Yazın en sıcak, en bunaltıcı gecelerinden biriydi. İddia edebilirim ki karım da, ben de ilk kez yaşamaya başlamıştık böylesine bir yaz mevsimini. Ve de yaşıyorduk da böylesine bir yaz gecesini.
Eeee! Çeşitli vesilelerle(1) çevremizde bizi koruyan ozon tabakasının(2) canına okuyunca sonuçta olacağı buydu. Daha başka ne bekleyebilirdi ki insan?
“Sıcaktan bunaldım, üstelik yüklüyüm de, biliyorsun bebişimiz(3) olacak. Uyumağa çalışırken sağa-sola çok dönüyorum, kıpır-kıpır. Sen de nöbetten yeni geldin, dinlenmeye ihtiyacın var. Dinlenmelisin. Dinlenesin ki görevini tam yapıp maaşını hak edip evimizin ihtiyaçlarını helâl paralarla karşılayabilesin!”
Sesini kısıp durdu bir süre henüz altı aylık evli olduğum karım. “Karım” sözünün önüne ekleyebileceğim; “Tatlım, Kıymetlim, Canım, Tek aşkım, İlk göz ağrım, Gönlümün sultanı” gibi sözler yavan kalırdı, tarif edemeyeceğim.
Desem ki; “Ben Selen için gelmişim dünyaya”, ya da “Yaratılışım tek sebebi Selen’imin olması” gerçekten yanlış olmaz gibime geliyordu benim için. Selen karımın adı idi, talihsiz diyebileceğim bir ailenin üçüncü kızı.
Yeri gelmişken talihsizliğini anlatıvereyim bir çırpıda Selen’in ailesinin;
İlk ablası Zübeyde ki; bu aynı zamanda büyük büyük anneannesinin de ismiymiş, köy geleneği öyle isimlendirmişler rahmetli ablasını. Köydeki Koca Çaydan yüzyılın başında bir gelen tufan(4) ve koca sel alıp götürmüştü onu.
Cenazesine günler, günlerce sonra ulaşmışlardı, tarif edilemeyecek şekilde.
“Allah verdi, Allah aldı!” diyememişler, kahırlanmışlar karı-koca. O zamanlar ekmek aslanın ağzında değilmişti, devlet işi değilse de yapacak çok iş varmış, eğer çalışmak niyetin varsa.
“Şehre göçelim, bu acıyla burada yaşamamız imkânsız!” deyip yükte hafif, pahada ağır, ama gerçek ki tası-tarağı toplayıp gelmişlerdi şehre. Atalardan destek, biraz da kenardan-köşeden birikmişlere, evlâdiyelik(5) altınları da katarak şimdiki oturdukları gecekonduyu sahiplenmişlerdi, tam benim rahmetli annemin ve rahmetli babamın oturduğu, daha sonra asfalt yola giden evimizin karşısındaki.
Hatırlamıyorum, ya o sıralar ben yeni doğmuştum, ya da aklımın ermediği oldukça küçük yaşlardaydım.
Selen’in babası amca çalışmış, çabalamış, ne iş bulduysa… Köye gidip iradı da el-elden halletmeğe çalışmış, yarıcıyla, ektirmiş, biçtirmiş tapulu tarlalarını, elden çıkarmadan.
Sonra arka arkaya kızları olmuş. “Sel canını aldı ilk kızımızın” dercesine ve anısını yaşatmak dileğiyle ilk kızlarına Selcan adını vermişler. Karımın ablasına yani. Sonra karım Selen doğmuş. Ona da aynı duygularla “Sel” ile başlayan bu ismi vermişler.
Doğduk-büyüdük, birbirimizi gördük, sıra harici de olsak, belki de ölesiye sevdik birbirimizi ve geçen zamanda evlendik Selen’le ve babamdan kalıp da yola giden gecekonduya devlet ne verdiyse ona katkı yaparak aldığım bu evimize yerleştik…
Galiba derin bir nefes almak istedi karım, ya da toparlamak istedi zihnini, ya da ben öyle düşündüm.
“Allah muhafaza(6)! Her ne kadar benden özellikle saklasan, saklamağa çalışsan da bazen operasyonlara(7) katıldığını bilmiyor değilim. Allah seni başımızdan eksik etmesin. Yoksa ben ve yolda olan bebişimiz ne yaparız sensiz?”
Elimden tutup yatağımıza götürüp yatırdı, bir çocuk gibi üstümü örtüp öptükten sonra;
“Sen rahatça istirahat et, dinlen! Ben de salondaki kanepede yayıla-yayıla, sağa-sola dönerek seni rahatsız etme huzursuzluğunu yaşamadan uyumağa çalışayım. Olur mu evimin direği sevgilim?”
“Sen gene de seni koruyacak bir şeyleri üstüne örtmek için almayı unutma lütfen!”
“Olur, merak etme!”
Dalmışım hemen, yorgunluktan olsa gerek. Sonra bir ses böldü uykumu;
“Geceleyin bir ses böler uykumu / İçim ürpermeyle dolar; Nerdesin?(8)”
Elimle araştırdım sağ yanımı karım yoktu, unutmuşum ayrı yattığımızı. “Tuvalete gitti herhalde!” diye düşünürken, cılız da olsa bir fener ışığında fısıltılar duydum;
“Kadının kocasının nöbette olduğundan kesin eminsin, değil mi?”
“Tamam, dedik sana yav! Kadın salonda nasl’osa! Gürültü yapmadan odalara geç, n’olur-n’olmaz lâmbaları yakma, fenerin ışığıyla idare etmeğe çalış! Ben de bu tarafları kurcalayıp araştırayım. Artık kısmetimizde ne varsa!”
Sesleri duyunca ister-istemez elimi yastığımın altına uzatıp silâhımın emniyetini açtım. Sonra kuralları hatırladım. Beylik tabancamı kullanmaya kalkışmak benim için çözüm değildi. Gene de;
“Gelin, ben sizin kısmetinizi göstereceğim birazdan!” diyerek ellerimi yorganın üstünde herhangi bir müdahaleye karşı hazır tutup uyuma taklidi yapmağa çalıştım, gözlerim yarı yarıya kapalı.
Biri geldi odaya, yatakta nefes aldığımı görünce bütün gücüyle yüklendi boğazıma. Hazırlıklıydım, ellerini tutmaya çalışırken, belindeki sertlik çekti dikkatimi.
“İnşallah düşündüğümdür” diye geçirdim aklımdan, boğazımı sıkma çabasındaki ellerinden kurtulmaya çalışmayı bırakıp. Çünkü güçlüydü, ama ben de ne de olsa bu konuların eğitimini almıştım bir polis olarak.
Sağ elimi sertliğe doğru uzattım, o bir tabancaydı, boğulmama çeyrek kala, emniyetini açıp bir el ateş ettim. Bir “Pat!” sesi yetmişti. O can çekişirken ikinci hırsız için acele kalktım yatağımdan.
İkincisi mutfak penceresi açmış, korku belâsına üçüncü katta olmasını umursamazcasına, bırakmıştı kendini boşluğa.
Kaba bir “Tan” diye ses duydum. Yetişip pencereden baktığımda gamalı haç şeklinde el ve ayakları dağılmış, kafasından sızan kan yol bularak sokağın yağmur ızgarasına ulaşma çabasındaydı.
Karımın odasına döndüm. Gördüğüm manzara felâketim oldu. Aklıma bile gelmeyecek bir çileyi yaşadım anında. Hırsızlar, boynundan, kollarından alacaklarını almışlar, ne kötülüğünü görmüşlerdi ki karımın, hayatımın tek tacını boğarak öldürmüşlerdi.
Vücudu henüz sıcacıktı, gözleri korkudan, meraktan açıktı, nefes almıyor, alamıyordu.
Kararmıştı hayatım. Bilinçsizdim, kanepenin yanına yere diz çökmüş, karımın elini okşamağa çalışıyor, ağlayamıyordum.
Donmuştum, yaşam belirtilerim benim de yoktu gibime geliyordu.
Aradan geçen zamanda kapımın zili çalınca aklım başıma geldi. Komşulardı gelenler, hem tüm daireler, hem çoluk-çocuk, hepsi;
“Ne oldu?” sorusuna karşı;
“Polis ve ambulans çağırın!” dedim, gecenin sabaha ulaşma gayretinde, o kadar.
İçeri girip odaları dolaşan 3 numaralı dairenin sahibi Ramazan bey, elini yanağına dayamış, kafasını sallıyordu. Fısıldayarak söyledikleri çalındı kulağıma;
“Yatağı kan gölü. Biri yatağında ölmüş. Öteki de betonun üstüne düşünce ölmüş. Ve en acısı da karısı kanepe üstünde öldürülmüş, saçı bile dağılmamış, demek ki direnememiş garibim.”
Önce polisler, sonra savcı ve çok daha sonra da, ambulanslar gelmişti. Artık onlara “Cenaze Arabası” demek daha yakışık olacaktı.
Sabah olmuş, öğlenin güneşi yükselmeğe başlamıştı.
Savcı; “Gerek yok!” demişti beni tutuklamak çabasında olan meslektaşlarıma. Yasalar, yatak odasına girenin kendi silâhı ile öldürülmesine; “Nefsi Müdafaa(9)” diyordu çünkü. Öteki ise kendi çabası ile ve belki de korkudan ölmüştü, düşmeden evvel.
Polisler, savcının kontrol ve izninden sonra camdan atlayarak ölenin cebindeki ziynetleri bana vermişlerdi, ne işe yarayacaktıysa? Büfenin gözlerinden birine koydum onları, sanki incitmekten çekiniyormuşum gibi.
Hepsini morga götürmüşler ve otopsiyi kesinleştirmişlerdi. Karım nefes alamamaktan, birinci hırsız kan kaybından, ötekisi ise yere beyin üstü çakıldığından beyin kanamasından ölmüşlerdi. Ve maalesef hüzünle geçen zaman, hiçbirinin organını; organ nakli olmasını gerektirecek imkânı sağlayamamıştı.
Komşular destek olmuşlardı bana, yatak odasını temizlemişler, yatağı-yorganı-çarşafları-yastıkları yıkamışlardı. Ne yararı vardı ki? Hepsini bir eskiciye bedelsiz olarak verdim. Çünkü artık öyle bir otağa(10) ihtiyacım yoktu.
Ölümün akla gelemeyeceği yaşlardaydık, karımla. Ama televizyonda seyrettiği bir filmden etkilenmişti karım ve demişti ki;
“Çocuğumuzu doğururken bir aksilik olur da sana ‘Anne mi-bebek mi?’ diye bir tercih sorarlarsa bebeği tercih et lütfen, eğer bebeğimi doğururken ölürsem, çocuğumuzu üvey anneye teslim etme, ablam-annem baksınlar!” demiş ve devam etmişti;
“Sen de evlen Selçuk, yalnız kalma!”
“Sus! Ağzından yel alsın böyle şeyleri!” dediğimde de;
“Beni tertemiz, piri pak yıkasın büyükannem aslımızın yaşadığı köyümüzün teneşirinde(11). Ve köyde daha büyümeden dünyaya veda eden ilk ve en büyük Zübeyde ablamın mezarına sen indir beni, ‘Nikâhtan düştü, namahrem(12) oldu!’ denilse de. Son defa kucakla ve kokla beni!”
Nereden bilmişti kısa zaman içinde beni bırakıp gideceğini? Çoğu; böyle bir olgu için “Malûm olmuş” derlerdi insanların. Malûm olduğundan mıdır ki evlendiklerinden beri ilk defa ayrı ve yalnız yatmak istemişti ki karısı?
Karımın istedikleri oldu, istediği gibi, hem aynen. İlk defa mezara indirirken, daha sonra toprağını atarken ve en sonunda su dökerken toprağına, kendimi tutamamıştım, toprağından ayrılırken kendimde değildim, gözyaşlarım bile özlemi hissedip kurumuştu.
O andan hatırımda kalan tek şey, karımın ablası Selcan’ın gözyaşlarıma ortak olmak çabasıydı. Sarılmamış, elini uzatmamış, sadece uzaktan uzağa, ama oldukça yakın; “Başımız sağ olsun!” demişti.
Gerçek de o değil miydi? Acıyı hisseden yalnızca ben değildim ki! Ana-baba da gayet tabii hissedeceklerdi, ablasının da aynı acıyı hissetmesinden daha doğal ne olabilirdi ki?
O ana kadar suskun duran, cenazenin defnedilmesine kadar hiçbir şekilde hareket etmeyen, köye kadar gelen meslektaşlarım, koluma girmişler; “Başın sağ olsun!” demişlerdi.
Onlar yasaları bildiklerinden sadece amme davası(13) ile sonucun alınacağını biliyorlardı, ama üstün bir sevgiye dayalı birlikteliğin yalnızlığını tahmin bile edemiyorlardı.
Kendimi kapıp-koyuvermiştim artık. Ne susuzluk duyuyor, ne acıkıyordum. Bazen iyice bunaldığımda, Agop’un bir yerlerden çalıp levhalandırdığı(14) “Agora Meyhanesinde” kendime gelmeye çalışıyordum.
Rakıyı su yerine, soda ile içiyordum, her ne kadar yan masadakiler; “Rakıyı piç ediyor!” deseler de bu düzen, sanki kendimi kendime daha çabuk getiriyor gibiydi. Allah’a isyan mı? Asla! Belki kadere, diyebilirdim…
Yalnızlığıma alışmağa çalışırken evimin yalnızlık düzeninde fark edilecek değişiklikler, düzenlemeler görüyordum. Evim silinip-süpürülüyor, çamaşırlarım yıkanıyor, ütüleniyor, buzdolabıma çeşitli yemekler konuyor, yiyemezsem eskileri götürülüp yenileri konuyordu.
İçtiğim poşet çaydı, neskafe idi, hem nadiren. İkisi de galiba bitmek üzereydi, alınmış, yerlerine yenileri bile konulmuştu.
Kimdi gelip giden anlamıyordum, evimin anahtarı başka kimde olabilirdi ki? Boş verdim! Mademki birileri vardı, varsın olsundu o birileri.
Hayatı kendime zindan ettiğimde, o birilerinin bana katkıda bulunmasını neden reddedeydim ki? Bazı şeyler inceldiği yerden kopardı(15) ki, inceldiği yerden de kopacaktı bir gün ve koptu da, tahminen.
Sevdiğimi kaybettiğimden beri aradan ne kadar geçmişti? Tam kırk gün. Bir telefon geldi;
“Enişte” dedi bir ses. “Bu gün kardeşimin kırkı. Mevlit okutmamamız gerek. Sizin evde mi olsun, bizim evde mi olsun?”
Bu baldızım Selcan’ın sesi idi.
“Benim evimde olsun. Sen organize edebilir misin? Ben de yetişirim son dualarına da olsa.”
“Yetişmesen de olur. Biz karılar bizim evimizde aramızda okuyacağız, dert etme!”
“O zaman her şeyi organize et ve ‘Enişte şu kadar borcun var!’ de!”
“O; senin karın olduğu kadar, benim de kardeşim, senin aklın yerinde mi?…”
Bir süre ne demek istediğinin düşüncesinde kaldığını düşündüm. Ve söyledi söylemek istediğini;
“Selçuk?”
Bu güne kadar bir tek defa bile “Enişte” dışında bir söz etmeyen baldızım ilk defa enişte yerine ismimi söylemişti.
Ne demişti bir büyük: “Kim bir şeyi çok severse onu çok anar(16)”
Mevlidin sonunda o mu beni beklemişti elindeki mevlit lokumunu vermek için, yoksa ben uzun otururken onun kapıyı çalmasıyla mı karşılamıştım onu? Hatırlayamıyorum. Ama hatırladığım çok önemli bir şeyler var, o andan.
“Hayatı kendine zindan ediyorsun Selçuk! ‘Ölenle ölünmez!’ demiş atalarımız. Kendine gel, hayata tutunmaya, etrafındaki güzellikleri görmeğe çalış!”
Vermek istediği mesaja yönelmek üzereydi, hissediyordum. Ağzımdan;
“Ev bomboş!” sözlerimden başka bir söz dökülmedi.
“Henüz kırk gün oldu, biz de alışamadık senin gibi oluşan boşluğa. Üstelik bu, ablamdan sonra, hiç aklımızda yokken yaşadığımız ikinci felâket, handikap(17) ne dersen o işte. Seni anlamam mümkün değil, ama anlamaya çalışıyorum, anlamaya çalışacağım!”
Enişteden sonra Selçuk diyerek yakınlaşmasını sorgulamalıydım;
“O halde isteğin ne, söylemek istediğini hemen söyle, anlaşalım!”
“Evlen benimle, sevmesen de. Sana bakayım, evine bakayım, istersen sana çocuk da vereyim, kardeşim gibi. Yeter ki düşün!”
Durakladı bir süre ve devam etmek kaygısızlığını yok etmek istercesine;
“Aslında seni ilk gören bendim. İlk isteyen de. Ama kardeşim de, sen de birbirinizi sevdiniz, istediniz. O halde benim susmam ve kalbimi mühürlemem gerekti. Senden başka kimseyi sevebileceğimi, kimseye yâr olacağımı düşünemiyordum. Ömür boyu susacaktım. Keşke ben susmaya devam etseydim de, kardeşim yaşasaydı. Ama umut etmem de çok mu bencilliktir ki, Selçuk söyle?”
“Ben bütün sevgimi Selen’e vermiştim, o da aldı götürdü hepsini, sevgisizim ben!”
“Olsun. Ben ikimize de yetecek kadar seviyorum ve seveceğim seni, sen sevmesen de olur beni.”
“Çok erken değil mi? Daha bugün kırk mevlidini okuttun!”
“Hayır, sadece sana beni anlatmak istedim. Kardeşimin seneyi devriye mevlidini okutuncaya kadar da bekleyeceğim seni. Ne göreceğim, ne görüşeceğiz! Bugünkü konuşmamızla ilgili tek kelime bile duymayacaksın benden bu bir yıllık süre içinde. Mümkün olduğu kadar evini temizleyip yemeklerini yapmağa senin olmadığın zamanlara rastlatacağım. Senin ve kardeşimin kokuları olan bu evi kendi kendimle paylaşmayı seviyorum. Lütfen bunu benden esirgeme ve sana hiç olmazsa bu konuda yardımcı olmamı geri çevirme!”
“Peki! Peki demekten başka da çarem yok galiba!”
“Zorlama kendini, istemezsen, çekilirim tüm yaşantından, hatta düşüncelerinden bile, keza evinden-barkından da, ama benim bana ait olan düşüncelerimi, duygularımı engellemeye çalışma, sakın!”
“Peki Selcan, verdiğin bir yıllık süreyi kendime en uygun şekilde değerlendirmeye çalışacağım. Tek bir söz söylememe izin verecek misin, gitmeden evvel?
“Tabii olur! Hem neden olmasın ki?”
“Seni yıllardır tanımamışım. Açık sözlü olduğunu ve…”
Neden duraklamak gereğini istediğimi kendim kendime bile anlatmaktan acizdim;
“Ve?”
“Bu cümlemi izninle bir yıl sonra tamamlamak istiyorum, belki o zaman başka şeyler de söylemeğe çalışırım. Sen gene ben yokken evime gel-git, evime elinin değdiğini ben de hissedeyim, belki Selen de senin davranışlarından memnun olur, kim bilir?”
“Peki, kardeşimin ölüm yıldönümü mevlidine kadar Allahaısmarladık ve her şey gönlünce olsun Selçuk!”
“Her şeyin senin gönlünce olmasını ben de diliyorum sevgili Selcan!”
Bir yıl denilen süre ne kadardı ki? İnsan acılarını unutuyor mu? Hayır! Yaşadıklarını? Hayır! Adliye Arşivinde geri hizmete alınmıştım, yaşadıklarım nedeniyle. Artık mesaim 09.00-18.00 arası idi ve düşünecek o kadar çok vaktim vardı ki.
Hatta bazen bir yılın uzun olduğunu bile düşünmüyor değildim. Açılan bir eli boş çevirmemek mi? Haydi canım sen de!
Erkek milleti değil mi? Daha mezarlıktan dönerken, şapkayı eğmek, cenazeye gelen kırmızı entarili genç bayanın kim olduğunu merak etmek, hep erkeklerin düşüncesindeydi. Yas mı tutarlardı ki? Oysa “Kara koyun etli olur, kavurması tatlı olur, yâr üstüne yâr seven, ölmez ama dertli olur!(18)” diye Anadolu Türküsünü yakan, boşuna mı yakmıştı ki o türküyü?
Ve ben daha karımın kokusunu henüz evimde solurken, onun burnu bile düşmeden, etleri çürümeğe, kemiklerinden sıyrılmağa bile başlamadan onun ablasını özlemekle vefasızlığın daniskasını(19) göstermiş olmuyor muydum?
Ona söylemekten sakındıklarımı kendi kendime söyler, hatta onun için hamamda sesinin güzel olduğunu sanarak şarkı söyleyenler gibi, binanın en alt katında yer alan boş arşiv rafları, sıraları arasında onun özlemiyle şarkı söyler olmuştum. Kendi başıma buyruktum çünkü. Selcan için şiirler bile dizmek geçmişti de aklımdan, şiirlerde neler yazacağımı kendime bile anlatamamıştım!
Selcan lise mezunu olmasına rağmen çalışıyordu bir yerlerde. Tuhaftır ki ne nerede çalıştığını, ne de ne iş yaptığını bilmiyordum. Ve yine ikinci bir kere tuhaftır ki, ne zamanlar evime gelip evimi silip-süpürüp yemeklerimi yapıp buzdolabına yerleştiriyordu, onu da bilmiyordum.
Haydi, yemekleri evinde yapıp da getiriyor deseydim ki, mümkün değildi, çünkü yıkanmış bardak-çanak-tabak vesaireyi görüyordum, o halde ayırdığı zamanları bilmem asla mümkün değildi. Hem de benim evde olmadığım zamanları…
Ne yapardım bilmem ki, çalıştığı yeri öğrenseydim? Bir mesai sonunda kapısına, ya da yolunun üstüne dikilip “Ben geldim!” ya da “Ben buradayım!” mı derdim? Ya da; “Bir yıl beklemeğe gerek yok, hadi evlenelim!” mi derdim? Bu vakitler benim şiir yazma değil, zırvalama anlarımdı, işte böyle.
Gerçekten arşivde öylesine dolu dolu boş vaktim vardı ki! Bu kadar boş vaktim içinde bilmediğim şeyler de vardı tabii, sonradan öğrendiğim, bir yıl geçtikten sonra, bir yılı geçiremediğim zamanlar içinde. Hadi onu saklamadan hemen söyleyeyim. Selcan; bilmem ne Sulh Hukuk Kaleminde Sekreterlik yapıyormuş, aynı büyük binada hem de ve beni her gün kesintisiz olarak her gün bulunduğu katın penceresinden, omuzlarım çökük olarak gelişimi görüyormuş. Sonradan kendi söyledi bunu, yani bir yılın sonunda.
Atalarımızın dediği gibi; “Sayılı gün çabuk geçermiş!” ya hani, söyleyeceklerimi uzatmadan bir yılın geçtiğini söyleyeyim neyse. Selcan telefon etti;
“Selçuk…” Bir süre sözlerini dinlendirdikten sonra;
“Yoksa ‘Enişte’ dememi mi istersin, eskiden olduğu gibi?”
“Selçuk demek çok mu zoruna gidiyor?”
“Yoo! Senin tercihini öğrenmem önemliydi, çünkü ben zaten kendimi bildim bileli sensizliği yaşadım hep!”
“Peki, bir yıl geçti değil mi? Yarın karımın ölüm yıldönümü.”
“Evet, bunu biliyorsun zaten sen. Mevlidi annem babam da istediği için yarın cumartesi camide, ikindi ile akşam arası okutalım diyoruz. Bu bir…”
“İyi olur tüm sevenlerinin, tüm sevdiklerinin bir arada olması. İkincisi ne?”
“Babam da, annem de özelliği olsun istediler bu günün, ben de katıldım sonra onlara. Sanırım sen de ‘Hayır!’ demezsin. ‘Erkeklere takke, tespih, kadınlara başörtüsü, seccade hediye edelim mevlit şekeri yerine’ dediler. Ramazan da gelmek üzere, sadece o gün değil her zaman anarlar kardeşim Selen’i. Sence de uygun mu?”
“Nasıl ‘Hayır!’ derim ki? Ek bir şartla, tüm giderleri ben karşılayacağım. ‘Olmaz!’ derseniz, ben de; ‘Rızam yok!’ derim! Bu kadar hakkım var, değil mi?”
“Baskı yapmasan olmaz mıydı?”
“Olmazdı! Hem baskı yapacağım bir konu daha var!”
“Nedir?”
“Şimdi değil, sonra!”
“Ufak bir ipucu?”
“a” harfini uzatarak yok etmeğe çalıştı merakımı;
“Sonra?”
Mevlit okundu, boş gezenin boş kalfası olarak ben de yaşadım mevlidini ölen karımın. Erkeklerin takke ve tespihlerini dağıtma görevi benimdi. Kadınlarınki de Selcan’ın. Bir miktarı kaldı elimde. “Mevlit sonunda Selcan’a veririm, o ne yapacağını bilir!” diye düşündüm.
Elimde takke ve tespihlerin olduğu torba, dalgın, özlem dolu, Selen’le beraber yaşadığımız günleri düşünerek evimize geldiğimde ne yapacağım ancak aklıma geldi. Benim dalgınlığımı gören Selcan da arkamdan boş evime gelmişti.
“Bizde bir miktar örtü ve seccade kaldı. Galiba sende de tespih ve takke… Annem ‘Kalanları da köye, akraba, eş ve dostlarımıza gönderelim’ dedi. Sence de uygun mu?”
“Neden uygun olmasın ki?”
Ve Selcan ne zaman ve nasıl can alacağını biliyordu, öldürürcesine sordu;
“Başka söylemek istediğin bir şey yoksa ben annemlere yetişeyim!”
Kısaca;
“Seni istiyorum! Karım ol!” dedim.
“Olur!” dedi uzanıp öperek.
Bir ay ya geçti, ya geçmedi aradan. Selcan’ı istemek mi? Bir başıma “Tak-tak-tak! İyi günler” dileyerek gitmiştim evine. Kamuoyunu oluşturmuştu Selcan, yani anne-babasını. “Verdik-gitti!” dediler.
Selen’den biliyorlardı beni, anne-babamın olmadığını ve ne olup-ne olmadığımı. Karıma Selen’in yüzüğünü verdim, takılarını verdim, ayrıca bir yüzük de aldım ona, beğeneceği gibi tektaş(20). Kendime de bir yüzük aldım, Selen’inkine ek olarak. Benim de, Selcan’ın da ellerimizde çift yüzük vardı.
“Kardeşimin eski de olsa kocasına gelinlikle, âlâyı-vâlâ(21) ile düğün-dernekle varmak istemem, kurallar nikâh diyor, iki şahit ve küçücük bir nikâhla karın olurum senin!” demişti.
Komşumuzun eski model süsü-sekisi olmayan arabasıyla, annesi-babası ve köyden gelen teyzesiyle ulaştık Nikâh Dairesine.
Tam “Evet!” demiş, Nikâh Cüzdanını alarak ayağa kalkmıştık ki, salona pejmürde(22) bir kıyafetle ve acele tavırlarla köyün muhtarı girdi;
“Efendibabanızı kaybettik dün akşam! Bu sabah haberim oldu benim de. Telefonla eve ulaşamadığımız için ben geldim acele, annenizin ricası ile.” dedi.
“Nasıl olur, daha dün akşamüzeri nikâh için konuştuk, sağlıklı ve neşeliydi!”
“Anlatır anneniz, şimdi cenaze için gelip bazı şeyleri yapmanız gerekiyor, hazırsanız ben arabayla geldim, hemen götüreyim sizi…”
“Olur!” demekten başka yapılacak bir şey yoktu. Biz komşumuzun arabasına bindik, ben, Selcan ve teyzesi, anne ve babası da muhtarın arabasına. Şahitleri Nikâh Dairesinde bıraktık mecburen.
Ailenin üstünde karabasanlar dolaşıyordu, ani ölümlerle. Önce abla, sonra karım, şimdi de Efendibaba. Hiç akılda olmayan zamanlarda. Ya “Yeni karımın da başına böyle bir şey gelirse?” diye düşündüm. Herhalde o zaman bana da yaşamak haram olurdu. Çünkü Selen gibi, Selen kadar olmasa da karım Selcan’ı da gerçekten seviyordum.
İnsanlar neden zaaflarını(23) saklamak ihtiyacını duyarlardı ki? Bir ölüm ve saklanamayan düşünceler. Karım ve teyzesi arka kanepede ben, ön kanepedeydim. Muhtarın arabası acele etmiş gitmiş, daha doğrusu uçmuş gitmişti, biz de eski model arabanın gücünün yettiği kadarıyla ulaşmağa çalışıyorduk köye.
Birden eski arabanın ön kapağı; yani kaputu açıldı. Önümüzü göremez durumdaydık, trafik yoğun, yol gidiş-gelişti ve bir kaza olması neredeyse mukadderdi(24). Ama komşumuzun gözü açıktı, dirseğiyle camı kırıp, kafasını uzatarak kullanmaya devam etti, süratini gittikçe azaltarak ve durdu.
Kaputu kapattı ve devam ettik yeniden. Bu, “Acaba Tanrı’nın ailenin kötü kaderi olarak Selcan’ı ve dolaysıyla beni de almak arzusunun bir göstergesi miydi?” diye düşündüm. Selcan’a döndüm. O acı ve telâş içinde yarım ağızla da olsa gülümsemesinden hoşnut kaldım.
Köye gittiğimizde annesi anlattı. Akşam bizim telefonu kapattıktan sonra köydeki damadı gelmiş eve. Hani bizim nikâhımıza katılan Selcan’ın teyzesinin kocası.
“Siz ne hakla torununuzun nikâhı da olsa benim nikâhlı karımı gönderirsiniz oraya?” diyerek bağırmış, çağırmış, kapıyı çarparak gitmiş. Efendibaba susmuş, hanımı susmuş, çarpılan kapının arkasından pencereden bakarak. Oturduğu yerde Efendibabanın gözleri kaymış, başı hafifçe yana karısının omzuna eğilmiş.
“Efendi öyle bakma, korkuyorum, kendine gel” sözleri yavan kalmış. Kalp krizi denilen şey yakalamış bir anda, yere sermiş Efendibabayı yapacak hiçbir şey kalmadan hem de bir anda.
Karımın eniştesi elini başına vurmuş mu; “Ben ne yaptım, neye sebep oldum?” dercesine? Nerde?
Sinirle beklemiş karısının eve gelmesini. Olayı duyduğunda da; “Başınız sağ olsun!” demiş soğukça, yalnızca ve yavanca.
Defnedip döndük evimize. Evimiz bizim otağımız olmadı, günlerce. Sonra bir gün Selcan; “Yas, bize yakışmaz tüm hülyalarımın sahibi kocam!” demişti.
O gün ilk defa uykumuzu paylaştık Selcan’la. Ve onu da gerçekten sevdiğimi bildim, sevdiğime inandım. Bu; dünyaya ikinci kez gelişim olsa gerekti.
Beraberce gidiyorduk işimize, artık kendini benden saklanmasına gerek kalmamıştı sevgili karımın. Asansörün başında uğurluyordum onu, ben de yavaş yavaş iniyordum merdivenlerden. Akşamın olmasını o kadar özlemle bekliyordum ki.
Arşiv artık bana tozlu-kasvetli(25) gelmiyordu. Her gün yeni yeni dosyaların içine giriyor, düzenliyor, istifliyordum onları. Yaşamaya başlamıştım galiba. Ya da bana öyle gelmeye başlamıştı, yeniden alışmaya başladığım yaşam.
Günler geçtikçe içimizde bir heyecan oluştu. Karım ağırlaşıyordu, hem de gün günden daha da ağırlaşıyordu. Bu arada canı dut istiyor, nerede olursa olsun bulup yetiştiriyordum ona. Bazen boza istiyordu, bir başka gün, pekmez, bazen İskender, bazen etli ekmek. Gerçekten isteklerini yerine getirmekten mutlu oluyordum.
Bu arada ultrasonda misafirlerimizin ikiz olduklarını öğrenmekten mutlu olmuştuk. Doktora “Cinslerini söyleme!” dedik, “Sürpriz olsun! Yaşamımıza katılacaklar, mutluluğumuz bir kat daha artacak” demiştik.
Doğum öncesi iznini almıştı karım. Evde kendi kendiyle bazen de annesi, hatta babası ile paylaşıyordu yaşamını.
Bir gün, günün oldukça ilerleyen bir vaktinde sesini duymak istedim karımın. Telefonu çalıyor ama açılmıyordu, olacak gibi değildi, ekranda ismimi görünce daha ilk çalışında açardı hâlbuki. Merak etmiştim. Annesini aradım.
“Bugün sabahtan iyiydi. Öğleden sonra biz evimize geldik! Hayırdır, neden merak ettin ki sen?”
“Siz onu yalnız bırakmayın! Hemen bize gidin! Ben de bir taksiye atlayıp geliyorum. Selcan beni hiç cevapsız bırakmazdı. Merak ettim!”
“Dur oğlum, hemen telâşlanma, biz gideriz hemen, sana da bilgi veririz!”
“Olmaz anne! Geliyorum!”
Eve geldiğimde, ev bomboştu. Salondaki halı üzerinde geniş bir leke vardı. Hemen cepten aradım annemi tekrar;
“Oğlum biz hastanedeyiz. Selcan iyi merak etme!”
Asıl haberi esirgemişlerdi benden. Ya da telâştan akıllarına gelmemiş yahut da ben gelip göreyim istemişlerdi.
Bindiğim taksi durağına geri gitmek üzere dönmekteyken camdan yaptığım “Dur!” işaretini görerek durdu. Aynı taksiyle yetiştim hastaneye;
“İki kızın oldu!” dediler.
Onların birine “Zübeyde” diğerine “Selen” adlarını koydum, hemen o anda.
İlk defa yüzleri güldü anne-baba dediğim insanların.
İki bebeği normal doğumla dünyaya getiren karım yorgundu. Kendine gelince bunu ona da söyleyecektim. Çünkü kader ilk defa karımdan, onun tarafından yana olmuştu…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Öykünün kurgulanmasında bilemediğim konularda Saygıdeğer Eniştem Emekli Hâkim Hüseyin IŞIK’ın, kız kardeşim Emekli Avukat Sunel IŞIK’ın ve Doktor Serdar SEVİK’in verdikleri bilgilerden yararlanılmıştır. Teşekkür ederim.
(**) Zübeyde, Selde kaybolup vefat ettiği için öyküde de belirtildiği gibi “Sel; Can aldı!” anlamında ikinci, üçüncü kızlara Selcan, Selen, olayın kahramanına da Selçuk isimlerinin konması öyküye egemen olmuştur. Efendibaba dediğim anne dedem, gerçekten benzer bir hareket ile yaşamdan anında kopmuştur.
(***) Nisa Suresi 23. Ayete göre; İki kız kardeşi nikâhlamak haramdır. Yani karısı varken baldızını nikâhlayamaz. Ancak karısının ölmesi ya da boşanması halinde bu yasak kalkar ve evlenebilir. İddet müddeti denen zaman karı ölmüşse beklenmez, boşanmışlarsa beklenmelidir.
İddet Müddeti; Medeni Kanuna göre boşanan bir kadının tekrar evlenmesi için bekleme süresi olup üç yüz gündür.
(1) Vesile; Sebep, bahane, elverişli durum, fırsat.
(2) Ozon Tabakası; Ozonosfer. Dünyanın yüzeyinden 30 Km. yukarıda bulunan Güneş’ten gelen mor ötesi ışınların dünyaya erişmesini ve doğaya zarar vermesini önleyen gaz tabakası
(3) Bebiş; “Bebek” anlamında kullanılan bir sevgi sözü.
(4) Tufan; Çok şiddetli yağmur ya da çok şiddetli yoğun bir şey.
(5) Evlâdiyelik; Çok dayanıklı, çok sağlam. Uzun süre elde bulundurulması halinde bile hasar görmeyecek.
(6) Allah Muhafaza; Allah korusun!
(7) Operasyon; Elde edilecek sonuç için alınan önlem ve yürütülen işlerin tümü.
(8) Geceleyin bir ses böler uykumu, İçim ürpermeyle dolar; Nerdesin, arıyorum yıllar var ki ben onu, Âşıkıyım beni çağıran bu sesin. “NERDESİN?” Ahmet Kutsi TECER Şiir Suat SAYIN tarafından Nihavent Makamında bestelenmiştir.
(9) Nefsi Müdafaa; Nefis müdafaası. Kendini, öz benliğini koruma.
(10) Otağ; Büyük süslü ve gösterişli çadır. Yaşanan yer.
(11) Teneşir; Üzerinde ölü yıkanılan ayaklı tahta, kerevet, salacak.
(12) Namahrem; Yabancı, el. İslâm hukukuna göre evlenmelerinde sakınca olmayan anlamında olmakla beraber kendisinden kaçınılması gerekenler, mekruh hatta günah sayılma durumu.
(13) Amme Davası; Suç işlediği sanılan kişinin ceza yargı makamları önünde kovuşturulmasını sağlamak üzere Ceza Mahkemelerini Kanunun 147. Maddesine göre Kamu adına Cumhuriyet Savcısının açtığı dava.
(14) 14Levhalanmak; Türkçemizde böyle bir söz yok. Öyküde bir yerlerden (ç)alınarak, levha ya da tabela olarak asılmış, anlamını yüklemek istedim.
(15) İnceldiği Yerden Kopsun; Ya Herrü, Ya Merrü ya da genelde “Ya herro, ya merro” şeklinde de kullanılan bu deyim, “Her şey olacağına varır, ne olursa olsun, sonucuna katlanılacak bir olgu, yapılması gerekenler yapıldıktan sonra sonucun beklenmesi denilebilecek bir deyimdir.
(16) Kim bir şeyi çok severse onu çok anar Rabia-el-ADEVİYYE
(17) Handikap: İngilizce engel anlamındaki “handicup” kelimesinden gelmekte olup durumun elverişsiz olması, engel anlamında kullanılmaktadır.
(18) Kara koyun etli olur, kavurması tatlı olur, yâr üstüne yâr seven, ölmez ama dertli olur! “Hoyda yârim” nakaratı ile ünlenen türkü.
(19) Daniska; En güzel, en iyi.
(20) Tektaş Yüzük; Aşkın ve bağlılığın simgesi ve kalbe giden en yakın damar olan sol elin dördüncü parmağına takılan yüzük.
(21) Âlâlı-Vâlâlı (Âlâyı-Vâlâlı, Âlâyı-Vâlâ ile) ; Her şeyiyle mükemmel, dört-dörtlük.
(22) Pejmürde; Eski püskü yırtıklı, üstü başı dağınık, perişan. Yırtık pırtık.
(23) Zaaf; Düşkünlük, dayanamama, istenç zayıflığı.
(24) Mukadder; Yazgıda var ve ilgili olan, alında yazılı olan (alınyazısı), ilâhi takdir, kader.
(25) Kasvetli; İçe sıkıntı veren, içi daraltan, sıkıntılı.