Daha sekiz yaşlarındayken teslim etmişlerdi onu yaşlı adama.

 “Çok, çok meraklı! Atlet yap, yetiştir! Şampiyon yap! Çünkü o, bunu istiyor! Hem çok istiyor!” demişlerdi.

Oysa atlet olmak için hiçbir özelliği yok gibiydi. Ama hem karşısındakileri, hem de çocuğun kaçımını, yani heyecanını, arzusunu, isteğini kırmayı düşünmüyor, istemiyordu.

Deneyecekti. Bu çırpı bacaklı, zayıf, karagözlü kızı, Dünya Şampiyonu değilse bile İl Şampiyonu yapmak için gereğince ve yeterince uğraşacak, uğraşacak ve de çok uğraşacaktı. Çok zaman geçirecekti bunun için, belki. Bilincindeydi…

Günlerce çalıştılar. Aylarca çalıştılar. Hatta yıllarca bile. Elindeki malzeme oydu, o kadardı; ne kısa, ne uzun, ne engelli koşular, ne yüksek, ne sırık atlama, ne atma, ne atlama…

Karagözlü kızın kısa mesafe koşularında derecesi neredeyse rekorların iki hatta bazen üç misli idi. Atlamalar ise hak getire, hangisi olursa olsun; cirittir, gülledir, çekiçtir, disktir…

Yoktu sanki hiç merakı. Maya yoktu muhtemelen. Sadece heves, sadece gayret, sadece çaba… Sadece azim vardı gözlerinde, damarlarının tümünde engelsiz, engellenmeyen, engellenemeyecek. Bir şeyler yapmak arzusu vardı yaşlı adamın, bir konuda, tek bir konuda, ama ne olursa olsun.

Uzun, upuzun koşulardaydı merakı karagözlünün. 3.000 metre, 5.000 metre, 10.000 metre, ya da ve hatta maraton…

Körük gibi çalışan bir göğsü, mangal gibi bir yüreği, birer livar kapısı(1) gibi açılıp kapanan burun delikleri ve zapt edilmesi mümkün olmayan soluk üstüne soluk alan, görünen o ki pespembe ciğerleri vardı.

Gün geçtikçe yapılanıyordu vücudu, öncelikle ve özellikle bacakları. Zayıftı yine, ama uzamıştı sanki ve oldukça güçlenmiş, kuvvetlenmişti, çalışmalarının artan dozunda.

Her çalışma başlangıcında şah damarının zonkladığını, alnındaki damarların çatlarcasına genişlediğini görüyordu, genç değilse de ihtiyar da sayılmayacak olan adam.

Yaşlı adam “Antrenör” ya da “Teknik Direktör” her neyse hangisini uygun görülüyorsa, ya da gerekliyse o idi. Atletizmi bırakalı yıllar yıllar, oldukça uzun ve çok uzun yıllar olmuştu. Gerçeği adımlayacak, adımlamayı isteyecek genç ve yetenekli çocukları bulmak, yetiştirmek ve hem de atletizme kazandırmaktı tüm amacı.

Üstelik amatörce bir heyecanla, çok zaman, çok masrafı kimseye hissettirmeden cebinden karşılayarak yatıştırıyordu heyecanını.

Bir rivayete(2) göre; bir yurt dışı organizasyon için bir gencin tüm giderlerini kendi karşılayarak yurtdışındaki bu organizasyona katılımını sağlamıştı.

Diğer bir gizli kalmış ve ortaya onun inisiyatifi(3) dışında çıkmış bir habere göre amatör bir sporcunun menüsküsü(4) nedeniyle gecikmeksizin tedavilerinin sağlanması için tüm hastane giderlerini cebinden kendisi karşılamıştı.

Bu genç kız da onlardan biri gibi geliyordu yaşlı adam için başlangıçların aksine, indinde(5).

Uzun mesafe koşularında, kısa mesafe yarışlarına göre daha başarılı idi. Uzun mesafe yarışlarında açık ara değil, 3.000–5.000–10.000 metrelerde rekor derecelerinde yaklaşık bir dakika gecikmişti, maratonda yaklaşık 5 dakika daha yavaştı. Antrenör, en fazla iki yıl içinde karagözlü kızı saydığı atletini en kısa zaman içinde dış dünyaya açmak için kendine söz verdi.

İnsanoğlu yaşadıkça büyüyor, büyüdükçe şaşkınlığı azalıyor, önem verdikleri artıyordu fikir olarak cisminin tümünde. Dün, sekiz yaşlarında büyüme uğraşında olan ilköğretim öğrencisi olan ufak-tefek kız, bugün on beş yaşlarına ulaşmış, ilköğretimi bitirdiği gibi kendi çapında başarılı bile olmuştu, geçen yıllar içinde.

Kendi çapındaki yarışmalarda iyi derecelere yakın dereceler bile yapmıştı, antrenörünün beğenmediği, benimsemediği, daha iyi olacağını düşündüğü.

Ailesinin ona ancak ve sadece maddi desteği vardı, ayakkabıysa ayakkabısını, eşofmansa eşofmanını, harçlıksa harçlığını karşıladığı… Hep Türkiye içindeydi. Az-çok, az bir zamanı vardı yurt dışına açılacak. Millî olmamış, olamamıştı henüz, kendi içinden geçen, antrenörünün desteklediği, bir ivecenlik(6) vardı içinde. O günlerin eli kulağındaydı, hissediyordu bunu.

Hangi gün olursa olsun, yarından da yakın hissediyordu, bugün değilse bile, mutlaka yarın, rekor kırmasa, kıramasa bile birinci olup, ilk olup, Ulusal Marşımızı çaldıracaktı, göğsü kabararak ve göğsündeki madalyayı okşayarak.

Elbette hemen Milli Atletler Süreyya Ayhan, Bahar Doğan ya da diğer Milli Atletler(!) Alemitu Bekele Degfa ya da Elvan Abeylegesse olamazdı, ama başarı Kaf Dağının ardında da değildi ya!

Bugünün şampiyonları ya da birincileri veyahut da rekortmenleri analarından atlet, rekortmen ya da şampiyon olarak doğmamışlardı ya! Yeteneklerini bilenler, anlayanlar onları yetiştirmiş, gayret vermiş, çalıştırmış ve bugünlerine ulaştırmışlardı. Kendisi neden onlardan birisi olmasındı?

Tanrı herkese bir beyin ve konusu gereği iki bacak vermişti. Güç kendisindeydi. Mesafeler büyümüyordu artık gözünde. Piste çıktığında küçülüyor, küçülüveriyordu mesafeler. Hele o tribünde sallanan bayrakları görmek, bir adet de olsa bir çiçeğin, bir maskotun, bir oyuncak bebeğin verilmesi, hatıra olarak imzasının istenmesi, tribünlerden çağrıldığında yanaklarının fiskelenmesi, sıkılması, hatta yanlışlıkla da olsa dudaklarına kadar ulaşan öpücükler mutlu ediyordu kendisini.

Ama üzülüyordu. Henüz birincilik nedir, bilmiyordu, dolaysıyla da şampiyonluğu. Üçüncülük, ikincilik, mansiyon(7), plâket(7), şilt(7) hiçbir şey ilgilendirmiyordu onu.

Birincilik… Yüksek yerlerde kartal da, yılan da vardı.(8) Yılan gibi sürünerek ulaşmaya çalışmıştı yüksekliklere, doruğun uçlarına. Artık kartal olmalıydı.

O günkü yarışlarda erkekleri seyretti önce. Beraber de çalıştığı kulüpten arkadaşı önce sağ elinin başparmağını yukarı kaldırmış, sonra iki elinin avuçlarını yere doğru çevirerek bir-iki defa indirip kaldırmış ve en sonunda sol elinin işaretparmağıyla şakağını işaret ettikten sonra fiske atar(9) gibi yapıp tribünlere yönlendirmişti parmaklarını.

“Her şey yolunda, sakin ol, beynini boşalt, ya da konsantre ol(10)!” anlamında işaretlerdi bunlar herhalde, yorumlayabildiği.

Antrenörü kolundan tuttuğunda;

“Bugün başaracaksın, içimden geliyor bu, hissediyorum, haydi yavrum, haydi kızım, haydi bir tanem, haydi çiçeğim, gülüm…” demişti.

İlk defa duyduğu, ailesinin bile esirgediği sözlerdi bunlar. Evde kalmıştı ailesinin tümü, yani anne ve babası. Merak bile etmemişlerdi, yarışa katılışını.

Hatırladığı sadece 5.000 metrenin start tabancasının sesi ve arkasındaki çokluğa rağmen, önünde kimsenin olmamasıydı, finiş ipini göğüslediğinde açık ara. Ve onu ilk kutlayan o genç arkadaşı olmuştu, antrenöründen önce.

“Biliyordum! Tebrik ederim!”

Ömründe ilk defa birinciliği yaşıyordu, gazozuna bir yarışma diye nitelendirilecek gibi olsa da. Gazoz kapağından gibi olsa da, bir birincilik madalyası vardı, derecesi rekor derecelerinin çok çok altında olmasına rağmen. Gün gelecek; mutlaka ve mutlaka başaracaktı, üst derecelere, birinciliklere egemen olacaktı.

Nihayetinde başarıları kucaklayanlar da anne sütü emmiş, aynı havayı teneffüs etmiş, aynı yolları, aynı engelleri aşmışlardı, değil mi? Hepsi insandı, kendisi gibi. İnsan olmak her şeyden önce erdemdi. Herkes insan olmuyor, olamıyordu.

O zaman insan olarak, insanlığını tüm ülkesiyle paylaşmalıydı. Artık kendini kendine değil, ulusuna ait görüyordu. Bir birincilik kendisini tamamen ulusuna vermesine, kendisini ulusuna adamasına, kendisini ulusuna ait hissetmesine yetmişti.

Duygulandı Birincilik Madalyasını alırken, gözyaşlarını engel olmadı ve olmak istemedi.

Başlangıcın başlangıcıydı bu. Ömründe tüketmeden harcayacağına ve yükseleceğine inandığı yıllar vardı, tasarruflu olarak harcayacağı, hiçbir anını eskitmeden kullanacağı. Uyku için harcayacağı zaman bile zül(11) geliyordu şimdiden. Ama o bir zorunluluktu tıpkı alması gereken gıdalar gibi.

Dinlenmek de çalışmak gibi başarının tamamlayıcısı idi, yadsınamayacak. Hem moralli de olmalıydı. Sevgi eksik edilmemeliydi.

Ailesinden gelen, görünüşte bir sevgiydi;

“Aslansın, kaplansın, yaparsın! Bir şeye ihtiyacın var mı?” gibi yavanlıktan(12) öteye geçmeyen, konken-briç partilerinin özleminde. Varsa da, yoksa da kısırdı(13) düşünceleri babasının-annesinin. Bencillikleri o kadar kesindi ki; özlem duydukları hayat için bir kardeşi bile çok görmüştüler kendisine. Tek çocuk olarak kreşlerde, anaokullarında, görevli ya da bakıcılar gözetiminde tüketmişti çocukluğunu.

Öyle büyümüş, öylesine gelmişti bu yaşlarına. Oysa bir kardeşi olsaydı, erkek-kız fark etmezdi, paylaşsaydı yaşadıklarını, yazmak yerine hatıralarına.

İnandığı bir antrenörü vardı. Bir de ismini bile hatırlayamadığı genç arkadaşı, kendi koşusunda dereceye bile giremeyen. Tüm ahlâkı, tüm düşüncesi kendi branşında(14) başarılı olmaktı. Bunun için çok zaman evinin yalnız odasına gitmek yerine, başarıya susamışların doldurduğu binanın misafirhanesinde kalıyor, geceleri bile çalışıyordu, tek başına, yalnız, hatta yapayalnız karanlık pistlerde.

Günlerden bir gün tendonundaki(15) sakatlık nedeniyle Milli Atletin yarışlara katılamayacağının belirlenmesi üzerine Milli Takıma davet edilmişti, yokluktan olsa gerek, belki de antrenörünün üst makamlara ısrarıyla. Bilemiyordu.

Bu yarışlar Avrupa, Dünya ve Olimpiyatlarda da yapılıyordu ama katılması gereken yarış Avrupa Şampiyonluğu içindi şimdi, bir Avrupa ülkesinde.

Antrenörünün sıkı sıkıya tembihlemesine rağmen, 3.000 Metre Birinci Etap, 8. Kulvarda başladığı yarışın ilk 100 metresinde önde koştuğunu hatırlıyordu. Sonrası herkes önündeydi, ama herkes. Sadece son metrelerde sekerek yarışı bitirmeğe çalışan bir atleti geçmişti, sarı-sapsarı benizli.

Derecesi Avrupa birimleriyle kıyas edilemezdi, belki Türkiye birimleriyle kıyas mümkündü, şöyle kenardan-köşeden, uzakça. Zira önündekiler yarışı bitirdiklerinde kendisi son 100 metreler civarında idi, köşeyi döneli az-biraz olmuştu, belki.

Kendisini geçtiği sarışın atlet, dayanıklılığını yitirmiş olarak yarışı bırakmak zorunda kalmıştı son metrelerde. Oysa kendisi; atletizmin ruhunu yaşayarak, sonuncu da olsa yarışı bitirmenin neşesini yaşamıştı, 3.000 metrede.

Birinci Etap 5.000 metrede daha iyi olacağına inanıyordu. Çünkü bu sefer Türk Atleti olan ismi değişik lisanda bir Türk ile beraber koşacaktı ve 7. Kulvardaydı her ne hikmetse…

Bu kere de olmadı. Sanki biri, ayakkabılarının içine bir ton çakıl taşı yüklemişti. Sonuncu oldu bu kez de, yılmadan. Çünkü bu kere yarışı bitirenlerle arasındaki mesafe 50 metrenin bile çok çok altındaydı. Belki 25 metre var, belki de yoktu.

Bu; kendisini mutlu etmişti. Tesellisi, Türk vatandaşının göğüs farkı ile de olsa yarışı birinci bitirip finallere kalmasıydı.

Ders almıştı. Yılmak yoktu, daha yarışlar bitmeden aldığı izin ve antrenörünün teşvikiyle salonda çalışmaya başlamıştı, o Avrupa ülkesinde. Gezmek-dolaşmak-görmek yer etmiyordu gözünde, gönlünde.

“Nereye gittin?”

“Şuraya!”

“Eee! Anlat! Yediğin içtiğin senin olsun. Gördüklerini anlat!”

Kalabalık insanlar, stat ve salonlardan başka hiçbir şeyin yer almadığını hatırladı zihninde. Bir de terli eşofmanları, atletleri, çakıl taşı yüklü ayakkabılarını…

Bu ilk Ulusal Deneyimi idi, Avrupa çapında da olsa...

Yemin etti; bir daha asla sonuncu olmayacaktı!

Ağır ağır çıkmayacaktı merdivenlerden(16), her ne kadar şair aksini öğütlemişse de. “Yenile yenile yenmeyi öğrenmeyecekti.” Yükselmenin merdiveni beş basamaklıydı(17), ama genç kız bu basamakları dinlenmeden, dinleyerek ve azimle aşma inadında idi.

Neydi bu beş basamak, söyleyenlere göre; “İyilik-Doğruluk-Çalışmak-Bilmek ve Sevmek.” Hepsi gerekli olan ve bütün uzuvlarında yaşadığıydı.

Ve kendince en önemlilerinden belki de ilki; çalışmak, çalışmak ve çalışmaktı. Çalışıp zamanı kısaltacak, zamana rüşvet vererek kendini ispatlayacaktı.

Sonunculukla yetindiği Avrupa’daki ilk deneyiminden sonra genç kız, antrenörünün de desteği ile yılgınlık(18) göstermeden, yanlışlık yapmadığına inanarak gece-gündüz demeden, dağ-bayır düşünmeden çalışmalarına devam etti.

Derecelerini geliştirdi öncelikle. Sonra kendi çapında yavaş yavaş Türkiye’deki atletleri geride bırakmaya, ilerlemeye başladı. Günlerden bir gün baktı ki; öndeydi. Tesadüf değildi bu. İkincisinde, üçüncüsünde de öndeydi hep. Derecesi henüz Türkiye’nin doruğunda değilse de, bir-iki gayretine kalmıştı o dereceyi geçmesi, hatta daha da iyileştirmesi.

Atletizmin başındakiler gabi(19) değillerdi ya, genç bir yeteneğin birçoklarını sollayıp saf dışı bıraktığını görüyorlardı herhalde, kendinin ve antrenörünün heyecanları kadar kendilerinin heyecanlarına denk olmasa da.

Ve yine Avrupalara götürdü coşkun heyecanı onu. Söz vermişti kendine. Asla ve asla sonuncu olmayacaktı. Olmadı da. İlk elemeleri kazanıp finalde koşmaya hak kazanmıştı.

Türkiye, Türkiye’yi ayağa kaldıracak bir sonucun beklentisinde idi, daha erkenden, hem de çok erkenden. Bu “Erken” sözü sadece antrenörünün içinden, düşüncelerinde seslendirdiği idi.

Gecikildiğinde “Erken” demenin önemi yoktu. Duramıyorlardı her ikisi de yerlerinde. Avrupa arenasında ikinci deneyimleri değil, sanki ilk deneyimleri idi bu koşu.

Koştular, sanki beraber. Kader yanında değildi genç kızın. Ritmik(20), antrenörünün önerisi doğrultusunda, sağlam adımlarla en ön sırada sona yaklaşırken, kasıklarındaki müthiş ağrı ile sarsıldı. Artık ön sırada değildi. Geçmişti biri onu sona yakın metrelerde. Sonra bir diğeri, daha sonra bir diğerleri daha…

Sonuncu değildi, ama dereceye de girememişti. Kahretti şansına, ya da şansızlığına. Gücünün sonuna kadar dayandı çizgiyi geçmek için. Bir-bir buçuk dakika daha sabredemez miydi vücudunun ihaneti, cinselliğinin gereğine?

Olacaktı işte. Bu; onu daha da hırslandırdı, tribünlerin hayret ederek büyüyen gözlerinde. Küskün, başı öne eğik ulaştı soyunma odasına. Kanepelerde azıcık da olsa dinlenmek yerine, duşa yöneldi hemen.

Spor sadece başarılarla kendi doyumu için yapılmazdı. O, artık kendisine ait değildi yalnız. Yaşam artık genç kızın çevresine, yurduna, bayrağına, marşına aitti.

Çok insan, haydi özelleştirip çok genç diyelim, kendilerine belirli imkânlar verilmediğinden, kısaca ellerinden tutulmadığından dolayı istedikleri, ya da istenilen yeterliliklere ulaşamamaktadırlar. Oysa ne cevherler(21) vardır; gizli-saklı.

Yeni deneyimler, yeni ufuklar olmalıydı önünde. Sabır kavramını unutmuştu. Unutmak gayretindeydi zaten. Bundan sonra doping hüviyetli olmayan ilâçları kullanmasının gereğini de öğrenmişti. Bir kere daha geçilmesini hazmedemezdi çünkü.

Yeni bir yarış için ve bu kere oldukça iyi hazırlanıyordu. Gün; 24 saat yetmiyordu kendine. Uykuyla geçirdiği zamanları bile israf gibi görüyordu. Güçlü olması için gıdasına dikkat etmesinin öğütlenmesini dinliyorsa da, yemek-içmek için bile zaman ayırmayı uygun görmüyordu hedefi için. Hatta geniş anlamda hedefleri için.

Bu kere yakın bir komşu ülkede, avantaj için derecelendirme dışı birçok yerel atletin katılacağı ve iddialı olanların hem o ülke için, hem de diğer ülkelerden koşup gelenlerin fazla olduğu bir yarışta Türk Bayrağını için için dalgalandırmayı istediği için koşacaktı.

Kendini hazırlamıştı, endişesi yoktu. İnancı yerindeydi.

“Haydi kızım, haydi çiçeğim!” sözleri devamlı olarak çınlıyordu kulaklarında.

Tüm elemeler sonuçlanmıştı, 3000 metrede de, 5000 metrede de favori görülmese de dikkat edilecekler arasında gösteriliyordu, kulvar(22) dezavantajı(23) vardı her iki yarışta da, ama hiç de önemsemiyordu. İnancı, zehir zemberekti(24) damarlarında.

Önce 3000 metreyi koştu. Dikkate alınmadığı için, kendini var saymadıkları için, harcadığı dengeli güçle son metrelerde kapıp götürmüştü yarışı ve birinci olmuştu, hayretten açılan gözlere aldırmayarak.

Bu yarış kendini göstermenin göstergesiydi sadece. Esas amacı, 5000 metrede başarılı olmaktı. Esas olarak bu yarışla anılmayı istiyordu, antrenörünün teşviki de bu yönde idi, zaten.

“Sen bu metrenin şaheserisin, sen bu metrenin baş tacısın, senin eline ileride bu metrede kimse su dökemeyecek!” diyordu.

3000 metredeki başarısının tesadüf olmadığını 5000 metrede ispat etmesi gerekiyordu.

Silâh sesini duyar duymaz geçti en ön sıraya. Kulvarın içinden koşuyor iç taraftan değil, ancak dış taraftan geçilmesine izin verir pozisyondaydı, daha ilk metrelerden bile. Dış tarafı kimse zorlamak istemiyor, kendini bir bakıma tavşan atlet(25) olarak görüp herkes ritmini ona göre ayarlamak gayretini yaşıyordu.

İlk 3000 metrede tempo(26) aynı ritimle(26) geçilmişti. Bu tempo bir rekor getirmez, getiremezdi çok arzulasa dahi. Hem zaten amacı bu yarışta rekor kırmak değil, birinci olmaktı.

Bu metreden sonra adımlarını biraz daha açmaya gayretlendi. Arkasındaki grupta kopmalar olduğunu kendisini, ancak iki-üç, bilemedin beş atletin takip ettiğini hissediyordu. Arkasına bakması demek saliselerle de olsa zaman kaybetmesi demek olduğundan bakmadı arkasına.

4000 metrede adımlarını biraz daha sıklaştırdı. Daha sonra bir atlete tur bindirdi, saygılı atlet sağa çekilmiş, kulvarın solunu ona bırakmıştı centilmenlikle. Arkasında adım seslerine kulak kesildi, tek bir ayak sesi o da, biraz uzaklardaymış gibi geldi kendine. Yine de geriye dönüp bakmadı, arkasına.

İpi göğüslerken döndü arkasına. En az 20–25 metre arkasındaydı ikinci olacak atlet, o memleketin çocuğu olup, teşvik edilmesine rağmen.

Ne Avrupa, ne Dünya, ne de Olimpiyat Rekorunu kırmış, kırabilmişti, ama emsallerinin hepsinin önünde birinci olmuştu. Antrenörünün dediği gibi nefesini ve sabrını gereğine uygun, bilinçli kullanmış ve özlediği, özlenen sonuca ulaşmıştı; Birincilik.

            Birincilik pahalıya mal olmuştu ancak kendisine. Antrenörü, kendisini bugünlere ulaştıran antrenörü yoktu artık.

Finiş şeridini göğüslediğinde, onun da son nefesini verdiğini, Birinci olarak alacağı Altın Madalyanın ve İstiklâl Marşımızı çaldırıp dinlettirecek oluşunun gururunu yaşadığını, çabalarının heba olmamasına sevinerek öldüğünü söyledi delikanlı atlet arkadaşı…

 

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Atletin, antrenörünün ve delikanlı atletin isimleri yazılmadı, yazmadım. Ya vereceğim isimlerin biri yaşamış olsa yaşamda? Bu tereddüdü yaşadım yazmazken, beynimde.

(1) Livar Kapısı; Karaciğer  kapısı. Öyküde körük gibi çalışan bir göğüs anlamında kullanıldı.

(2) Rivayet; Söylenti.

(3) İnisiyatif; Bir kimsenin alınması gereken kararı öncelikle ve kendiliğinden alabilmek konusundaki yeterliliği. Bir şeyi yapmaya öncelikle davranma, önceliği ele alma, öncecilik.

(4) Menüsküs; Öyküde aslında “Menüsküs (Menisküs) Yırtığı” şeklinde yazmam gerekirdi. Menüsküs tek başına diz eklemlerinde bulunan yay şeklindeki elâstik bir yapı. Bu yapı kemiklere yüklenen yükün kemiklere dengeli bir şekilde dağılmasını temin eder, kaval ve uyluk kemiklerinin dengeli çalışmasında etkendir.

(5) İndinde; Yanında.

(6) İvecenlik (Evecenlik); Çabuk davranma alışkanlığında, huyunda olma.

(7) Mansiyon; Bir yarışmada konulan ödüle lâyık görülmemekle birlikte, anılmaya değer bulunan kimseye, ya da eser verilen derece.

Plâket; Metal, ağaç, cam vb.den türlü biçimlerde yapılan, duvara veya herhangi bir yere çakılan veya konulan küçük, alçak kabartmalı, onurluk levhası.

Şilt; Üzerine genellikle bir kurum veya kuruluşun adı, işareti kazılmış olan ve armağan olarak bir kimse ya da takıma verilen levha.

(8) Yüksek yerlerde kartala da, yılana da rastlayabilirsin. Biri sürünerek, diğeri uçarak ulaşmıştır oraya. Cenap ŞAHABETTİN

(9) Fiske Atmak, Fiskelemek; Parmak uçlarıyla hafif vuruş yapmak, yapma işaretinde bulunmak.

(10) Konsantre Olmak; Konsantrasyon. Düşünceyi, duyguyu, gücü, dikkati bir noktada toplamak. Yoğunluk.

(11) Zül; Ayıplanacak şey, utanç verici, küçültücü davranış. Düşkünlük, alçalma küçülme.

(12) Yavan; Sade.

(13) Kısır; Verimsiz. Yaratıcı özelliği olmayan. Boş, yararsız. Ürün vermeyen toprak. Meyve vermeyen bitki. Döl vermeyen üreme yeteneği olmayan canlı varlık.

(14) Branş; Bilim ve sanat için dal, kol.

(15) Tendon; Kasların kemiklere yapışmasını sağlayan yapılar.

(16) Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden…Ahmet HAŞİM’in MERDİVEN adlı şiirinin ilk dizesi.

 (17) Yükselmenin Merdivenleri; Kendilerini; “Dünya Sevgi Birliği Vazife Grubu” diye adlandıran bir grubun, 1966 yılında derlediği; “Yükselmenin Merdiveni Beş Basamaklıdır” adlı kitaptan. Ki bu kitap; 14.05.1966 tarihinde rahmetli annem tarafından kendi el yazısıyla bana hediye edilen ve halen Kütüphanemde muhafaza ettiğim bir kitaptır.

(18) Yılgınlık; Yılgın olma durumu, yılgınca davranış.

Yılgın; Yılmış, korkmuş, bıkmış, usanmış. Morali bozulmuş, çökmüş.

(19) Gabi; Anlayışsız ya da anlayışı kıt, zekâ yoksunu, kalın (odun) kafalı, ahmak, budala, anlayışsız, bön, gerzek, geri zekâlı.

(20) Ritmik; Düzenli aralıklarla tekrarlanma, tartımlı, dizemli.

(21) Cevher; Gevher de denilir; İyi yetenek, bir şeyin esası, özü, mayası, değerli süs taşı, mücevher.

(22) Kulvar; Kimi yarışlarda koşucu ya da yüzücünün koştuğu, yüzdüğü yarış şeridi.

(23) Dezavantaj; Avantajlı olmama. Yarar kaybı. Olumsuz üstünlük. Engel, kazançsızlık, yararsızlık, avantajlı olmama durumu.

(24) Zehir Zemberek; Konusunda uzman kişiler topluluğu. Son derecede acı, ağır ve sert biçimde.

(25) Tavşan Atlet; Atletizm yarışmalarında rekor kırılabilmesini temin için tempoyu yüksek tutup belirli bir mesafeyi diğer atletlerin önünde koşan atlet.

(26) Tempo; Gidiş, ilerleyiş, gelişme hızı, tarz. Dizem. Vücut alıştırmalarının belirli bir süre içinde tekrarlanma hızı. Bir müzik parçasındaki bölümlerin hızlarını belirtmek için kullanılan vuruşlar, kelimeler.

Ritim; Olayların düzenli aralıklarla tekrarlanması özelliği. Şiir, düz yazı ve ezgilerde uyumla birlikte müziği oluşturan bir öğe olarak vurgu. Uzunluğunda seslerin, durakların düzenli bir şekilde yinelenmesinden doğan düzen, uyum.