içimden geçmedi değil. Sanırım anlattıklarında kendine sakladıkları da vardı, özel. Ve bilinmesi gerekli olan şu idi ki; “Sevgi üleşilemezdi, üleşilmemeliydi de hem!” Bu; kıskançlığı doğuruyordu.

Aydem, mezun olduktan belirli bir süre sonra, kendi ifadesi ile “Gerçeklere uzak kalamadığından” muhtemeldir ki; belki de gerçekleri yanlış algıladığından ve de ailesinin zoruyla evlenmişti. Gerçeği inkâr etmemeliyim, tıpkı biz gibi. İnanması belki güç ama uzun geceli A ile başlayan bir Aralık ayında. Oysa biz, Erdem’in askerden dönüşünde hazan aylarından E ile başlayan Eylülün bitip Ekimin başladığı ilk günlerden birinde evlenmiştik. Tarih aklımda, ama belirtmeye gerek yok. Niye öyle dediğime gelince; kına gecesi, resmî ve dinî nikâhlar bizi eylemişti bir aya yakın süre içinde biraz?

Aydem’in kızı Emel ve oğlu Eralp bizim çocuklarımızdan birer yaş küçüktü. Kocası uzun süredir Eskişehir’de görev yaptığından çocuklar orada doğmuştular ve ilginç olan üniversiteyi bitirmiş olmasına rağmen ev kadınıydı, çalışmayı hiç düşünmemiş, eşi ve çocukları ile meşgul olmak istemişti yaşantısında.

Öğrendiklerimi sıraya koyunca yine A ve E harflerinin her ikimizin de yaşamına etkili olduğunu görüyordum. Benim çocuklarımın isimleri ile Aydem’in çocuklarının isimleri neredeyse aynı idi baş harfleri değişik olsa da. Arzu, Emel demekti bir bakıma, Alper’le Eralp arasında ise heceler yer değiştirmişti sadece. Biz Ankara’da yaşıyorduk, onlar Eskişehir’de.

Çaylarımızı içerken, Aydem’in anlattıklarını dinlerken ikindi ezanı okunmaya başladı;

“Allahü Ekber! Allahü Ekber!”

Kader, ezanın çağrısında da ilk harflerde bazı düşünceleri zihne yerleştirircesine tekrarlıyordu. “Evde kılarım namazımı artık!” dedi, ezan bittiğinde.

Zaman çok çabuk geçti. Beraber oluşumuzda, daha doğrusu anlattıklarını dinleyişimde çocuklar da birbirleriyle kaynaşmış, arkadaş olmuşlardı. Neredeyse hiç sesleri çıkmadan, gürültü-patırtı çıkarmadan eğlenmişlerdi. Tekrar görüşmek, görüşebilmek umut ve dilekleriyle birbirimize adres ve telefon numaralarımızı vererek ayrıldık. Gerçek anlamda yolcu ettim onları.

İnsan bazen yönlendirmeyi veya yönlendirilmeyi istemese de, bilmediği şeyleri öğrenmekte veya bilmekte öylesine kolaylıklarla karşılaşıyordu ki. Bilmediğim çok şeyi öğrenmiştim ondan, bir çay içiminde, şimdiye değin yazmağa gayret ettiğim.

Bilmediğim çok şey daha vardı öğrenmem gereken veyahut da öğrenmek istediğim. Sıraya koymalı, görmeli, görüşmeli, kısaca eşimi bilmeli, tanımalıydım. Hatta öğrenmeliydim; sadece cismi mi benimdi? Ruhuna, gönlüne sahip olamamış mıydım? Bilmeliydim, öğrenmeliydim. Uf ki uf!

Kendi kendime sorduğum sorulardan biri de; yaşadığımın kıskançlık olup olmadığı idi. Bilmem siz beyinizin eski sevgilisi ile karşılaşınca neler düşünürdünüz? Ben “Kıskançlık” deyip, kestirip attım. Aksi takdirde yaşadıklarımın sayfalar üstünde şekillenmesinin gerekçesini nasıl izah eder, nasıl anlatabilirdim ki?

Erdem’in İspanya’ya seyahati kısa süreli idi. Oysa dönüşünü beklemek çok uzun gibi geldi bana. Özellikle zihnimde ustaca sormayı plânladığım sorular için.

Özlemişti hepimizi, art düşüncelerimi(9) yok etmem, saklamam, örtbas etmem(10) gerek. Farklı değildi öncelerden, belki yitirmediği saygısı, belki zorunluluk duyduğu yaşam şekli bize yönlendirmişti kendisini. Bize aitmiş gibi görünüyordu. Belki de benim hissetmek istediğim bu idi, bencilce, çocuklarımdan önce kendim için.

İnsanların sonuca ulaşmak için dolaylı yolları denemelerindense, doğrudan doğruya konuyu soruşturmalarında yarar olduğunu düşündüm ve aniden sordum kocama:

“Beni seviyor musun?”

Sorunun ani soruluşundan, belki takip edecek yeni soru veya cümlelerin peşinen yaratacağı sıkıntıyı hissettiğinden şaşaladı birden, ama yerinden kalktı, eliyle çenemi kaldırarak gözlerime bakarken;

“Şüphen mi var? Veyahut da şöyle söyleyeyim; altı-yedi yıl sonra seni sevgimden şüphelendirecek olay veya haberin kaynağını söyle bana…”

“Sadece bu kadar yıllık beraberlik süresinden sonra ilk defa birbirimizden ayrılmamızın geliştirdiği bir önsezi(11)…”

“Dürüst olacağım. Başlangıçtan bugüne değin hiç konuşmadığımız bir konu idi bu. Başlangıcımızdan öncesi bana ait. Ama başlangıcımızla birlikte hepsi ve her şey ikimizin. Sana, çocuklarımın anasına hem saygı, hem de sevgi duyuyorum, duyacağım da, bunu bil. Hep size aidim ve bunun dışında bir yaşam şekli yok benim için ve asla aklımdan bile geçmez.”

“Başlangıcımızdan önce biri mi vardı yaşamında?”

“Önemli mi? Hep “Gün geçmez bölmelerde yaşayalım!”(12) demez miyim? Dün geçti, yarın ne getirecek, bilinmez. Hem dün için, hem de yarın için gönlümüzde sorun yaşamamalıyız. Önemli olan bugün, şu an. Karımsın, çocuklarım ve ben seni çok seviyoruz ve bu sevgi ömür dediğimiz yaşamımızın sonuna kadar aynı içtenlikle devam edecek.”

İnsanlar bazen ya yerinde ve zamanında susmasını, ya da durmasını bilmiyorlar, ya da iliklerine kadar kendilerini kemiren, esir alan kıskançlıklarına engel olamıyorlardı. Ben de bu insanlardan biriydim ve can alıcı mermiyi, hançer veya onun gibi bir şeyi “Tam zamanı” diye vurmak isteğindeydim;

“Benden önceki Aydem miydi?

Sessizlik oldu birden. Bir sırrının hissedilmiş, hatta bilinmiş, yakalanmış olduğunu düşündüğünü hissediyordum.

“Geçmiş, yaşadıklarımız ve yaşayacaklarımız için suçlanmalı mı? Geçmiş; geçmiştir artık. Kendini ve bizi üzmek için neden mi yaratmak istiyorsun, hem de özlemiş olarak geldiğim evimizde, gelir gelmez?”

Sözlerini tamamladığında, tekrar yanıma gelmişti, kollarını açtı, sarılıp alnımdan öptü, saçlarımı kokladı, sevgisini en iyi böyle yorumladığını söylerdi, hem yıllardır, eksilmeyen, değişmeyen incitmekten çekindiği dokunuşuyla.Pişman olmuştum yarattığım sorun nedeniyle. Üzüldüğüne üzülmüştüm, ama bu kadınların genel yapısındandı galiba. Özlemiş olarak öptüm onu.

“Bağışla! Geçmişinin bile paylaşılmış olmasını hazmedip düşünemeyecek kadar seviyorum çünkü seni.”

Ağlamaya başlamıştım…

Sessiz, sakin, hiçbir özelliği olmayan birkaç gün sonra bir sabah Erdem, oldukça yorgun bir görünümle kalktı yatağından; “Canım işe gitmek istemiyor bugün!” dedi, bezgin bir tavırla sakallarını kontrol eder gibi kaşırken.

Hissettiklerimi yaşamamak arzusundaydım. İnsanların arzu ve istekleri her zaman gerçekleşmiyor, kader şekillenecekse şekilleniyor, Allah’ın dediği oluyordu.

“Olur mu canım? Gider yıllık izninden bir hafta-on gün izin alırsın, memlekete, bahçelere gideriz veya istersen denize gideriz. Çocuklar da bunaldılar bir hayli. Onlar için de değişiklik olur.”

“Peki!” dedi ama isteksizce olduğunun farkındaydım.

Ve yıllardan sonra ilk defa, kapının önünde hepimizi, sıkıca, defalarca kucakladı öptü…

Bilir miydim bir sigara içimi süre içinde, dalgınlığı ile bir arabanın çarpması ile yerlerde süründüğünü, “Hastane” sözü bile edilmeden, orada, oracıkta öldüğünü, ölüverdiğini?

Daha vücudu bile soğumamışken çantasındaki adres ve telefon numarasından polis haber vermişti, ta evimizin kapısına kadar gelerek, “Hık! Mık!” dedikten sonra.

Yersiz değilmişti, içinin sıkıntısı, ısrar ettiğim için erimişti yüreğimin yağları, ama yapılacak ne olabilirdi ki bu vakitten sonra.

Kader bazen zalimliğini engelleme çabasını yaşamıyor, yaşamda şekillenmesi gerekenleri acımasızca yaşatıyordu. İsyan hakkımdı, ama kime? “Keşke!” diyordum, ne için, niye dediğimi bilmiyordum.

Erdem’in yaptığı haksızlıktı. Allah’ına erişmişti, hem de hiç sorumluluk duymadan, hissetmeden…

Dinen ve yasal olarak yapılması gerekenleri yaptılar arkadaşları, dostlar. Bazen söz sırası geldiğinde sohbetlerimizde, türkülerdeki gibi;

“Köyümün toprağını isterim aslında, ama Türkiye’min bir ucuna kadar sevdiklerimi üzmek istemem, öldüğüm yerde gömün beni. Dostlarıma, sevdiklerime haber verin ki ya kabrime bir avuç toprak atsınlar, ya bir ibrik, ya bir testi, ya da bir tas su döksünler.” derdi.

Onu Ankara’da toprağa verdi dostları. Tüm dostlarına, arkadaşlarına, sevdiklerine haberler verildi cenazesi için. Yalnız…

Evet, o. Başlangıçtan önce sevilendi. “Ona da haber vermek gerekli!” diye düşündüm. Telefonun tuşlarına bastım yavaş yavaş, karşıma çıkanın o olması dileğiyle, hatta duaları ile.

Telefon açıldı. Yılların birikmiş bir alışkanlığı ile belki;

“Aydem?!”

“Evet?!” dedi aynı ses tonu ile karşımdaki ses.

“Aydem! Erdem bir trafik kazası ile Allah’ına erişti!” dedim acele ile.

Elimde olmadan “Allah’ına Erişti” sözünde de A ve E harflerinin kompozisyonu oluşuvermişti dudaklarımda, gönül dünyalarındaki birlikteliklerinin tescili gibi.

Önce bir tıkırtı oldu telefonun kulaklığında, sonra sesi kesildi karşımdakinin. Tüm seslenişlerim yanıtsız kaldı. Ne olduğunun bilincinde değildim. Tahmin edemiyor, sessizliği yorumlayamıyor, hiçbir şey anlayamıyordum.

Telefonu kapattım usulca. Sonra merakla ve defalarca aradım aynı numarayı. Önceleri devamlı olarak meşgul sesi geliyordu. Sonraları ise çaldığı halde açılmayışı anlamsız düşüncelere yönlendirdi beni. Akşamın ilerleyen vakitlerinde nihayet açıldı telefon; “Alo?!” diyen bir erkek sesi ile:

“Ben Gül! Ankara’dan arıyorum. Aydem Hanımla görüşebilir miyim lütfen?”

“Ben Aydem’in eşiyim. Onu maalesef aniden kaybettik efendim, bugün!” dedi karşımdaki ses.

“Başımız sağ olsun!” dedim telefonu kapatırken, başka bir hece, bir kelime, bir cümle, bir söz gelmedi dudaklarıma ve devamında A ve E harfleri ile yoğrulmuş;

“O da Allah’ına erişti, Allah ecelde buluşturdu onları” sözleri geçti gönlümden, yanaklarımdan süzülen ıslak sıcaklığa boş vermişçesine…

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) Kreş; Bebek bakım evi.

(2) Torpil; İltimas. Kayırmacılık. Birine herhangi bir konuda öncelik, ya da ayrıcalık tanıma.  Haksız yere yasa ve kurallara uymaksızın arka çıkma, kayırma.

(3) Taşra; Bir ülkenin başkenti, ya da anakentleri dışındaki yerlerin tümü.

(4) Abartılı (Abartmalı); Bir olayı bir şeyi olduğundan daha büyük, daha çok gösterme.

(5) Rekabet; Aynı işi yapan kimse, ya da kuruluşlar arasındaki daha iyiye ulaşma, daha iyi sonuçlar alma yarışması.

(6) Hayıflanmak; Acınmak, yerinmek, esef etmek, kaybedilen bir fırsat için üzülmek.

(7) Geçsin günler, haftalar, aylar, mevsimler, yıllar, / Zaman sanki bir rüzgâr ve bir su gibi aksın… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi;  Enis Behiç KORYÜREK’e, Bestesi Erol SAYAN’a ait olup Rast Makamındadır.

(8) Şımarıklık; Şımarık olma durumu. Şımarığa yakışır davranış.

Şımarık; Şımartılmış, her isteğini elde etmeyi amaçlayan, ancak hiçbir yaratıcı gayret ve çaba göstermeksizin (Bir bakıma soytarılıkla) amaçların elde edilmesine yarayan huy.

(9) Art Düşünce; Art niyet. Bir düşüncenin arkasında gizli tutulan asıl düşünce.

(10) Örtbas Etmek; Bir durumun duyulmamasını, yayılmamasını sağlayacak önlemler almak.

(11) Önsezi; Henüz hiçbir belirtisi yokken bir şeyin olacağını sezme. Gelecek ile ilgili bir kısım şeylerin önceden hissedilmesi.

(12) Gün geçmez bölmelerde yaşa! Dale CARNEIGE’e ait bir deyiştir, “Üzüntüyü Bırak, Yaşamaya Bak” adlı kitabında.