Aslında kimse bilmiyordu esas ismini. Belki Patron, belki Muhasebeci… Maaşları muhasebeci ya da veznedar, her ne deniyorsa, o veriyordu ya.

Kendi aralarında “Sapık(1)” diye özelleştirmişlerdi onu. Uzaktan uzağa; “Anthony(1)” ya da “Norman(1)” da derlerdi. Kendi aralarında bazen de; “Şaftı Kayık Anthony(2)” diye geçirirlerdi adını. Kulağına çalınsa da uluorta söylenenler, erinmez, gücenmez, koşardı her kim çağırırsa.

Nereden geldiğini, marketteki bu işe nasıl girdiğini, ya da kimin işe aldığını bilen de yoktu (galiba). Bir gün bir yerlerden geldiğini ve hemen işe başladığını anlatıyorlardı markette çalışan en eskiler bile.

Bilinen; güvenilir olması, “Sabahın kör vakti(3) denilebilecek bir vakitte marketin arka kapısından girerek (ki bu kapının anahtarını da ona kimin verdiği meçhuldü) market açılana kadar kenar-köşe-bucak çok yer dâhil, markette bildiği yerlerin temizliğini yapması idi, diğer görevliler gelinceye kadar.

Çok yer denilmesinin sebebi, bazı özel yerlere girmek istememesindendi. Örneğin; bayanların tuvaletine ve soyunma odalarına veya onlarla ilgili bölümlere girmez, kasaların bulunduğu bölümden ise geçmek bile istemezdi.

Esas olarak; “Stant(4) Görevlisi” ya da “Raf Düzenleyicisi” azıcık da (belki) “Sevkiyat Kabul Sorumlusu” da denilebilirdi görevi için.

“Sapık” unvanını raf düzenleme işinden dolayı kapmıştı. Görevi; Market raflarında dağılmış, ya da dağıtılmış, beğenilmeyip oraya-buraya bırakılmış kavanoz, şişe, paket ve benzerlerini yerlerine koymak, raflardaki malzemeleri listesine göre düzenli hale getirmeyi, iade edilecek ya da karantinaya alınacak(5) malzemeleri tespit etmeyi becermekti.

Öyküye başlamadan önce Anthony’nin bir kısım fiziksel özelliklerini anlatmak gerek size: Anthony’nin sırtındaki sağ kürek kemiği biraz dışa doğru çıkıntılı halde idi ki bu onu, kambur gibi gösteriyordu, belki de bu nedenle solaktı.

Aynı zamanda sağ tarafındaki gözünün sol tarafındakine göre hafifçe kapalı olması, keza aynı şekilde sağ kulağının kafasına yapışık olması belirgin diğer özellikleri idi. Yine sağ tarafına doğru hafifçe de olsa seker gibi yürümesi sağ ayağında da bir problem olduğunu belirtir gibiydi.

Tanrı bir kısım eksiklikleri tıpkı Quasimodo(2) gibi şekillendirmişti kendinde. Gerçek şu ki; onun gözü Esmeralda(2) tipindeki güzel birinde değildi. 

“Sapık” konusuna gelince; işin aslı belki de iftira idi birinci bölümde. İkinci bölümde ise tamamen bir yanlış anlaşılma. Çünkü denildiğine göre sanki bir gün alt raflardan birini tanzim ederken mini etekli bir bayana veyahut da üst raflardan birini düzeltirken dekoltesi(6) cömert(7) bir bayana bakmışmış da, sonra da onlara içtenlikle yardım etmişmiş de…

Anthony ya da Norman ismi de sanırım “Sapık” dedikodusu yüzünden bir kasiyer tarafından yakıştırılmıştı kendisine. Hani Sapık diye meşhur bir film vardı, artistinin adı Anthony, filmde canlandırdığı karakterin adı da Norman’dı ya… Ondan esinlenmiş olsa gerekti herhalde.

Dedikodu olması yüksek bir iftira, gıybet(8) ve günahtı. Bizatihi(9) güvenlik kameralarının çıktılarını günlerce izleyen güvenlik görevlileri, sekreter, hatta şüpheli kısımlara defalar defalarca, tekrar tekrar bakan patron bile şahit olmamıştı herhangi bir yanlışlığa yahut da olumsuzluğa. Günahlarıydı bu, onu sevmeyenlerin, ya da sevemeyenlerin, belki de ona gıcık olanların(10), kaba anlamda.

“Sapık” konusunda ikinci bir açılım daha yapmak gerek. Anthony’nin sağ taraflarındaki kusurları saymakla bitmiyordu, bilinen. Sağ tarafındaki gözü biraz kapalı demiştik. Aslında sağ göz kası zedelenmiş olduğundan, gözlerini kırpıştırdığında sağ göz kası işlevini tam olarak yapamadığından sanki karşısındakine göz kırpıyormuş gibi oluyordu. Ya da karşısındakilere öyle görünüyor, karşıdakiler öyle sanıyordu.

Bu nedenle enteresan bir olay yaşamıştı. Markete çocuklarıyla birlikte gelen aileden önce anne, daha sonra da baba, rafları düzenlemeye çalışan Anthony’nin gözlerine takılmışlar ve “Sapık!” diyerek dövmeye çalışmışlardı adamcağızı. Market çalışanları güç-belâ kurtarmışlardı ellerinden Anthony’yi, dövmeye çalışanları ikna ederek.

Gene de bir-iki darbeden kendini kurtaramadığını söylemek gerek. Bu olay kendisine ders olmuş, o tarihten itibaren gece-gündüz siyah gözlüklerle dolaşır olmuştu. Belki bunun gibi benzer olayları çocukluğunda da yaşamış olabilirdi, ama hatırlamıyordu. Siyah gözlükler yedekli olarak 3-5 tane idi, evde-markette-cebinde- masasında.

İyi görmesini engelliyorlardı ama sopa yemesinin de önüne geçmiş oluyorlardı, gerçekten, yadsınamaz! Genelde, akşam karanlığı inince, rafları tanzim için gözlüklerini çıkarıyor ve mümkün olduğu kadar sağa-sola bakmıyor, devamlı yere doğru indirmeğe çalışıyordu gözlerini.

“Çamur at! Hiç olmazsa lekesi, izi kalır!” felsefesi günahlarıydı onu sevmeyenlerin, ya da sevemeyenlerin. Oysa kendi halindeydi. Yoktu kimseye ne zararı, ne de yararı gerçek anlamda. Sabahın ilk ışıkları ve gecenin kapanırken bıraktığı ışıkları arasında sadece ve yalnız kendi kendiyleydi Anthony.

Bir de yine kendisinden başka kimi-kimsesi olmayan annesi. O da, kendi halindeydi, babasını kaybettiğinden kelli(11).

Tek sevdiği çocuklar, tek arzusu tüm borç ve de taksitlerini ödeyerek gecekondusuna tamamen sahip olmaktı. Hayattaki tek varlığı, tek bağlantısı annesini rahat ettirebilmekti, genel isteği. Bunun için de arzusu iyi bir eşe, hayat arkadaşına sahip olmaktı. Ama kim bakardı ki kendisine? Kasadaki kasiyerleri, diğer görevli bayanları gözü tutmadığı gibi, onlar da, gelen-giden müşteriler de dâhil hepsi; “Dünya-ahret bacıları” idiler. Değil düşünmek, yan gözle bile bakmak içinden gelmez, gelemezdi.

“Tek sevdiği çocuklar” demiştik, belki de özlemini duyduğu. Tüm kasiyerlerde bedellerini ödeyerek koyduğu çikolata-gofret-sakız bulunan kutuları vardı, eksildiğini hissettikçe tamamladığı, takviye ettiği…

Rafları düzeltirken ondan çekinmeden ellerini omzuna koyan, ya da yaptığı işi merak eden çocuklara kasalardaki kutular içinden herhangi birini ikram etmekten hoşlanırdı. Hatta bu konuda kasiyerler de, diğer görevliler de sahiplenirlerdi bazı bazı. Serbestlerdi çocukları için de, kendileri içen de.

Eli açıktı, kısaca. Bu nedenle “Cömert Anthony” de takılan isimleri arasında kendine ayrı bir yer bulmuştu.

Bazı ev, aile ya da kişilerin kadrolu dilencileri olduğu gibi, her marketin, ya da sokak bakkalının da kadrolu (!) hırsızı, ya da hırsızları vardı. Ancak, Anthony’nin çalıştığı bu markette yoktu. Çünkü tüm isimlerine ekli bir ismi daha vardı Anthony’nin: “Hafiye” hatta bazıları “Cingöz Hafiye”, “Zehir Hafiye” eklentilerini de belki de jest olarak yamamışlardı ismine. Çünkü ne uçan, ne kaçan, ne de çalan-çırpan kurtulmuştu dikkatinden, belki çoğu kişinin beklemediği.

Bir günün akşamında, marketin kapanma vaktine çok yakın bir zamanda, içeride neredeyse hiç müşteri yokken Anthony, raflarda gerekli düzenlemeyi yapıyordu, ertesi sabaha hazır olmak için. Birden ve aynı anda, kar maskeli beş kişi birden girdi markete.

Plânlıydı hareketleri, davranışları dağılışlarından ve Güvenlik Görevlisini hemen etkisiz hale getirmelerinden belli idi. Biri kasiyer kızlardan birinin boynuna elini dolayarak ve silâhı kafasına doğru dayayarak bağırdı;

“Kimse kıpırdamasın! Hiç kimseye zarar vermeyeceğiz. İşimizi bitirip gideceğiz hemen! Kıpırdayan olursa önce bu kızı sonra kıpırdayanı gebertirim!”

Diğeri yere yüzüstü yatırdığı Güvenlik Görevlisinin silâhını almış aynı tehditkâr anlamda gözleriyle sağı solu kolaçan edercesine(12) iki tarafına bakınıyordu. Biri telefonları gözlüyor, diğeri kapıda gelen-giden olup olmamasını kontrol ediyordu. Sonuncusu ise kasalardaki paraları doldurmaya başlamıştı bile, elinde getirdiği çantaya.

Enteresandı, kasaları boşaltan bu kişi, sanki her şey konusunda tecrübeli imiş gibi, makine düzeninde yapıyordu işini. Hatta bir ara kasalardan birinden sigara, çikolata, gofret ve çiklet sakızı almayı bile ihmal etmemişti. Güvenlik Görevlisinden alınan ve de kasiyer kızın başına dayanan silâh dışında diğerlerinde silâh görünmüyordu.

Raflardan birinin arkasına kendisini gizleyen, fark edilmeyen Anthony’nin gördükleri bunlardı, gözlüklerini raflardan birinin kenarına koyarken. Durum muhakemesi yaparken yerde yatan Güvenlik Görevlisinin kendisini gördüğünü fark etti gizlendiği yerde. Bu sırada bir telefon sesi yankılandı Marketin sessizliğinde. Ani karar verdi; Güvenlik Görevlisine elini ağzına götürüp parmaklarıyla; “Konuş!” işareti yaptı. Zekiydi Güvenlik Görevlisi çocuk, hemen anlamıştı.

Yerde yüzüstü ve elleri ensesinde yatan çocuk, telefon sesinden de cesaretlenerek, sırtüstü dönerek, bağırarak, ağlama taklidi yapmağa başladı:

“Ne olur beni vurmayın, acıyın, çoluk-çocuğuma bağışlayın, iki çocuğum var, yetim kalmasınlar!” derken diz çökmeye çalıştı, iki elini avuçlarını açarak dua eder pozisyonuna geçmeğe çalıştı. Oysa evli bile olmadığını biliyordu Anthony, onun.

Kapıyı bekleyen soyguncu;

“N’apiyon len, sen?” diyerek yanına gelirken fırsatı kaçırmak istemeyen Anthony, meyve -ya da- sirke şişelerinden biriyle soyguncunun kafasına vurarak elindeki silâhın düşmesini sağlamıştı.

Güvenlik Görevlisi atik davranıp silâhını geri almıştı.

İşte bu anda, kafasına silâh dayalı olan kasiyer kız da, kendisinden beklenmeyecek şekilde kafasını gererek kendisini tutan adamın çenesine oldukça kuvvetli bir şekilde vurmuştu, kendi acısına boş vererek.

Yere düşmekte olan soyguncunun silâhından çıkan kurşun Allah’tan ki kimseye rastlamamıştı. Tavanda, ya da duvarlardan birinde kendini hapsetmişti galiba. Bu güzel bir şanstı.

Kasiyer kız düşen silâhı el çabukluğuyla alarak Anthony’ye uzatmıştı. Anthony silâh kullanmayı bilmezdi. Özürleri nedeniyle askere de gidememişti. Silâhla ilgili merakı da olmamıştı hiç. Buna rağmen silâhı kullanacakmış gibi elinde tuttu, tıpkı Güvenlik Görevlisi çocuk gibi.

Baygınca yatanlar dışında kalan diğer üçü şaşkınca bakıyorlardı kendilerine. Kasaları boşaltan ağzındaki yarım çikolata ile ellerini kaldırmıştı. Onu gören diğer ikisi de ona uymuştular hemen. Yerde yatanların baygınlıkları bir süre daha devam edecek gibi görünüyordu.

Ortalık durulunca kendisini tehdit edeni kafasıyla bayıltan kasiyer kız, önce bayılttığı kişinin kar maskesini çıkarttı kafasından. Benzettiği biri idi, ama tanımıyordu. Sonra diğer baygın olanın maskesini açtı. O da tanıdığı biri gibi geliyordu kendine.

Öyle de olması gerekli değil miydi? Markete her gün onlarcası, yüzlercesi geliyordu, müşteri idi belki de, benzetmesi normaldi.

Kasalardan birindeki yürüyen bant üzerinde diz üstü çökmüş, elleri havada, ağzındaki yarım çikolatayı yutmakla, tükürmek ikilemi(13) içindeki soyguncu tedirgindi. Kar maskesi altındaki gözlerinden anlaşılıyordu tedirginliği. Kasiyer kız da fark etmişti bunu.

Soyguncunun elindeki torbaları alıp Anthony’ye teslim ettikten sonra maskesini çıkarttı soyguncunun ve “Ağabey!” demesi ile birlikte, çaresiz, ellerini iki yana açıp maskeyi yere fırlatırcasına atması bir oldu.

Diğer iki soyguncu yolun sonuna geldikleri düşüncesiyle kendileri çıkarmışlardı maskelerini, polisler markete geldiklerinde. Polise telefon eden patron olamazdı. Çünkü o da polislerle birlikte gelmişti handiyse(14). Patron çok zaman dışarıda, ya da evinde olurdu, ama cep telefonları her zaman için açıktı.

Anthony merak etmişti kasiyer kızın “Ağabey!” deyince huzursuzluğunu ve utancını. İncitmeden, üzmeden nasıl soracağının düşüncesi içindeydi. Kasiyer kız anlamıştı, düşüncelerini.

“Amcamın kızından sonra gelen büyük oğlu. Öteki de ondan sonraki küçük kardeşi. Diğerleri de sokaktan, okuldan, kahveden, futboldan arkadaşları olsa gerek. Utandım.” dedi.

Patron; Anthony, Güvenlik Görevlisi ve olayı yönlendiren kasiyer kızı birer maaşla ödüllendirmişti. Genç kız mahcuptu. İzin aldı birkaç gün, kendine gelmeyi istercesine. Döndüğünde patronun; “Bazı nedenlerden dolayı” diyerek tazminatını ödeyerek işine son vermesine üzülmüştü.

Biliyordu, marketin soygununda istemeden de olsa bilgi vermiş olabileceği düşüncesinin yaşandığını. Başka ne olabilirdi ki? Aksi takdirde, soygunu plânlayanın çenesine kafasıyla vurarak bayıltması nasıl izah edilebilirdi ki?

Karakolda ifadeleri alınmıştı, ama bir kere de mahkemeye çağırıldılar.

Mahkeme kapısında işten atılan kasiyer kızın yanında gördüğü bayan hem dikkatini, hem de ilgisini çekmişti Anthony’nin.

Genç kız, üzüntüsünü atmış gibiydi. Referansı olmasa da başka bir markette iş bulduğunu söyledi öncelikle. Yanındaki ile tanıştırmak istedi. İsmini bilememesinin tedirginliğini yaşadı, şaşaladı, kekeledi. Önce;

“Bu amcakızım Şükriye!” dedi. Sonra ona döndü, bir şeyleri destekletmek ister gibi sanki; “İşte kardeşlerinin soygunda yakalanmasını sağlayan ağabey!” dedi.

“Ben, beni tanıyan herkesin çağırdığı gibi Anthony. Gerçek ismim; Âzâd Ragıp(15). Kardeşleriniz için üzgünüm, ama ekmeğini yediğim yere nankörlük(16) edemezdim!”

Neden asıl ismini söyleme gereğini hissetmişti, kendi bile anlamıyordu. Anlamsızlığı düşünemiyordu. Anthony’ye bağlı kalsaydı olmaz mıydı? Düşüncelerine ve elinin havada kalacağını tahmin edip hissetmesine rağmen elini uzattı; “Merhaba!” anlamında.

Düşündüğü gibi uzanan eli havada kalmıştı, karşısındaki uzatmamıştı elini. Belli belirsiz kıpırdamıştı dudakları. Son olarak; “Haytalıklarının(17) cezalarını çekmeliydiler her ikisi de bir gün!” dediğini işitmiş gibi geldi kendine. Kasiyer kız;

“Benim de işime engel oldular, ama olsun, inşallah bu hapislik onlara ders olur da, bir baltaya sap olurlar, adam olurlar!” dedi.

Üzülmemek elde değildi. Ya o nefret dolu siyah gözleri, sitem dolu bakışları, tarçın dudakları, siyah teni, siyah saçları, gözlerinin önünden gitmeyen… Teessürü nedeniyle mi giymişti hepsi siyah olan elbiselerini? Yaz sıcağı vardı evrende, ama boyunlu siyah bir kazakla kaplamıştı bedenini.

Gözlerinin önünden gitmiyordu hayali. Keşke bir market çalışanı olsaydı da, her gün görebilseydi onu. Diğerlerine “Anacım, bacım!” dediği gibi ona da der miydi? Öyle mi düşünürdü ki? Veyahut da müşteri olsundu, her gün değilse bile, hiç olmazsa haftada bir gün gelsin idi.

Sonra kendine dönüyordu Anthony. Aynada kendine bakıyordu. Yazılması mümkünsüz sesler çıkartıyordu, kendi için.

“Kendine bak ve utan!”

Ama engel olamıyordu gönlündeki kıpırtılara. Kalbinin çarpıntısında yanlışlık olmadığına inanıyordu. Ancak gerçek ya da doğru olduğuna dair de iddiası yoktu. Bildiğini bilmek kadar büyük bir erdem yoktu.

Tanrı bazen duaları kabul ediyordu, halisane(18) ise. Anthony’yi de duymuştu. Eli arkasında monitörde(19) gizli kameraların çekimlerini izlerken gördü onun kapıdan girişini. Kararlı adımlarla araba yerine sepetlerden birini aldı eline.

Anthony yerini değiştirmedi ve monitörlerden izlemeğe başladı kendisini. Bir şeyler arıyordu raflarda, raf aralıklarında. Bulamamıştı galiba. Sepeti usulca servis arabalarından birinin içine bıraktı ve çıktı marketten.

Anlamamıştı. Görevlilerden birini peşi sıra koşturdu. “Arayıp da bulamadığı her ne ise, bir sonraki gelişinde hazır ettirebileceklerini” söyleyecekti.

Kendisi gitmemiş, arka plânda kalmayı yeğlemişti. Zaten özrü dolayısıyla, gidenin hızlılığına da ulaşması mümkün değildi.

“Öylesine bakmışmış! Liste ile tekrar gelecekmişmiş, yarın!” dedi, görevli.

Yarın çabuk gelen bir zaman mıydı, beklenen? Şimdiden özlem vardı, kılcal damarlarında bile. Âdeti değildi, boş vererek erkenden evine dönmek, yatmak ve düşünmek, hem yıllar yılı. Şu anda istiyordu ama. Nedenini kendine bile anlatamadığı, çözümlemekte zorluk çektiği aşırı bir heyecan kaplıydı tüm benliği.

Yemediğinin, yiyemediğinin, içmediğinin, içemediğinin bilincinde değildi. Zaten herkes kendi dünyasında idi. Annesi fark ediyordu bir şeyleri ama o bir şeylerin, ne gibi bir şeyler olduğunu tahmin bile edemiyordu.

Bu gün kendisi vardı destek olan, güç olan, yardımcı olan. Ya yarın, kendisi göçtüğünde? Eli-yüzü düzgün olsun-olmasın, oğlunu eksikleri ile kabul edecek, anlayacak, hatta belki de sevecek hanım-hanımcık bir hanım kız arayışında idi. Bu konuda danışmadık komşusu, konuşmadık arkadaşı kalmamıştı. Ama bir şey olmayınca olmuyordu. Çok istenilse, adaklar adansa, fallar açılsa bile.

Nasip dağıtılırken herhalde kenarda unutulmuştu Anthony. Hem de doğmadan önce, ana rahmindeyken. Dolaysıyla umut dağıtılırken de kendine hiçbir pay ayrılmadığı inancındaydı.

Sevgi mi? İşte orada gerçekten şans değil, olasılık beklentisi bile yoktu. Güneş batıdan doğamazdı. Geçen bir anı geri getirmek nasıl mümkün değilse, Anthony için de annesi dışında biriyle dünyayı üleşmek o kadar zordu. Gerçeği zaten kabullenmişti. Ama…

Ah o mahkeme kapısında karşılaşmak olmasaydı. Ok yaydan çıkmıştı bir kere ama menzil o kadar uzaktı ki. Okun isabet etmesi değil, ulaşması bile mucize idi. Bir insanın gerçekten, gerçek yaşamında bir kere sevip, yalnız bir kere âşık olabileceği düşüncesindeydi.

O bir, hissettiği şu andaki bir miydi? Kalbe girdi mi sevilen, çıkması olası değildi. O mekân, onundu artık. Bir başka kişiye yer kalmazdı o mekânda. Bir düşünür(20); “Hiçbir şey var iken yok olamaz, yok iken de var olamaz!” demiş. Kalpte o var iken, nasıl yok sayabilirdi ki?

Bir gün eve döndüğünde annesinin, kimselerin uğramadığı evlerinde soğuk bedeni ile karşılaşınca şaşırmış, şaşkınlaşmıştı Âzâd. Annesinin kendini bırakıp “pattadanak(21)!” öleceğini hiç aklına getirmemişti. Üzgündü ve “Bundan sonrası)” diye düşünüyordu sorgulayarak kendini.

Doluya koyuyor almıyordu, boşa koyuyor dolmuyordu. Yaşamı, öyle bir mecradaydı(22) ki, takip etmekte, uymakta zorluk çekiyordu, cenazeyi defnedip markete döndüğünde. Kendini tekke(23) bekleyen miskinler(24) gibi hissediyordu.

O sıralarda aramış Şükriye Anthony’yi. Hâlâ Anthony diyoruz ona. Oysa Âzâd Ragıp onun adı. Zaten Şükriye de kasiyer ve görevlilere; “Âzâd Bey!” demiş, sonra “Ragıp Bey” daha sonra “Âzâd Ragıp Bey”.

Kimse anlamamış. Sonra kibarca tarif etmiş, siyah gözlüklü, birazcık da kamburu vardı galiba…” deyince bir çırpıda anlamış hepsi.

“Ha! Anthony’yi arıyor!” demişler. Anlamamış Şükriye. Hem ne bilsindi ki?

“Annesini kaybetti geçende. Cenaze falan ile meşgul. Gelir bir-iki güne kadar!” demişler.

Teşekkür etmiş ayrılmış Şükriye.

Markete döndüğünde önce; “Başın Sağ olsun!” dedi hepsi. Sonra merak ve şüphe ile olanlarıyla anlatmışlardı misafirini tarif ederek.

“Bak! ‘Kimim-kimsem, arayanım yok!’ diyordun. Bak! Arayanın oldu seni.”

İsmini öğrendiklerini de; “Âzâd Ragıp Abi” diyerek hissettirmişlerdi.

Düşündü Âzâd. Patron, muhasebeci, belki bir-iki komşu… Başka kim bilebilirdi ki kendisini? Aklını zorluyor, bulamıyordu. Kasiyerler, arayanın tekrar geleceğini söylemişlerdi.

Kasiyerlerin tarifine uyan biri geliyordu aklına, ama o olamazdı. Ne adını bilirdi, ne de cisminden haberdardı. Öyle sanıyordu, Mahkeme kapısında karşılaştıklarını, mahkeme salonunda yaşadıklarını, çıkışta da adını söylediğini unutmuşçasına.

İşinin çok olduğunu düşünüyordu. Gelemediği üç-beş gün içinde market neredeyse darmadağın olmuş ve sanki hiç kimse ilgilenmemişti. Önlüğünü giyip, gözlüklerini takarak en uçtaki raflara yöneldi, gereğini yapmak için.

Zaman geçmişti, geçiyordu. Hem ne kadar? Düşünüyordu. Dalgındı, omzuna dokunan eli hissettiğinde. Gözlüklerini kontrol etti, düzeltti, dönmeden önce.

O idi gerçekten gördüğü. Gözlerinin karanlık siyahlığında hayretini gizleme çabasındaydı. Cisminde engelleyemediği bir fırtına esiyordu, doğrulup kalkmasını engelleyen.

“Üzgünüm!” dedi, elinden tutarak kaldırma çabasını yaşarken Şükriye. Çömelerek düzeltmeğe çalıştığı rafların eteğinde kendini çok küçük hissetmişti Âzâd onun dizlerinin dibinde.

Doğruldu, kalktı, göz gözeydiler. Kalbinin gümbürdeyen, durup-dinmek bilmeyen çalkantısı hissedilmesin istiyordu Âzâd.

“Üzgünüm!” diye yineledi Şükriye.

“Annenizi kaybetmişsiniz, başınız sağ olsun! Üzüntümün diğer bir sebebi ise, kardeşlerimin hapse düşmelerine siz sebep olmuşsunuz gibi sitemli(25) davranmam. Şimdi elimi ben uzatıyorum, bizim için, kardeşlerimin de af dileklerini ileterek!”

“Üzgün olmanız gereksiz. Atalarımız; ‘Kendi düşen ağlamaz!’, ‘Su testisi suyolunda kırılır!’, ‘Arkadaşını söyle, senin kim olduğunu söyleyeyim!’ demişler. Keşke kardeşlerinizin iyi arkadaşları olaydı. Ve bir keşke daha; keşke anneniz-babanız hatta siz tutabilseydiniz kardeşlerinizin ellerinden, adam olmaları için…”

Markette alışverişe gelmiş insanların meraklı bakışlarından rahatsız olmuşlardı her ikisi de, kısa zaman dilimi içinde. Ayrılmak gerekliliğini duydu her ikisi de. Şükriye;

“İsterseniz evimi tarif edeyim, gelin, bir çay ikram edeyim. Ya da karşıdaki pastaneye istediğiniz saatte geleyim. Cep telefonum şu kâğıtta yazılı. Nasıl isterseniz? Kardeşlerimin iyi bir dinleticiye ihtiyaçları var hapisten çıktıklarında. Siz onlara ağabeylik edebilirsiniz belki.” dedi cevap bekleyerek.

“Olur!” dedi Âzâd, ama hangi anlamda söylediğinin bilincinde değildi kendi de, telefon numarasının yazılı olduğu kâğıdı alırken.

Utanmışçasına rafların arasından kayboldu Şükriye.

Âzâd, kayıtların tutulduğu monitöre koştu hemen, kayıtları geriye aldı. Kameranın kör noktalarına gelmişti Şükriye. Kendisi apaçık görünmesine, biriyle konuştuğu belli olmasına rağmen karşısındakinin sadece arada-sırada başının üst tarafındaki saçları görünmüştü.

Tabiidir ki diğer kayıtta alışveriş etmeden kapıya yönelmiş Şükriye görünüyordu. Rahatlamışçasına içinden “Oh!” çektiğini hissetti. Bir de hatırladı ki; “Başın sağ olsun!” dediğinde “Sağ ol!” dememişti.

Rafları düzeltmeğe devam etti. Öğleni geçirmişti, alçalmağa başlamıştı güneş. Kalbinin atışına engel olamadı, karşı tarafın da hissetmesini istemiyordu telefonun tuşlarına basarken.

Beklenen bir telefondu herhalde. Hemen açıldı:

“Saati siz belirleyin, pastaneye geleyim!” dedi kısaca. Ne “Selâm” demişti, ne de başka bir cümle kurmuştu. Şükriye;

“Hemen!” dedi, telefonu kapatırken.

Birileri; “Hayal ile yola çıkan, eve elleri boş girer!” demiş olsa da, bir başkaları; “Umut, fakirin ekmeği” demişler. “İnsan âlemde hayâl ettiği müddetçe yaşar!” demiş bir şair(26).

Âzâd da birikmiş umutlarını düzenleyerek yönelmişti, pastaneye doğru, markettekilere “Birazdan gelirim!” diyerek. Sadece Cuma günleri namaz için dışarı çıkan Âzâd’ın davranışlarından kimse bir şey anlamamış, anlayamamıştı. Gözlerinde sadece merak izleri vardı, engelleyemedikleri.

İkisi aynı anda ulaştı pastaneye. Köşelerde bir yere oturdular çay söyleyerek. İkisinde de soran bakışlar egemendi. Âzâd başladı söze:

“Başın sağ olsun, dedin. Sağ ol, diyemedim, özür dilemem gerek.!”

“Beis yok(27)! Kahrımın nedenini bilesiniz, bir insanla dertleşeyim istedim. Yalnızlığınızı hissettim. Yalnızlığıma ait duygularımı boşaltayım istedim. Nasıl? Vaktiniz müsait mi? Beni dinleyecek, dertlerimi bir insan olarak paylaşabilecek misiniz benimle?“

“Hayhay, memnuniyetle! Bunun için buradayım. Yalnız izninizle tikim(28) var,  göz kırpmamdan rahatsız olmazsanız gözlüğümü çıkartabilir miyim?”

Aslında bütün profilini(29), siyah gözlerini beynine çizmek için gün aydınlığında görmek istemişti onu, santimetrekarelerle, milimetrekarelerle... Eflâtun bir kazak, bej montu ve kot pantolonu vardı, siyahlarını örtmemiş, kapatmamıştı.

“Tabii!” dedi Şükriye ve devam etti;

“Öyküm çok uzun, ama kısaca anlatma gayretinde olacağım ve yardımınızı esirgememenizi isteyeceğim.”

Durdu bir süre, devam etmekle etmemek arasında kararsızlık çekiyor gibiydi. Devam etmeğe çalıştı;

“Dört yıl kadar önce karardı hayatımız, bir kazada anne ve babamı beraberce, anında kaybettik. İki kardeşimle birlikte ortada kaldık. Babamın emekli maaşı, karşımızdaki dairenin kirası, köyden bize ulaşan gelirlerle kimseye muhtaç olmadan yaşıyorduk, Allah’a şükür!”

Durdu bir süre daha düşünürcesine. Çayından bir yudum aldı.

“Soğumuş” dedi, bıraktı;

“Kardeşlerime hâkim olamadım, delikanlılıklarında. Kötü arkadaşları beni bile çileden çıkarttı, şahit olduğunuz. Umudum vardı, askere gidince durulurlar diye. Çünkü ikisi de terk ettiler okullarını. Haytalık dediğim, işte bu idi.”

Yeniden çayın gelişi duraklattı konuşmasını, şeker atmadan çayından bir yudum aldı;

“Sigara onlarda, içki onlarda. Bilmiyorum, ama hissediyorum bazı yanlışlıkları daha var gibime geliyor bu konuda. Ablaya dayak da onlarda. Hele ki babamın maaşından, köyden gelenlerden vermezsem. Karşı dairenin kirasını zaten hiç görmedim bugüne kadar. Yok başka kimsemiz; amca-dayı-hala-teyze. Yapayalnızım bu dünyada, iki kardeşi olup da yaşamayan, kapalı kapılar ardında sığıntı. Allah’ın verdiği canı alması için dua eden, yakaran. Şimdiki umudum hapiste ıslah olmaları, ya da adam olmaları. Ne yapayım, yardım edin bana? Psikoloğa(30) mı gideyim? Kimden yardım alayım kardeşlerimi kurtarmak için?...”

Sustu. Bir yudum daha aldı çayından. Âzâd, hayat tecrübesi sıfır olan biri idi. Buna rağmen kendine açılan yardım dileyen bir eli boş çeviremezdi. Ama bilmiyordu bu konularda bir şeyler değil, hiçbir şey.

“Bana birkaç gün izin verin!” dedi. “Düşüneyim. Benim de kimsem yok ki, sorup soruşturup danışayım. Ama düşüneceğim. Düşüneceğim yaşım gereği oldukça çok, artı ve eksileri bir araya getirmeğe çalışacağım. Yalnız mahzuru yoksa kardeşlerinin adlarını ve hangi hapishanede kaldıklarını bana söylemen mümkün mü? Veyahut onu da düşüneyim, belki beni onlara konuşmak için sen götürürsün… ”

Bu kere de Şükriye; “Olur!” dedi ayrılırken.

Âzâd çeşitli karmaşık düşünceler içindeydi. Ne yapması gerektiğini gerçekten bilmiyordu. Ve bunun dışında kaldıramadığı hislerinin ağırlığı vardı. “Olur!” arkasından, “Allahaısmarladık!” demeden elini sıkarken bir sıcaklık hissetmişti avuçlarında ve gönlünün ulaşılan tüm derinliklerinde. Öğrenmenin yaşı yoktu. Mademki insan insana muhtaçtı, bilmese de öğrenecekti.

İnternetten elde etmeğe çalıştı bir kısım bilgileri. Stuart MILL’den(31), Richard CARLSON’dan(31), André GIDE’den(31), Alexis CARRELL’dan(31), Dale CARNEGIE’den(31) kitaplar okudu günlerce. Bu arada yine İnternetten adresini edindiği bir psikoloğa danıştı.

Okuduklarından da, danıştığından da yarar edinememiş, tatmin olmamıştı araştırdığı bilgi ya da yardım konusunda. Başıboşluğuna, dalgınlığına annesinin vefatının neden olduğunu zannediyordu markettekiler.

Asıl sebep, akıllarının ucundan bile geçemezdi, oysa. Bir yanda sevgi, diğer yanda ihtiyaç. “Sevgi -hem karşılıksız olan sevgi- belki ertelenebilirdi bir süre için, ama ihtiyaç karşılanmalı” diye düşünüyordu. Aradığı cevabı, ya da cevapları bulamadı günlerce, ama cevap isteyene de cevap verememekten dolayı tedirgindi(32).

Günlerden sonra “Üzgünüm!” diye aramaktansa mesaj çekmeyi denedi, kısa, kısacık: “Görüşelim (mi?) Âzâd” diye. Cevap gecikmedi.

“Olur. Saat birde, pastanede.” İsmini yazmamıştı. Herhalde bu, marketin yakınındaki aynı pastanede, aynı masada anlamındaydı.

 Şükriye kendisine biraz çekidüzen vermesi gerektiğini düşünerek banyoya yöneldi ve cep telefonunu çamaşır makinesinin üzerine bıraktı. Buna belki biraz da olsa aldığı haberin sevinci ekliydi. Zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştı düşüncelerinde. Oysa saat neredeyse bir olmak üzereydi, öğleni geçmişti zaman, çoktan.

Pastaneye geldiğinde, bir önceki beraberliklerinde oturdukları masada, aynı sandalyede oturduğunu gördü Âzâd’ın. Çayını yudumluyordu; “Merhaba!” derken.

“Bir çay da bana lütfen!” dedi garsona ve; “Önce ben söyleyeyim. Yaşı ve af nedeniyle küçük kardeşim bugün bırakılacakmış hapishaneden. Onun sevdiği yemeklerden hazırlamağa çalıştım biraz. İnşallah ıslah olmuştur. İnşallah bundan böyle kendini ve beni üzecek yanlışları olmaz!”

Soran bakışlarıyla; “Sen ne yaptın? Yardımcı olabilecek misin?” der gibiydi.

“Maalesef seni umutlandıracak bulgularım olamadı. Bulduklarım ve danıştıklarım verimsiz idi. İstersen bir boş zamanda internetten ya da eşten-dosttan başarılı bir psikolog bulup, danışalım!” dedi Âzâd.

Bu sırada, hapishaneden erken salıverilen küçük kardeş eve gelmiş, önce nefsini ablasının yaptığı yemeklerle köreltmiş(33), çekmecedeki cep telefonunu şarja bağlayarak ablasının “Nerede olduğunu öğrenmek için” aramıştı onu.

Ablasının telefonu bir yerlerde çalıyordu evin içinde. Buldu. İster-istemez mesajlar dikkatini çekmişti. İsmi de hatırlıyordu. Pastaneyi de.

Âzâd, sözlerini bitirdiğinde, başına dikilen o idi. Hışımla(34) ablasının kolundan tutmuştu, “Yürü kaltak(35)!” gibi ağır sözlerle pastaneden dışarıya sürüklemeğe başlamıştı. Garsonlar koşuşturmaya çalışıyorlardı olay çıkmaması için. Âzâd;

“Bir saniye kardeşim, biraz sakin ol!” dediğinde genç delikanlı onu hışımla itmiş, attığı sert yumrukla masanın üstüne yığıvermişti onu.

Garsonların kendini yerden kaldırması, kolonyalı mendillerle tedavisi ve “Geçmiş olsun!” dilekleriyle yığılmıştı masalardan birinin üzerine yüzüstü.

Kendine ulaştığında etrafında pastanedekiler dışında kimseler yoktu. Kası gevşek ve yarı kapalı olan gözü daha da kapanır gibi olmuş, morarmıştı o tarafı. Zaten geldiklerinde de yalnız ikisi vardı pastanede, Şükriye ve Âzâd olarak rahatça dertleşebildikleri.

Döndüğünde markettekilere nasıl cevap vereceğini düşünüyordu. Pastaneye gideceğini söylemişti onlara. Onlara sadece; “Düştüm!” dedi, odasına giderken. İçinden çalışmak, ya da rafları düzenlemek hiç mi hiç gelmiyordu.

Akşamın son karanlıkları kendisini esirgemezken kapatmışlardı marketi hep beraber. İçi üzüntü dolu, yavaşça evine, yalnızlığına doğru yöneldi. Hiç âdeti olmadığı halde bir sigara tüttürmek, ya da içki denilen zıkkımı(36) tatmak istiyordu.

Eve yaklaştığında arkasındaki adımların da kendisine yaklaştığını ve sıklaştığını hissetti. Merak ederek döndü. Üç kişi hızlı adımlarla geliyordu kendi yönünde arkasından. Ne parası vardı çalınacak, ne düşmanı vardı canına kastedecek. Adımlarının ritmini değiştirmedi hiç, önüne döndüğünde.

Adımlar iyice yaklaştı ve daha da sıklaştı. Birden sırtında tam kamburunun üstünde bir tekme, ya da yumruk çatallandı iteklercesine:

“Ablamla pastanede buluşmak, ha? Bizi hapse attırıp nasıl konuşursun onunla? Nasıl bir arada olabilirsiniz, ha?” diye bir ses çalkalandı sessiz kaldırımlarda.

İki kişi kollarından ve boynundan tutarken seslenen, belki de tekmeyi, ya da yumruğu atan kişi elindeki bıçağı saplamıştı sol böğrüne doğru, hem de sonuna kadar.

Kollarını bırakırken gençler, Âzâd sağ elini bedeninde saplı kalan bıçağın kenarından fışkırmaya çalışan sıcaklığı kapamağa çalıştı.

Dizlerinin üstüne çökerken; “Neden?” diye sordu, bakışlarının bulutlanışında.

Sol eliyle “Gidin!” işareti yaptıktan sonra, solak solak bıçağın sapını tuttu, tüm kuvvetiyle.

Bıçağı çıkarmak için takati kalmamış gibiydi. Sırtüstü kaldırımlara kaykıldığında çevresinde kimse yoktu.

Sokak lâmbasının ışığı gittikçe kararıyordu gözlerinde. Hayır, hayır tek gözünde. İki-üç -ya da- beş defa göz kırptı Âzâd sokak lâmbasına, son nefesini verirken…

 

 

 

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Gerçekten belirtmeliyim ki Anthony’nin tarifine uyan biri yaşadı Bilecik’in o zamanlar nahiye, bugün köy olan Küplü’sünde Salih Dede olarak, tanıdığım. Ben onun, görmediğim gençlik zamanını düşüncelerimde özümseyerek anlatmağa çalıştım sadece.

(**) Şaftı Kayık; Büyük oranda zarar görmüş, kötü muameleye maruz kalmış olmakla dengesinde ve bünyesinde olumsuzluklar oluşmuş, bir kısım organlarında eksiklik, işe yaramaz, körelmiş durum oluşması, perişanlık, özür.

(1) SAPIK Filmi, başrolünde Anthony PERKINS’in oynadığı, karakterini Norman BATES olarak canlandırdığı, Alfred HITCHCOOK’ın yönettiği filmin adıdır, biliyorsunuz. Öykü kahramanı Âzâd Ragıp’ı, etrafındakiler “Sapık” “Anthony” ya da “Norman” olarak bu karakterle özdeşleştirmiş olabilirler.

(2) Victor HUGO’nun eseri olan Notre Dame’ın Kamburu (Orijinal isimleri; Notre Dame De PARIS, The Hunchback Of Notre Dame) çeşitli kereler filme çekilmiş; QUASIMODO ve ESMERALDA rolleri çeşitli sanatkârlar tarafından canlandırılmıştır. Hatta eserin çizgi filmi bile yapılmıştır. Öykü Kahramanı Âzâd da hafif kamburu nedeniyle “Şaftı Kayık” diye adlandırılmış olabilir. Herhalde Quasimodo (Fransızcadaki anlamı; eksik, tamamlanmamış, demek) isminin telaffuzunun zor olmasından olsa gerek!

(3) Sabahın Kör Vaktinde; Sabahın en erken vaktinde, yani tavuklar bile uyurken anlamında kullanılan bir deyim olmakla beraber yanlış kullanıldığı ifade edilmektedir.  Sabahın başlangıcı, “İşe erken başlamanın sevinci olmalıdır!” denilmektedir. Bir bakıma “Erken kalkan yol alır!” anlamındadır.

(4) Stant; Bir sergide, bir fuarda, bir markette sergilenen ürünler için ayrılmış yer.

(5) Karantinaya Almak; Karantina işlemi uygulamak. Sağlık yönünden tecrit etmek.

Karantina; Bulaşıcı bir hastalığın yayılmasını önlemek için belli bir bölgenin ya da yerin kontrol altında tutulup gözlemlenmesi biçiminde uygulanan sağlık önlemi.

(6) Dekolte; Kadın kıyafetlerinde kısmen açıkta bırakan giyim [Décolleté; Yakasız( Fransızca) Boyun, omuz, göğüs ve sırtın bir bölümünü açıkta bırakan kadın giysisi. Açık, örtüsüz, çıplak.

(7) Cömert; Eli açık. Parasını, malını, elinde bulunanı esirgemeyen, her zaman her şeyini başkaları ile paylaşan. Bol ürün veren, verimli.

(8) Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır. Kuranı Kerim’in Hucurât Suresinin 12. Ayetinde (49/12)  başlarında şöyle buyrulmuştur. “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?…” Bu konuda Peygamberimize ait olan bir hadiste; “Gıybetin denizleri kirletecek kadar kirli olduğunu” ayrıca “Bir kimse biri hakkında arkasından doğru konuşmuşsa gıybet, yalan konuşmuşsa iftira olduğunu” belirtmiştir.

(9) Bizatihi; Kendiliğinden, kendinden, özünden, kendisi, kendinde, kendi kendine, aslında, aslından, esasında, yalnızca kendi kişiliğinden.

(10) Gıcık Kapmak (Olmak, Almak); Sözleri, hareketleri ve davranışlarıyla kendisini kızdıran, sinirlendiren kimseden intikam alma duygusu.

(11) Kelli; Bundan sonra. Bu nedenden dolayı. Bir kısım sözlerin ardı sıra geldiğinde sözlerden birincisini zorlayıcısı anlamında bir söz.

(12) Kolaçan Etmek; Çevrede olan biteni anlamak amacıyla dolaşmak.

(13) İkilem; Dilemma. Her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum.

(14) Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.

(15) ÂZÂD; Farsça kökenli bir kelime. Türkçede “azat” olarak kullanılmaktadır. Özellikle bir köleyi, ya da bir hayvanı yakalayıp da serbest bırakmak, özgürlüğünü geri vermek anlamında kullanılmaktadır. Çok çirkin olarak doğan Öykü Kahramanı Âzâd’a bu ismi, tıpkı Quasimodo ismini veren Rahip gibi, babasının verdiği düşünülmektedir.

RAGIP isminin ise annesi tarafından Regaip Gecesi doğması nedeniyle, babasının azat edilmesi fikrine karşılık olarak eklendiği sanılmaktadır. Bilindiği gibi özel, dini, ya da resmi günler için de çocuklara çeşitli isimler verilmektedir. Örneğin; Berat, Mevlid (ya da Mevlüt, Mevlit), Ramazan, Kurban, Oruç, Cumhur gibi… Bu isimler de ya tek başına, ya da bir isim ekinde ikinci bir isim olarak kullanılmaktadır. Tıpkı öykü kahramanımız Âzâd Ragıp gibi.

Bilindiği gibi Türkiye’mizde genelde kullanılan bazı isimler vardır ki anlamları içlerinde saklıdır. Örneğin; Satılmış, Yeter, Yetiş, Sonol, İmdat, Allahverdi, Tanrıverdi, Yaşar, Toprak, Ateş gibi…

Yine bilindiği gibi yabancılarla evlenenlerin çocuklarına verdiği isimler var. Lehçe olarak Türkçeye yakın olan. Örneğin; John, Joan, Jan (CAN), Daphne (DEFNE), Jasmine (YASEMİN), Jesus (İSA), Abraham (İBRAHİM), Erin (ERİN) gibi.

(16) Nankörlük; İyilikbilmezlik, kendisine yapılan iyiliğin değerini bilmezlik. İyilikbilmezin eylemi.

(17) Haytalık; Külhanbeylik, kabadayılık, serserilik.

(18) Halisâne; Halise yakışır bir biçimde. İçtenlikle.

(19) Monitör; Ses dalgası iletiminde, iletimi kesmeden ve bozmadan niteliğini denetleyen düzenek. Yetiştirici.

(20) Maddenin Sakımı Kanunu;Hiçbir şey yoktan var olmaz, varken de yok olmaz” (Antoine) Lavoisier’e ait kanun. Daha sonra (Albert) Einstein tarafından; “Madde ve Enerjinin Birlikte Sakımı” şeklinde değiştirilmiş ve düzeltilmiştir.

(21) Pattadak (Pattadanak); Birdenbire, ansızın.

(22) Mecra; Bir işin gidişi, doğrultusu, gidiş yolu. Yatak. Suyun aktığı yol, su yolu.

(23) Tekke; Tarikatta olanların barındıkları, ibadet ve tören yaptıkları yer. Dergâh. İşsiz-güçsüz kimselerin buluşup sığındıkları yer.

(24) Miskin; Sümsük. Uyuşuk davranan, aptal, mıymıntı, sünepe, pısırık.

(25) Sitem; Bir kimseye, yaptığı bir hareketin ya da söylediği sözün üzüntü, alınganlık, kırgınlık gibi duygular uyandırdığını öfkelenmeden yumuşak bir biçimde söyleme, belirtme. Serzeniş.

(26) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar. Yahya Kemal BEYATLI’nın “DENİZİN TÜRKÜSÜ” isimli şiirinin son mısraıdır.

(27) Beis Yok (Beis Görmemek); Zararı, önemi, engel, uymazlık, kötülük yok.

 

(28) Tik, Tikli (Tiki olmak); Herhangi bir konu, söz ya da hareketle ilgili beklenmeyen (anormal) davranışı olmak.

 

(29) Profil; Yandan görünüş. Gözlenilen ve ölçülen bir özellik ya da niceliğin durumunu ya da değişimini gösteren durum. Kesit. İnsan yüzünün yandan görünüşü.

(30) Psikolog; Ruh Bilimi ile uğraşan, ruh bilimci.

(31) Stuart MILL;  İngiliz Filozof. Reformcu, liberal düşünür. “Psikoloji; zihnin kimyasıdır” sözünün sahibi.

Richard CARLSON; Çok genç yaşta yaşamını yitiren Amerikalı yazar ve psikoterapist. “Ne olursa olsun, mutlu olabilirsiniz” ve “Ufak şeyleri dert etmeyin!” sözlerinin sahibi.

André Paul Guillaume GIDE; Fransız homoseksüel yazar. “Sevmek insanların birbirlerine bakmaları değildir. Birlikte aynı yöne bakmalarıdır.” sözünün sahibi.

Alexis CARREL; Fransız, cerrah, fizyolog, yazar. “Bulmak, gerçekleştirmek ve keşfetmek istiyorum.” ve “İnsan Allah’a su ve hava kadar muhtaçtır” sözlerinin sahibi.

Dale CARNEGIE; Amerikalı yazar, hatip, kişisel gelişimci, kişiler arası iletişim uzmanı. “Gün geçmez bölmelerde yaşa!” (Dünya üç gündür; dün, bugün, yarın. Dün geçti. Yarının geleceği belli değil. Öyleyse bugünün kıymetini bil!) sözünün sahibi.

(32) Tedirgin; Rahatı, huzuru kaçmış, bizar.

(33) Körletmek (Köreltmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak. Keskinliğini yitirmesine yol açmak.

(34) Hışım; Kızgınlık, öfke. Sel, yağmur.

(35) Kaltak; İffetsiz ve namussuz kadın. Eyerin, üzeri meşin, halı gibi şeylerle kaplanan tahta bölümü.

(36) Zıkkım; Zehir, ağı, sıkıntı veren şey. İçki, sigara gibi alışkanlıklar için söylenen söz.