Herkesin bildiği gibi çocuklara isim koymak konusunda Türkiye’mizde -genelde- şöyle bir gelenek vardır. Öncelik yaşlı erkeklerdedir (dede-baba gibi; çünkü çocuğun kulağına ezan okuyarak ismi onlar koyarlardı) ve bu isim de çocukların cinsiyetine göre mutlaka analarının-babalarının (doğal olarak belki “Ceddin deden, neslin baban…(1)” şeklinde kendilerine de konulmuş olan dedelerinin, nenelerinin) isimleri olurdu.
Tabii öncelik dediğimde, ilk önceliğin doğumu yaptıran ebede olduğunu söylemeden geçmemek gerek, “Göbek Adı(2)” sözü bu anlamda önemliydi çünkü.
Bazen öncelik, gerçi buna da Türkçemizde olmayan ve fakat uyduracağım “Soncalık” demem gerek, (Yoksa ulusal sözlüğümüze uygun olarak “Sonralık” desem daha mı iyi olurdu?) evlâtlar için de hak olurdu isim koymakta. Gelin burada hafızamda yerleşik isimler konusunda yer edenleri sıralı-sekili olacak gibi değil bir şekilde aklıma geldiği gibi sadece bir iki örnek olarak sıralayıp dizmeye çalışayım. Öncelik büyüklerde, sonralık arta kalanlarda(!) doğal olarak…
Birinci sırayı ilk hakkın kendilerinde olduğunu savunan dedeler-babalar alır. Kontenjan(3) hakları varsa sonraki sıradakiler önce nineler, eğer söz hakkı kalmışsa ne de olsa cennet ayaklarının altında olsa da ikinci sınıf sayılan annelere gelir! Yanlış bir tutum, öncelik belki kendilerinin de taşıdığı gerilerdeki dedelerin, ya da büyük ninelerin isimleridir.
Dini bütün olduğunun ispatı gayretinde olanlar; Nebi, Resul, Ali, Bekir, Ömer, Ekber, Kevser, Cebrail, Hanefi ya da Hanife, Müslim yahut da Abdullah, Seyfullah, Nurullah, Recep, Şaban, Ramazan… gibi İslami isimler üzerinde mutabık kalırlar(4). Tercihan da Müslümana has ve Kur’an’ da geçen isimler revaçtadır(5).
Oysa Kur’an da geçen her ismin çocuklara konulmamasının gerektiğini bilmezler(6). Örneğin; Sanem; Put, İrem; Sahte cennet, Asiye; Allah’a isyan eden, Aleyna; Sıkıntı, belâ demektir.
Bu arada eklemek gerekir ki, dini günlerde doğan bebelere Bayram, Kurban, Ramazan, Oruç, Mevlid (Mevlût, Mevlit, Mevlûd ya da Nüfus Memuru hangisini uygun görmüşse[!] o), Kevser isimleri verilirdi.
Cumhuriyete âşık büyükler ya da ortancalar da(!) çocuklarına Cumhur, Devrim, Ogün, dokuz aylık yolu yedi ayda alan acelecilere Erdem, Erol, Ergül, Öncel, Erdoğan isimlerinin verilmesi gelenekti.
Anne-baba isimlerinin hecelerinden arttırılarak oluşan isimlerin de yerleri ayrıydı. Örneğin İlkay’ın babasının ismi İlkin, annesinin ismi Aynur’du, ismi ilk hecelerden oluşmuştu, tıpkı Türkkan-İlker çiftinin çocuklarının isminin Türker, Eren isminin Erol-Müzeyyen isimlerinin son ikişer harfinden oluştuğu gibi.
Vesile(7) olmuşken hemen eklemekte zaruret(8) görüyorum çok beklenilen ve ilk olan çocuklara; İlker, İlknur, İlkan, İlkkan, İlkin isimlerin verilmesi sünnet(9) veya vacipken(9) benim söylemek istediğim farz(9) olarak maalesef bu konuda farklı. Özellikle bu konunun kız çocukları adına daha muteber(10) göründüğünü söylerken utanıyorum.
Aynı cinsten, diğer cinsten olanına göre beklentisi ile çok çocuğu olanlar; ya da kaza-kudret(11) eseri(!) doğan çocuklarına, Yeter, Yetiş, Biter, İmdat, Songül, Sonol, Soner, Sonad (t ile de bitirilenler de var, ama “Son at” gibi yanlış anlam çıkar böylece!), gibi isimler koyardı.
Hiç çocuğu olmayan, ya da sonuncusuna kadar tüm çocuklarını şu, ya da bu nedenle kaybeden aileler ise son çocuklarına Yaşar, Satılmış, Satı, Allahverdi, Tanrıverdi, Vuslat gibi isimleri koymayı yeğliyorlardı.
Bazen çocukların, yani sondakilerin hatırları kırılmazdı; hele ki el-bebek, gül-bebek(12) yetiştirilmiş bir kız ya da oğlanın tekne kazıntısı(13) gibi gelen kardeşiyse. Yeni yetmeler(14), sosyetik(15) isimlerden yana olduklarından büyüklerin koydukları isimlerle curcuna(16) olacak bir birlikteliği yaşatırlardı.
Büyükler kendi koydukları isimleri empoze etmeye(17) çalışırlarken, onlar kendi koydukları isimleri çığırırlar ve sonuçta hep kazananlar sondakiler olurdu. Ben baştakilerin kazandıklarına hiç şahit olmadım! Eski konulan isimlere ek olarak çocukların ekledikleri isimler bir sıcak-soğuk ya da Türkçe-bilmem hangi lisan karışımı gibi şöyle gözükebiliyordu; Nurettin-Çağrı, Hamza-Olcay, Muhammet-Özdem, Ayşe-Özlem gibi meselâ.
Bazen isimler, kafiyeli, ya da uyumlu olurdu; Türker-Berker, Eren-Ceren gibi.
Bazen aynı hece ile başlardı isimler; Türkkan-Türkşan-Türkcan gibi. Buna; Türk (aç parantez); Kan-Şan-Can (kapat parantezi) demek daha kolay bir yaklaşım olurdu herhalde!
Unutmamak gerekirdi ki bazı isimlerin harfleri unutulurdu, isteyerek, bilerek, hatta bebelerin beğenmeyerek kısalttıkları gibi hem de. Örneğin Asude, Emine, Sultan yerine daha sosyetik isimler olan; Sude, Mine, Su gibi.
Fatma’ların Fatoş, Melahat ya da Meliha’ların Meloş, Emel’lerin Emoş, Zeynep’lerin Zeyno, keza Müzeyyen’lerin Müzo, Muzaffer’lerin Muzo, Mehmet’lerin Memo, Hüseyin ve Hasanların Hüso, Haso gibi uydurulmuş kısaltılmaları da unutmamak gerekir diye düşünürüm.
Genellemek gerekirse; Kur’an’a, Arapça isimlere şu ya da bu şekilde oluşturulan isimlere şöyle uzaktan da olsa bir nebze(18) dokundum. Diğer birikimlerimi şöyle sıralamaya çalışsam eksiğim kalır mutlaka, tereddüdüm de var, ama gene de sıralamak için gayret edeceğim, favori(19) düşüncelerimle;
Tarihe meraklıların koyduğu isimler; Fatih, Cihan, Görkem, Yıldırım, Hakan, Kağan, Atilla, Selçuk, Akın, Yıldırım…
Aylara meraklıların koyduğu isimler; Nisan, Temmuz, Kasım…
Evren düşkünlerinin koydukları isimler; Evren, Güneş, Ayperi, Aysun, Uzay, Dünya…
Meyve âşıklarının koydukları isimler; Kiraz, Çilek, Çağla, Çitlenbik…
Sırlara meraklıysanız koyacağınız isimler; Peri, Füsun, Perihan…
Dört elementin sahibi olmak isteyenler; Hava (Çok zaman Havva şeklinde), Su, Toprak, Ateş…
Ek yapmağa meraklıların koyduğu isimler; Sevdanur, Mehmetcan, Gökhan, Nurhan, Perihan, Nurefşan, Aysen, Sunel…
Fiziksel görünüşlere önem verenlerin koyduğu isimler; Çakır, Maviş, Karagöz…
Kız-oğlan aynı isimleri koyanlar; Umut, Günay, Hikmet, İlkay, Gökçe…
Ziraatçıların koyduğu isimler; Bahar, Hazan, Toprak, Yağmur, Çiğdem, Çağla, Güneş…
Çiçeklere meraklıların koyduğu isimler; Gül, Nilüfer, Nergis, Demet, Çiğdem, Mimoza, Lâle, Açelya…
Suya meraklıların koyduğu isimler; Damla, Deniz, Pınar, Nehir, Derya, Su, Çağlayan, Nehir…
Askerliğe meraklıların koyduğu isimler; Kahraman, Sû, Erkan, Bayrak, Vatan, Tugay…
Yeni yetmelerin koyduğu isimler; Melisa, Olcay, Tanju, Buse, Ceyda…
Tek heceli isimleri sevenlerin koydukları isimler; Nur, Naz, Su…
Üç harfli, iki heceli isimlere meraklı olanlar; Efe, Ege, Ece, Ali, Asu…
Yabancı isimlerden çağrışım yapanlar; Can (John yerine), Defne (Daphné yerine), Yasemin (Jasminé yerine), Erin…
İkizler kız ve oğlan ise verilmesi muhtemel olanlar; Emin-Emine, Canan-Candan, Nurhan-Nurcan-Nuran, aynı cins ise (meselâ) Aslı-Nazlı, Ege-Ece, Çınar-Pınar…
Ve’li ve e’li terkipten hoşlananlar; Nuri-Nuriye, Hayri-Hayriye, Nesim-Nesime, Nedim-Nedime…
Ya da ettin’le biten isimleri sevenler; Cemalettin, Hayrettin, Nurettin…
Eski sevgililerini, ya da ilk aşklarını(20), tek aşklarını unutmayanlar, hatırası olan o ismi ters-yüz ederek çocuklarına, yeğenlerine, kuzenlerine koyanlar; Şeyma-Ayşe(m), Sibel-Beliz, Nurşen-Şennur, Ayten-Tenay, İklim-İlkim, Nuray-Aynur…
Hayvanlara meraklılar; Aslan (ya da Arslan), Kaplan, Panter, Ejder, Pars…
Sırası geldiği için ekleyeyim istedim; kimse bilinen bu isimler dışında örneğin Eşek adını ne ad ne de soy isim almamışlardır. Hâlbuki dünyanın en kahır çeken hayvanıdır; eşek. Bir de kaynağını tam olarak bilmiyorum ama Atatürk’e mal edilen, belki de ona yakıştırılan, bir çiftçiye tohumunu toprağı eşerek ekmesi anlamında “Eş-ek!” dediği söylenmiştir. Bebekler için en yararlı süt eşek sütüdür de.
Bu vesileyle; “Eşekler Neden Muhteremdir?” diye ufak bir parantez açmak istiyorum. Eşek deyip geçmemeli. Bir defa onun gözleri çok güzeldir ve yerine göre bazı insanlardan da akıllıdır. Onunla dağda bile yol bulmak mümkündür. Eşek hem akıllı, hem de iyi bir kılavuz olup gittiği yönü ve yeri asla unutmaz, en az zahmet verilecek, en yararlı, en kestirme ve en düzgün yokuşu tahmin eder ve kısa dönemeçlerle yorulmadan götürür sizi istediğiniz yere.
Yoksa niye kervanların önüne eşek konulsun idi ki’ ve ‘Eşek bir çamura bir defa düşer’ deyimi neden oluşsundu ki?” Ayrıca; nivo(21), teodolit(21) gibi aletlerin olmadığı zamanlarda insanlar kanal ya da su arklarını eşeğin yürüyüşüne göre açarlarmış…
Bu arada gene eklemem gerekir ki; Türkçemizin lastikli olması nedeniyle örneğin; hoşça kal; hoş çakal şeklinde, alçak, al çak, bakkal, bak kal şeklinde söylendiğinde anlamlar değişmekte, ayrıca iki ayrı anlamdaki kelimeler de örneğin; Basın, Danışma, İtiniz kelimelerinden de yanlış anlamlar çıkabilmektedir.
Diğer bir konu özellikle ve çok zaman Nüfus Memurlarının yaptığı yanlışlar; Sıla-Sila, Betül, Betûl gibi.
Naile, Resmiye, Fekâhat, Ferruh, Muttalip, Feride, Zübeyde… gibi yöresel olarak ahenk bulmuş isimlerden birkaçını ise sadece yazmak istedim.
Dediğim gibi vasıflanma ve sınıflama daha da uzun olabilir. Herhalde bu konu böyle bir öykü içinde iki satırla geçiştirilecek gibi bir konu olmasa gerek!
Benim ismim son saydıklarım içinde sayılabilirdi, tek farkla ki. Benden önce sayısını sakladıkları çok ağabey ve ablam olmuş, hepsini daha yaşları dolmadan yitirmişti ailem, çeşitli hastalıklar, çeşitli nedenler, çeşitli vesileler nedenleriyle köyümüzde. Babam bana sağlıklı doğarsam, yaşarsam Satılmış adını koymayı yeğlemiş(22) önce. Sonra “Uzun” demiş, genelde kız ismi olarak kullanılmasına rağmen “Satı” ismini vermekte karar kılmış. Ancak Nüfus Memurluğuna iki yıl sonra gitmiş. O vakte kadar yaşayıp-yaşamayacağımdan emin olmadığından.
Köy Muhtarı sağ olsun, iki yıl öncesinin Doğum Kâğıdını vermiş, muhtemeldir ki o tarihlerde Vatandaşlık Numarası sorun değildi.
Şehirde ise Nüfus Memuru iki hata yapmıştı benim Kafa Kâğıdımı(!) tanzim ederken. Doğum Tarihimi, “iki yıl öncesinin tarihi” denilince yazılana göre iki yıl öncesi gibi algılayıp(23) iki yıl öncesi yerine iki yıl da kendinden artırıp(!) dört yıl öncesini yazmış. Satı derken de “t” harfinin üstüne “t” harfini belirtecek o yatay çizgiyi koymayı unuttuğu için “Satı” olan ismim haftanın o malûm günü; “Salı” olmuştu.
Çocukluktaki köy arkadaşlarım arasında olmasa da ilkokuldan, üniversiteye, askerlikten meslek hayatımın devamına kadar “Çarşamba” ile birlikte anılır olmuştu ismim!
Ve de her yere, her işe, her şeye iki yıl öncesinden başlamıştım. Örneğin herkes okula yedi yaşında başlarken ben beş yaşında başlamıştım. Tabiidir ki okulu, Üniversiteyi erken bitirince, emsallerime göre de iki yıl önce gitmiş ve bitirmiştim askerliğimi.
Koza ya da kabuk içinde yaşamam hem mümkün değildi, hem de hiç gerek görmüyordum. İsmime alışmıştım. Artık; “Senden sonra ki kardeşinin ismi de Çarşamba’dır herhalde!” diyenlere aldırmıyordum.
Sadece bir sınıf arkadaşım hariç. Lise bilmem kaçıncı sınıftaydım. Bir gün Sıla, bir diğer ismi de Özge olan sınıf arkadaşım yapamadığım bir soruya mı, kopya vermeyişime mi ne kızmıştı, vallahi tam hatırlayamıyorum konuyu, ama beni kızdırmak için “Çarşamba’nın Ağabeyi sen de!” demişti.
Ben de aynı olgunlukla(!) isminin “öz g” olduğunu vurgulayarak cevaplamıştım onu; “Sen de Öz Yumuşak g’nin ablasısın!” diyerek.
Sonucu söylemeyeyim, ne kadar özür dilersem dileyeyim, küsmüş ve barışmamıştı benimle, mezun oluncaya kadar.
Mezun olduktan sonra da görmedim onu hiç. Ama içimde hep yer etti sitemi. Hep düşündüm gücenikliğini...
Sıcak bir Ramazan günüydü yaşadığımız. Gençtim, her Müslüman gibi görevini yapma çabası içinde olduğumdan niyetliydim, oruçluydum. Bilirdim ki; “Her koyun kendi bacağından asılır” dı.
Kimsenin orucuna, namazına, niyazına karışmazdım bu nedenle. Allah ile kul arasına kimse giremezdi ve herkes kendinden sorumlu idi, Yaradan’a karşı.
Bilindiği gibi oruçlu insanın canı neler neler çekmezdi ki? Gözleri ile doyardı çokçasına insan. Bu nedenledir ki, belki de alacağım hiçbir şey yokken sokağımızın hemen başındaki markete girmiş, belki de alık-alık(24) diyebileceğim şekilde bakınarak akşam ezanına ulaşacak zamanı harcıyordum, kendimce, aklımca.
Alık-alık kelimeleri yerine insanların istedikleri sıfatları yerleştirmeleri de mümkündü, tavrım için.
“Edanur?”
Bu benim düşünceme göre mutlaka annesinin adı “Eda” babasının adı; “Nuri, Nurettin” gibi bir şey olan birilerinin kızıydı, mutlaka.
Sorarcasına bir seslenişti bu, sessizle-sesli arası ve yalnız ilgilisi tarafından duyulması istenircesine, tereddütlü bir soru. Seslenilen genç kız döndü; hem de bana doğru, bu onu görmem için iyi, hem çoktan fazla çok iyi bir fırsattı.
Tanrım! Allah’ım! Böyle bir varlığın, dünyada olacağı tahayyül(25) sınırlarımı zorlasam bile imkânsızdı. Her ne kadar “İnsan, hayal ettiği müddetçe yaşar!(26)” denmiş olsa da. Gerçi hayallerinin esiri olmamak da bir kalıptı(27). Allah ne varsa vermişti ona, kendinde olan.
“Kaş-göz, gerisi söz!” demişlerdi, onun her tarafı, her şeyi, tüm cismi hiçbir söze gerek kalmayacak şekilde “Çok, hem de çok güzel” tarifinin içine sığamaz, taşardı mutlaka.
Dediğim gibi Tanrım, yalnız benim olan dünyam için hiçbir şeyi esirgememişti ondan. Tarif etmekte zorlanırım, bu nedenle kenetlenen nutkumu serbest bırakıyorum.
O da “Sıla?” dedi aynı ses ritmiyle sorarcasına.
İnsanların böyle günlerde, hele ki açlıktan ya da susuzluktan nefeslerinin bile koktuğu dalgınlıklarda üstlerine yoktu. Karşısında gördüğü güzellik ve duyduğu isim karşısında apışıp kalmışlarsa(28) kazı-koz anlamaları(29) mümkündü insanların.
Eski bir hatıranın canlanması mümkün bir ortamda, “Sıla’yı” “Salı” anlamıştım, üstüme alınıp. Hani insan daktilo kullansa bu hatayı yapabilirdi. “Fon” yerine “Don”, “Arpa” yerine “Arsa” yazılması mümkündü ama Sıla-Salı olabilir miydi ki insanın duyumunda? Dediğim gibi belki Ramazanda, evet!
Duyumumdan kendim de etkilenip elimde olmadan tebessüm edivermiştim ve fark edilme olasılığımı dikkate almadığım için de kaygılanmıştım, doğrusu. Kaygılanmakta haklı olduğumu sonradan öğrenecektim, hem de nasıl?
Gören göz, kılavuz istemezdi, marketlerde tüm reyonlara, “İnsanlar kendilerinin nasıl göründüğü bilsinler!” diye her taraflara, camlar-aynalar yerleştirmişlerdi. (Belki de güvenlik kameralarıyla hırsızlıklara karşı önlem için).
Ve ben sağını sol, solunu sağ gösteren bu üstün varlığın içinde kendim dışımdakilere gözükeceğimi hiç mi hiç, aklımın ucundan bile geçirmemiştim. Bunun bir adı olmalıydı, ama kendim için söyleyemezdim!
“Görüşemedik uzun zamandır!”
Aceleye getirilmiş, çabuk sonuç alınması gereken bir soru gibi gelmişti bu söz bana. Göz ucuyla baktım kucaklaşmalarına.
“Üniversiteden mezun olduğumuzdan beri…” dedi duraklayarak sırtı bana dönük, beni görmediğini sandığım ismi Sıla olan.
“Hayırdır!”
“Üniversitede başlamıştı arkadaşlığımız biliyorsun kocamla. Mezun olunca evlendik. Eşimin tayini nedeniyle de gittiğimiz yerden ancak dönebildik. Şimdi annemlerin de ev sahibi olduğu sitede kiracı olarak bir daireye yerleştik. Henüz dünya gailesi(30) nedeniyle bebeğimiz yok. Bundan sonra olur inşallah! Buyur beklerim. Sen, doğma büyüme buralıydın, buralardan ayrılmadın galiba hiç? Sende ne var, ne yok?”
“İlk göz ağrım(31) bile olmadı bugüne değin, evde kalmama çeyrek kaldı anlayacağın!”
“Gençsin, güzelsin, seni görmemiş, görememiş, beğenmemiş olanların akıllarına turp suyu sıkayım(32)!”
“Eee! İnsan bazı şeylere ‘Leblebinin kırığı var, üzümün çöpü var!’ gibi düşünce ya da isteklerine aslından daha fazla değer verirse, ille de doktor, mühendis, subay olsun gibi dileklerine limit koymazsa(33) olacağı bu, tabii. Aslında bunların hepsini mazeret olarak söyledim. Bugüne değin ‘Gönlümün Sultanı(34)’ ya da ‘Prensim, hayatımı üleşebileceğim, bebelerimizi doğuracağım işte bu insan’ diyebileceğim birine rastlamadım. Yaşım ilerliyor olsa da…”
Onlar ayakta, ben vitrin karşısında, onların hemen hemen sırtlarında, peynirlerin, yoğurtların her cinsinin fiyatlarını ezberleme modunda idim (galiba).
“Niyetli misin?”
“Değilim!”
“Ben niyetliyim. Top patlamak üzere. Ramazan ayı nefsin terbiyesi(35), lâf aramızda fazla kilolarımı da atmama sebep oluyor. Manevi hazzı(36) da var ayrıca tabii.”
“Oldu! Allah kabul etsin. Bizim ev su deposunun arkasındaki parkı geçer-geçmez 15-18 katlı site var ya onun A Bloğunun 11 Numarası. Sen de burada ve buralı olduğuna göre görüşelim. Şimdi iftara geç kalma, ama bana telefonunu söyle not alayım!”
Söyledi telefon numarasını o güzelliğini yadsıyamayacağım, bugüne kadar “Gönlünün Sultanına” rastlayamayan güzel. Bu, ben olabilir miydim ileride? Hadi canım sen de!
Kendi de söylemişti işte, leblebinin kırığı gibi. Ben kırıklı, ya da tanesinden çok kırığı olan sakız leblebisi bile olamazdım onun için. Aç tavuğun rüyasında darı görmesi de bir noktaya kadar geçerli olabilirdi, herhalde.
Bir denizaltı periskopunun(37) dönüşü gibi kulaklarım anında değiştirdi yönünü, tek bir numarayı bile kaçırmak istemezcesine.
O ve arkadaşı olduğunu düşündüğüm Sıla kasaya doğru yönelirlerken, tek-tük de olsa aldıklarımı sepetiyle birlikte, görünecek şekilde tezgâh üstüne bırakıp marketten dışarı çıktım.
Telefon numarası hafızamda kayıtlı idi ama peşinden gitsem ve evini de öğrensem fena mı olurdu ki?
Kişi dikkatini bir tarafa yönlendirmişse kendine yönelmiş olanın farkında bile olmuyordu, farkında olması mutlaka gerekirken.
Belki yükü ağırdır, yardım etmeyi teklif edersem, yakınlaşmamız kolay olur diye düşündüm bir ara. Ağzı açık ayran delisi(38), ya da ayran gönüllü(38) olmak böyle bir şey olsa gerekti!
O; dışarıya çıkınca yardım etme teklifime ihtiyaç kalmadan, kaldırım kenarındaki beyaz bir arabayı dıtdıtlandırdı, arka kanepeye elindekileri bıraktıktan sonra direksiyona geçti. Beynimin tamamına güveniyordum, telefon numarası yanında aracın plâka numarasını da beynime kazıdım.
Durgundum, sessizdim, asudeydim(39). Ben ki, kalbine yıllarca açlık, susuzluk bile hissettirmemiş, hayata hoşgörü(40) dışında hiçbir yük yüklememiş olan ben, nasıl olurdu da bir sesle, bir gülüşle, kaçamak bir görüşle tüm dünyamın aydınlandığına inanırdım ki?
Bir ses, çok uzaklardan, ama hemen yanı başımdan ismimi söyledi, hem sorarcasına gibi, emin olmak ister gibi, “Mutlaka sen osun!” demek ister gibi;
“Salı?”
Döndüm bu tanıdık, hemen biraz evvel duyduğum, unutmadığım sese, unutamadığım değil.
“Özge?”
Ben onu hep öyle tanımış, bilmiş, öyle anmıştım. Aslı ismi yabancıydı bana. Hemen sarılıp kucakladı beni. Ben adını söyler söylemez.
“Dünya ne kadar küçükmüş, değil mi? Unutmamışsın. Sevindim. Unutmadığından da emindim zaten, markette dakikalarca ayakta dikilip, sesimi duyup, yanılmama arzunu hissetmek istemenden.”
Ya söylediğini anlamamıştım karşılaşmamızın heyecanından, ya da anlamamış olmak işime gelmişti, yanlış bir fark ediliş olmamış olsun düşüncesiyle;
“Tüm lise hayatımda bana tek küsen, bana gücenik ayrılan bir kardeşimi nasıl unutabilirdim ki?”
“Seninle küs müydük?”
“Hayır! Sen küstün bana, kardeşin nedeniyle!”
“Ne gibi sorunun vardı ki Bilge’yle? Yoksa ona âşık falandın da onun için mi kızmış, küsmüştüm sana? Boş ver! O senden iyisini mi bulacaktı ki, şimdi evli olduğu o çulsuz(41), gönlünün sultanı olsundu ki?”
“Yoo! Ben kardeşini hayatta bir kere bile görmüş değildim ki! Hem hiç tanışmadık bile Bilge’yle.”
“O halde?”
Demek ki “Öz yumuşak g(!)” den bir şeyler kalmamıştı zihninde. Hatırlatmamalıydım, ama sözümü kıvırttırmadan nasıl değiştirebilirdim ki?
“Nasılsın? Neredesin? Evlendin mi?”
“Bilmiyormuş gibi yapma lütfen! Demin reyonda arkadaşımla konuşurken sırtın bana dönük olmasına rağmen beni tanıdığını, onun için dakikalarca sabit durup gülümsediğini gözümden kaçırdığımı sanma. Sanırım arkadaşımla konuştuklarımı da duydun. Alışveriş etmeden belki de beni beklemek için kendini dışarıya attığını görünce arkadaşımı uğurladıktan sonra seni bekletmemek için hemen yanına geldim. Bilgini tazeleyeyim hemen; evlendim, tayin olup buraya geldik ve senin köyüne dersen köyüne, senin mahallene dersen, senin mahallene yerleştik.”
Durdu, belki düşünür gibi, belki cümlesini tamamlamak istercesine. Dediğim gibi, yaşamımın hiçbir bölümünde, bana yaklaşan biri olmamıştı, ben de kimseye yaklaşmamıştım ve Özge benim başlangıçtan bana küsüp de onu kaybettiğim ana kadar, kardeş gibi gördüğüm biri idi (mi? Dürüst olmalıyım, hatırlamıyordum! Eğer hatırlamıyor olmak, dürüstlükse?)
“Bir müddet buralardan uzak olduğumuz için bilgim yok. Bizim sınıftan bildiğin, gördüğün, irtibatta olduğun(42) sınıf arkadaşlarımız var mı? Herkes iyi mi, sağlıklı mı? Evlenenler, çocukları olanlar kimler? İrtibat kurabileceklerimin adres ya da telefon numaraları var mı? Detaylı bilgin varsa, internetten, ya da msn den bana ulaşabilirsin, adreslerimi vereyim, yanında kalem-kâğıt varsa?”
“Tanıyorsun beni, ara sıra da olsa kendimce bir şeyler yazarım, çizerim ve kâğıt-kalemsiz asla dolaşmadım bugüne kadar!”
Gözlerime baktı bir süre, cevabımı beklemezmiş gibi. Edanur için hissettiklerimi zannımca bilmemesi neşem olmuştu, bana göre.
“Elinde yüzük yok! Lisedeyken, kızıl saçlı, çakır gözlü, boyu-boyuma, huyu-huyuma, aile yapısı benim aileme denk, ne üstün-ne alçak dediğin biriyle karşılaşamadın herhalde bugüne kadar galiba?”
Sorusunda aslında cevabı da vardı. Üstelemedim. Yoksa titreyişimi görüp de ağzımı mı arıyordu ki?
“Ne demezsin ki?”
“Hissettiğim kadarıyla niyetlisin. Bu konuya sonra döneriz istersen, bir münasip zamanda, eşimle birlikte olduğumuz bir zamanda. Arabam şurada. Tarif et adresini, seni iftara, evine yetiştireyim!”
“Zahmet olmasın!”
“Zahmet olur muymuş canım, sırtımda götürmeyeceğim ya! Hem iki-üç kelimeyi daha uç-uca ekleriz. Hem adresimi de öğrenirsin, en iyisi mi ben bizim evin önünden geçerek götüreyim seni evine. Zaten anlattığın kadarıyla çok yakın adreslerimiz. Beyim iyi çocuk, sevdiğim için, kocam olduğu için öyle söylemiyorum, bilgilerini zorlarsan onu senin de tanıyacağını sanıyorum, görüşmekten memnun olacaktır seninle mutlaka.”
Yolunu, söylediği gibi özellikle uzatmış, evinin önünden geçerken de; “Şu yeşil binanın ikinci katı” dedikten sonra beni, adresimi öğrenmek için gayret ettiği evime bırakmıştı.
Birikintilerle beynimde yer bulamayan düşüncelerim sıkıntı ve telâş içindeydi. Markette beni fark ettiğine göre, fark etmemesi gerekenin, fark etmemesini düşünüp istediğim şeyleri de fark etmiş olabilir miydi ki?
Fol yoktu, yumurta yoktu ortada, neyi, nasıl ve niçin fark edecekti ki? Yeterli zaman olmuş muydu ki? Tek endişem IQ(43)’ su çok fazla, üstün zekâlı olup, beni de tanıdığına göre düşündüklerim hakkında bilgisinin olmaması, olmamış olması, bilmemesi tek arzumdu.
Hatta dua bile ediyordum, oruç ağzımla. Hani oruçlu olunca dualar daha çok kabul edilirmiş gibi!
Dar-kıt(44), yalap-şalap(44), alelacele(44)… Nasıl denirse öyle açmıştım iftarımı.
Annem ve dahi babam, yalnızlık dolu evimizde, ilk defa bu kadar hızlı iftar açmama, o kadar çabuk akşam namazımı kılmama ve teravih namazına gitmem için acele etmeme inanamaz gibiydiler.
Gerçekten de bu konuda haklıydılar. Her ne kadar Sıla’nın şüphelerini göz ardı etmek istemesem de Edanur’un sesini duymak için müthiş bir arzu duyuyor ve o enerjiyi tüm benliğimde hissediyordum.
Hemen caminin yanındaki kontörlü telefona gidip numaraları çevirdim;
“Efendim?” diye soran sesi;
”Edanur Hanım?” diye sorarcasına cevapladım.
Olası ki ahizeyi kapatmadan seslendi o kişi;
“Edanur! Sana kızım!”
“Buyurun efendim?”
“Beni tanımıyorsunuz!”
“O halde niye ve nasıl arıyorsunuz ki beni? Ben sizi tanıyor muyum?”
“Belki ileride tanırsınız!”
“Hiç sanmıyorum ve ayıplamazsanız, terbiyem izin vermediği için hemen değilse de şimdi kapatmak istiyorum telefonu.”
“Lütfen efendim, hemen kapatmayın, bir-iki cümle kurmama izin verin! Sonra, zaten telefon elinizde kapatırsınız hemen!”
“Hiç içimden gelmiyor, ama sarf edin bakalım o bir-iki cümlenizi efendim. Hem adınız nedir sizin?”
“Bu gün günlerden ne Edanur Hanım?”
“Cuma?”
“Robinson Crusoe de Cuma’ya böyle bir günde rastlamıştı, beni Robinson olarak bilseniz…”
“Peki Robinson Efendi, maksadınız ya da muradınız nedir? Acele edin, teravihe yetişmek istiyorum çünkü.”
“Efendi diyerek tahkir etmenize(46) gerek yoktu ki efendim!”
“Ne yani? Akşamın geç vaktinde, ben Robinson deyip saçmayacaksınız, ben de; ‘Ah! Çok memnun oldum!’ mu diyecektim ki? Üstelik de sözlerim hakaretmiş! İzninizle!”
Telefon kapandı. Şansımı iyi kullanamamıştım. İkinci bir kere daha deneyecek ve bunda da refüze olursam(47) yaşam boyu, bir kedinin etrafında dolaştığı ciğerden vazgeçmesi zor olsa da, gönül dünyamın kapılarını tamamen kapatıp umutlarımı sonlandıracaktım, hem sonsuza dek.
Cumartesi günleri benim sevdiğim, zevk aldığım günlerdi, bu kere şans günüm de olsun istiyordum, diliyordum.
Öğle namazını bir yerlerde kılmıştım. Umutla bir Telefon Kulübesi aradım. O kulübeyi buldum ve onun evini aradım tekrar.
Beklermiş gibi açıldı ve aynı ses şekillendi, sorarcasına, kulaklarımın çekiç-örs-üzengi(48) ve salyangozlarında;
“Ben Robinson!” dedim.
“Buyur Robinson. Emret!”
“Alay eder gibi konuşmanız hiç hoş değil, anlatmamı dinleyecek misin, polise şikâyet etmeyi deneyecek misin, yoksa telefonu kapatacak mısın yüzüme tekrar?”
“Hemen samimi olmak yerine, bir mesafe koymayı deneseniz ve ‘ Siz’ demeye çalışsanız bana.”
“Özür dilerim, gerçekten haddimi aşmışım!”
Babasının polis ve tedbir olarak telefondaki numaradan telefon numarasını meslektaşlarına bildirdiğini bilemezdim ama Edanur’un sözlerini uzatmağa çalışması beni şüphe ve tereddütlere sürüklemişti.
“Bir genel telefon kulübesinden rahatsız ettim seni. Bir kez daha rahatsız etmeyeceğimden kesinlikle emin olun. Beni rahatsız eden biri gibi bulmak istemeniz, cep telefonunuzdan bir yerleri, birilerini aramanız gerekli değildi. Bir kez daha aramayacağım sizi, buna emin olun. Benimkisi bir rüya, bir hayaldi. Başlamadan bitti. Vedalaşmak bile zül(49) benim için, haydi kapatın telefonunuzu lütfen!”
Mutlaka kapatacaktı telefonunu, ben atik davrandım(50), kapattım.
Uyku girmedi gözüme o günümün sahuruna kadar. Sanki midemden rahatsızdım. Doluya koyuyordum almıyordu, boşa koyuyorum dolmuyordu. Okumaya çalışıyordum, tek kelime bile yer almak çabasını göstermiyordu beynimde.
Uyuyamıyordum, gözlerimi kapatır-kapatmaz dikiliyordu karşıma. Ramazan Davulcusu geçti bu ara penceremizin önünden.
O vakte kadar kendim-kendimle yaşamaya çalışmıştım kendimi. Davulcu modern bir davulcu muydu, yoksa tembel mi? Çünkü böyle bir kurgu, yaşamda hiçbir insanın aklının ucundan bile geçmez, geçemezdi.
Davulcu davul sesini bir teybe yüklemiş, davul sesinin arasına bir-iki de mani yüklemiş, davul yerine omzunda bu teybi gezdiriyordu.
Bu arada saatin zili de çaldı, annemi sahur için uyandırmak üzere.
Devamında bomboş bir yaşantı idi benimkisi, küsmüştüm yaşama. Sahurlara kalkmıyor, iftarları isteksiz yapıyordum. Tek tesellim teravihler ve çocukluk arkadaşlarımla sohbet oluyordu.
Bir gün teravihten döndüğümde posta kutumuza atılmış, ayrıca kapımıza da iliştirilmiş bir not buldum, arayan bulamamıştı bizi. Çünkü annem-babam da her gece olduğu gibi o gece de teravih namazında idi. Not şöyleydi, her ikisinde de;
“Beyim, yani kocam; ‘Bir akşam beraber iftar yapalım!’ istiyor. Yarın iftarda Cuma’nın yerinde olalım diyoruz. Ne dersin? Ve not: Telefonumu biliyorsun, bana ulaş!”
Emir gibi de olsa, dileği hoşuma gitmişti, Bunun bir komplo(51) olduğunu bilmez, bilemezdim, hem asla!
Edanur ve Özge bir başka karşılaşmalarında, “Şundan-bundan anlatırken” söz dönüp-dolaşıp;
“Bugün Cuma, Ben Robinson” diyen hassas birinin kendini rahatsız ettiğini anlatmış Edanur.
Özge ise düşündükleri ile gördüklerini birleştirip “Bence bunu yapacak, kurgulayabilecek tek kişi var hayatta” deyip “Telefonla ara, davet et bir yerlere!” demiş, o da benim gücendiğimi, telefonumun numarasını bilmediğini söyleyince;
“Bakalım, bir de ben şansımı deneyeceğim, Robinson’a ulaşmak için.” demiş.
Bilemezdim bunların yaşanmış olduğunu.
İftara 15-20 dakika kala restorana girdiğimde, üç kişi için hazırlanmış masada Özge’yi beni beklerken gördüm. Yanına oturdum, daha ”Ne haber?” diye sormadan cep telefonu çaldı onun.
“Peki hayatım!” sözünden başka bir şey söylemedi, telefonunu kapatırken. Ve bana döndü;
“Herkes nasibine! Acil bir işi çıkmış, şehir dışına gitmek üzereymiş, özür diledi. Bir sonrakine; ‘İnşallah!” dediğini iletmemi rica etti” dedi.
“İftara kadar vaktin boş geçmesin, gerçi vaktini dualarla, okumakla geçirdiğini biliyorum, ama bugün için ayrıcalık olsun isterim, ne dersin? Nasılsın? İşlerin nasıl? Var mı gönül dünyanda herhangi bir gelişme? Ha! ‘Bulamadım. Gönül Dünyamın Sultanını bulun, araya girin!’ dersen, bizim kadar yani eşimle-benim kadar bu konuda araya girecek birini, bulamayacağına dair kalıbıma el basarım!”
“Bu konuda sana iyi haberler veremeyeceğim. Tam gönlümdekini buldum diye düşünürken, yol-iz, konuşma âdâbını(52) bilemediğimden onun nazarında boş olduğumu öğrendim. Neyse bir taş attım, kolum da yoruldu, ben de. Ömür boyu benden ne köy, ne de kasaba olamayacağını kesinlikle öğrenmiş oldum.”
Durmam gerekti galiba. Ama durmadım, devam etmek istedim, oysa buna hakkım yoktu, yani hep kendimden bahsetmek gibi;
“Sen, siz nasılsınız? Var mı gelen-giden? Yeni haberler veyahut da eskimeyen, eskiyemeyen haberler, eskitilmeyen, eskitilemeyen?”
“Ne olsun yuvarlanıp gidiyoruz işte. Bir de muhtemel bir yakınlaşmayı dile getirmek istedim!”
Kendini zorlarcasına öksürmek istedi, hem bir-iki defa.
“Daha top patlamamış, bir şey yememiştik ki, gıcık olsun” diye düşünürken arkamdaki masadan birinin kalkıp elini omzuma dokundurarak;
“Robinson?” deyişi ile kendime gelmeye çalıştım.
Döndüm. O idi; tüm hülyalarımı parça-parça eden, tüm dünyamı alt-üst eden, yaşamımı sınırsız boyutta kapsayıp ele-güne karşı kapatan hem.
“Hiç hoş olmadı!” demek geçti dilimin ucundan, her ikisine de.
Nefesim yetmedi…
YAZANIN NOTLARI:
(*) İsimler doğal olarak çoğaltılabilir. Merak edenlerin, ya da bu konuda merakı olanların, daha detaylı bilgi edinmek isteyenlerin yararlanacakları adres bellidir.
(1)Ceddin Deden, Neslin Baban; İsmail Hakkı Beyin Hüseyni Makamında bestelediği Mehter Marşı ilk mısraı.
(2) Göbek Adı; Bebeğe, kimi zaman doğumdan hemen sonra ya da göbeği kesilirken konulan, genelde ebe ya da aile büyüklerinden birinin olan ilk ad, geleneksel ad.
(3) Kontenjan; Bir yararlanma ya da yükümlülük işinde, o işin kapsamına girenlerin oluşturduğu topluluk. Bir kimsenin ya da bir kuruluşun seçip almakta kullanabileceği, yararlanabileceği sayı, miktar.
(4) Mutabık Kalmak; Birbirine uymak. Aralarında anlaşmazlık olmamak.
(5) Revaç; Geçerli ve değerli olma, herkesçe istenme.
(6) Bir Müftü şöyle demiş; “Kur’an’da var diye her isim çocuğa konmaz!” Öykü içinde bir kısmının yanlışlıklarını işaretlemeye çalıştım. Yazıda dikkatimi çeken bir inceltme işaretinin önemi; Betül Farsça keçi, Betûl ise bakire demekmiş. “İnkilâp=bu köpekler, İnkılâp=terakki, ilerleyiş, Sıla=özlenen yer, Sila=Gümrük Deposu, Münakasa=eksiltme, münakaşa=tartışma , Can =içimiz, Çan=zil, kampana” demekle de bir noktanın ya da çentiğin önemini vurgulamak isterim.
(7) Vesile; Sebep, bahane, elverişli durum, fırsat.
(8) Zaruret; Zorunluluk, zorunluk, gereklilik. Sıkıntı, yokluk, fakirlik.
(9) Sünnet; Kur’an’da emredilmemiş olmakla beraber, peygamberimizin yaptığı, söylediği, Müslümanların yapıp yapmamakta serbest olduğu, ancak mazeret olmaksızın terkedilemeyen şeyler.
Vacip; İslamiyet’te farz kadar kesin olmamakla birlikte kuvvetli bir kanıt ile yapılması gereken şey.
Farz; Tanrı emri olarak mutlaka yapılması gereken şeyler.
(10) Muteber; Saygın, itibarı olan, hatırı sayılır, sözü geçer, inanılır, güvenilir, değerli.
(11) Kaza-Kudret (Eseri); Yöresel bir deyim olarak, yanlışlıkla, beklenmedik bir şekilde…
(12) Al (El) Bebek-Gül Bebek; Aşırı ilgi gösterilmiş, çok nazlı, şımartılmış, şımarık.
(13) Tekne Kazıntısı (Tekne Kalıntısı); Esas anlamından ayrı olarak, anne ve babanın ilerlemiş yaşlarında, yaşları oldukça ilerlemiş çocukları varken aileye katılan ve diğer çocuklarla aralarında en az 8-10 yaştan fazla fark olan, bu nedenle çok şımartılan, el üstünde tutulan, tüm arzuları yerine getirilen kız, oğlan fark etmeyen çocuk.
(14) Yeni Yetme; Evlenecek çağa gelmiş, ergen olmuş, ancak henüz bekâr, aklının çok şeye erdiği kanaatinde olup da hiçbir şey bilmeyen.
(15) Sosyetik; Yüksek sınıfın yaşam biçimine özenen, sosyete ile ilgilenen.
(16) Curcuna; Çok gürültülü, karışık, hüzünlü ya da eğlenceli durum. Alaturka musikide bir usul.
(17) Empoze Etmek; Özellikle bir düşünceyi, bir görüşü birine zorla, baskı kurarak benimsetmek, dayatmak, zorla kabul ettirmek.
(18) Nebze; Çok az şey, az, pek az, “Bir parça” anlamıyla “Bir nebze” şeklinde kullanılır.
(19) Favori; Herhangi bir yarışta üstünlük sağlayacağına inanılan kimse, takım, hayvan, şey. En çok beğenilen. Yüzün iki yanına bırakılan sakal demeti.
(20) İlk Aşk; İlk aşk diye bir şey yoktur, insanın yaşamında yaşayabileceği tek aşk vardır, insana her bakımdan egemen olan. İlk aşk sözünü; masumane bir bakışla, küçük yaşlarda, hiçbir ard düşünce olmaksızın platonik denilecek bir seviyede hoşlanma, sevme, ilgilenme olarak tercüme etmek mümkündür.
(21) Nivo; İki nokta arasındaki kot farkını bulmaya, düz arazide öngörülen çalışmayı (Nivelmanı)yaparak harita yapılmasını sağlayan ölçü aletidir. Bunun için mira denilen geometrik biçimli lata da denilen ölçülü tahtanın kullanılması gereklidir. Otomatik ve dijital olarak iki çeşidi vardır.
Teodolit; Hassa bir ölçü aleti olup mesafe ölçmede kullanılır. Sineteodolit ve fototeodolit olarak iki çeşidi vardır.
(22) Yeğ Tutmak (Yeğlemek); Bir şeyi diğerlerinden daha üstün, daha iyi, daha uygun görüp ona yönelmek, tercih etmek.
(23) Algılamak; Bir nesnenin varlığını ya da bir olayı duyum yoluyla yalın bir biçimde zihnine yerlaştirmek, sezip anlamak, bilincine varmak.
(24) Alık Alık Bakmak; Aptalca, şaşkın şaşkın bakmak.
(25) Tahayyül Etmek; Hayalde canlandırma, simgeleştirme, imgeleme.
(26) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).
(27) Hayallerinin Esiri Olmamak; Rudyard KIPLING’in “Eğer (IF)” isimli şiirinde, “Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan” denilmekte. Rahmetli Bülent ECEVİT bu şiiri “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve bu dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir.
(28) Apışıp Kalmak; Çok şaşırmak, ne yapacağını kestirememek, bilememek, şaşırıp kalmak.
(29) Kazı Koz Anlamak; Söylenen sözü yanlış, ters anlamak.
(30) Gaile; Sıkıntı, keder, dert, üzüntü, uğraştırıcı iş, çekilmesi zor yük, istenmeyen bir durum.
(31) İlk Göz Ağrısı; Herhangi bir şeyin ilk olması anlamını taşır. Kişinin ilk arabası ilk göz ağrısı olabilir. Ancak genel anlamda, ilk gönül yakınlığı duyulan, ilk yapılan ve ilk elde edilen şey, ilk yan yana gelinen, ilk doğan çocuk, ilk sevgili ya da ilk olan ne ise o demek olup, bu sözlerle yapılmış film, tiyatro eseri, dizi, şarkı, şiir ve sözler çok miktardadır.
(32) Akla Turp Suyu Sıkmak; Birinin düşüncesini beğenmemek, onun düşünce biçiminin hiçbir işe yaramayacağını anlatmak için kullanılan bir deyim.
(33) Limit Koymak; Bir şeyin nicelik bakımından erişebileceği en son nokta ya da yeri belirlemek. Değişken bir büyüklüğün istenildiği kadar yaklaşabildiği durağan büyüklüğü belirtmek. Kısıtlamak, sınırlamak, belirlemek.
(34) Gönlümün Sultanı; Kişinin gönlünde yaşattığı, hayal, rüya ve düşüncelerinde oluşturduğu, eşi olmasını istediği bir biçimin adlandırılışı.
(35) Nefsin Terbiyesi; İyi işlerin yapılmasıyla iyi sonuçların alındığı gibi nefsin de uygun şekilde edeplenmesiyle de iyi kabiliyetler yaşamı etkiler, yaşamdan faydalanılır, kötü nitelikler uzaklaşır, demektir.
(36) Manevi Haz; İçtenlikle hoşlanmak.
(37) Periskop; Denizaltılarda, tanklarda, siperlerde kullanılan görünmeksizin ve gözü çevirmeksizin bütün çevreyi görmeye olanak sağlayan optik alet.
(38) Ağzı Açık Ayran Delisi (Gibi Bakmak); Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşmak, çevreye aptalca ve hayranlıkla bakmak (bu durumda ağız açık, dil de hafifçe dışarıya doğru çıkıktır).
Ayran Gönüllü; Sarkak Gönüllü farklı şeylerdir. Sarkak gönüllü her şeyi özenen, çok şeyi isteyip arzulayan anlamında yöresel olarak kullandığımız bir sözdür ki, öyküde bu anlamda kullanılmıştır. Ayran gönüllü ise bir bakıma aynı içerikte gözükse de (ki öyküde bu anlamda sergilenmiştir) her şeye heves edip sıkılan, maymun iştahlı kişiler için kullanılan bir deyimdir. Bazen şıpsevdi, karşısındaki karşı cinse, cinsiyeti dolaysıyla (kadın-erkek fark etmeyen) ilgi duyan anlamına da gelmektedir.
(39) Asude; Sakin, rahat.
(40) Hoşgörü (Müsamaha); Tolerans. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme.
(41) Çulsuz; Varlıksız, parasız, çulu olmayan.
(42) İrtibatta Olmak; Bağlantılı, bilgili, haberli durumda bulunmak.
(43) IQ: (Intelligence Quotient) ya da EQ (Emotional Quotient) olarak belirlenen zekâ testi.
(44) Dar-Kıt; Ancak.
Yalap Şalap; Yalapşap. Baştan savma, üstün körü, yarım yamalak.
Alelacele; Çok acele ederek, çabucak, çarçabuk, acele olarak, çabuk, ivedilikle.
(45) Robinson Crusoe; Daniel Defoe tarafından kaleme alınan kurgu bir roman.
(46) Tahkir Etmek; Aşağılamak, onur kırmak, onuruna dokunmak.
(47) Refüze Olmak; Geri çevrilmek, reddedilmek, kabul edilmemek.
(48) Çekiç-Örs-Özengi Kemikleri; Kulaktaki çekiç-örs-özengi kemikleri, kulak zarı kendilerine iletilen titreşimleri (sesleri) güçlendirerek orta kulağa aktaran kemiklerdir.
(49) Zül; Ayıplanacak şey, utanç verici, küçültücü davranış. Düşkünlük, alçalma küçülme.
(50) Atik Davranmak; Elini çabuk tutmak, çabuk hareket etmek, çabuk davranmak.
(51) Komplo; Tuzak. Bir kimseye, bir kuruluşa karşı toplu olarak alınan gizli karar, gizli düzen. Herhangi bir plân.
(52) Âdâp; Edep kelimesinin çoğulu. İyiliğe, güzelliğe yönelttiği için insanın övgüye değer güzellikler. Dinin gerekli gördüğü ve aklın güzel bulduğu bütün söz ve davranışlar ile uyulması gereken görgü kurallarını, göz önünde bulundurulması, izlenilmesi, bilinmesi gereken unsurlar…