Bunaltıda olduğu, bunalım içre olduğu her halinden belli idi orta yaşlı adamın. Erken gelmişti havaalanına her zamanki gibi heyecanla. Uçağın kalkmasına daha bir hayli vakit vardı. Tüm işlemlerini yaptırmış bekliyordu. Ancak geçmek bilmiyordu zaman.

İlk defa her şey yolunda gibi gitmiş, sanki acelesi varmış gibi, bir önceki uçağın vaktinde terminale ulaşmış, ancak bilet değiştirme teklifi uygun görülmemişti, ilgililerce. “Efendim, uçak doluymuş!” “Külâhıma anlatsınlar onu(1)!” dedi kendi kendine. “Mutlaka bir kıçlık yer bulunurdu, ama herhalde tipini beğenmemiş olabilirlerdi!

Daha önceki yolculuklarının başlangıçlarında bir-iki sıkıntı yaşamış olduğundan erken gelmeyi felsefe edinmişti adam. Bunlardan birinde aksilikler önce terminale, sonra havaalanına gelirken başlamıştı. Önce yaklaşan bayram nedeniyle yapılacak provalar için bir kısım yollar kapatılmıştı. Tesadüf işte, kapanan yollardan biri bindiği Belediye Otobüsünün geçmesi gereken yoldu.

Şoför acemi, dediğim dedik, bilgiç, ukala ve inatçı olunca on dakikalık yolu neredeyse kırk dakikada ancak tamamlayabilmişti. Kan ter içinde yetişmişti uçağa. O seyahatten akıllanmış olduğundan “Erken kalkan yol alır!” atasözünün hikmetini unutmuyordu. Unutmadan geçmemek gerek yine böyle bir yolculuk başlangıcında da yol tamiratına mı, zift dökülmesine mi ne rastlamıştı da yine gecikmekten erken yola çıkması sayesinde kazançlı çıkmıştı.

Canı sıkılmıştı, sıkılıyordu da. Çantasında ufak boy bir şişe viskisi vardı, ama onu böyle milletin karşısında uluorta başına dikemezdi ya. Böyle yerlerde içkinin değil, suyun bile pahalı olduğunu biliyordu. Bir de su bedava(2) diyorlardı.

Ama nefsine egemen olamayıp kafeye oturdu, rakı ısmarladı hem de “duble!” dedi, içinden de “İnceldiği yerden kopsun(3) be, canıma com com! Bir daha mı gelicez dünyaya(4)” dedi.(“Bastır paraları Leyla’ya” diye devam etmek içinden gelmemişti.)

Aradan belirli bir süre geçtikten, belki de o süre geçmeden hemen iki çarşaflı hilkat garibesi(5), genç mi, yaşlı mı olduğunu anlayamadığı kişi, sanki başka yer yokmuş gibi gelip yanındaki masaya oturdular. Rakı, bardağın yarısında olduğuna göre herhalde yakın olmayan bir süre geçmiş olmalıydı farkına varamadığı.

Ancak farkında olduğu şu idi ki; o kadar boş masa olduğu halde bu iki “ucube(6) diyeceği varlıklar neden kendi masasının yanını seçmişlerdi ki? Hem hiçbir şey de ısmarlamamışlar, gelen görevliyi azarlarcasına yanlarından kovarcasına uzaklaştırmışlardı. Üstüne üstlük de işittirmek istercesine sesli, dillerinden bal damlayan sözleri kulaklarına kadar ulaşıyordu;

“İşte cehennem bunlar için gerekli. Uçaklar bunun gibiler yüzünden düşüyor, depremler, zelzeleler bunların yüzünden oluyor!”

Biraz daha gayret etseler, ozon tabakasının yırtığının, iklimlerin değişmesinin, bozkırların oluşmasının, yanardağların infilâk etmesinin, tsunamilerin, trafik kazalarının, Titanik Facialarının, terörün ve aklına şu anda gelmeyen tüm felâketlerin sebebi olarak da kendisini suçlayacaklardı gibisine geldi.

Onların sözlerinden sıkıntısı olan adam cevap vermek istiyor, ancak belki de terbiyesi bu iki çaçaron(7) tipli kadına cevap vermemesi gerekliliğini söylüyordu kendisine.

Anons yapılırken ucubelerin gittikçe yükselen tenkitlere aldırmamasının iyi olduğunu düşündü adam. Bardakta kalan son yudumu fondip(8) yaparken, bir karanfil çöpünü ve bir mentol tanesini ağzına attı, içinde su kalan şişeyi bir eline, muhtemelen tek bagajı olan çantasını da diğer eline alıp uçağa binme sırasına yöneldi.

Aslında tek bagaj taşımasının nedeni vardı adamın. Daha önceki, daha doğrusu ilk yolculuğunda yükte hafif, pahada ağır gibi hediyelerle çıkmıştı yola. Oldum olası hediye konusunda zayıftı zaten.

Boşanıncaya kadar bu konu ile ilgili işleri hep karısı halletmişti, doğum, nişan, nikâh, sünnet, doğum yıldönümü gibi. Allah’ı vardı bu konularda eski karısının. Karısı Evlenme Yıldönümü hediyesini de kendisi alırdı da “Kredi Kartında bir ödeme var, canını sıkmasın!” diye de ipucu verirdi.

Kemerini, bozuk paralarını, gözlüğünü çıkartarak geçtiği Kontrol Noktasından bagajı geçememişti.

Memure Hanım; “Olmaz da olmaz! İçinde parfüm spreyi var, yasak! Bagaja vermeniz gerek!” diyor, başka da bir şey demiyordu. Bu nedenle ondan sonra artık hiç hediye alıp götürmüyordu çocuklarına.

Kente geldiğinde onları gezmeğe çıkardığında ne isterlerse onu alıyordu kendilerine, ucuz-pahalı, yüklü-yüksüz. Zaten her gelişinin dönüşünde, isteklerini diğer gelişine kadar hazır tutmalarını, öncelikli davranmalarını istiyordu. Çocukları onun için ömrünün aydınlığıydı ve onlar için hiçbir fedakârlıktan kaçınmak geçmiyordu aklının ucundan bile.

Uçağa bindi ve sol tarafta 11. sırada cam kenarı olan A koltuğuna oturdu. Koltuğu neredeyse kanadın bir adım önündeydi. Çantasını da inerken çabukluk olsun diye hemen koltuğunun altına koyup, şişesinden bir yudum su alıp şişeyi önündeki torbaya koyduktan sonra başını arkaya yaslayıp gözlerini kapattı.

Nasıl olsa yolcular tamamlanacaktı, kapılar kapanacaktı anonslar yapılacaktı, pist başına gelinecekti falan. O vakte kadar gözlerini ve gözkapaklarını dinlendirebilirdi.

Biraz sonra yanındaki koltukların da sahiplenmek üzere olduğunu hissetti adam. Fısıldamalar ve sonrasında hostesi çağırmalarından tesadüfün böylesine lânet okumak mı gerekirdi ki, yolcuların o iki ucube olduğunu keşfetmekte gecikmedi. Gözlerini açmasına gerek yoktu, onları anlamakta, hissetmekte zorluk çekmiyordu çünkü.

“İnancımız gereği böyle birinin yanında yolculuk yapmak, gitmek istemiyoruz. Bizi bir başka yere alın!”

“Lütfen!” demek, “Mümkün mü?” demek lügatlerinde yoktu herhalde.

Sanki onlar dışındakiler inançsızlarmış gibi. İnancın elle tutulur, somut belgelendirilmesi mümkün müydü ki? Meselâ bir Müslüman olarak, namaz kılıyor, oruç tutuyorsa, hacca(9) gidip zekât(9) verip, kelime-i şahadet(9) getiriyorsa, o insan inançlı mı oluyordu?

Parası pulu yoksa zekât verip, hacca gidemiyor, dolaysıyla İslâm’ın beş şartından ikisini yerine getiremiyorsa o insanı inançsız mı kabul etmek gerekirdi ki? Keza özrü ve mazereti nedeniyle oruç tutamayıp, namaz kılamayan biri mutlaka kâfir(10) midir ki? Acaba böyle “İnançlıyım!” diyen birine sorsak; “Mümin ile Müslim (ya da Müslüman) (11) arasındaki fark nedir?” diye, acaba kaçından doğru cevap alabilirdik ki?

Hostesin cevabı;

“Hiç boş yerimiz yok, özür dilerim efendim!” oldu.

“O zaman anons edin, belki bizimle yer değiştirmek isteyen olabilir!”

Hostes Hanım, güngörmüş, görmüş-geçirmiş, ya da “Anasının Gözü(12)” denilebilecek biriydi veyahut da kaşınanlara kaşıyarak cevap vermek gerekliliğini hissetmişti;

“İki inançlı bayan için yerini değiştirmek isteyen var mı acaba?”

Bir kişi, sakallı bir genç kalktı yerinden, uçaktaki başka kimse tınmadı, kulaklar tıkanmıştı sanki. Genç sakallı adam iki tarafına bakınıp da ilgilenen olmadığını görünce sessizce yerine oturdu ve Hostes Hanım; “N’apalım!” dercesine ellerini iki tarafa açınca onlar da yerlerine oturmak zorunda kaldılar.

Adam o zaman gözlerini açtı, başını kaldırdı, emniyet kemerini bağlarken onlarla konuşmak gereğini hissetti;

“Özür dilerim. Sorunum ne olursa olsun, sizi üzecek bir şey yapmak istemezdim, ama hiç mi bir toplu taşıma aracında bir saat kadar sarımsak-sirke kokularının üflendiği işkembe çorbası içmiş, ter-ağız ayak kokuları işkence olan birileri ile seyahat etmediniz ki? Üstelik karanfil çiğniyor, mentol emiyorum. Nihayeti bu yolculuk da bir saat kadar sürecek. Sonrası Allah Kerim. Tekrar özür dilerim hanımlar!”

Önce sustular her ikisi de. Sonrasında koridor tarafındaki yani C koltuğunda oturan;

“Allah ismi yakışmıyor ağzınıza!” dedi.

“Münakaşa etmeyeceğim. İçki içse de içenin de Allah’ı vardır. Elhamdülillah şeriatçı değil, ama Müslüman’ım. Hem Allah’la kul arasına hiç kimsenin giremeyeceğini de öğretmiş olmalı yandaş arkadaşlarınız, ya da yol göstericileriniz. Hem sağcıyız diyorsunuz, bakın solun ortasında ve solun sağında oturuyorsunuz farkında mısınız? Çok ilkel bir yaklaşım oldu benimkisi, neyse. Tekrar özür dilerim, iyi yolculuklar!”

Kulaklarını Walkman kulaklıklarıyla tıkadıktan sonra başını arka koltuğa doğru yasladı. Uçakta elektronik aletlerin kullanılmayacağı konusunda bilgi sahibiydi adam. Bu nedenle Walkman açık değildi, ama vermek istediği mesajı vermişti, acaba kaşındıkları belli olan karşısındakiler anlamışlar mıydı?

“Yolculuk bir saat sürecek!” demişti, ama bu bir saat içinde o kadar sıkışacağını düşünmemişti adam. Demek ki meret(13), ne böbreklerde, ne mesanede, ne de şişede durduğu gibi duruyordu. Bu yetişmiyormuş gibi, bir de inecekleri havaalanındaki trafik yoğunluğu nedeniyle uçak şehrin üzerinde birkaç tur atınca tahammülünün en uç noktalarına ulaşmıştı adam.

Uçak tekerleklerini yere değdirdiğinde aklından geçen tek şey, bir an önce bir tuvalete yetişmekti. Aksi takdirde…

“Aksi takdirde” kelime topluluğuna ucubelerin edip katlanamayacakları düşüncesinde idi.

Bu nedenledir ki, yanındakiler ayağa kalkıp çantalarını alıp yolcu aralarına karıştıklarında, o da hemen onları takip edercesine inenlerin arasına karıştı.

Onlar çantaları ile önünde giderlerken birbirinin aynısı olan çantaların saplarına asılı “Gülseren” ve ikincisinin son hecesi “…deren” kelimelerini neredeyse iyice okuyordu. Eğer babaları da ya da anneleri uyaklı isimleri tercih etmişlerse ikincisinin isminin de “Gülderen” olmasına hayret etmemek gerekecekti.

Mutluluğunun vakti gelmişti, tuvaleti görmüş, yüzüne bir sevinç doluşmuş, yüzündeki kızıllık daha rahatlamadan önce solmağa başlamıştı!

Lâvabodan çıkıp da çıkışa yöneldiğinde gördükleri hayret etmesine sebep olmuştu. Çünkü aynı çantaları taşıyanlar önündeydiler ve sosyal sayılmanın ötesinde oldukça modern(14) bir görünüm içindeydiler.

En fazla 20-22 yaşlarında görünüyorlardı. Herhalde biri diğerinden büyük olsa gerekti. Saçlar-başlar düzenli, yüzler aşırıya yakın makyajlı, dekolte(15), mini etekli idiler ve uzun topuklu pabuçları vardı. Karşılayan ya da karşılayanlar yoktu onları.

Uçaktaki ucubelerle hiçbir benzerlikleri yoktu, onlar ucubeyse bunlar da dünya güzelleri olmasalar bile, herhalde en azından Türkiye güzellerindendiler sıfatını hak ediyorlardı, gibisine geldi adamın.

Her iki davranış biçimi de ilgilendirmiyordu adamı. Gençleri ve ikilemleri(16) azat etti(17) beyninden. Şimdi bir süre makul olmayan nedenlerle boşandığı için yasanın her hafta sonlarında görmesine izin verdiği çocuklarını görme özlemi içindeydi.

Bu konuda eski karısı çok, hem pek çok anlayışlı idi! Kendisi gelmeden evvel evi kendisine bırakır, bir bakıcı, ya da hizmetli her neyse çocuklara nezaret ederdi(18), devamlı olarak. Eski karısı cumartesi-pazar iki gün süreyle uğramazdı evine, tabii ki kendisi gidinceye veya genel tabirle defoluncaya kadar.

Dargınlığı, kırgınlığı, nefreti mi kendisini görmesini engellerdi, yoksa pişmanlığı, geri dönmesini beklemek inatçılığının görüntüsü mü? Ne olursa olsun, yolları ayrılmıştı bir kere, hem kendisi için geri dönüşsüz.

Bindiği Terminal Otobüsünde oturduğu koltukta bir süre hayalleri ile boğuştu adam…

Yokluktaydı, elleri boşluktaydı. “Canım” dediği, canından çok sevdiği, ilk, tek ve son göz ağrısı ailesinin zoru ile de olsa, o zengin, Arap Şeyhi kılıklı adamla evlenmişti. O zamanlar annesi-babası sağ idiler. Kendisi zengin, varlıklı olan babasının eline bakan bir gençti. Babası; “Adam ol! Hepsi senin!” demişti.

Adam olmağa çalışmışsa da adam olmakta gecikmiş, buna rağmen babası tüm varlığını ona aktarmıştı, göçerken.

Sonra zaman geçmişti, hem çok zaman…

Sevdiğinden sonra evlendiği karısı da güzeldi, mahallenin bütün gençleri ona taparken o, aradaki yaş farkına rağmen, umursamazca kendisini seçmişti ve onun da gönül yorgunluğunda “Evet!” demesi zor olmamıştı. Denilebilir ki aşktan ziyade mantık evliliği idi, olan (galiba).

Ömrü paylaşılıyorlardı, çok şey ve hiçbir zaman unutulmayan, unutulmayacak olanlara rağmen. Karısı belki farkındaydı yaşadıklarının, belki de değil. Ama bir yıl ara ile önce oğlunu, sonra kızını doğurmayı başarmıştı karısı. Bundan sonrası hava-cıvaydı(19), gerçekten.

İnanıyordu ki damızlık(20) görevi bitmişti. Bu, karısı için de karılık görevinin bitmiş olması demekti galiba. Çünkü önce bedenini, sonra yatağını ayırmıştı kendisinden. Bir insanın evinde bulamadığını dışarıda aramasından ve bulmasından daha doğal ne olabilirdi ki?…

Karısı farkındaydı, ama içten pazarlıklıydı, bir kalemde her şeye “Sil baştan!” başlamak, kendisine pahalıya mal olabilirdi.

İşyerinde işler kötü değilse de idare eder pozisyondaydı, o sıralar. Alacaklarını tahsil edememek, bu konuda fabrika yönetimini esirgemediği karısıyla aynı şeyleri düşünmemek üzüyordu kendisini. Gerçekten ve her nedense aklının-sırrının ermediği şekilde kâğıt üstünde olmasa bile, gönülden iş ortağı olduğu karısı oldukça muhteristi(21).

Büyümek, büyütmek, yeni yatırımlara girmek için istekli ve arzuluydu.

“Dur! Fazla bilgin yok! Çok alacağımız var. Onları tahsil edemezsek yıkılmayız, ama çok ve hatta oldukça sarsılabiliriz!” demesine rağmen yeni yatırımlara kalkışmıştı karısı ve teğet geçecek denilen kriz, alacaklarından gerekli ve gereken tahsilât yapılamaması dolayısıyla kendilerini teğet geçmemişti. Yıkılmamışlardı, ayaktaydılar, ama oldukça sarsılmışlardı, hem de nasıl?

Kendilerine borçlu olanların çoğu eşinin akraba, dost, tanıdık ve yakın çevrelerindendi. İş yerinin kendine gelmesi için bu avenenin(22) teklifi şu idi;

“İş yerinin tamamını eşinin üstüne yaparsa, iş yerini gelmesi muhtemel daha beter krizlerden kurtaracaklardı.”

Mukabil teklifi şu olmuştu onların tekliflerine karşılık;

“% 49 oğluma, % 49 kızıma yaşları olgunluğa erinceye kadar idare ve yönetim annelerine ait olacak, % 1 annelerine ve %1 de benim olacak, ama hemen boşanmak kaydıyla…”

İş yeri böylelikle Limited Şirket haline dönmüş olacaktı. Tüm çevredekiler geniş bir memnuniyetle yönelmişlerdi onunla birlikte Notere ve arkasından da -sözüm ona- dostça(!) ayrılmışlardı, evli-evine, köylü-köyüne olarak, oysa tokalaşmamışlardı bile…

Tanıdık çevreydi etrafı ve bildiği başka iş de yoktu. Yeni bir iş kurmak için sağda-solda araştırma yapması, üniversiteden diğer bir ildeki arkadaşlarından birinin kulağına ulaşmış ve; “Gel! Beraber çalışalım!” demiş, asla ve asla “Denize düşen yılana sarılır!” düşüncesini taşımadan arkadaşının yanına giderek devam etmişti yaşamına.

Çocuklarını özlüyordu, hem de çok. Boşanma davası sonucu, ya da mahkeme, karşılıklı anlaşma ile sonuçlanmış olduğundan çocuklarını her hafta iki gün süreyle görmesine izin vermişti Hâkim bey.

Özlemi dinmiyordu her hafta sonu gitmesi mümkün olmuyordu, ama iş ve ekonomik durumuna göre iki haftada, bazen üç ya da dört haftada bir, böyle iki günlüğüne giderek çocuklarına olan özlemini dindirmeğe çalışıyor ve gelmeden bir gün önce karısının iş yerine telefon ediyor mutlaka geleceğini haber veriyordu, malûm sebepten dolayı.

Eski karısı da iki gün için pılı-pırtısını(23) toplayıp çekiliyordu evinden, bir yerlere gidiyordu. Yoksa “Yok oluyordu!” mu demeliydi.

Hayır! Hayır! Birincisi; çocuklarının annesiydi o. İkincisi; “Kem söz sahibine aitti!” ve bu kendisine hiç yakışmazdı. Hem karşısındakilerin talebi sadece iş yeri talebi idi. Ev için bir şey dememişler, o da ses etmemişti. Hazırlayıp Notere tasdik ettirdiği…

Vasiyetnamesinde, zamanı geldiğinde evi de % 50 + % 50 olarak çocuklarına bıraktığını belirtmişti. Nasıl olsa dünyaya çıplak gelmişti, çıplak da giderdi. Eğer çocuklarının yaşları kemale ermeden göçerse dostları, kemale erdikten sonra göçerse çocukları ortada bırakmazlardı herhalde cansız bedenini.

Şansa inanan var mıdır? Vardır mutlaka. Adam şanstan ziyade tesadüflere, diğer bir deyişle rastlantılara inanıyordu. Ve o ucube mi ne olduğunu bilmediği varlıkların kendine uygun gördükleri gibi dinsiz, Allah’sız değildi. Allah dilemişse hem iyiyi-güzeli, hem de hayırlısını nasip ederdi, içinde ufacık da olsa inanç kırıntısı olana.

Ne demişti Allah; “Karşıma kul hakkı ile gelmeyin, benimle ilgili konularda kararı ancak ben veririm!(24)” ya da onun gibi bir şey. Yaşlı adam, cehennem için sıraya girenlerin ön saflarında olmayacağına inanıyordu!

Güzel iki kısacık gün ne kadar çabuk bitmişti çocuklarıyla. Ne gerekiyorsa, ne arzuladılarsa hepsini yapmış, almış, yerine getirmiş olmasına rağmen bir eksiklik taşıyor gibiydi, hem her dönüşünde olduğu gibi, hem her dönüşündekinden farksız olarak.

Terminale geldiğinde sanki araştırıyormuş gibi ilk karşılaştığı kişiler o ucubeler oldu. Kara çarşaflıydılar ve ellerinde aynı çantalar vardı ve yanlarında bir kadın, tamamen farklı, modern giyimli, bakımlı.

Bir an kalbinin ritmine egemen olamadı. Aradan yıllar geçmiş olsa da, O; O idi. Tanrı’nın “Tapın!” diye gönderdiği, ama kuluna ulaşmaktansa kendi dışında birini seçen: Gülveren…

Onun için bir şiir yazmıştı bir zamanlar. Ola ki o etkiyle bu çocukların isimleri öyle konulmuş olabilir miydi, hani; meselâ? O dizeler şöyleydi:

“Susamışken susuzluğa, su veren sen misin?

Aydınlıkta karanlığa tül geren sen misin?
Kanayan ciğerde aşk olan verem sen misin?
Yaşlı gönlüm, bilmem pembe gül seren sen misin?

Kalbim yorgun ve dayanamazken heyecana,
Gülen varlığınla eceli getirdin cana,
Yaşanmamış yıllara kahredip yana yana
Hayat isteğiyle güzel, gül veren sen misin?

Yaşam istek değil, yorgun bedenimde gülüm,
Saçlar aklaşmış, çökmüş beden, yaklaşmış ölüm,
Ölüyorum ben sende, sen seninle yap düğün
Yok olmuşken mezarıma gül deren sen misin?
(25)

               Bu çocuklar bu kadar çekinceyle örtündüklerine göre, bir şeyden, bir şeylerden korku ya da korkuları olmalıydı. Kafedeki tepkileri, uçaktaki feveranları(26), takip ediliyorlarmış gibi endişeleri… Anlamağa çalışıyordu yaşlı adam onları. Bu nedenle sorunları her ne ise iletişim kurmalıydı onlarla, öğrenmeli, hatta yardımcı olmayı, geleceklerine yön vermeyi denemeliydi.

               Nasıl olsa kendisinin ilerisi için hiçbir umudu, endişesi, yatırımı, düşüncesi, beklentisi yoktu. O halde bu tesadüften hem onlar için, hem de kendisi için yararlanmayı düşünmek bencillik olabilir miydi ki? Hayır! O halde?

Uçağa onlardan sonra binme gayretinde oldu. Kızların sırasındaki iç koridordaki yerine oturmuştu genç bir delikanlı, muhtemelen askerden terhis olmuştu, ya da kıtasına veyahut da izne gidiyordu, görünüşüne göre. Kalktı yerinden kızların yerlerine rahatça geçebilmeleri için, arka taraftan gelenleri engelleme riskini(27) göz ardı ederek.

Onlarla kendisi arasında beş-altı sıra fark ya vardı, ya yoktu. Yolcular yerlerini tamamlamak üzereyken genç adamın yanına geldi adam;

“Özür dilerim, biletleri alırken bir sıkıntımız oldu ayrıldık, acaba mümkün mü yerlerimizi değiştirmemiz? Bu sayede kızlarımdan ayrılmamış ve yarım kalan sohbetimize devam etmiş oluruz!”

Yalandan kim ölmüştü ki? Hem de bu, belki can kurtaracak bir yalan olabilirdi.

Genç delikanlı yerinden doğruldu, kızların fark edilebilecek hayret dolu bakışlarında. Adı ha Ahmet olmuş, ha Mehmet olan adam yerine otururken;

“Bu sefer de çocuklarıma hemen başlayan özlemim uç boyutlarda olmasına rağmen, tenkitlerinizle dersimi almış olduğumdan, sizin gibi başkalarını da rahatsız etmeğe hakkım olmadığından herhangi bir şey içmeden bindim uçağa.”

“Estağfurullah(28) efendim!”

“Yok! Yok! Gerçekler yadsınamaz. İkazınız doğruydu!”

Uçak kalkmış, belirli anonslar yapılmıştı. Utanırcasına eğildi adam, sanki bir sırrı üleşecekmiş gibi;

“Bağışlayın! Sizi uğurlayan hanımefendinin ismi Gülveren’miydi?

“Evet, ama annemizin adını nereden biliyorsunuz siz?” diye hayretle sordu kendisine yakın olan kız, diğeri de kafasını sallayarak şaşkınlığını belli eder gibiydi.

“Önemli değil!” derken gözlerini kapattı, başını geriye yasladı, düşünürken; “Çocuklar bir yerde kapalı, hem çarşaflı, diğer bir yerde modern görünümlü…” dedi kendi kendine, ikilemlerin nedenini anlamış gibiydi.

“Bir soru daha!” dedi başını doğrultup gözlerini açan adam.

“Anne ve babanız ayrılar mı?”

“Evet, bunu fark etmişsiniz!”

Tekrar gözlerini kapatıp geriye yaslandı adam, çeşitli karmaşık, karmakarışık düşünceler içindeydi.

O; O idiyse ki gerçekten O; O idi. Yılların tüketmesine rağmen duygularında geçişme olmamıştı. Duygularında asla yanılmazdı. Bu çocuklar da yaşamları izin verse, ya da annelerinin kendi davranışlarını engellemesi mümkün olsaydı, en basitinden kalbinin sesini dinleseydi, kendi kızları olabilirdi belki.

Ne tuhaf düşüncelerdi, zihninden geçirdiği. Bir bakıma; “Halamın bıyıkları olsaydı, eniştem olurdu!” gibi bir şey…

Bu kızlar bir yerlere giderlerken demek ki anne-baba arasındaki yokluğu yaşıyorlardı, kendine göre tek farkla, demek ki; babaları tüm imkânlarını kullanarak bebeklerine sahip olmayı bilmişti. Ve çocukları kurallar, ya da yasalar gereği gönderiyordu annelerine, mecburen, mecburiyetten.

Bir saatlik yolculuk denen zaman o kadar kısa bir zaman dilimiydi ki? Üstelik oldukça uzun bir süresi de düşünceyle geçen. Cesaretini topladı;

“Son bir şey gençler!” dedi. “Sizlere cep telefon numaramı ve mail adresimi vereyim. Bir sonraki gelişinizin ne zaman olacağını bildirirseniz, sizlerle yeniden ve beraberce yolculuk yapacak olacağımdan dolayı sevineceğim.”

“Telefon numarası gerekli değil, hem babamızın görmesi halinde tehlikeli sayılabilir bu belki bizim için. Ama sorunuzun cevabı şöyle; ‘İki hafta sonra, aynı gün, aynı saat ve aynı havayolu.’ Umarız sizin için yeterli olmuştur!”

“Yeterli, ama demek ki, deminki soruyu, sondan bir evvelki soru diye belirtmem gerekmiş, galiba?”

“Yani?”

“Son sorumu da sormama izin verin, ondan sonra susacağım, demek!”

Cevapları veren Gülseren’di hep. Galiba büyük olan da o olmalıydı.

“Peki!” dedi kısaca.

“Anneniz de bu gelişinizde -benden haberi olmadan- sizi karşılamaya gelebilir mi acaba?”

“Neden?”

Sorusunu cevaplamama imkân vermeden diğeri konuştu;

“Onu da iki hafta sonraki yolculuğumuz sonrasında öğrenseniz…”

Israr etmek gereksiz dercesine koyulaştı ikisinin de gözleri. Belki de anlatılmak ve anlaşılmak istenenler karşılıklı olarak anlaşılmıştı, özellikle gençler için, dağarcıklarında biriken bilgilere göre…

Uçaktan indiklerinde peş peşe idiler, handiyse(29). Genç kızlar Çıkış Kapısında ızbandut(30) gibi iki pehlivanın beklediği lüks bir arabaya doğru yöneldiler, arkalarına hiç bakmadan. Yaşlı adam da bir-kaç dakika sonra gelen Toplu Taşım Aracına yöneldi...

Zaman öylesine imansız bir kavramdı ki, geçmesi gerektiğinde ya da istendiğinde geçmek bilmiyordu, durmasının istendiğinde de hainlik ediyor, dur-durak bilmiyordu. Benzetmek belki garip; Sütçü Beygiri ile Yarış Atı benzeşimi ya da kavramı gibi.

Gene de insaflı davranmıştı zaman. İki hafta -ömründen eksilmesi hiç de umurunda olmadan- geçmişti. Bu kez alkolle ilişkisini havaalanına gelmeden önce dışarıda bitirmiş, kucağına aldığı birkaç gazete bilmecesiyle bütünleşmişti. İki hafta önce aldığı bileti cebindeydi, ama endişeliydi;

“Ya gelmezlerse!” diye düşünerek. Bu sebeple yolu ve o muhteşem lüks arabayı gözlüyordu ara sıra, bilmece bahane idi.

Arabayı, arabadan inişlerini, pehlivanların onları Giriş Kapısına kadar salâvatlamalarını(31) görünce rahatladı yaşlı adam.

Eee! Mademki onlar hacı-hoca tarafındaydılar, o halde onlara en yakışan tabir; “Salâvatlamak” olurdu, “Salona kadar yönlendirdiler, geçirdiler” veyahut da “Buyur ettiler” demek yerine.

Peşlerinden yürüme gayretinde oldu, fark edilmemeğe çalışarak. Gerekli kontrollerden sonra salona geçtiklerinde biri, muhtemelen büyüğü arkasına dönüp “Merhaba!” dedi adama ve ekledi;

“Endişelenmediniz, umarız!”

Çantalarını görmeden, kara çarşaflar içindeki aynı boy-bosta bu iki gençten hangisinin büyük, hangisinin küçük ve hangisinin Gülderen, hangisinin Gülseren olduğunu bilmesine hayret etti. Ancak merak ettiği iki şey vardı.

Nüfus Kâğıtlarında nasıl bir resimleri vardı ve arkalarından geliyor olmasına rağmen o kıyafetlerle ve yüzlerinin neredeyse % 30 u görünmüş olarak kontrollerden nasıl geçtiklerini anlayamıyordu.

Başka hiçbir şey konuşmadan uslu uslu sıralarını duygu sömürüsünün gerektirdiği şekilde değiştirip yerlerine oturdular.

Bir saat bu kere daha da geç gelmiş gibiydi. Uçak indiğinde benliğinin tümünü bir heyecan sarmıştı adamın.

“Haydi çocuklar, siz üstünüzü değiştirin, ben sizi bekleyeyim!” dedi ve onları bekleyeni, “Bekleyenin ben olsam!” dediğine yöneldi;

“Gülveren!” dedi.

Karşısındaki;

“Sen?” diye cevapladı sorarcasına.

Yanlışlıklarla, yanlışlarla, hatalarla dolu, doğru olmayan yılların biriktirdiği bir özlemle kucaklaştılar.

Kızlar yeni elbiseleri ile lâvabodan çıkıp onlara yöneldiklerinde bile her şeyden habersiz ve hiçbir şeyi umursamaz şekilde yıllar öncesinden kalan, birikmiş o anı yaşıyor gibiydiler…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Bu öykünün İzmir-Ankara arasında şekillendiğini düşünebilirsiniz.

(**) Herhalde övünerek yazmamda sakınca yok; Bilecik Müskirat Fabrikasında İstepan BERBERYAN tarafından üretilen 45 alkol derecesi olan Rakıların Kralı olarak anılan Bilecik Rakısı, 1930 lu yıllarda Fransa’da altın madalya kazanmış olup Atatürk’ümün en sevdiği rakı olarak anılmaktadır. İkinci cins olarak da Dimitrokopulo rakısı gösterilmiştir. Bu arada gençliğimde geniş mideli bir araknuş (rakı sever, rakı sevdalısı, rakı aklından çıkmayan gibi anlamları olsa gerek) olduğumu itiraf etmekten çekinmiyorum. Arak ve nûş kelimelerinin ikisi de aynı anlamlardadır, ancak araknuş nasıl meydana konmuştur, bilemiyorum.

(***) Rakı ile ilgili olarak Orhan Veli KANIK’ın meşhur “Rakı şişesinde balık olsam…” “ESKİLER ALIYORUM” şiirine ek olarak;

Ertesi gün için bir şey diyemem. Ama rakı içtiğin gün ölmezsin. (Cemal SÜREYA’ya aittir).

Rakı, Roka, Balık; Bu üçlü için yazılmış şiirlerden biri Burcu BİR’e, şarkı ise (Hurşid YENİGÜN’e aittir).

Rakıname Şiiri; “İçmesini bilene / Zevk-u safadır / İçmesine bilmeyene / Cevr-u cefadır rakı”  (Necip MİRKELAMOĞLU’na aittir.) yazmasam olmazdı gibime gelir.

(1) Külâhına Anlatmak; Söylenilenlerin doğru olmadığına, inanılmadığına ait bir söylem.

(2) Su Bedava; Orhan VELİ’nin “Bedava yaşıyoruz, bedava” diye başlayan “BEDAVA” isimli şiirinde “Acı su bedava” diye geçen sözcük.

(3) İnceldiği Yerden Kopsun; Ya Herrü, Ya Merrü ya da genelde “Ya herro, ya merro” şeklinde de kullanılan bu deyim, “Her şey olacağına varır, ne olursa olsun, sonucuna katlanılacak bir olgu, yapılması gerekenler yapıldıktan sonra sonucun beklenmesi denilebilecek bir deyimdir. İşlerin işleyişi veya insanlar arası ilişkiler sırasında tüm gayretlere rağmen sorunlar, aksaklıklar, kırılganlıklar meydana gelebilir. Bu zayıf noktadan sonra yapılacak fazla bir şey ve alınacak yeni bir tedbir yoktur.

(4) Bastır paraları Leyla’ya, bir daha mı geleceğiz dünyaya… Aslı; “Bas bas paraları Leylâ’ya, bi daha mı gelicez dünyaya” şeklinde olan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; İlhan Behlül PEKTAŞ’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait olup eser Kürdîlihicazkâr Makamındadır.

(5) Hilkat Garibesi; Acayip, garip, tuhaf şey. Bedeninde doğuştan normal olmayan gariplikler bulunan.

(6) Ucube; Şaşılacak derecede çirkin olan, çok acayip şey. Yapısı, kendi türünden canlılara benzemeyen canlı, şey.

(7) Çaçaron; İtalyancadan dilimize yerleşmiş karşısındakini susturacak biçimde, çok konuşan, çenesi kuvvetli, geveze” anlamındadır.

(8) Fondip; Bardaktaki tüm içeceği bir kerede içmek.

(9) Hac; Müslüman olmak, akıl baliğ olmak, hür olmak şartlarının yanında diğer birisi de; nafakadan fazla olarak, hacca götürüp getirecek ve evdekilere yetecek kadar parası olmak şeklinde yapılan farz.

Zekât; İslam’da, İslam’ın beş şartından biri olan, Müslüman zengin olanların sahip olunan mal ve paralarının kırkta birinin (Yüzde iki buçuğunun) her yıl fakirlere sadaka olarak dağıtılması.

Kelime-i Şahadet; Eşhedü ella ilâhe illallah ve Eşhedü enne muhammeden abdühü ve resulüh. Şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur. Şahitlik ederim ki; Hazreti Muhammed (SAV) Allah’ın kulu ve elçisidir. Kelime-i Şehadet ile Kelime-i tevhid çok zaman karıştırılmaktadır. Kelime-i Tevhid La ilahe illallah muhammedür resulallah. Allah’tan başka ilâh yoktur, Hazreti Muhammed (SAV) Allah’ın elçisidir.

(10) Kâfir; Tanrı’nın varlığına inanmayan, Tanrıtanımaz, dinsiz, inançsız, ülkemizde genellikle Hristiyanlara halkın verdiği ad.

(11) Mümin; İnançlı, inanan, iman eden.

Müslüman; İslâm dininden olan, İslamiyet’i benimsemiş, İslam kurallarına bağlı görünen, dinine bağlı kişi.

(12) Anasının Gözü; Düzene düşkün, düzenleyici, dalavereci, açıkgöz, hileci, çıkarcı.

(13) Meret; Hoşlanılmayan, sıkıntı veren şey.

(14) Modern; Çağa uygun, çağcıl, asri.

(15) Dekolte; Kadın kıyafetlerinde kısmen açıkta bırakan giyim. Boyun, omuz, göğüs ve sırtın bir bölümünü açıkta bırakan kadın giysisi. Açık, örtüsüz, çıplak.

(16) İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.

(17) Azat Etmek; Serbest bırakmak, salıvermek, özgürlüğünü geri vermek.

(18) Nezaret Etmek; Denetlemek, bakmak.

(19) Hava Cıva; Değer ve önemi olmayan, boş şey.

(20) Damızlık; Aslında Sadece döl almak amacıyla yetiştirilen iyi nitelikli hayvan, bitki. Ancak öyküdeki anlamı; kadının sadece çocuk sahibi olmak için kullandığı adam (Affedersiniz).

(21) Muhteris; Aşırı tutkuları olan. Hırslı. İhtiraslı.

(22) Avene; Kötü bir işi birlikte yapanlar, kötü bir eylemde birbirine yardım edenler, kafadarlar, yardakçılar.

(23) Pılı-Pırtı; Eski eşya. Bir yerlerden gelirken atılan, ya da bir yerlere giderken alınan ufak tefek şeyler.

(24) Benim huzuruma ne ile gelirseniz gelin affederim, ancak kul hakkı ile gelmeyin. Ünlü Tefsirci Süleyman ATEŞ’e göre Kur’an’da böyle bir ayet yoktur. Kur’an’ a izafe edilerek, ya da hadis olarak söylenmiş bir söz.

(25) KARATEKİN, Erol. 1986 Yılı. “SEN MİSİN?” Dizeleri.

(26) Feveran; Birdenbire öfkelenme, fışkırış, kaynayış.

(27) Risk; Bir zarara uğrama tehlikesi, zarar görme olasılığı. Bir tehlikenin gerçekleşme olasılığı ile gerçekleşmesi halinde sonucun şiddetinin ele alınması.

(28) Estağfurullah; Asıl anlamı; Arapça; “Tanrıdan bağışlama dilerim” şeklindedir. Ancak Türkçemizde kendisine olumsuzluk bir nitelik yakıştıran kimseye “Hiç de öyle değil!” anlamında nezaket, bazen de alay sözü .  Bunun tersi övülen veya teşekkür edilen kimsenin söylediği incelik ve alçakgönüllülük sözü. Ayrıca karşısındakinin kendinden beklediği işi, kendisi için yük saymayan kimse tarafından söylenen “Teşekküre değmez! Bir şey değil! Rica ederim!” şeklinde nezaket sözü.

(29) Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.

(30) İzbandut (Izbandut); Görünüşü ve davranışlarıyla korku veren, iri yarı, pehlivan yapılı, zalim tipli (adam).

(31) Salâvatlamak; Uğurlamak. “Güle güle” demek. Mezarına teslim etmek.