Çok zaman fırında sakızlı muhallebisini, ya da diğer bir deyişle sakızlı fırın muhallebisini beğenerek gittiğim pastanede ilk defa ne zaman rastlamıştım ona, hatırlamıyorum. Hatta yediğim tatlının adını ya da hangi adla söylendiğini bile hatırlayamıyorum.
O tatlıdan bir defa yemiştim ve ondan sonrası kendiliğinden gelir olmuştu. “Hafıza-i beşer, nisyan ile malûl(1)” demenin hilâfı(2), reddi ya da inkârı olarak unutmamıştım o genç garsonu ve her hafta aynı pastaneye gider olmuştum, beğendiğim sakızlı fırın muhallebiden nasibimi almak için.
Haftanın bir günü, yalnızca bir günü. Örneğin çarşamba günleri(3). Belki de o gün o muhallebinin yapıldığı günlerden biri olsa gerekti. Bu tek günün benim için izahı da; göbeğimin cüssesine(4) dikkat etmemin gerektiğini söyleyerek haftada ancak bir kere tatlı yememin doğru olacağını ikaz eden doktorumdu.
Zira ne yüzümdeki morluğa yaklaşan allıkların, ne de ayak parmaklarımın arasındaki o malum kızarıklıkların önüne geçemezmişim. Hem de bu genç yaşımda…
Oysaki ben her gün o muhallebiden yemeği istiyordum. Fırında sütlâç da vardı ama ona “Sütlü pirinç pilâvı” unvanı taktığım için ilgilenmiyordum.
Kazandibi, tavukgöğsü gibi süt tatlıları da favorilerim arasında değildi. Varsa-yoksa sakızlı fırın muhallebi…
Özel bir çeşni mi idi? Yoksa ben beğenmiş, sonra o pastanede o tatlıya abone mi olmuştum, haftada bir defa, haftada yalnız ve yalnız bir defa, doktorumun önerisine uygun olarak? Başka adreslerde de böyle tatlı yapan var mıydı, hiç mi hiç hatırlamıyorum. Hatırlamam da şart değildi yani.
Beni ilgilendiren tek şey o tatlı değildi, itiraf etmeliyim. O garson kızı haftada bir kez görmek yetmiyordu bana. Ve bunun çözümünü bilemiyordum.
Annem ve de dahi babam; “Maaşın düzgün, araban var, evin de var sayılır!” deyip Ayşe hanımın kızı, Fatma hanımın torunu, Hatice hanımın görümcesi, falancanın eltisi, filâncanın baldızı diyerek zorluyorlardı beni yuva kurmam için.
Allah var, mahallemizin çocukları idiler, tanıyordum hepsini, iyi, güzel, marifetli, okumuş, terbiyeli kızlardı, ama elektrik yoktu hiçbiriyle aramızda, düşüncelerime bir türlü konsantre olamamıştım(5), hem beni isteyip istemeyeceklerine dair en küçük bir bilgim bile yoktu.
Hani utanmasam, bizimkiler için; “Fol yok-yumurta yok, beni, kendi kendilerine gelin-güvey mi düşündüler acaba?” diye şüphelenmek durumunu yaşıyordum.
Onlarla ve mahalledeki birçok insanla uzaktan uzağa merhabalaşırdık, gerçekten. Ve annemin-babamın arzuladığı gibi onlardan biri ile yuva kurmağa, baş-göz olmağa(6) kalksam gerçekten mutlu olurduk gibime gelir.
Mutlu olur muyduk gerçekten? İşte burada eskilerin deyişi ile; “Mülâhazat hanesinin boş bırakılması(7)” düşüncesindeyim. Çünkü muhallebicideki o kızı asla ve kat’a(8) unutamıyordum. Acaba onunla mutlu olur muydum, mesut olur muydum? Cevabım “evet!” olsa da, nasıl?
“Hadi gel seninle evlenelim, mutlu-mesut olacak mıyız bakalım? Bir deneyelim!” demenin saçmalamanın daniskası(9) olacağına yüzde bin eminim. Ne ben onu tanıyordum, ne de o belki de benim farkımdaydı! O zaman tekrar kendime soruları yöneltmeliydim: “Ne, neyi, ne zaman, nasıl ve ne şekilde?”
Birine danışmayı denesem, denediğimle kalırdım, ortalık yerde. Danışmayı düşündüğüm, danışacağım kişi bekârsa; sözünün başlangıcı “Hadi, gene iyisin!” evli ise; “Sen de bizim safımıza katılacaksın, he? Seni de mi kaybediyoruz yoksa?” demek olurdu. Dolaysıyla kol kırılıp, yen içinde kalmalıydı.
Düşünceme göre, kendimle hesaplaşıp, kendim çözüm üretmeli, bulmalıydım. Ama nasıl? Nasıl ki; “Demokrasilerde çare tükenmezdi”, benim de çözüm için elimde sonsuz imkânlar olmalıydı! Ama desteksiz, yalnızca, yansızca ve hem nasıl, bir kez daha?
Günlerce kafa yordum, düşündüm. Çözüm üretemiyordu beynim. Tek mantıklı, ama saçma yönelişim; “Haydi gel!” üzerine idi, “Evlenelim” konusunu daha sonraya ertelemek şeklinde. Oysa pastaneye haftada bir gelen ve yalnızca sakızlı fırın muhallebi yiyip giden biriydim ve onun beni fark etmesi o kadar mümkünsüzdü ki.
O halde ve sanırım ki öncelikle onun beni müşteri olarak değil, ben olarak fark etmesi gerekliydi. Bir şeyleri bir uygun zamanda denemeli, müşteri-garson ilişkisi dışında kendimi belli etmeliydim.
Bir çarşamba muhallebisinde tam hesabımı öderken garson kızın sessizliğinde cep telefonu çaldı. Bu; benim şansım olabilir miydi? Her şeye boş vererek cep telefonundan konuştuklarını edepsizce de olsa dinlemek ve ona göre davranışımı şekillendirmeliydim.
Benim edepsizliğim kadar o edepli ve çevresine saygılı idi. “Bu güzel kız gönlümün sultanı olsun” dileğim aşırı boyutlara ulaşmak üzereydi. Çünkü paravan arkasında sessizce belki de yalnızca dinlemişti telefonunu.
O; patronu diyebileceğim kişiyle kısa bir süre konuştuktan sonra önlüğünü çıkartıp, dolabından montunu giydikten sonra var gücüyle, alelacele dışarıya çıkıp bir taksiyi çevirdi ve bir yöne yöneldi.
Arkasından gelen taksiyi de ben çevirdim. Şoförün “Nereye?” demesini duymazlıktan geldim. “Devam et! Çözmem gereken konu var! Açıklayamam!” dedim. Herhalde beni polis falan zannetti ki, sessizliğe büründü. “Sağa yönlen, sola dön!” komutlarımla sanki zehir hafiyeliğime(10) ortak oluyormuş gibi davranıyordu. Oysa ne yol bitiyordu, ne de düşüncelerim…
Sonra salaş(11) evlerin olduğu, yol geçmez kervan geçmez bir yerde durdu önümdeki araba. Telâşla, heyecanla indi o genç kız arabadan, o tek katlı gecekonduya yöneldi ve kayboldu kapısının arkasında. Biraz sonra da bir kadın çıktı evden, başını örtmeğe çalışaraktan. Onun geri gönderdiği araba dönüş yaparken 10-15 metre kadar arkasında da ben durdurdum taksiyi.
Bindiğim taksinin şoförü anlamsızca baktı yüzüme. “Bekle!” dedim ve zehir hafiyeliğimin gereği imiş gibi cebimden çıkardığım deftere not aldım. “Sözüm ona!” da diyebilirim, ama gerçek şu ki sokak levhasına göre o sokağın adını ve biraz önceki dönemeçte gördüğüm muhtarlığın ismini not etmiştim, gerçekten. Çünkü yıllardır yaşadığım bu şehirde ilk defa gitmiştim oralara. Yol ve iz bildiğim yerler değildi oralar.
Ne yaptığımı bilemez bir durumda angut(12) gibi bekliyordum taksinin içinde, başım eğik. Beklemek mi? Kimdim ki ben? Sarı Çizmeli Mehmet Ağa! Hatta o bile değil.
Ne kadar geçmişti aradan, bilemiyorum. Beş dakika, on dakika, yarım saat. Şoför sigara içmek izin isteyip dışarı çıkmış, adımlıyordu asfaltı olmayan tozlu yolları, üstünde durmadan. Ömürden tükenen zamanın nasıl geçtiğini bilemezsiniz. Tıpkı şu anda benim yaşadığım gibi.
Çaresizlik, kararsızlık, inisiyatifsizlik(13) yahut da medeni cesaretsizlik(13)… Her biri ayrı ayrı ya da, hepsi birden…
Boş arsadan evinin kapısının açıldığını gözlemledim ve o çıktı o kapıdan. Aktı bana doğru sanki usul usul. Sanki adımlarını incitmek istemez gibiydi. Geldi, geldi ve bindiğim taksinin kapısını açtı;
“Gelin! Ne görmek istiyorsanız gelin ve görün!” dedi sitemle(14), kinaye(14) ile belki.
“Ama? Nasıl yani?”
“Çok mu gerzek(15), bön(15), budala(15), ya da salak(15) ,ahmak(15) görünüyorum ki?”
Aynı anlamdaki kelimeleri peş peşe sıralaması asabiyetinin belirtisi idi.
“Estağfurullah(16) efendim! Ne haddime!”
“İlginizi ve beni takip edip beklediğinizi bilemeyecek kadar gabi(15) mi zannettiniz beni?”
“Ne demek efendim, lütfen…”
“Biliyor musunuz bir tekerleme vardır; ‘Ben dağ yolunda yonca, sen gül dalında gonca’ diye. Yahut da; ‘davul bile dengi-dengine!’ derken. Neden? Bana anlatabilir misiniz?”
“Nasıl söylesem bilmem ki!”
Genç kız taksi şoförüne yöneldi, hiddetli ve emir verici bir tavırda;
“Lütfen bekleyin kardeşim. Beyefendinin sizi beklettiği kadar bekletmeyeceğim sizi. Beyefendi üç-beş dakika içinde geri gelecek ve zannederim geldiği yere dönecek!”
“Buyurun efendim! Görün halimizi!” dedi bana dönerek ve sanki acımam yerine kahretmem(17) gerektiğini anlatırcasına elimden tutup eve doğru sürükledi neredeyse.
Elleri sıcacıktı ve ben bu yaşıma geldiğimde ilk defa hissediyordum böylesine bir sıcaklığı.
Basit bir gecekondu, sanki büyük bir kümes idi, içine girdiğimiz. Salonu, odası, mutfağı her şeyi tek bir odadan ibaretti. Köşede bir yatak içinde oldukça solgun görünüşlü bir kadın yatıyordu. Yanındaki etajerin(18) üstü bir kısım ilâç kutuları ile dolu idi.
Kenardaki somyada muhtemelen geceleri kendisi yatıyordu. Bu somyanın üstüne çıktığınızda o ufacık pencereden aydınlığı, belki de dünyanın yalnızca bir bölümünü görebiliyorlardı, zannımca.
“İşte bu bizim dünyamız. Irgatlıktan(19) başka bir şey bilmeyen, köyden şehre göçün zahmetlerini yaşayan babamın erken vefatı, daha sonrasında ağabeyimin şehadetinden(20) sonra sahip olabildiğimiz yegâne barınağımız. Bir ana ve kız. Okumuşsun neye yarar? Boğaz doymak, ana ilâç ister. Çalışmayıp ne halt edeceksin ki? Ve siz beni takip edip bir şeyler edinme gayesinde bir insan? Neden?”
Bir süre durakladı, annesine baktı, nabzını(21) kontrol etti. Rahatlamış gibiydi.
“Bana ilginizi fark ettim. Her hafta aynı gün, aynı masa, kontrolsüz, engellenmesi ve fark edilmemesi mümkün olmayan bakışlar… İlklerini Emin Ağabey fark etmiş. ‘Bu genç buraya senin yaptığın muhallebilerden yemeğe değil, seni görmeğe geliyor, sanırsam!’ demiş ve eklemişti: ‘Pek de muhallebi çocuğuna benzemiyor ya!’ O andan sonra ben de dikkat etmeğe başladım tavırlarınıza. Ve bugün kendinizi gerçekten belli ettiniz. Kimsiniz ve ne istiyorsunuz, maksadınız, niyetiniz ne?”
Soruyor, ama cevap beklemiyordu. Yorulmuşçasına durdu. Annesinin başına gidip başındaki tülbendi yan taraftaki hamamtasına soktu, odayı belirgin bir sirke kokusu kapladı tekrar, sonra o bezi sıktı ve tekrar annesinin alnına yerleştirdikten sonra kapıya yöneldi;
“Annem rahatsız oldu, kusura bakmayın, gitmeniz gerek. Bir tek şey ekleyeyim. Annem olmasa yaşamak bile zulüm(22). Allah’a isyan değil, ama annem emanetini teslim ettikten sonra yaşamam bile fuzulidir(23). Bu nedenle sizi bir defa daha görmeyeceğimi ummak isterim.”
“Haksızlık değil mi bu? Daha isminizi bile söylemediniz. Ben gitsem de ‘hayata küsmeyin!’ derim. Yaşamayı dileyin, belki güzel günleriniz saklıdır bir yerlerde…”
“Ne gibi?”
“Belki çok acele olacak, ama kim bilir gönlünüzü çelecek biri çıkar karşınıza, belki de çıkmıştır da…”
“Yani o siz misiniz? Beni satın almayı mı düşündünüz yoksa ayaküstü?”
“Asla aklımın ucundan bile geçmedi!”
“Neden inandırmak için çaba gösteriyorsunuz ki? Siz varlıklı, ben gariban(15). Sizin çulunuz üstünüzde, belli, ben çulsuz(15). Gayet tabii, hele bu kümesi de gördükten sonra böylesine bir teklifinizin olması doğal, sevgiyi satın almayı istemek gibi…”
“Asla ben sevmek istiyorum. Hatta sevmeye başladım bile. Ama kendince uygun gördüğün düşüncelerle ‘Hayır!’ dersen, o da benim saygı duymamı gerektiren bir konu!”
“Saygınızı yitirmenizi istemem. Saygı duymaya devam edin ve fakat kendinizi adayacağınıza inanacağınız kişiye çabucak ulaşıp kavuşmanızı dilerim. Hadi şimdi taksinizi fazla bekletmeyin ve gidin artık!”
“Peki, hiç olmazsa isminizi söylemez misiniz?”
“Yetime desem yararı mı olacak?”
“Sağ olun! Benimse…”
“Söylemeyin lütfen, çünkü bir dahası yok bu olayın!”
“Neden?”
“Hissediyorum çünkü! Sizin dünyanızda benim ve benim gibilerin asla yeri olamaz. Olmamalı da hem!”
“Kırıcı olmayın lütfen! Gelecek hafta yine muhallebi yemeğe geleceğim!”
“Bakalım!” dedi, son olarak neredeyse beni kapının önünden iteklercesine yönlendirip kapıyı kapatırken.
Sonbahar yağmurlarının hırçınlığında kışa yaklaşıyorduk ve kısalan günlere rağmen günler ne geçiyor, ne de geçmek biliyordu. Olağan dışında o pastanenin sadece vitrinlerinin önünden geçiyor, görmek istediğimi göremiyordum, içim sızlıyordu, muhallebi günümün gelmesini istekle bekliyordum…
O yoktu. Patrona sormaya çekiniyordum. Üstelik muhallebi de muhallebi değildi bu kere. Bu vesile(24) olabilirdi sormam için. Kasada oturan patrona;
“Muhallebi eski tadında değil, hayr’ola!” dedim.
“Yetime izne ayrıldı, o tatlar Yetime’nin eseriydi. İzni bitince sanırım eski lezzetini duymağa başlarsınız.”
Yokluğuyla mahzunlaştığım(52) bir hafta daha geçti. O gene yoktu, üstelik bu kere muhallebi de yoktu.
Tekrar sordum patrona;
“Neden o bol sakızlı, fırın muhallebiniz yok!”
“Yetime izni bittikten sonra da dönmedi bir daha. Ayrıldı bizden temelli, artık o tat da yok, diğer ustalar da bilemiyor, ayarını, herhalde yapmaktan da vazgeçeceğiz gibime gelir!”
“Neden?”
“Annesini kaybetti ve yaşama küstü. Geri döndüremedik bir türlü. Bilmem siz başarılı olabilir misiniz?”
“Denerim!”
İşyerime telefon edip birkaç gün izinli sayılmamı istedim. Maksadım; eğer tahmin ettiğim gibi onu hayata küsmüş olarak evinde bulabilirsem, “Ağzından girip-burnundan çıkarak(26)” hayata döndürmeğe çalışacaktım.
Evet, bencilce benim olmasını düşlemedim değil. Ama bir insanın bir sevdiğini kaybetmesiyle de hayata tutunmaktan vazgeçmesini havsalam(27) almıyordu.
Arabamı aldım, evine gittim, yolları taksiyle geri dönerken dikkatle incelemiştim. Hatırlamam zor olmadı.
Bu kere evinin önüne kadar geldim, benim değilse bile hiç olmazsa birinin oralara geldiğinden haberi olsun diye. Kapı açılmadı, siluetini(28) de görmedim, o kümes camından. Ama beni hissettiğini hissediyordum sanki.
Beni mi bekliyordu? Belki evet! Hayatta yalnızdı ya! Niye beklemesin idi ki hem beni?
Kapısını çaldım usulca, sanki kapıyı incitecekmişim gibi. Bir süre bekledim. Açılmayınca tekrar çaldım. Ürkekçe açıldı kapı ve içerden bir sigara dumanı kütlesi süzüldü dışarıya doğru ve gördüğüme hayret etmemem mümkün değildi.
O benim gördüğüm insan bir yerlere gitmiş, şekil değiştirmişti sanki. Belki günlerdir kendine bakmadığından, belki de günlerdir bir şey yemediğinden, çiroza(29) dönmüş bir deri-bir kemik kalmış, saçı başı dağınıktı ve nefes vermiyor, zifir(30) üfürüyor gibiydi.
Bir şey demeden kapı önünden çekildi, içeri girdi, bir sigara daha yaktı, uflayarak somyasına otururken. Annesinin yatağı düzgün ve ilk gördüğüm günkü gibi idi. Sadece baktı yüzüme, sessiz.
“Bu kadar kendini kapıp koyuvermen doğru değil. Kendini harap edip zehirlemeden yaşamaya mecbursun. Sanırım annen da bunu isterdi!”
“Diyorsun!”
“Sözlerimin yanlış olduğuna mı hükmediyorsun yoksa?”
“Hayatta tutunduğum son varlıktı O. Şimdi ben ne yapayım, nerelere gideyim? Yaşamak mı? Yaşamak haram bana! Annem olmadan yaşamak zulüm demiştim iki-üç hafta öncesinde size. Şimdi o zulmü yaşıyorum ve takat(31) yok bedenimde. Şimdi gidip beni kendi halime bırakırsanız memnun olacağım.”
“Zulümden kendini azat etmek(32) o kadar mı zor?”
“Kolay mı dersiniz? Ömrümü tüketmekle meşgulüm, bir miktar param var. Bitmesini beklemeyeceğim. Fahişe(33) olarak ölüp de cehenneme gitmektense, intihar edip cehenneme gitmeyi yeğlerim(34). Bu cesareti bugün-yarın kendimde bulacağıma inanıyorum. Yeter bu kadar sohbet, haydi yoluna muhallebi çocuğu!”
“Bana sitemli konuşmana gerek yok. Bilseydim o muhallebileri senin yaptığını, doktorun önerilerini kulak arkası eder, vücuduma eziyet edeceğimi bile bile sadece seni görmek için, muhallebi yemeğe gelirdim. Hem de her gün! Oysa şimdi o pastanede artık muhallebi yapılmıyor, biliyor musun?”
“Bilmem gerekmiyordu, gerekmiyor da. O zaman demek ki bundan sonra avucunu yalayacaksın?(35)”
Bazen “Sen!” bazen “Siz!” olarak devam ediyordu konuşmamız. Filtresine kadar içtiği sigarayı, izmaritlerle tepeleme dolmuş kül tablasının bir kenarında yer açarak söndürmeğe çalıştı, olmadı kül tablası taştı, yerlere dökülenlerle ilgilenmedi bile.
“Peki genç adam, ne düşünürsen düşün, beni yalnız bırak, yalnızlığımla ve sonrasında ölümüme gelebilirsen eğer; ‘Bir garip ölmüş diyeler!’(36) de!”
“Asla! Böyle bir düşünceyi yaşamana izin vermeyeceğim. Benimle gel! Benim ol, isterim, seni yaşatayım isterim, ama bu inkisarlı(37) halinde bunları söylemeğe yüzüm yok!”
“O halde hâlâ niye bekliyorsun ki? Kapıyı dışarıdan kapat ve muhtara telefon numaranı ver ki, ben geberdiğimde sana haber versin, gel tut tabutumun ucundan!”
“O kadar mı nefret ettin, yaşamdan?”
“Dediğin gibi!”
“Peki! Kapıyı dışarıdan kapatacağım. Ama kapının önünde oturup bana gelmeni bekleyeceğim, aç ve susuz. Kış geldi, gelmek üzere. Hastalanıp belki ben de senin gibi, belki de senden önce ölürüm, ikimizi de garipler mezarlığına atarlar o zaman.”
Sesini çıkarmadı, ayağa kalktığım zaman da herhangi bir hareketi olmadı. Onu yaşama döndürebilmem için elimdeki tek koz bu şekilde duygu sömürüsü(38) yapmaktı.
Akşamın serinliği düşerken huzurlu bir şekilde kapısının önüne çömdüm, ya da oturdum arası bir şey. İçeriden hiç ses gelmiyordu. Ben de dinlemiyordum içerisini zaten. Acaba beni görüyor muydu o tavuk kümesi pencereden?
Görmese de olurdu, herhalde arabamın sesini duymaz, merak edebilirdi, ya da o pencereden görürdü beni ya da arabamı.
Ümit vardım...
Uyuklamışım, ya da uyumuşum. İliklerime kadar titrerken omzumda elini hissedince kendime geldim.
“Gel! Hasta olacaksın!” dedi.
“Yok! Senden söz almadan ne içeri girerim, ne de arabama gidip arabamda beklerim sabahı ve geçecek diğer günleri!”
“O kadar iddialısın demek? Ailende muhacirlik(39) var mı? Böyle inatlaşanlara ‘Muhacir Damarı var! (39)’ derler de.”
“Vardır herhalde. O söz senin için de geçerli mi?”
Gülümsedi. Atağım cevaplanmıştı.
“Bak gülümsemek sana ne kadar yakıştı! Bir de bir sürü saçma-sapan söz söyledin! Haydi söyle! Karnın açtır. Derin kemiklerine yapışmış baksana! Yiyecek bir şeyler getireyim mi? Ne istersin, ne dilersin, söyle bana!”
“Hiçbir şey! Sadece yanımda olman yeterli, bir arkadaş, bir dost, teselli verecek bir insan olarak.”
“Bu özelliğim dün vardı, bugün de var, dilerim ki yarın da olsun, daha doğrusu yarın da olacak, söz veriyorum! Şimdi o sigarayı sobanın içine at ve dile bir şeyler! Yarın seni mutlaka lokantaya götürmek isterim. Yaşamına karışmak istemem. Bu senin hayatın, ama dersen ki beraber tüketelim, ben dünden razıyım!”
“Daha ne olduğumu bile bilmiyorsun, ismimden başka!”
“Ve de sen benim ismimi bile öğrenmek istemedin, hatırında mı?”
“Yanılmışım.”
“Acının en katmerlisini(40) yaşadığın anlarda yanında olamadım, ama izin ver bundan sonra yanında olayım.”
“Ne diyeceğimi bilemiyorum.”
“Önümüzde uzun bir yol var. Düşünürsün, istediğin kadar, ben beklerim. Şimdi bana sadece ‘Bakkaldan, marketten şunları al!’ demeyi bil! Karnım zil çalıyor, çalan zilin sesi herhalde kulağına geliyordur.”
Gene gülümsedi, elinde değildi gülümsememek ve galiba ben bu olayı iyi biliyordum, övünmek gibi olmasın. Hoş övünsem de yeri idi ya! Bir insanı yaşama bağlamak, güzel bir şeydi. Sonrası olmasa da hicran(41) olacak değildi ya gönülde. Hem ne demişti Ömer HAYYAM;
“Sevgiyle yoğrulmamışsa yüreğin
Tekkeye de, manastıra da eremezsin
Bir kez gerçekten sevdin mi dünyada?
Cennetin cehennemin de üstündesin!”
Evet, her şeyin üstünde olduğuma inanıyordum!
“Aklından ne geçiyorsa, onu al. Bir de…”
“Sigara yok! Bugün şu saat itibariyle o alışkanlığına ‘Dur!’ dediğine inanmak isterim!”
“İnan, o halde. Hepsi gözünün önünde sobanın içinde olacak şu an!”
O sobaya yönelirken, ben yol-iz bilmediğim, baykuşların erkenden ötmeğe başladığı bu “Kervan geçmez-it ürümez!” yoz(42) mahallede bir market bulabilmenin telaşını yaşamaya başlamıştım bile.
Ne kadar süre geçti aradan? Bilemiyordum, ama döndüğümde oda havalandırılmış, soba iyice tutuşturulmuş, kapı girişine terlik koyulmuş ve kısa-öz bir ifadeyle o güzelleşmişti!
Yavan(43) da olsa, tatsız, tuzsuz da olsa hayatımda ki en güzel akşam kahvaltısını yapmıştım.
“İznin olursa diyeceğim, ama…” “Ne gibi?”
“Seni teselli etmeğe, sana ilâç olmaya devam edeyim, isterim! Ama evin müsait değil kanımca. Annenin yatağı tabu(44), hissediyorum. Söz verirsen giderim, ya da arabamda yatarım yarın seni erkenden görmek için!”
“Burada kal! Sen somyada yatarsın, ben de yer yatağı yaparım kendime!”
“Bunu kabul edeceğimi mi sanıyorsun? Ya uyur-gezersem, gece kalkar, üstüne basarsam? Yahut da kötü niyetle gecenin kör bir vaktinde koynuna girmeğe çalışırsam, çekinmiyor musun benden?”
“Birincisi deyim tam yerine oturmasa da, ‘Anne tavuğun üstüne bastığı civcive bir şey olmaz’ ya da bunun benzeri bir söz. İkincisi beni istiyorsan beklemezsin, hem dürüstlüğün konusunda tanımasam da dahi inancım var, güvenim var, bana dokunmazsın sen, hatta yanında yatsam, nefesini hissetsem dahi.”
“Güvenin değerli, benim için. O zaman ya somyada sen yat, ben yer yatağında yatayım, ya da izin ver gideyim, sabah geleyim!”
“Kal!”
Tek kelime, emir verir gibi değil, yalvarır gibi. Tüm benliğimle erimiş gibiydim. Sarıldım ona şefkatle, önce tereddütle sonra istekle o da sarıldı bana. Ağlıyordu, nedenini bilemeyeceğim, anlayamadığım bir şekilde.
Yalandan bol ne vardı ki dünyada anneme telefon ettim ve kaldım. Ancak söylemeliyim ki, önce; “Dışarıya çıksan da, giyinsem!” dedi.
“Sırtımı dönsem!” dedim.
“Neden olmasın ki?” dedi.
Güvenmesinden mutluluk duydum. Ben de pijamam olmadığından, lâmbayı söndürdükten sonra yattım, yer yatağına.
Sabahı nasıl getirdiğimi bilemiyorum. O uyurken kalkıp giyindim. Ona biraz vakit bırakmalıydım, içimden onun biraz zamana ihtiyacı olduğu düşüncesi geçmiş, ya da bana öyle gelmişti:
“Eve gideyim, tıraş falan olayım, seninle beraber yemeğe gideceğiz ya, böyle güzel bir bayanın yanında cici kıyafetlerimle olmam gerek, değil mi?”
Gülümsedi tekrar, başını göğsüme dayadı, sanırım iç çekti. Boyumun onunkine göre biraz daha uzun olduğunu fark ettim.
“Kaçta geleyim?”
“Ne zaman istersen, ben bekliyor olacağım!”
“O zaman tek rakibim olan Türk Hava Yollarıyla yarış edip, en kısa zaman içinde evime gidip geleceğim, yani öğlene doğru demek istediğim!”
Tekrar gülümsedi.
“Söylemiştim, ama tekrarında yarar var; yaşamımda senin kadar güzel gülümseyenine rastlamadım hiç!”
Başını eğdi sadece, sanırım kendine gelmenin zevkini yaşama gayretinde olsa gerekti. Kapı arkamdan kapandı bu kere. Neden kapı önünden “Güle güle!” demeyi akıl etmediğine şaşırmadım değil.
Bir-üç belki beş kere dönüp baktım arkama. Gözükmemişti. Belki de istememişti gündüz gözüyle kendisini görmemi. Belki de bu sebeptendi kahvaltı teklif etmemesi.
Kendi evimden diğer bir yalanla belki bu akşam da gelemeyeceğimi söyleyerek ayrıldım. Kılık-kıyafetimden bir şeyler anlama gayretinde olan anneme, “Resmiyet”, “Toplantı” kelimeleri yetmiş, yeterli olmuştu.
Ona yöneldiğimde içimden bir kuyumcuya uğrayıp her ihtimale karşı hazırlıklı olmam gerekliliği için bir yüzük aldım. İster hatıra olarak kabul etsin, ister nişan olarak.
Ona ulaştığımda; onu sabun kokuları içinde, saçı-başı düzelmiş, makyajsız, eski ve fakat temiz, siyah renk ağırlıklı bir kıyafetle beni bekler görünce coştum birdenbire, heyecanla sarıldım, hatta öpme arzusu geçti içimden. Sarıldı o da, direnmedi, sadece yanağını döndü.
Aceleciliğim şüphelendirmiş olabilir miydi onu? “Sanmam!” demek, zayıf bir ihtimal olsa gerekti. Bu; aynı mekânı gecesinde uslu uslu yaşamış birinden beklemediği bir davranış mıydı ki düşüncelerinde?
Bakışlarından sezinlemeğe çalıştım. Başarı oranım sıfıra sıfırdı, onun bir takım düşüncelerime set çekmek istercesine koluma girmesinin hazzını yaşamağa çalışırken.
Bir öğle sonunu nasıl mı geçirdik? Ben anlatmayayım, özetlemeğe çalışayım;
Yemeğimizi yedik önce. Sonra Şehit Ağabeyi Yetim’in mezarını, daha sonra babasının belli olmayan Garipler Mezarlığındaki tek taşla belli edilmiş mezarını ve en sonunda da toprağının tazeliğini koruduğunu annesinin mezarını ziyaret etmiştik. Her birinin mezarı başında dakikalarca dua etmesi dikkatimi çekmişti, ama soramazdım, hem sormamalıydım da.
Akşam yemeği için bir parktan geçerken onu parkın bankına oturtturdum ve diz çöktüm karşısında, âlemi umursamazcasına:
“Kısaca; kabul et, evlen benimle, benim ol ve ömrümüzün kalanını paylaşalım!” dedim.
“Bir merhaba ile acele etmiyor musun? Hem bakalım ailen beni isteyecek mi?”
“Ben; Allah’ın emri, Peygamberimizin kavli ile seni senden istiyor ve diliyorum. Ailemin fikrini almam gerekli tabii, ama şart değil!”
“Seni bu yaşa getirenlere haksızlık etmiyor musun?”
“Peki, seni tanıştıracağım onlarla, ama sen önce cevabının ne olduğunu söylemeyecek misin bana?”
“Atalarımın mezarlarını tek tek dolaşıp da ne için izin istediğimi, ne dilediğimi anlamadın mı yoksa?”
“Sahi mi? Uzat artık elini. Sana lâyık değil, ama bugün başladığına inandığım ömrümüzün her yeni yılında seni aynı şekilde kucaklayıp sevgimi dillendirmeğe çalışacağım.”
“Ben de!”
Yemekten sonra tekrar evine gittik. Yaşamımda ikinci defa ellerimde sıcaklığını hissederek girdik kapıdan içeri ve o zaman neden yanıma pijama almayı akıl etmediğime hayıflandım. Sırtımı döndüm, giyindi, lâmbayı söndürdüm uzandım yer yatağına, ilk gün olduğu gibi.
Sabah bu sefer erken olmadı, hem tek başıma değildim. Yanıma yatmış, koltuğumun altına sığınmıştı sanki. Beraber uyandık kucaklaşarak.
“Ve bugün annemle-babamla tanışma vaktin, isteğin üzerine! Ben benim eşim olmasını dilediğimin ailesi ile tanıştım çünkü dualarımla.” dedim.
“Olur!” dedi kısaca…
Ben benim ismimi bile unuttum şimdilerde. O; “Sığınağım!” demişti bir kere, ben “Ömrümün Aydınlığı”…
Ömrümün Aydınlığı şimdi o sakızlı fırın muhallebiyi yalnızca benim için yapıyor, gene haftada bir, daha doğrusu iki haftada bir. Çünkü kakaolu, sakızlı fırın muhallebi diye bir çeşni daha ekledi, listesine. Patenti yalnızca kendinde, ben bile bilmiyorum karışımın nelerden ibaret olduğunu.
Ve henüz çocuğumuz yok…
YAZANIN NOTLARI:
(1) Hafıza-i Beşer Nisyan İle Maluldür; Türk Atasözü olup; insan hafızası unutur, ya da hafızamızın eksikliği unutkanlığı doğurur, unutkanlık bir insanlık gereğidir, gibi anlamları vardır. Bir de; insanın özellikle kötü anları, kötü anıları unutması gerekliliğini belirtir şekilde kullanılmaktadır. (Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlük adlı eserinde Atasözü; “Uzun deneme ve gözlemlere dayanılarak kısaca söylenmiş ve halka mal olmuş öğüt, darbımesel!” olarak tarif edilmiştir.)
(2) Hilâf; Aykırı, karşıt, ters, zıt, yalan.
(3) Buraya Ömer HAYYAM’ın şu dizelerini de (özürlerimle) muhallebi üzerine ve yemek şeklinde derlenmiş gibi şu şekilde almazsam olmayacaktı. Aldım ve tekrar özür dileyerek (Şiirin aslı muhallebi değil, şaraptır bilindiği üzere)
“Bilir misin, yüceler yücesi Tanrı,
Muhallebi(!) ne zaman coşturur yiyeni?
Pazar, Pazartesi, Salı, Çarşamba, Perşembe,
Bir de Cuma, Cumartesi günleri.”
(4) Cüsse; İnsan gövdesi.
(5) Konsantre Olmak; Konsantrasyon. Düşünceyi, duyguyu, gücü, dikkati bir noktada toplamak. Yoğunluk.
(6) Baş Göz Olmak; Evlenmek.
(7) Mülâhazat Hanesini Boş Bırakmak; Bir kimse ya da olay hakkında kesin kanaate ulaşmayı zamana bırakmamak.
(8) Kata (Kat’a); Asla, hiçbir zaman.
(9) Daniska; En güzel, en iyi.
(10) Zehir Hafiye; Göz açtırmayan, sert yaradılışlı kimse. Olayları en ince veya gizli noktalarına kadar bilen, inceleyen kimse.
(11) Salaş; Aslı sebze-meyve satmak için kurulu eğreti, derme-çatma, dükkân ya da baraka. Bu şekilde Eğreti, derme çatma, tahtadan yapılmış çok kötü görünen evlere de böyle denilmekte.
(12) Angut Gibi Düşünmek (Bakmak, Beklemek); Bakışların boş, bomboş, donuk bir şekilde olması halinde.
(13) İnisiyatif; Bir kimsenin alınması gereken kararı öncelikle ve kendiliğinden alabilmek konusundaki yeterliliği, üstünlüğü, niteliği. Karar verme yetisi. Bir şeyi yapmaya öncelikle davranma, önceliği ele alma, öncecilik.
Medeni Cesaret; Girişken olmak, haksızlıkların karşısında dik durmak.
(14) Sitem; Bir kimseye yaptığı bir hareketin veya söylediği sözün üzüntü, alınganlık, kırgınlık vb. duygular uyandırdığını öfkelenmeden belirtme.
Kinaye; Bir fikrin, düşüncenin, ya da dileğin kapalı, dolaylı, üstü kapalı bir şekilde söz olarak söylenmesi. Bir sözü gerçek ve mecaz anlamda kullanmaktır. Örnek; O, evine (yani ailesine) çok bağlı bir insandır.
(15) Gerzek; Geri zekâlının kısaltılmışı, zekâsı yaşından geride olan.
Bön; Gabi. Anlayışsız ya da anlayışı kıt, zekâ yoksunu, kalın (odun) kafalı, ahmak, budala, anlayışsız, gerzek, geri zekâlı.
Budala; Zekâ yönünden geri, aptal, gerzek, kafaca, zekâca geri olan.
Salak; Giyiniş ve davranışlarından akılsız olduğu anlaşılan, aptal.
Ahmak; Zekâsı pek gelişmemiş, zekâ yoksunu, alık, aptal, salak avanak. Gerzek, gabi.
Gabi; Anlayışsız ya da anlayışı kıt, zekâ yoksunu, kalın (odun) kafalı, ahmak, budala, anlayışsız, bön, gerzek, geri zekâlı.
Gariban; Kimsesiz, zavallı, garip, yabancı, gurbette yaşayan.
Çulsuz; Varlıksız, parasız, çulu olmayan.
(16) Estağfurullah; Asıl anlamı; Arapça; “Tanrıdan bağışlama dilerim” şeklindedir. Ancak Türkçemizde kendisine olumsuzluk bir nitelik yakıştıran kimseye “Hiç de öyle değil!” anlamında nezaket, bazen de alay sözü . Bunun tersi övülen veya teşekkür edilen kimsenin söylediği incelik ve alçakgönüllülük sözü. Ayrıca karşısındakinin kendinden beklediği işi, kendisi için yük saymayan kimse tarafından söylenen “Teşekküre değmez! Bir şey değil! Rica ederim!” şeklinde nezaket sözü.
(17) Kahretmek; Çok ve kendi kendine, kimseye hissettirmeksizin üzülmek.
(18) Etajer; Raflı, kapaksız, taşınabilir dolap.
(19) Irgatlık; Rençberlik, tarım ya da yapı işçiliği.
(20) Şehadet; Şehit olma. Vatan uğruna ölme.
(21) Nabız; Vuru. Yürek vuruşlarının sağladığı kan basıncı nedeniyle atardamarlara ve özellikle bilekteki atardamara parmakla basıldığında hissedilen kımıldama, kalbin gevşeyip asılmasıyla olan kıpırtı. Düşünce, eğilim, niyet.
(22) Zulüm; Güçlü bir kimsenin yasaya ve vicdana aykırı olarak başkasına yaptığı kötü, acımasız, kıyıcı davranış, işkence.
(23) Fuzuli; Gereksiz, yersiz, boş, boşuna, haksız, boşboğaz, gereksiz işlerle uğraşan.
(24) Vesile; Sebep, bahane, elverişli durum, fırsat.
(25) Mahzunlaşmak; Üzgün, üzüntülü, duruma gelmek. Duygusallaşmak.
(26) Ağzından Girip Burnundan Çıkmak; Çeşitli yollara başvurarak birini bir şeye razı etmek, gönlünü yapmak, kandırmak, hatta aldatmak, bir bakıma ikna etme sanatı, yolu ya da yöntemi de denebilir.
(27) Havsala; Zihnin bir şeyi anlama ve kavrama yetisi, kavrayış.
(28) Siluet; Bir şeyin yalnız kenar çizgileriyle ve tek renk olarak beliren görüntüsü, gölge.
(29) Çiroz; Çok zayıf kimse. Yumurtasını atarak zayıflamış uskumru balığı. Bu balığın kurutulmuşu.
(30) Zifir; Tütün dumanının bıraktığı yağlı, kara kir, is.
(31) Takat; Dayanma, güç, katlanma, derman.
(32) Azat Etmek; Serbest bırakmak, salıvermek, özgürlüğünü geri vermek.
(33) Fahişe; Hayat kadını, orospu.
(34) Yeğ Tutmak (Yeğlemek); Bir şeyi diğerlerinden daha üstün, daha iyi, daha uygun görüp ona yönelmek, tercih etmek.
(35) Avucunu Yalamak; Beklenenin, umulanın olmaması, ya da ele geçirilememesi, umduğunu, istediğini ele geçirememek. Umulan bir şey ele geçirilemediğinde kullanılan bir deyim.
(36) Bir garip ölmüş diyeler / Üç günden sonra duyalar / Soğuk su ile yuyalar / Şöyle garip bencileyin… (Bir not; Çok kişi son satırdaki ilk kelimeyi maalesef “Söyle” olarak söyler ki yanlıştır.) Yunus EMRE
(37) İnkisâr; Aslında inkisar şeklinde yazılmalıdır. Kırılma, gücenme, incinme anlamında kullanılan bu kelimenin diğer bir anlamı ilenme, ilençtir.
(38) Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak.
(39) Muhacirlik (Macırlık); Göçmenlik. Göçe zorlanmışlık. Yurdundan ayrılıp başka bir yere gitme.
Muhacir İnadı (Macır İnadı); Göçmen, göçe zorlanmışın inadı.
(40) Katmerli; Katmeri olan, kat kat durumda bulunan, aşırı ölçüde olan, çok aşırı, çok fazla.
(41) Hicran; Sevilen bir yerden, ya da kimseden ayrılmak, ayrılık ve ayrılığın neden olduğu onulmaz, çok güçlü üzüntü ve büyük acı.
(42) Yoz; Doğada olduğu gibi kalan, işlenmemiş, kaba, adi, amiyane, bayağı, soysuz, dejenere, kısır…
(43) Yavan; Sade. Yanında katık olmayan, Yağı yeterince olmayan, az olan. Katıksız, hoşa gitmeyen, tatsız. Görgüsüz ve bilgisiz kimse.
(44) Tabu; Toplumca yasaklanmış, yaptırımlarla korunan, dokunulması, eleştirilmesi, değiştirilmesi olanaksız her şey. İlkel kavimlerde dini inanış olarak kutsal kabul edilen, korkuyla karışık saygı duyulan, dokunulması, ya da kullanılması yasak olan, yoksa zararının olacağına inanılan her şey, yasaklanarak korunmuş olan, tekinsiz.