O küfürlere ve hareketlere ne yüreğim, ne de cismim dayanabilirdi. İriyarı yapılı biri, genç-sıska-kikirik(1) diyebileceğim bir adamı duvar kenarına sıkıştırmış, hem vuruyor, bir bakıma dövüyor, hem de küfrediyordu:
“Ananı, avradını, bacını, sülâleni, kitabını, Allah’ını bilmem ne yapayım!”
Yanına yanaşıp, genç delikanlıyı tutan elini çektim yakasından, ayrıca kalkan eline siper yapmaya çalıştım genç adam için, diğer elimle.
“Ağır ol bakalım!” dedim. Soludu kusarcasına;
“Sana ne ulan, sen bu zibidinin(2) avukatı mısın, sana n’oluyo lan?” deyip de aynı küfürleri benim için de sıralamaya başlayınca kendimi tutamamış, kendime hâkim olamamış, karşı saldırıya geçerek Allah ne verdiyse sakınmadan yüklenmiştim tüm bedenine.
Söylemeğe gerek yok, genç delikanlının;
“Ağabey yapma, böyle bir zalim için elini kirletme, Allah’ından bulsun!” demesine, çevreden yetişenlerin ayırma çabalarına rağmen hastanelik etmiştim kendisini.
Vatandaş olduğunu bilenlerden birinin polisi yönlendirmesiyle, önce hastanelik ve karakolluk, sonra da mahkemelik olmuş, tüm sunulara rağmen “Sabıkalı” olmuştum.
İnsanın yüzü kararmaya görsün, ister bir günlüğüne, ister yıllarca “mapus damlarında(2)” göründüysen hayatın bitiyordu.
Hemen ertesi günü atılmıştım çalıştığım işimden, her ne kadar çıkarıldığım söylense de, tazminatım ödenmiş olsa da. Ve bu, sanırım ki herkesin alnımda gördüğü bir leke olsa gerekti ki, kimse beni işe almıyor, kimse bana iş vermek istemiyordu.
Pazarda limon satmakla, ayakkabı boyamakla, eften-püften(3) işlerle insan nefsi körlenmiyordu(4). Babam yoktu, annemin çamaşıra, temizliğe gitmesi de iki boğaza yetmiyordu.
Sonra komşulardan biri akıl verdi. Bilmem ne kanuna göre; işletmelerde bilmem kaç kişiden sonra sabıkalı çalıştırma zorunluluğu varmış(5).
Bunu öğrenince Sanayi Çarşısına gittim ve sondan başlayarak tüm firmalara başvurumu yaptım. Bir arkadaşım bilgisayarda öz geçmişimi yazmıştı, sırrımı saklamadan, üniversiteye, açık öğretime devam eden bir üniversite öğrencisi ve sabıkalı olduğumu belirterek.
Bir fotokopicide de CV(6) denilen özgeçmişimi çoğaltılmıştım.
Tanrı insana yüzünü karartmaya, ya da yüzünü aydınlatmaya görsün. Olmaması gerekiyorsa Tanrı suratını astırıyordu, olması gerekirse, şen, ışıl ışıl oluyordu Tanrı’nın gösterdiği yüz.
Ayaklarına insanın karasular iniyordu, her kapı, sallanan başlar ve bakışlarla yüzüme kapatıldıkça. Sanırım kapıların kapanmasında güvenilirlik sorunu olsa gerekti. Oysa sabıkalı olmak için yaptığım sadece bir insanlığın sabırsızlığıydı (diyebilirim).
Sabıkalı damgası kelimesinde güvene sırt çevirenlerin anlamadıkları yahut da anlayamadıkları veyahut da anlamak istemedikleri bu idi bence.
Yılmadım, devam ettim, öğleni biraz geçerek. Bir kapıyı daha çaldım. Kapıdaki Güvenlik Görevlisi, Güvenlik Binası arkasındaki Sekreter Hanıma ulaştırdı beni sanki elimden tutarak. Sekreter Hanım, Özgeçmişime baktı şöylece ve gülümsedi;
“Bu vakitte buralara yorgun-argın geldiğinize göre, herhalde karnınız açtır. Önce size bizim tabldottan yemek ikram edeyim, sonra da vakti uygunsa patronla görüştüreyim.” dedi.
İnsanların hepsi çiğ süt emmemişti(7), içlerinde böyle iyileri de vardı demek ki! Sıraya girmedik. Bir hizmetli servisleri getirdi, Sekreter Hanım;
“Misafirim!” dedi, başka hiç bir şey söylemeden. Gerçekten açtım ve nasıl doyunduğumu bilemedim, beni izlediğinin bile farkında değildim, genç kızın.
“Bir sır vereyim. Kontenjanımız(8) açık. Patronumuz da iyi bir insan, benim gördüğüm, bildiğim, tanıdığım kadarıyla. Sanırım bu kontenjanı kullanmak isteyecektir sizin için. ‘Allah gönlünüze göre versin ve Allah yardımcınız olsun!’ diyorum şimdiden. Sadece patron Cimbomludur(9), futbol hastasıdır, ilginiz yoksa bile bir-iki kelime çıtlatmaya çalışın, sanırım memnun olacaktır, en sonunda, ‘Evet!’ de dese, ‘Hayır!’ da dese.”
“Sağ olun efendim, karnımı doyurdunuz, tavsiyelerde bulundunuz, hakkınızı ödeyemem, ama sadece eşinizle ve çocuğunuzla sağlıklı bir yaşam dilemekten başka bir şey gelmiyor elimden!”
“Bir kızım var, dualarınızı ileteceğim kendisine, akşam gittiğimde onu kucaklarken!”
Saf toprak çocuğu değildim, görmüştüm elindeki alyansı ve masasındaki aile fotoğrafını. Ve dua etmek de içimden gelmişti. Oysa eve dönüş için yol param bile yoktu cebimde, otostop yapmak düşüncemdi.
Patron, “Hı! Hım!” gibi sesler çıkartarak inceledi özgeçmişimi. Sonra “Otur!” dedi. Ne iş yapabileceğimi, hangi konularda tecrübem olduğunu sordu. Cevabım klâsikti;
“Ne iş olsa yaparım efendim!”
“Ama bir şeylerde diğer konulara göre daha başarılısındır diye umuyorum!”
“Üniversiteye Açık Öğretime devam ediyorum efendim, İktisat-Maliye bölümüm olduğundan muhasebeden anlarım efendim!”
“Hemen oraya zıplatmak bana ters. Belki ilerde. Şimdi içeriye git. Ömer Beyi gör. Sana tulum versin, asgari ücretle kaydını alsın, istenen evrakları söylesin!”
“Hemen mi başlayayım efendim?”
“Daha duruyor musun? Hemen Sekreter Hanıma git, o sana yol göstersin. Ha! Hayırlı olsun şimdiden. Artık ilk maaşınla da ağzımızı tatlandırırsın değil mi?”
“Allah razı olsun!” diyerek ellerine sarıldım öpmek için, elini çekti. İçimden minnettarlığımı anlatacak bazı şeyleri de söylemek geçti, ama daha yarım saati henüz geçmiş bir zaman içine neleri sığdırabilirdim ki?
Sekreter Hanıma koştum, ellerine sarıldım.
“Dualarım hep sizinle bacım. Allah gönlünden ne geçiyorsa hepsini versin sana. Hatta çoluk-çocuğunun sağlığı için benden de alıp sana ve çocuğuna versin!”
“Sevindim. Ama öyle dualar yakışmıyor dilinize. Memnun ve mutlusunuz ya. Bir insana yardımcı olabildiysem bu benim de sevincim olur.”
Muhasebeci ile tanıştırdı ve görevinin başına döndü Sekreter Hanım, oysa adını bile söylememişti, hem zaten gereği de yoktu. Oysa bilmem gerekeni çok sonra öğrenecektim, onu kaybettiğimizde.
İçimde hicrandı, tanıştığımızda kanserle becelleştiğini(10), her şeye rağmen hayatı hep iyi yönleri ile devam ettirmeğe çalıştığını bilemezdim. Zaten iyiler hiç yakışmıyordu dünyaya, Tanrı onlara öncelik tanıyordu, tez elden yanına gelmeleri için.
Tulumları giydim, Mühendis Beyin gösterdiği makineye oturdum ve tarifi üzerine çalışmaya başladım.
Mühendis Bey bir süre gözledi, sonra gereğinin istediği gibi olduğuna inanmışçasına diğer makinelere ve personele yöneldi.
Tek endişem annemin gelemeyişim nedeniyle beni merak etmesi idi. Karnımızı zor doyururken herhalde telefonumuzun olmasını istemek safdillik(11) olsa gerekti. Allah’tan ev kendimizindi, ata yadigârı(12).
Akşamları sobayı şöyle tutuşturuyor, kalan zamanda yorganlarımızın içinde, lâmbayı tasarruf amaçlı söndürerek siyah-beyaz televizyonumuzu seyrederek ve erkenden yatarak gecemizi bitiriyorduk.
Sanırım gecikmem belki de mutluluğuydu annemin, çünkü iş bulduğumu ümit ederdi. Bu ümidini boş geçirmek istemedim. Akşam dönüşüm kolaydı, fabrikanın servisi vardı. Sabah da işe gelişim aynı servisle kolay olacaktı.
İlk intibalarım(13) buydu. Ama eve boş dönecektim. Çünkü avans almak, daha ilk günden birilerinden borç almak hiç de hoş bir şey olmasa gerekti.
Bakkal Yüksel Ağabeye uğradım. Genelde veresiye almak huyum yoktu, Veresiye Defterinde bana-bize açılmış bir sayfa da olmadı hiçbir zaman. Varsa alırdık, yoksa yoktu, boyun eğmeye değmezdi. Ama bu kere içimden gelmişti, eve boş dönmek istemiyordum;
“Ağabey iş buldum, ev için bir şeyler almam mümkün mü? Aybaşına borcumun hepsini toptan ödeyeceğim?” dememe Yüksel Ağabey;
“Dükkân senin!” demişti. Ben de şımardım.
Peynir-zeytin, yağ, makarna, ekmek, süt, yoğurt gibi annemin uzun zamandır özlemini çektiğine inandığım şeyleri yüklendim. Önceden de söylediğim gibi, nefsimizi ancak körletirken(4), her şeyden tasarrufu düşünürken içki-sigara gibi özel zevk ve isteklerim olamazdı değil mi, hatta gazoz-kola bile?
Annem mutluydu. O mutlu olduğu için ben de mutluydum.
“On beş-yirmi gün daha dişini sık anam, rahat günler önümüzde!” dedim. Başımı okşadı annem, o dünyada bir tane idi, birden fazlası da olamazdı zaten gönlümde.
Zaman su gibi akmıştı(14) , su gibi akıyordu ve su gibi akmağa devam edecekti tıpkı şarkıdaki gibi…
İlk maaşımı almıştım, asgari ücretle, ama o alnımın teriydi, emeğimin karşılığı idi. Bu ilkte bana yol gösteren Güvenlik Görevlisi ile elimden tutan Sekreter Hanımın da nasipleri olmalıydı. Hatta tüm Fabrika mevcuduna olmasa da çevreme ikramım olmalı, sonra Bakkal Yüksel Ağabeye söz verdiğim gibi tüm borçlarımı ödemeliydim.
Bu ödememi yaptığım gibi çevreme bir kutu baklava ikramım oldu da. Güvenlik Görevlisine ve Sekreter Hanıma her çalışında beni anmaları için birer duvar saati aldım, hediye olarak ve teşekkür etmelerini beklemeden sırtımı dönerek.
Ancak…
İşte bu ancak benim ikinci maaşımı aldığım sırada boynumu bükmüştü. Sekreter Hanım, o muhterem, o muhteşem anam, bacım, kardeşim dediğim insan sabrının ve tahammülünün sonunu tüketmiş ve yatağa mahkûm olmuştu.
“Merhaba!” “İyi günler!” “Nasılsın arkadaşım?” dileklerimi tüketerek ve peruğunu kızına hatıra bırakarak göçüvermişti.
Dünyada aşk var mıydı? Ya da ben mi bilmiyordum? Yahut da Sekreter Hanımın ölmeden önce çocuğunun bakımını üstlenmesi için eşine yeniden evlenmesi konusunda vasiyeti mi vardı? Bilemiyorum.
Eşi, daha kırk mevlidinin arkasından bir hanımla sırf çocuğunun bakımı için yeniden evlenmişti! Ama Allah var, düğünlü-dernekli değil, sessiz, sakin, derinden. Benim bile çok sonradan haberim olmuştu, o da Sekreter Hanımın kızını merak edip telefon ettiğimde.
Anlaşılmıştır ki etim-budum yerine geldiğinden, ensem kalınlaştığından dolayı cep telefonu da, ev telefonu da almıştım kendime. Daha sonra zamanın ilerlediği tarihlerde evimiz için de yeni bir şeyler almış, yapmış, yaptırmıştık da.
Bunların içinde en mühimi evimize doğalgaz tesisatı yaptırmış olmamdı. Ondan öyle ne ben, ne de annem soğuk kış günlerinde odun-kömürle, tüp bitti, yenisini al, banyo için sobayı tutuştur derdi ile uğraşmayacaktık artık…
Çalışmalarım birim amirlerince, mühendislerce ve patronlarca takdir ediliyordu. Bu arada Açık Öğretim Fakültemi de bitirdiğimden tüm personel senede bir ya da iki kere terfi ederken ben neredeyse senede üç-dört kez terfi eder olmuştum.
Maaşım yeni başlayan mühendislerinkine göre fazlaydı, itiraf etmeliyim. Bu vesileyle de önce depoya, sonra sevkiyata, sonra güvenliğe yükselmiştim, görev olarak. Mezun olunca da Muhasebe Servisine yönlendirmişti beni patronlar.
Bu arada unutarak geçmeyeyim annemin ısrarlarını, baş-göz olmam konusunda. Her şeyimiz vardı, bir tek aday yoktu evimin kadını olarak. Daha doğrusu şöyle söylemem gerek bir yakınımın esprisiyle; “Annem benim için asla bir şey istemiyordu, sadece huyu huyuna uygun, geçimi-dirliği olsun bir gelin istiyordu!” kendine.
Aday yok dememe de bakmayın benim için değil, ama kendince göz önünde tuttuğu sekiz on aday adayı vardı gelin olarak. Ben “Sonra!” demiştim, hep “Sonra!”
Muhasebe Servisine alınmadan önce tek başıma askerlik görevimi de ifa etmiştim oysa. Annem beni beklemişti evimizde, izin alamadığım süreler boyunca.
Tam olarak hatırlayamıyorum askerliğimden sonra böyle kaç yıl geçmişti aradan? Sanırım bir on yılı arkamda bırakmıştım, belki birkaç yıl eksik, belki birkaç yıl fazla, önem vermediğim.
Nişanlanan, evlenen, işe giren, işten çıkan o kadar çok oluyordu ki bu insan sayısı çok olan fabrikada. Ama hiçbir olay beni kaybettiğimiz Sekreter Hanım kadar etkilememişti. Dünyaya onun kadar yavrusuna, eşine düşkün, dünyasındaki insanlara hep iyilikler gözeterek, iyi niyetle davranan bir insan gelmemiştir, diye düşünürüm.
Fabrikada gerçekten söylemeliyim ki, tüm çalışmalarıma rağmen başarısız olduğum iki konu vardı, vesile olmuşken anlatma gayretini yaşayayım.
Birincisi; bu Sekreter Hanımın ölümüyle ilintili idi. Ölüm, nişan, evlenme, çocuk sahibi olma konularında yardım için bir fon oluşturma fikrim kabul görmemişti. Her olay sonunda aramızda para toplamak yerine, her ay maaşımızdan gönül rızası ile (ki bu çok önemli idi) örneğin birer lira toplayarak bir yerde muhafaza etmek fikrimdi.
Olmadı. Oysa bu konuda bir numaralı gönüllü bendim.
İkincisi; bir kısım işçilerin Cuma Namazlarına gitme isteğiydi. Tüm gayretlerime ve tekliflerime rağmen patronlar; “Çalışmak da ibadettir!” sözüne sığınarak “Nuh deyip, Peygamber dememişler” kabul etmemişlerdi teklifimi.
Olmamıştı bu dileğim de yani. Belki buna etken, kendilerinin de böyle bir alışkanlığının olmaması, binamaz (beynamaz değil) (15) olmaları olabilirdi.
Muhasebe Servisinde olmamla birlikte dış görevlerim de vardı. Banka, Gümrük gibi Resmi Kurum ve Kuruluşlarla ve Ticari Müesseselerle ilişkili görevleri hep ben yerine getiriyordum.
Fabrikaya gidiş-dönüşlerim Servis Aracıyla olmakla birlikte bu görevleri yerine getirmem için bana verilen bir araç vardı ve her zaman fabrikada olan bu aracı kullanıyordum işleri vaktinde yetiştirmek için. Anlaşılmıştır herhalde, özel işlerim yoktu ki özel amaçla kullanaydım bana tahsis edilen otoyu.
Hem harama itikadım(16) vardı, kul görmese bile Tanrı her şeyi görüyor ve biliyordu.
Günlerden bir gün… Karlı bir kış günüydü. Bir önceki akşamın ayazı nedeniyle yerler camlaşmıştı. Görev için adıma tahsis edilen aracı kullanmak içimden gelmemişti, çekingendim nedense bu konuda. Oysa oldukça yoğun ve nakitle ilgili işlerim vardı.
Fabrikanın tecrübeli şoförlerinden biri beni sanayideki ilk işim olan bankanın kapısına bırakıp geri dönmüştü. Bu, oldukça büyük bir rahatlama idi benim için. Çünkü yabancı para hesabına oldukça yüklü bir miktarda döviz yatıracaktım. Yatırdım da, biraz olağandan fazla zamanımı almış olsa da.
Ondan sonrası daha kolay olacaktı. İki firmaya ait nakit ödemeleri yapacak, bir firmadan da çek tahsil edecektim.
Gelen dolmuşa bindim duraktan. Yoğun bir kar yağışı ve göz gözü görmeyecek şekilde de bir tipi vardı açık caddede. Dolmuş Şoförü herhalde böyle bir havada nasıl araç kullanılacağını bilmiyordu.
Önümüzde ilerleyen Belediye Otobüsünün ani duraklamasıyla paniğe kapıldı, şaşırdı ve olanca gücüyle frene basması öncelikle kendi sonu oldu, Belediye Otobüsüne çarptığımızda.
Bağırış-çağırış çeşitli sesler eşliğinde göğsümde ve sol kolumda bir ağrı oluşması beni sıkıntıya soksa da yapmam gereken işleri bitirmem gerekliliğimin sorgulaması içindeydim. Belirli bir süre öylesine kaldık.
Şoför ölmüştü, ön sıradaki yolculardan da yaralılar vardı ve ben bu kadar duygusuz olmamalıydım. Minibüsten inerken aracın içini antifriz ve kan kokusu kaplamıştı sanki.
Arkamızdan gelen araçlar ve önümüzdeki Belediye Otobüsünden inenler gerekli tedbirleri almışlar, hatta birileri şoföre dokunmamaya gayret ederek minibüsün dörtlü sinyal ışıklarını yakmıştı.
Orada önce kaldırımın kenarında, daha sonra bir araba içinde ne kadar beklediğimin farkında değilim. Önemli olan üstümdeki emanetleri yerine ulaştırmam sonra kendi başımın çaresine bakmamdı.
Cankurtaran ve Polis Arabaları geldi, benim; “Bir şeyim yok!” demem karşılığı gereken gereklilikleri yazdıktan sonra oradan ayrılmama izin verdiler.
Yardıma hazır araçlardan biriyle para teslim edeceğim ilk adrese, daha sonra ikinci adrese gidip emanetleri teslim ettim, makbuzlarını aldım ve hastaneye yöneldim. Çek tahsilini halletmemi yoğunlaşan ağrılarım engellemişti.
Bilemezdim parayı ilk teslim ettiğim adresteki patronların gecikmem dolaysıyla patronlarıma telefon ettiklerini. Patronlar ikinci adrese de kendileri telefon etmiş ve paranın henüz kendilerine teslim edilmediğini öğrenince telâşlanmışlardı.
Olası ki bankaya telefon edip, döviz hesaplarının kabarıp-kabarmadığını sorup öğrenmemişler, belki de kafalarında oluşan soru işaretleriyle sormağa çekinmişlerdi.
Hastanede yatarken olayların böyle cereyan edip geliştiğini bilemez, hatta tahmin bile edemezdim. Çünkü hastaneye ulaştığımda doktorlar; “Durumumun iç açıcı olmadığını, dinlenmem gerektiğini” söyleyerek beni Acil Servise yatırmışlardı.
Ölümlü kazayı patronlar da duymuş, polisten o minibüs yolcularından biri olduğumu öğrenmişler ve zannımca kıymetli paraları için peşime düşmüşler ve nihayetinde nasıl olmuşsa olmuş hastaneye geldiğimi öğrenip onlar da gerekli izinleri alarak başıma gelmişlerdi.
Beni işe alan patronun bakışları sinirli, endişeli, tereddütlü, meraklı ve sorgular gibiydi, “Geçmiş olsun!” derken hissettiğim kadarıyla.
Tam o sırada cep telefonu çaldı patronun. Yüzündeki endişe kayboldu, elini dostça omzuma koymak istedi. Konuyu, yani parayı çalmadığımı öğrenmiş olmalarını tüm çıplaklığıyla anlamış olmanın üzüntüsüyle omzumu dokunmasını engelleyecek şekilde geriye çektim.
Hislerini belli etmemek gayretiyle; “Bir şeye ihtiyacım olup olmadığını” sordu patron. Teşekkür etmek yerine kısaca; “Yok!” dedim ve ekledim;
“Dövizleri bankaya yatırdım, nakitleri de ödeyip makbuzlarını aldım. Sadece ızdırabımın artması üzerine çeki tahsil edemedim. Sanırım biraz önceki telefonla bunları ilettiler size.”
Hemşireyi çağırmak için çağrı düğmesine bastım. Gelen hemşireye; “Dolaptaki ceketimin sağ iç cebindeki evrakı beyefendilere vermesini” rica ettim.
Hemşire aldığı evrakı patrona verdi, patron bir şeyler söylemek gereğini hissederek geveledi;
“Yapmamız gereken bir şey olursa çekinme, telefon et. Dönünceye kadar işler hallolur nasıl olsa!”
“Döneceğimi sanmıyorum efendim!”
“Neden? Sana ihtiyacımız var, biliyorsun!”
“Ama güveniniz yok! Demek ki üç-beş lira için güvenilirliğim yok olmuş nazarınızda. Çekinmeyin, itiraf edin, geldiğinizde bu düşüncede idiniz, değil mi? Ve gelen telefonla aldığınız haber rahatlattı sizi. Öyle değil mi?”
“Yanlış hissetmişsin!”
“Sanmıyorum, istifa dilekçemi en kısa süre içinde göndereceğim size biriyle.”
“Tazminatınızı…”
“Hâlâ inancınız yok benim için, düşüncenize bakın! Eğer vaktiniz müsaitse, hemşireden kâğıt-kalem isteyip hemen yazayım isteğinize uygun dilekçeyi.”
Beklediler. İnsanlar varlıklı oldukları oranda, cimri de oluyorlardı. Oysa veren elin, alan elden daha hayırlı olduğunu bilmez gibiydiler.
“İlgili Makama, Güvenilirliğimin son bulması nedeniyle bugün itibariyle görevimden ayrılıyorum. İlgili firmadan maddi-manevi bir alacağım yoktur.” Adımı yazıp, tarihi atıp imzalayıp verdim kendilerine.
Dörde katlayıp cebine koydu patron. Benim davranışım; “Tavşan dağa küsmüş de, dağın haberi olmamış” tavrında idi.
Bazı insanlar sabıkalı da olsalar gurur ve şerefleri için yaşarlardı, gerisi fasa-fiso(17) idi.
Şimdi gündüzleri limon satıyorum(!), geceleri bir taksi durağındayım.
Tahsil mi? Boş verin! Diplomalı ve dürüst olmak güven için yetmiyormuş…
Anladım, ama geç, hem oldukça çok geç!...
YAZANIN NOTLARI:
(1) Kikirik: Zayıf, ince, uzunca boylu, çıtkırıldım tarifinde bir kimse.
(2) Düştüm mapus damlarına öğüt veren bol olur, toplasam o öğütleri buradan köye yol olur... Cem KARACA’nın “Namus Belası” isimli şarkısının ilk dizeleri.
(3) Eften Püften; Baştan savma yapılmış, dayanıksız, derme çatma, çürük, değersiz.
(4) Nefsi Körlenmek; Doyum isteğinin şu ya da bu şekilde karşılanması. Nefsin değer, önem ve yeteneğini yitirmiş duruma gelmesi.
Körletmek (Köreltmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak. Keskinliğini yitirmesine yol açmak.
(5) Sabıkalı Çalışmak, Çalıştırılmak; 4857 Sayılı İş Kanununda Özürlü, Terör Mağduru ve Eski Hükümlülerin (ÖTMEH) nasıl istihdam edileceği belirtilmektedir.
(6) CV; Curriculum Vitae kelimelerinin baş harfleri. İş başvurusunda bulunan birinin eğitim, deneyim ve tecrübelerinin gösterildiği belge.
(7) Çiğ Süt Emmek; İnsanoğlu çiğ süt emmiştir şeklinde kullanılan söz; insanların niyetleri her ne olursa olsun her zaman iyi olmayacaklarını anlatmaktadır.
(8) Kontenjan; Bir yararlanma ya da yükümlülük işinde, o işin kapsamına girenlerin oluşturduğu topluluk. Bir kimsenin ya da bir kuruluşun seçip almakta kullanabileceği, yararlanabileceği sayı, miktar.
(9) Cimbom; Galatasaray Spor Kulübüne, sporcu ve yandaşlarına verilen ad.
(10) Becelleşmek; Aslı “Cebelleşmek” şeklindedir, uğraşmak, çekişmek, tartışmak, münakaşa etmek.
(11) Safdillik; Saflık, temiz kalplilik, alçak gönüllülük, kolay inanırlık, aldatılabilirlik, kerizlik.
(12) Baba (Ata) Yadigârı; Babadan-dededen kalan şeyler örneğin miras, ev, araba, tarla, bahçe gibi…
(13) İntibaa; İzlenim. Bir durum veya olayın duyular yoluyla insan üzerinde bıraktığı etki, imaj. Uyaranların, duyu organları ve ilişkili sinirler üzerindeki etkileri.
(14) Geçsin günler, haftalar, aylar, mevsimler, yıllar… diye başlayan HATIRA isimli Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Enis Behiç KORYÜREK’e, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup eser; Rast Makamındadır. (Zaman bir su gibi aksın, bu eserin ufak bir parçasıdır.)
(15) Binamaz; Namaz kılmayan anlamında olan bu kelime halk arasında yanlış olarak “Beynamaz” şeklinde söylenmektedir.
(16) İtikat (İtikad); İnanç, inan.
(17) Fasa-Fiso; Hiçbir önemi ve değeri olmayan, beş para etmez, üzerinde durmaya değmez, boş.