“Ellerim kirli hayatım, telefona sen bakabilir misin lütfen?”
Çalan telefonu cevaplaması için gazete okuyan eşine ricasıydı bu, genç kadının.
“Uf ya Halide! Gene seni arıyordur arkadaşların, ya dernekten, ya okuldan, ya da hayır kurumundan. İşim yok; “Dedim ki, dedim ki” demelerini dinle, sonra sana naklet, ‘Keşke’ ve sitemlerle dolu cümlelerin, bitip tükenmeyen ev işlerin bir tatil günü şöyle oturup baş başa televizyon seyredemedik, gazete okuyamadık. Tüm işlerini benim evde olduğum günlere sıkıştırıyorsun ya, illet oluyorum desem yeri.”
“Sen de öğretmensin, ben de öğretmenim. Okul, dersler, ödevler, sınavlar… Ne zaman yapacağım ev işlerini? Hani şöyle ucundan, kenarından ben de tutayım desen, gam yemeyeceğim. Bir de şikâyet ediyorsun. Zamanım oluyor da sensiz mi geçiriyorum ki?”
Telefon ısrarla çalmaya devam ediyordu. Belli ki, mutlaka evde olduklarını bilen biri idi arayan.
“Önemli olabilir, şikâyeti bırak da bakıver, n’olur?”
Telefonu açtı Haldun:
“Alo?” der demez karşı taraf yaylım ateşi gibi sıralamağa başladı sözlerini:
“Merhaba yakışıklı! Yalnız mısın, yoksa karın evde mi? Önemi yok ama. Sen neymişsin be arkadaş? Akşam düzdüğün şiirler, o güzel sözler… Sarhoşken çok tatlı olduğunu söyledi mi sana karın hiç? Ama alkışlamam lâzım seni, o kadar pas ver…”
“Pardon efendim? Nereyi aramıştınız? Bir yanlışlık olmasın?”
“Haldun beni tanımadın mı yoksa? Telefon numaranı kafadan uydurmadım ya sen verdin, hatırlamıyor musun yoksa?”
“…”
“Hu? Hu? Orada mısın? Sesim gelmiyor mu? Kapatıp tekrar mı açayım?”
Anlayamamıştı genç adam. Mazbut(1), kendi halinde yaşayan, kimseye elleşmeyen, karısının aşırı kıskançlığı nedeniyle, evden-okuluna, okulundan-evine, kafası eğik gidip-gelen adam ne haltlar karıştırmıştı, bir arkadaş toplantısının içkili sonunda? Çekindi eşinden;
“Yanlış numara!” deyip kapattı telefonu.
Ahret sualleri(2) tükenmezdi ki!
“Kimmiş?” dedi eşi.
“Yanlış numaraymış!” diye yalan söylerken yeniden çalmaya başlamıştı telefon. Telâşla açtı yeniden, “Alo!” demeden. Karşısındaki ses yeniden başladı yaylım ateşine ve hemen ilk sözü;
“Karına söylerim bak, bir daha telefonu yüzüme kapatırsan. Nasıl olsa bir gün de o açar telefonu değil mi? Anlaştık mı?”
Belli belirsiz bir; “Hı!?” diye hırladı genç adam, sinirle, pişmanlıkla, ne yaptığının bilincinde olmaksızın.
“Dün akşam gerçekten harikaya yakın çekingendin. O şiirler, o iltifatlar… Karını da öyle mi dize getirdin? Tabii, o zaman böyle devamlı içki huyun, sık sık arkadaş toplantıların yoktu, değil mi?”
Dinliyordu genç adam hem sessizce. Aslında ne yaptığının zerresini hatırlamıyor, hatırlayamıyordu.
Eve gelmiş, eşine; “Seni çok seviyorum!” demiş ve soyunmadan sızmıştı. Hatırladığı bu idi, son olarak…
Ondan öncesinde arkadaşlarıyla vedalaştığı ve otobüsün en arka koltuğunda başkalarını rahatsız etmemek için mentol çiğneyerek eve geldiği hayal-meyal belleğinde yer ediyordu. Telefon eden bayanla ki, ismini bile bilmiyordu, ne zaman, nasıl arkadaşlık yaptığını hatırlamıyordu bile.
“Alo? Daldınız mı? Düşünüyor musunuz? Dinlemiyor musunuz yoksa beni? İsterseniz eşinize verin telefonu ona anlatayım tüm benimle yaşadıklarınızı? İster misiniz?”
“Yoo! Yoo! Hayır!”
Nasıl söylemişti ki, karısı mutfaktan başını uzattı;
“Hayırdır, bir şey mi var?”
Aynı heyecanla, aynı tonda ve aynı kelimelerle cevaplayıp devam etti;
“Yoo! Yoo! Hayır! Arkadaşlar program yapmışlar da…”
Belki ilk yalanıydı eşine karşı. Üstüne üstlük o kılı kırk yaran(3), şüphelenen, kıskançlıklarıyla kendini yıldıran, bıktıran kadın bir yerlere gitmiş, yerine munis(4), kendi halinde, merakı olmayan bir kadın gelmişti sanki.
Karşıdaki ses;
“Karın herhalde sorguladı. Neyse yakışıklı… Ben seni tekrar ararım. Karın evde olmadığı bir zaman, ha? Telefonlara sen bak, devamlı! Ya da ne bileyim, meselâ karın çıkarsa telefona, santral memuru ya da sekreter gibi seni isterim, falanca beyle görüştürmek için. Oldu mu? Siz beni aramayın. Zaten telefon numaramı da vermek istemem. Benim de eşim ve çocuklarım en az sizin eşiniz kadar kıskanç ve meraklılar. Bilmem anlatabildim mi yakışıklı?”
“Teşekkür ederim!” dedi, her nedense telefonu kapatırken.
“Kimmiş?” dedi başını mutfaktan tekrar uzatırken eşi. Yalan söylemesine gerek yoktu. Nasıl olsa karısı ağzından girer, kulağından, ya da burnundan çıkar, ne öğrenmek isterse öğrenirdi, hem de bir çırpıda.
Çünkü ruhunu bilirdi, okul yıllarında ilk el ele tutuştuklarından beri. Bir de bırak yalanı, espri bile yapsa;
“Haldun, gene bıyıkların titriyor, doğru söylemiyorsun galiba!” derdi. Hoş, kendi de devamlı yalan söyleyecek ve yalanlarını aklında devamlı olarak tutacak kadar zeki değildi.
Karısının elini havlu ile kendisi kuruladı, tuttu elinden, salondaki kanepeye sürükleyerek oturttu onu ve hemen dizlerinin önüne dizüstü çöktü:
“Dün gece biraz abartmışım, ölçüyü kaçırmışım galiba…”
“Ha, şunu bileydin!”
“Yanlış yapmışım!”
“Aynı sözü söylemeyip ‘den-den’ diyeceğim!”
“Biliyorsun asla ve asla senden başkasına bakmadım, bakmam da…”
“Oldu, sadede gel(5) bakayım…”
“İki defadır beni arayan ve çocukları olduğunu söyleyen ismini bile bilmediğim bir bayan kendisiyle ilgilendiğimi söyledi telefonda…”
“Ne? Nasıl yani? Sarkıntılık mı etmişsin elin kadınına? Ne yapmışsın? Söyle çabuk!”
“Dur, celâllenme(6) hemen öyle. Vallahi böyle bir insanın varlığını bile hatırlamıyorum beynimde…”
“Elin çocuklu kadını, bir tatil gününde, evimizin telefonunu nasıl bilip de arar seni, ha? Bunun mantıklı bir cevabı olabilir mi? Hem ilişkin olmasa nasıl konuşursun dakikalarca? Söyle, hesap ver! Bende bulamadığın ne idi ki, ilgi göstermişsin âlemin kadınına, bir başkasına? Ayrılmak mı maksadın?”
İrkildi birden Haldun;
“Sus Allah aşkına! Nasıl söylersin böyle bir şeyi? Allah’ını seversen böyle şeyleri alma ağzına. Allah beni kahretsin. Ne halt etmişim, nasıl etmişim? Bir hatırlayabilsem. Gerçekten bu zıkkım(7) şişede durduğu gibi durmuyormuş!”
“Sen susacakken beni susturmaya çalışman ayıp olmuyor mu biraz? Buna bizim köyde; ‘Hem suçlu, hem güçlü’ derler, anlatabiliyor muyum?”
Yerinden hiddetle doğrulmak istedi. Haldun ellerine kapandı bu kere, öperek:
“Ne olur affet! Benim senden başkasını görecek gözüm olabilir mi? Dizlerinin dibinden başka bir otağım olabilir mi? Alkol mahmurluğuyla halt etmişim herhalde. Söz veriyorum, bu andan sonra ağzıma alkol ve alkol türevi hiçbir şey sürmeyeceğim. Hatta kolonya bile koklamayacağım. Ne olur beni, ben başıma bırakma, yalvarırım. Kimsem yok senden başka. Tut ellerimi, lütfen, ne olur?”
“Ne dedin biraz evvel, tekrarla bakayım sen!”
Ellerinden tutarak Haldun’u ayağa kaldırmağa çalıştı genç kadın.
“Ne gibi?”
“Gene mi sarhoşsun yoksa? Ayılamadın mı hâlâ?”
“Yok, vallahi, billahi, tallahi, bir daha ağzıma alırsam içkinin bir zerresini bile, hiç affetme beni, kapansam da ayaklarına…”
“Unutma, söz mü?”
“Söz! Yeter ki destek ol! Yeter ki bırakma ellerimi ömür boyu. İçkiye ömür boyu ‘Hayır’ diyorum bugün artık!”
“Peki, o çocuklu kadıncağız ararsa seni ne diyeceksin bu kere?”
“Seninle konuştuğumu, içkiyi bıraktığımı, yaptığım yanlışlık nedeniyle ondan pişmanlıkla ve tüm varlığımla özür dilediğimi söyleyeceğim. Bundan başka yanımda olursan eğer, telefonu sana da uzatırım. Sen de beni desteklersen olay yaşanmamış gibi kapanır gider, izi kalır belki ama unutmak istersek, unutamaz mıyız?”
Telefon tekrar çaldı. Hırsla ve hızlı bir şekilde atıldı Haldun;
“Merhaba yakışıklı…”
“Bir saniye eşimle konuşturayım sizi…”
Telefonu eşine uzatıp, yüzünü yıkamak arzusuyla lâvaboya yöneldi, eşinin kendini destekleyici konuşmasından ümit vardı. Dönüşünde istihza kıvrımları şekillenmişti gözlerinde, dudaklarında, yanaklarında eşinin. Telefonu tekrar kendisine uzattı eşi;
“Seninle son bir defa konuşmak ve vedalaşmak istediğini söyledi. Senin adına özür dilememi kabul etmedi, ama içkiyi bırakmandan memnun olduğunu söyledi.”
“Alo? Buyurun efendim?”
“Sizin olayı eşinize anlatmanız kolay olmuş, anlaşmışsınız da herhalde. Memnun oldum. Ama ben eşiniz gibi kolay affedici değilim. Bizzat yüzüme karşı söylemenizi isterim özrünüzü. Memnunum ki bu olay içkiyi bırakmanıza neden olmuş…”
“Peki, ne yapmamı istersiniz efendim?”
“Bugün saat on altıda Halk Otobüslerinin kalktığı durağın yanındaki pastane önünde olabilir misiniz acaba?”
“Tamam, özürlerimle orada olacağım.”
“Karınızı getirmeyin. Bir tatsızlığa daha neden olmak korkutur ve üzer beni. Biz bize olalım. Korkmayın dizlerime kapanıp özür dilemenizi beklemeyeceğim sizden. Hatta “Merhaba!” anlamında da olsa elimi sıkmanızı istemeyeceğim sizden. Sadece “Özür dilerim!” demeniz yeterli yüzüme karşı, birkaç metre uzaktan da olsa...”
“Peki efendim. Yine de peşinen özürlerimi kabul edin. Ve şu gerçek ki, kötüden medet ummak(8) umursanacak bir olgu değil, ama iyi ki size karşı bağışlanmayacak yanlışı, hatta gerçek anlamda terbiyesizliği yapmışım ki; içkiyi bıraktım sayenizde ve eşim indinde de başım daha bir dik oldu. Teşekkür etmemi ayıplamayın lütfen. Özür dilemek için mutlaka geleceğim.”
“Neymiş?” dedi eşi merakla.
“Yüzüne karşı özür dilersem, özrümü kabul edeceğini söyledi ve senin zorunla gelmediğimin ispatı gibi, senin gelmeni de istemedi. Benim söylediklerimi de duydun zaten.”
Saat on altıya çeyrek vardı, beklemeye başladığımda. Gelen Halk Otobüsünden eşimden ve ondan birkaç yaş büyük gözüken bir bayanın beraberce indiklerini gördüm. Saklanacak, onlara gözükmeyecek bir yer yoktu, pastaneden başka. Pastaneye girdim acele ile. Bazen tesadüfleri inkâr zordur. Benim arkamdan, masaya henüz otururken onlar da girdiler pastaneye. Görünmemem imkânsızdı. Eşim bir pasta seçti kakaolu.
“Üstüne bir şey yazılmasını ister misiniz?”
“Kutlu olsun, diye yazmak mümkün mü?”
“Tabii efendim, hemen!”
Yazının yazılmasını beklerken gördü karısı onu ve ister istemez ismi döküldü ağzından:
“Haldun?”
“Telefon eden bayan gelecekti, ayaktan da olsa özür dileyip dönecektim sana.”
“Nasıl tanıyacaktın peki?”
“Bilmem, o beni tanıyacaktı herhalde!”
Kıskançlığının zerresi gözükmüyordu gözlerinde. Kocası; “Bir bayanla buluşacaktım!” diyecekti de o, tozu dumana katmayacaktı, ha? Hayret ediyordu davranışlarına. Şaşırıyordu, garipsiyordu Haldun ve en kötüsü anlayamıyordu. Oysa otobüste bir bayana dikkatli baksa, kendinden yaşlı da olsa bir hanıma yardımcı olsa, kıyamet kopardı, evlerine döndüklerinde, önceleri.
Belki fırtına evlerine döndüğünde patlayacaktı eskiden olduğu gibi. Çünkü hiç ses çıkarmadan ayrılmıştı karısı yanından. Büyük fırtınaların başlangıcının sessizliği gibi yorumluyordu. Çünkü hayatta yaşaması mümkün olmayacak bir davranışı idi bu karısının.
Dönüşte çıngar çıkacaktı(9 ve Haldun kendini hiç de hazır hissetmiyordu. Saat on altı olmuştu ve hatta geçmişti birkaç dakika. Cep telefonum çaldı. Otobüs gürültüleri geliyordu ahizeden. Ve bir ses, o idi, aynı ses tonuyla;
“Merhaba yakışıklı… Sizi gördüm eşinizle pastanede. Gelmeniz, özür dilemeniz demek. O ne tatlı kadın öyle, kıymetini bil. ‘Karınızla mutlu ve içinde içki olmayan günler yaşayın’ deyip ayrılıyorum dünyanızdan…”
“Teşekkür etmemi de mi beklemeyeceksiniz?”
“Söyleyin o zaman!”
“Bana bir devlet bağışladınız. İçki; alışkanlığım, tiryakiliğim, ya da akşamcılığım değildi ama bırakmam sayenizde oldu. İçtenlikle teşekkür ettiğim bir kardeş gibi alkışlıyorum sizi. Dualar bazen yerinde ve vaktinde edilirse kabul olunurmuş. Tüm iyi dualarım; sizin, eşinizin ve çocuklarınızın üzerine olsun efendim!”
“Âmin!” dedi karşısı ve kapattı ankesörlü telefonu…
Evine döndü. Ne derse desin, tahammüllü olacaktı karısının söyleyeceklerine, sözlerine. Kendine kavuşmuştu. Karısına âşıktı Haldun ve bu sevgiyi taşımaktan yorulmuyordu.
Masanın üstünde “Kutlu olsun!” yazılı pasta duruyordu. Üstünde henüz yanmaya başlamış bir mumla.
“Arkadaşımızı bulamadık evinde. Ben de içkiyi bırakmanın şerefine eve getirdim ve gelişini takip edip şimdi yaktım mumu. Haydi, gel kutlayalım bugünü hemen, sevgiyle.”
“Peki, merak etmiyor musun sarkıntılık ettiğim bayandan özür dileyişimi?”
“Sen bana kendini söz verdin, niye merak edeyim ki?...”
Bazı şeyler anlaşılamazdı, hem bilinemezdi bazı şeyler. Kişi sevgisinin doruğundaysa ve bazı yanlışları tedavi etmek isterse yapamayacağı şey yoktu. Evet, kıskançtı Halide. Gözünden bile kıskanıyordu eşi Haldun’u. Sigarayı daha üniversitedeyken bıraktırmıştı. Hem ne isteklerde bulunmuştu, başarılı olamamıştı, ama “Senin olmam, seninle evlenmem yoksa!” deyince başarılı olmuş ve sigarayı terk ettiği o gün, hiç kimseye haber vermeden, danışmadan, düğünsüz-derneksiz evlenmişti onunla.
Sıra içki alışkanlığının tedavisine gelmişti. İçkili gelip sızdığı gün hazırlamıştı Halide mizanseni(10), pastaneye beraber geldiği öğretmen arkadaşıyla.
Aslında eşinin ömür boyu bilmeyeceği yanlışlığının öyküsünü kendi hazırlamıştı da diyebilirdi de. Kendi hazırlamasa, eşi yaşasa böyle bir olguyu vurdumduymaz olabilir miydi ki o kadar? Biri el atacaktı Haldun’a da o, öyle sessiz, sakin kalacaktı. Vallahi cart diye yırtardı, elin ağzını, yan gözle bile baksa eşine. Biraz üzmüştü, birazcık bunaltmıştı, azıcık da sıkmıştı yaşattığı öykü, ya da oyunla eşini ama olsun; “İçkiyi bırakmıştı!” ya! Bu; önemli idi, kocasını sağlıklı olarak başında yıllar yılı muhafaza etmek için.
Unutulmaması gereken şeylerden biri de şu ki; kıskanç olmasına, tüm öyküyü kendi hazırlamasına rağmen öncelikle arkadaşı ve sonra da kendisi rolünü artist gibi oynamıştı, kocasına içkiyi bıraktırırken…
YAZANIN NOTLARI:
(1) Mazbut; Derli toplu, düzgün, düzenli, beğenilen, sağlam. Doğa olaylarından etkilenmeyecek bir biçimde yapılmış, korunmuş. Ele geçirilmiş, zapt edilmiş, bir deftere kaydedilmiş, korunmuş, muhafaza edilmiş, unutulmamış, hatırda kalmış.
(2) Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri; “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir. Ancak argo olarak; “Gereksizce, bıktırıcı, usandırıcı, yanıltıcı sualler” anlamındadır.
(3) Kılı Kırk Yarmak; Titizlenmek, çok dikkat ederek en ince ayrıntılarına kadar incelemek, önemle üstünde durmak.
(4) Munis; Cana yakın, uysal, sevimli, uygun. Alışılmış, alışılan, yabancı olmayan.
(5) Sadede Gelmek; İlgisiz sözleri bırakıp asıl konuya gelmek.
(6) Celâllenmek; Öfkelenmek, kızmak.
(7) Zıkkım; Zehir, ağı, sıkıntı veren şey. İçki, sigara gibi alışkanlıklar için söylenen söz.
(8) Medet Ummak; Yardım beklemek.
Medet: Zor bir dönem geçiren birinin, birinden çare dilemesi, yardım istemesi.
(9) Çıngar Çıkmak; Kavgaya yol açılması, gürültü-patırtı çıkmasına neden olunması, bir bahane bulup kavga çıkarma.
(10) Mizansen; Bir oyun düzeni. Bir şeyi, bir durumu, olduğundan değişik göstermek amacıyla hazırlanan düzen. (Tiyatrolar için değişik anlamı vardır)