“Ölmüş!” diyorlardı, “Hak tecelli etmiş!(1)” diyorlardı, “Mevta(1)” diyorlardı, sesleri geliyordu kulaklarıma, bir kısım içli sesleri, örneğin ağlamak gibi duyuyor gibiydim yahut da gaip(2) benimle kafa buluyordu. Gözkapaklarım emirlerime riayet etmiyor, yutkunmak istiyor, yutkunamıyordum da…

Üstüne üstlük; neden öldüğümü de bilmiyordum. Kalbim çalışıyor muydu, farkında değildim, ama sanırım beynim çalışıyordu.

Gerçi Lavoisier(3) değildim ama inanıyordum, ölümden sonra bile beynimin bir süre daha çalıştığına. Demek ki kabir melekleri sorguya çektiklerinde makul ve mantıklı cevaplar verebilecektim, ne işe yarayacaktı ise? Çünkü kendi düşünceme göre; tüm bilinebilecek sıfatları bir kenara atarak söylemem gerekli ki; sorgu-suale gerek kalmaksızın doğrudan doğruya cehennemliktim, her ne kadar “Allah affedicidir!(2)” denilse de.

Ah! Bu durumumda da Allah’a karşı yağcılık yapacak değildim ya!

Yoksa ölmemiştim de, beynim haricindeki bedenimi mi dinlendiriyordum? Öyle ya ölenler son nefeslerine doğru kelime-i şahadet(5) getirirlermiş, “Allah!” derlermiş, dudaklarına Zemzem Suyu sürülür, ya da akıtılırmış. Beynimi zorladım, böyle bir şeyler yoktu beynimin uç noktalarına kadar. Belki de “Kabir Azabı(6) denilen azabı zamanında hissedip tövbe edecektim günahlarım için, kim bilir?

Bedenimi karga-tulumba bir şeylere sarıp kişilerin aceleleri varmış gibi lakada-lukada(7) bir süratle soğukça bir yerlere götürdükleri yer etmiş zihnimde. Ellerimi-ayaklarımı oynatmak istesem de mümkün değildi.

Biri gözkapaklarımı açsaydı da dünya gözüyle bir bakınsaydım sağa-sola, olmaz mıydı? Olmazdı, o eller ancak ayaklarımı birleştirip başparmaklarımı birbirine bağlamıştı (sanırım, hissettiğim kadarıyla).

Ne kadar süre geçti dünya saati ile bilmiyorum, malum ölüydüm ve ölülerin “Saat kaç?” deme lüksü yoktu ve asla da olamazdı! Öleli ne kadar olmuştu bilmiyordum da, meselâ ölmeden bir süre önce işittiğim (bence); “Bu akşam ölürüm, beni kimse tutamaz!(8) eserinin etkisi olmuş muydu ki ölümümde?

Hem bu şarkının ertesinde hiç tanımadığım biri gelmişti karşıma; “Ben Azrail’im, emaneti almağa geldim!” demişti de ben de espri yapmıştım sözüm ona: “Ey Azrail! Sen adamı öldürürsün yahu be!” diyerek…

İnkâr, korku, pişmanlık, öfke ve benzeri şekilliksizler yoktu içimde. Sadece bazı “keşkeleri(9)” demek geçiyordu içimden. Dünyada sarf edilecek en korkunç kelime bu; bence.

Bedenimde bir hastalığım yoktu hissettiğim kadarıyla. Kanser-verem gibi, kaza-maza-kudret, cinayet-minayet gibi bir şeyler de geçirmedim sanıyorum.  Ahmet’in iş, Mehmet’in borç, Hasan’ın yalancı şahitlik tekliflerini kabul etmemiştim.

Ayşe’nin arkadaşlık, Fatma’nın izdivaç tekliflerini önemsememiştim. Ama bunlar cinayete götürmeyecek sebepler olsa gerekti. Artı, parti, spor takımı fanatizmi(10) herhalde öldürülmem için sebep olmasa gerekti. Aklıma da başka şeyler gelmiyordu.

Üstelik Check Up(11) denen tüm bedenimin süzüldüğü olaydan da daha yeni geçmiştim. Ve Doktor; “Benden sağlamsın, bomba gibisin!” demişti. Doktor, kokusundan hissettiğim kadarıyla sigara içiyordu, söylenenlerin aksine, oysa benim yoktu böyle bir alışkanlığım, hatta alkol bile. Ama enfarktüs(13) mü ne diyorlar öyle “Pat!” diye ölmüş olmalıydım hatırlayamadığıma göre…

Acaba…

Yatağımda mıydım? Evde-barkta, ya da dışarıda mıydım? Anlatılmıştı; kimi ambulansa binerken, kimi sportif oyunlar oynarken, kimi de ikramiyelerin büyüğünün vurmasıyla göçmüşlerdi!

Üstüne üstelik ne kimsenin tavuğuna “Kışt!” ne de kimseye “Gözünün üstünde kaşın var!” demiştim.

Ömrüm geçti gözlerimin önünden. Daha doğrusu ne olduğumu bilmediğim şu andan öncesi. Hani derler ya; “Ölüme saniyeler kala insanın tüm yaşamı film şeridi gibi geçermiş gözlerinin önünden”.

Gözlerim kapalı geçmişteki yaşamım geçiyordu gözlerimin önünden! Sanırım şu anda başka bir işim de yoktu ki!

Doğduğumda ve ertesinde…

Hiçbir şey kalmamış aklımda.

İlköğretim, lise, üniversite…

Tek-tük hatıralar, ancak o kadar gerilere gitmek gerekli miydi ki?

Ya sonrası?…

Evet! Azıcık öncesi ve sonraları önemliydi yaşamımda. Onunla ilk karşılaşmamız ilköğretim sıralarında olmuştu. İlk elini tuttuğum kızdı o ve yemin etmiştim o sıcaklığı bir daha kimsede aramayacaktım.

Yıllar geçti, biz bizden vazgeçmedik karşılıklı, göz yumulmamasına rağmen isteğimize, isteklerimize, davranışlarımıza. Haklıydılar. Ne bitirebildiğim okulum, ne elimde bir mesleğim vardı.

Üstüne üstlük askerliğimi yapmam gerekti, köy âdetlerine göre, bir şeyi istemek, arzulamak, hatta niyet etmek için.

Yaptım askerliğimi, sevdiğim aynı idi, heyecanlarımız, duygularımız ve gözlerimiz. Ailemle gitmiştik onu bana istemeğe. Onlar varlıklı, bizler çulsuz…

Söylenen; “Davul bile dengi dengine çalardı!” O kadardı söylenen. Hem o kız çok çok güzeldi, şehirde, hatta yurtta bile. Kala kala benim gibi bir ırgat(13) çocuğuna mı kalmıştı?

Almış başımı vurmuştum koca şehre, annemin-babamın kahırlarına ve sonra ölümlerine rağmen. Ne varsa sattım-savdım, bu şehir benim şehrim değildi çünkü. Kahrettim, el değmedi elime bir daha. Hem asla.

Yıllar tükendi, varlığım şekillendi, büyüdü, adam gibi adamdım, ama adam değildim, yalnızlığımda.

Bir gün dalgın…

Hem otuz yıl kadar sonra bir gün, dalgın… Karşılaştım onunla. Yüzlerimizde çizgiler, ellerimizde buruşukluklar, saçlarımızda aklar…

“Sen?” dedim.

“Sen!” dedi.

Otuz yıl kadar sonra…

Ne eli değmişti birinin eline, tıpkı benim gibi, ne özlemişti benden başkasını. Kısaca kalp kalbe karşıydı(14). Ve üzülerek de olsa sitemle de olsa gerçeği söylemeliyim ki, bize engel olanlar artık yaşamıyorlardı.

Ha biz kim miydik? İsimlerimiz hiç de önemli değildi. Allah’ın sevgili kulları, sevgi üstüne isimleri derlenmiş Habip ve Habibe olabilirdik örneğin…

Evlendik. Ve bizi dünyaya bağlayan tek kızımız doğdu. Ondan sonrası olmadı…

Acaba “Rabbin kim?” diye sorgulanıncaya kadar bitirebilir miydim filmimi? Sanırım bazı şeylerin, düşte, hayalde, yaşamda ve benim şu anımda şekillendirilmesi zor olsa gerek. Bazı şeyler silinmiş, bazıları silinmek zorunda bırakılmıştı gözlerimin önünden geçmesi gereken.

Zihnimi yokladım, teferruatlara boş vererek.

Sevmiştim dedim ya. Aşk mıydı? Aşktı herhalde şu anda bile siması karşımda olduğuna göre. Evveli?…

O kadarını hatırladım biraz önce. Sonrası?...

Gene hep aynı resim! O resim kayboluyor, pırıl-pırıl bir başka resim şekilleniyordu karşımda. Ama tıpkı ilk resim gibi! Zihnimi yokladım. İki resmi de hatırladım peş peşe. Birincisi sevdiğimdi, karımdı, ikincisi de sevdiğimdi; kızımdı. 

Her ikisi de gerçekti tüm varlıklarıyla. Peki, neden? Çünkü onlar dışında yoktu bende başkası. Ve ben karım için sanki bu günü düşünerek şöyle demiştim evvelinde;

“Yaşam önemli, kutsal... Yesem, içsem, nefes alsam,

Hep seni yaşayacağım, hem ağlasam, hem gülsem,

Sana aidim, bir kere daha dünyaya gelsem

Sana nasıl söylesem, nasıl anlatsam ki, bilsen?

 

İlk nuruyla güneşin, nasıl uyanırsa doğa?

Nasıl verilirse yavruya istenen ilk lokma?

Ve niçin filizlenirse ilk tomurcuklar dalda?

Sen, öylesine yaşayacaksın, yeter ki bil sen!

 

Ömrümün aydınlığısın, hem gönlümün baharı,

Tüm hülyalarımın, düşüncelerimin kararı,

Öte dünyamın günah, sevap, zarar ve yararı

Senin için yaşadığımı, ah anlayabilsen!”(15)

 

Of ki of! Her şeyi hatırlamak istiyordum, hiç bir şey hatırlamıyor, hatırlayamıyordum. Garabet(16) ki garabet… Acaba tüm ölüler de benim gibi mi göçer-giderlerdi acaba?

Annemin, babamın hatırlamıyorum göçüşlerinin tarihlerini. En son geçtiğimiz Kurban Bayramında gitmiştim kabirlerini ziyarete. Demek ki unutuluyormuş. Ben de unutulacağım. Hatırlanır mıydım? Belki…

Kızım biraz düşkün gibi gelirdi bana…

Neredeydim? Ne yapıyordum? Neden? Bu sözümün arkasında başka bir şey yoktu hatırlayabildiğim.

Sonra irkildim, soğuk bir mermer üzerinde, hissettiğimden değil, beynimin komutuyla. Biri; “Sıcak suyu aç! Ilıklaştır şimdi!” diye çığırdı. Soyunuktum, eller dolaştı bedenimde, oramda, buramda, yana-yöne çevrilerek.

Gıdıklanır gibiydim, huylanır gibiydim, ama gerçek yaşantımdakine hiç benzemiyordu bu gıdıklanış, huylanış. Koku alamıyordum ama ağzıma-burnuma-kulaklarıma su tepiliyordu sanki.

Ilık su ile tam rehavete(17) kavuşmak üzereyken gözlerime, kulaklarıma, orama-burama bir sürü pamuklar sıkıştırıp sonra uzunca bir entari giydirdiler üstüme, hissettiğim kadarıyla “Kefen” dedikleri şey olsa gerekti bu.

Ve gıcırdayan bir şeyin içine koydular, bu da tabutum olsa gerekti. Sesler zayıflamıştı, hissetmekte sıkıntı çeker gibiydim. Ağlayanlar var gibime geliyordu.

Birden kalın, acımtırak, gürleyen bir ses; “Er kişi niyetine!” dedi ve yine duyamadığım ama hissettiğim fısıltılar. Demek ki sevenim çok değildi, cemaatim de ola ki fazla değildi. Peki, arkamda bıraktıklarım kim, kimler ve nelerdi?

İnsanlar göçerken beynindekiler de mi yok ediliyordu ki? Yani reset’leme(18), delete’leme(18) göçüşte de mi gerçekleşiyordu? Eh! Bu alafranga(19) bilgisayar terimlerini düşünülebildiğime göre, niye evvelimden ufak bir kırıntı bile yoktu şu anlarda beynimde? Yoksa Sırat Köprüsünde(20) ağırlık olmasın diye mi idi, boşalış? Ya da cehennem kapısında zebanilerin(21) tümünü hatırlatma çabalarına katkı olsun, diye mi?

Camiden gideceğim, ya da uğurlanacağım yere arabayla götürülmek isterdim herhalde. Kulağıma çalındı bu kere sesler, tabutun içinde olsam da: “Gıyım, gıyım, ı-ıh!”gibi…

Şanssızlık işte araba çalışmamıştı herhalde. O tahta kutu içinde bir sağa-bir sola, bir aşağı-bir yukarı kaykılarak yol aldık bir süre.

Birden bir sarsıntı, deprem oldu sanki. Herhalde cansız bedenimin içinde olduğu tabutum düşürülmüş, ya da taşıyanların ellerinden kaymış olsa gerekti. Ya da belki herhangi bir salgın ya da bulaşıcı hastalık şüphesiyle kireçlenmiş bedenim ve tabutum olduğu gibi indirilmişti mezarıma. Sanırım onun gibi bir şey işte…

Tabutumun açılan kapağından gözlerime güneş ışığı doldu birden, kefenim üstümde olmasına rağmen.

Yaşıyordum. Bu kesinlikle reenkarnasyon değildi. Başımı açmaya, ayağa dikilmeye çalışıyordum, çıplaklığımdan utanmak aklımın ucundan bile geçmiyordu.

“Yaşıyorum!” diye bağırdım.

Hoca-hacı, kim varsa kaçıştılar, gözlerimdeki pamukları savuştururken. Bir tek onlar, kızım ve karım yerlerinde sabit duruyorlardı.

“Baba! İnanmamıştım zaten!” dedi.

“İnanmamıştık zaten!” diye düzeltti annesi ve ekledi;

“Doymamıştık ki hem birbirimize.”

“Doymamıştık!” dedim, kefeni elimle destekleyerek sarılırken her ikisine de…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Reenkarnasyon (Tenasüh); Yeniden ete girme demek, tekrar dirilme, tekrar doğma, ruh göçü, yeniden diriliş.

(1) Hak Tecelli Etmek; Bir şeyin ortaya çıkması, ölümün gerçekleşmesi.

Mevta; Ölü, ölmüş kimse.

Kur’an’ın 2. (Bakara) Suresi, 56. Ayetinde; (mealen) “Sonra şükredesiniz diye sizi ölümünüzün ardından yeniden diriltmiştik” denilmektedir.

 

Kur’an’ın 3. (Al-i İmran) Suresi, 185. Ayetinde ve 29. (Ankebut) Suresi, 57. Ayetinde; (mealen) “Her canlı ölümü tadacaktır” denilmektedir.

Kur’an’ın 4. (Nisa) Suresi, 78. Ayetinde; (mealen) “Her nerede olursanız olun ölüm size yetişir” denilmektedir.

Kur’an’ın 30. (Rûm) Suresi, 50. Ayetinde; (mealen) “Şüphe yok ki o mutlaka ölüleri diriltir” denilmektedir.

Kur’an’ın 39. (Zümer) Suresi, 30. Ayetinde; (mealen) “Sen elbette öleceksin” denilmektedir.

Kur’an’ın 74. (Müdessir) Suresi, 47. Ayetinde; (mealen) “Nihayet ölüm bize geldi, çattı” denilmektedir. 

(2) Gaip; Nerede olduğu, ne durumda bulunduğu bilinmeyen, göz önünde olmayan, hazır bulunmayan. Görünmez, bilinmez.

(3) İdama mahkûm edilen Lavoisier; Matematikçi Lagrange'i çağırarak; "Kellem giyotinden sepete düştüğünde gözlerime bak; eğer iki kere kırpıyorsam, insan kafası kesildikten sonra bir süre daha beyninin düşünmekte olduğunu anlarsınız." demiş.

 

(4) Allah affedicidir; Kuran’ın  (Nisa) Suresi, 149. Ayetinde (mealen) “Bir hayrı açıklar ya da gizli tutarsanız veya bir kötülüğü bağışlarsanız, şüphesiz Allah, affedicidir, güç yetirendir” denilmektedir. Bununla beraber; yine Nisa Suresi 99. ve 149. Ayetlerinde, Hac Suresi, 60. Ayetinde, Nur Suresi, 22. Ayetinde,  Al-i İmran Suresi 155 Ayetinde, Maide Suresi 101. Ayetinde, Şura Suresi 30. ve 34. Ayetlerinde, Mücadele Suresi 2. Ayetinde ve Teğabün Suresi, 14. Ayetinde “Allah’ın Affediciliği” zikredilmektedir. (Aklımda kalmayanların bağışlanması dileğim.)

(5) Kelime-i Şehadet; Eşhedü ella ilâhe illallah ve Eşhedü enne muhammeden abdühü ve resulüh. Şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur. Şahitlik ederim ki; Hazreti Muhammed (SAV) Allah’ın kulu ve elçisidir. Kelime-i Şehadet ile Kelime-i tevhid çok zaman karıştırılmaktadır. Kelime-i Tevhid La ilahe illallah muhammedür resulallah. Allah’tan başka ilâh yoktur, Hazreti Muhammed (SAV) Allah’ın elçisidir.

(6) Kabir Azabı; Cehennemliklerin ve Müslüman olmayanların mezara girdiklerinde çekecekleri azaptır. Ancak bu azabın çok acı ve kuvvetli olacağının anlatımı olarak darbımesel olarak mecazi anlamda dilimize yerleşmiş bir deyim.

(7) Lakada-Lukada; (Genelde lagada-lugada şeklinde de söylenir) Önemli olmayacak biçimde, değer verilmeden anlamında argo olarak kullanıldığını sandığım bir söz (Bazen, nadiren de olsa harala-gürele şeklinde de söylenmektedir).

(8) Bu akşam ölürüm beni kimse tutamaz… Murat KEKİLLİ’nin bir eseri.

 

(9) Ölüme Yaklaşan İnsanların Düşünceleri; Hemşire Bronnie WORE; bu konuda insanların düşüncelerini beş madde halinde sıralamış kitabında;

 

“a) Keşke başkalarının benden beklediği hayat yerine düşlerimi gerçekleştirseydim.

 b) Keşke bu kadar çok çalışmasaydım.

 c) Keşke duygularımı dile getirseydim.

d) Keşke arkadaşlarımdan kopmasaydım.

 e) Keşke daha çok mutlu olsaydım.”

(10) Fanatizm; Bağnazlık. Bir dine, bir öğretiye, bir kimseye, bir şeye çok aşırı ölçüde, coşku ve tutkuyla bağlılık, insanı bu konularda aşırılıklara sürükleyen, körü körüne yandaşlık.

(11) Check Up; Sağlık sorunu olmayan bir kişinin, olası hastalıklarını erken dönemde tespit edilmesini ve önlem alınmasını amaçlayan; yaş, genetik yapı ve çevresel faktörler dikkate alınarak yapılan sağlık taraması.

(12) Enfarktüs; Akciğer, kalp gibi organda bir atardamarın, doku bozukluğu nedeniyle, kan pıhtısıyla tıkanması.

(13) Irgat; Tarım ya da yapı işçisi.

(14) Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun  SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.

Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.

Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler”   Aslı GÜNGÖR

(15) KARATEKİN, Erol. 1989 Yılı. “YENİDEN DOĞUŞ (Reenkarnasyon, Tekrar Dirilme, Tekrar Doğma, Ruh Göçü)

(16) Garabet; Yadırganacak yönü olma, gariplik, tuhaflık.

(17) Rehavet; Vücutta görülen gevşeklik, bir tür tembellik, uyku isteği.

(18) Resetlemek; Ayarlamak, başlangıçtaki konumuna getirmek, tekrar yerine takmak, yerleştirmek, oturtmak, yeniden dizgi yapmak.

Delete; Silmek.

(19) Alafranga; Frenklerin töre, yaşam biçimi ve alışkanlıklarına uygun Avrupa eğitimiyle yetişmiş, batı uygarlığını benimsemiş kimse.

(20) Sırat Köprüsü; İslâm inanışına göre, cehennemin üzerinde kurulmuş bulunan, mahşer günü üstünden yalnız günahsızların geçebileceği ve geçenlerin cennete gideceği dar köprü.

(21) Zebani; Zebellâ. Kötülüklerle anılan insanlara yakıştırılan bir unvan. Cehennemde bekçi olduğuna inanılan, eli topuzlu, çok iriyarı, çok güçlü, korkunç yaratık.