Kaçıncı keredir karşılaşıyorduk bu genç öğrenciyle, bu yolda? Hatırlamıyordum. Gözlerini elindeki nottan veya kitaptan ayırmadan, kot pantolonunun sıvadığı bacaklarının arasına sıkıştırdığı çantasıyla duruyor, devamlı olarak sağ elinin başparmağıyla gideceği yönü işaretliyordu, şehir içi otostop için.

 

Bu koca şehirde gideceği yöne otobüs yok muydu acaba? Veyahut da otostop yapmasını gerektirecek kadar yokluk içinde miydi? Veyahut da başka nedenleri mi vardı, bilemediğim, anlayamadığım, düşünemediğim?

 

Bugün, bu kere meraktan da olsa gerek, yanından geçmiş olmama rağmen, sekiz-on metre sonrasında durdum, gelmesi isteğiyle kornaya bir kere dokundum. Başını kaldırdı, ümitlerinin şekillenmesinin doyumsuzluğunu yaşar gibi, çantasını eline alıp kitabını kolunun altına sıkıştırarak geldi, kapıyı açtı, ön koltuğa oturdu.

 

“Teşekkür ederim. Yenimahalle Birinci Durağa gidiyorum. Size uygun olan yakın bir yerde beni indirirseniz, sevinirim.” dedi.

 

Gidiş yönüm bugün için o kadar tersti ki. Ama “Hayır, o yöne gitmiyorum!” diyememiştim.

 

Uysalca vitese taktım, caddeye çıkarak Yenimahalle’ye, Birinci Durağa geldim kısa süre içinde ve durdum.

 

Dalgın bir şekilde ders çalışmaya devam ediyordu. Durduğumuzu hissedince başını kaldırdı, geldiğimizi fark ederek çantasını ve notlarını aynı eline alarak arabadan indi, kapıyı kapatırken, minnettarlığını(1) anlatmak istercesine koltuğa tokatlar gibi vurarak;

 

“Teşekkür ederim!” dedi koşarak yukarı caddeye doğru yöneldi. Teşekkürleri dışında başkaca sesini duymadım, nefes alışından başka. Yıpranmış kot pantolonu, pek yeni olmayan narçiçeği rengi gömleği, uzun sarı saçlarıyla bir hayal gibi, hem varlığı ile yokluğu belli olmayan bir hayal gibi kaybolmuştu caddenin uzantısında, sokağın başlangıcında.

 

Neden sonra, arkamdaki arabanın korna sesiyle, ilerlemem, evime gitmem gerekliliğini hatırladım. Bugün haftanın son günü idi. Her zamanki gibi yarım kalmaması gereken işleri tamamlamak, pazartesinin yorgunluğunu az da olsa hafifletebilmek için işyerimden gecikerek çıkmıştım.

 

Meslek hayatımın başlangıcını henüz bitirmiştim, ama babamın emekli olması nedeniyle ikinci elden de olsa bu arabayı almış, özellikle hafta sonlarında veya nişanlımla gezmem gerektiği zamanlarda arabayla gidip-geliyordum işyerime, ekonomikliğini göz ardı ederek. Bugün nişanlımın ailesiyle birlikte olmasının gerekliliği nedeniyle görüşememiştik, yarın ise bütün günü paylaşacaktık onunla…

 

Durgun ve anlamsız bir tatil günü geçirmiştik Oya ile. Oysa aynı işyerinde çalıştığımız nişanlımla, çalışma hayatımızdaki gibi uyumlu bir beraberliğimizin olacağı inancıyla başlatmıştık arkadaşlığımızı ve ilişkimizi. Bu nedenledir ki nişanımızı da yapmıştık oldukça telaşlı ve hem de hareketli bir şekilde!

 

Geniş anlamda sevgiye değil, mantığa, saygıya dayalı idi yan yana, biz bize olmamızın nedeni, belki. Bazen akşamları mesaiden beraber çıkıyor, evlerimiz şehrin iki ayrı ucunda olmasına rağmen arabayla bir yerleri geziyor, beraberliğimizi yaşıyor, el ele tutuşuyor, hatta öpüşüyorduk da.

 

Tüm olanlara karşın, bir şeyler eksik gibi geliyordu, bir şeylerin tanımlanmasına gerek duyuyor gibiydim. Gönlümdeki boşluğun dolmadığı, dolamadığı inancını yaşıyordum. Ve bu inanç, son zamanlarda ilgi sınırlarımı da zorlamağa başlamıştı.

 

Hafta günlerinin ikincisinde, yoğun bir çalışmanın ardında, yani akşamında, yine Oya’yı evine bırakmış, belirgin yolumu takip ederek evime dönüyordum. Belki iki-üç gün öncesinin narçiçeği renkli gömlekli, kot pantolonlu otostopçusunu unutmuştum.

 

Yolumun uzantısında, aynı yerde gördüm onu. Bu kere menekşe, belki de eflâtun renkli bir gömlek vardı üzerinde.

 

Sanırım başka kot pantolonu yoktu, pantolonu aynı pantolon gibi gelmişti bana. Aslında gerçek anlamda bir önceki karşılaşmamızdan farkı sadece gömleğinin rengiydi, desem yeridir. Torba şeklindeki çantasını bu kere boynuna asmış, elindeki notlardan başını ayırmadan, yine aynı işareti yapıyordu.

 

Mekanik bir hareketle, belki de bilinçli bir istemle durmuş, yine kornaya basmıştım usulca.

 

Koşarak geldi, kapıyı açtı, yüzüme bakmadan;

 

“Yenimahal…” derken sözünü keserek;

 

“Biliyorum, Birinci Durak!” dedim.

 

Hayret eder gibi başını kaldırdı. İkinci defa aynı rastlantıyı yaşadığına inanmıyormuş gibiydi;

 

“Daha önce de binmiş miydim arabanıza?”

 

“Bu ikincisi… Ama beis yok(2)!”

 

“Teşekkür ederim.”

 

Kısa konuşmak, zamanını notlarına yönelerek değerlendirmek arzusundaydı. Ben de sustum, ta ki aynı yerde, belki de aynı zaman diliminde gelip duruncaya kadar, beklentisiz.

 

 

 

Geçen hafta sonunun yaşananlarının, aynen tekrarlanması dışında gözleri kalmıştı gönül ufkumun derinliklerinde. Mavi, masmaviydi, denizlerin derinlikleri gibi, uzayın boşlukları gibi, hem adsız, hem yavan(3), ama doyumsuz. Bu gözler ne aksesuar(4), ne de ek isterdi. İçimde belli-belirsiz bir duygu yaşıyordum, hem zapt edilmez, yarına, yarının akşamına ulaşmak gibi.

 

Yarını düşünmek bencillikti biliyorum, hem öylesine biliyordum ki. Parmağımdaki yüzük sıkıyordu parmağımı sanki hatta bedenimi bile. Öğrencilik yıllarımla bugünüm arasındaki mesafeden bunalıyordum.

 

Gecikmiş çok insan gibi, dünyaya erken gelmiş olmamın üzüntüsünü yaşıyordum. Elimizde miydi dünyaya gelmemek veya gelmeyi istememek? André GIDE’in bıkkın çağrısı şekilleniyordu duygularımda; “Dünyaya gelmeseydim, dünyaya gelmedim diye üzülmezdim ki!” Haydi, eklentisini de ekleyeyim aklımda kaldığınca; “Anne-babama da müteşekkir kalamam!” Galiba böyle bir şeydi!

 

Günler anlamsızca şekilleniyor, güneş doğuyor, yükseliyor ve batıyordu. Kaç gün geçmişti aradan aynı yolda, rastlayamamıştım, narçiçeği, ya da eflâtun rengi gömlekli, mavi gözlü öğrenciye. Ve daha kaç gün geçecekti veya geçmeliydi?

 

Bu aralar “tatsızlık” olarak yorumlayacağım gelişmeler de başlamıştı Oya ile aramda ve hatta ailelerimiz arasında. Eskisi gibi kendisiyle ilgilenmediğimden, bir hayal dünyasında oluşumdan, bir rüya âleminde yaşadığımdan dem vuruyordu Oya. İşlerime çok düşkün olduğumdan şikâyet ediyordu. Kendisine çok vakit ayırmamı, kendisini çok sevmemi, bana sahipmiş gibi davranışlarını hoş görmemi istiyordu.

 

Daha bugünlerden tutulacak evin semtinden ki, bu şu anda; anne ve babasının oturdukları eve yakın bir yer olacaktı mutlaka, öyle ya bir evin tek kızı idi ve gözden ayrı olmasına asla müsamaha(5) edilemezdi. Evden, salonun, misafir odasının, yatak odasının yerleştirilmesinden, buzdolabını, çamaşır makinesini kimin alacağından bahsediyordu.

 

“Çeyizim(6) yok!” diyordu, “Ailelerimiz fedakârlık etmeli!” diyordu. Daha birçok şeyler söylüyor, anlatıyordu, dur-durak bilmezcesine. Bitmiyordu konuşmaları, işte, arabada, yolda, lokantada, nefes aralarında bile.

 

Dengeyi tutturamadığı zamanlar da olmuyor değildi. Örneğin; “Çocuk sahibi olmaya gerek yok!” diyecek kadar bencilleşiyor, çok çok ilerilere uzanıyor, yaz tatillerinin programını yapmaya kadar bile yöneldiği oluyordu.

 

Sıkılıyordum. Hem de çok. Bunalıyordum da. Anlatmak istiyordum, anlatamıyordum. Anlattıklarımı da o anlamak istemiyor, belki de anlamsızca anlamamakta direniyordu.

 

“Bize süre gerek!” diyordum. Gereksizliğini yorumluyordu inatla. Bir şeyler kopacak gibiydi. Ama ne zaman? Anlamsız bir beklenti yaşıyor gibiydik, hem ikimiz de. Bir aysbergin(7) görünmeyen derinliği ve soğukluğu vardı gönüllerimizde hissettiğimiz, yaşadığımız, ama söyleyemediğimiz, gerçeği görüneninden büyük.

 

Bir gün bir toplantı için, bir hafta-on günlüğüne görev yerimden ayrılmam gerektiğinde bitivermişti tüm birlikteliğimiz. “Gitme!” demişti anlamsız bir ısrar ve inatla. Sebep; toplantının ortalarına rastlayan bir tarihte evliliğimizle ilgili olarak bir araya gelecek oluşumuzdu ailelerimizle. Daha doğrusu Oya “Gereklilik” demişti.

 

Ne zaman, ne gün olsun, nasıl, nerede olsun, kimler çağırılsın, kimler davet edilsin, yemekli mi? Uf ki uf! Bir sürü haz etmediğim sorular dolu bir birliktelik olacaktı, yaşayacağımız.

 

Gitmem gerektiğini anlatamamıştım bir türlü. Konunun oldukça ilgili uzmanlarından biri olduğumu. Sadece gereklilikle vasıflanamayacağını, aynı zamanda zorunluluk olduğunu.

 

Anlamamıştı, ya da anlamak istememişti. Yüzüğünü masamın üstüne koyarak çıkmıştı, geri dönmeye bile gerek görmeden. Olay bu kadarla kalsa gene de çözüm arayabilirdim belki. Fedakârlık etmeyi bile düşünebilirdim, istekleri doğrultusunda. Kem söz sahibine aittir; bu nedenle hakkında asla ters bir söylemem mümkün değildi.

 

İyi kızdı, iyi arkadaştık da, ama iyi karı-koca olamayacağımızın belirtisiydi yaptığı çünkü. Benim odamdan çıkar çıkmaz, Genel Müdürün odasına yönelmiş ve bir başka bölümde değerlendirilmesini istemişti.

 

Yani; atama istemişti. Bu; benimle bir ömürden vazgeçtim, iş yaşamında bile birliktelik değil, görmeyi bile istemediğini belirten, bardağı taşıran son bir damlaydı.

 

Ailem oldukça çok üzülmüştü gerçekleşenler için. Doğal olarak onun ailesinin de üzülmüş olacağını düşündüm. Oysa ben; “Gereken ne ise, onlar yapılsın!” demiştim, serinkanlılıkla. Seçim benimdi, vazgeçen oydu.

 

Tekrar birleşmek için hiçbir isteğim, arzum, bir bağlamda dileğim yoktu. Etkileyen bir şey mi vardı beni? İçtenlikle hayır! Sadece, onun da, benim de bir yanlıştan vaktinde geri dönmemiz olarak yorumlamıştım yaşadıklarımızı.

 

Seyahatten dönüşümde de artık arabayla gitmiyordum işyerime. Çünkü gereği kalmamıştı artık, Oya hayatımdan çekilmek istemiş, çekilmiş, bu nedenle de tek başıma arabayı kullanma arzum kalmamıştı. Belediye Otobüsleri ne güne duruyordu ki? Hem böylesi daha ekonomikti.

 

Günlerden bir gün, anne ve babamı, akrabalardan birinin hayırlı bir işi için, yani kız istemek için o akrabalarımıza bırakmam gerekmişti. Gece de orada kalacaklardı, ertesi gün alacaktım onları tekrar.

 

“Kız evi, naz evi, bakalım ne kadar uğraştıracaklar bizi?” diye konuşmuştular arabada. Bu; günlerden sonra arabamı yeniden kullanmam olmuştu. Galiba araba kullanmayı da özlemiştim, park yeri bulmam sorun yaratmasına rağmen.

 

Ve mesainin sonunda, alışkanlık işte, aynı yolu, aynı metreleri tüketiyordum, yorgun, belki de dalgın. Yine onu gördüm aynı yerde, narçiçeği renkli gömleği ile. Bu kere kitap okumuyordu. Israrla her taşıtın önüne atıyordu kendisini sanki almaları için. Tüm taşıt şoförleri inatçı bir şekilde gaz pedallarına basarak kaçıyorlardı, uzaklaştıklarında mutluluk gülleri açılıyordu sanki gönüllerinde, ben dâhil. Çünkü dedim ya; yorgun, belki de dalgındım. Onu son anda fark etmiştim, bir hayli geçtikten sonra.

 

Süratimi azaltmadan frene basmış, ses çıkararak durmuştum, hatta araba yalpalamıştı da biraz. Koşmasını istemezcesine, geri vitesine takarak, tek yönlü yol olmasına rağmen tüm riskleri(8) göz ardı etmiş, on belki de yirmi metre yakınına kadar geri geri gelmiştim.

 

Hiç farkımda değildi. Hâlâ geçen taşıtlara el işareti yapmaktaydı. Kornaya dokundum, hem de ısrarla fark etmesini istercesine. Döndü, fark etti ve hemen arabama yöneldi. Kapıyı açtı, sevinç vardı, neşe vardı, maviliklerinde hissettiğim kadarıyla:

 

“Özür dilerim. İşlerin yarattığı yorgunluk nedeniyle son anda fark ettim işaretinizi. Yine Yenimahalle Birinci Durak mı?”

 

“Evet! Lütfen” dedi tanıdık biri gibi, isteyerek.

 

“Bu; üçüncü kez, hatırlayabilecek misiniz?”

 

“Siz söylediğinize göre doğru olmalıdır, diyorum.”

 

“Hiç bindiğiniz arabaların rengine, modeline, plâkasına, sürücüsüne bakmaz mısınız? Hep dersleriniz mi önemlidir sizin için?”

 

“Bazen değişiklikler de önemli olabiliyor, biliyorum!”

 

Yol bitmesin istiyordum ama bunun için ayağımı gaz pedalından çekerek yavaşlamak istemiyordum, kişiye saygısızlık olarak yorumluyordum bunu:

 

“Eğer cevap verirseniz iki soru sormak istiyorum size.”

 

“Buyurun amca!” dedi yüzüme bile bakmadan, bir şeyler düşünür gibi, zihnindeki birikimlere ara vermek ister gibi.

 

“Birincisi şu; işime çok zaman arabamla gider, gelirim. Devamlı da bu vakitlerde geçerim buradan. Arabamın plâkası aklınızda kalırsa ve başka bir imkân bulamazsanız sizi diğer günlerde de götürmeğe çalışırım Yenimahalle Birinci Durağa.”

 

“Sorunum yalnızca Salı ve Cuma günleri. Diğer günler servislere yetişebiliyorum. Salı ve Cuma günleri ise derslerimin uzunluğu, eve mutlaka vaktinde dönmemin gerekliliği, bu çabayı yani otostop yapmamı zorunlu kılıyor benim için. Aksi takdirde bir saate yakın süre otobüs servisini beklemem gerekiyor. İlginize mutlaka teşekkür etmem gerek. Arabanızı,  plâkanızı ve sizi aklımda tutmağa çalışacağım bugünlerde mutlaka. Belirsiz bir arabaya binmektense, beni bilen birinin arabasına binmem daha yararlı olsa gerek. Edindiğim deneyim o kadar fazla ki. Her insan doğru, dosdoğru insan olmuyor, olamıyor yahut!”

 

Yenimahalle Birinci Durağa gelmiştik bile. İnerken sordum:

 

“İkinci sorumun ne olduğunu sormayacak mısınız?”

 

“Nedir?” anlamında konuşmadan gözlerime baktı, kapıyı açıp inmek üzereyken, hatta bir adımını da dışarıya doğru uzatırken, sordum:

 

“Adınızı söylemeyecek misiniz?”

 

“Önemli mi?” der gibilerden bir bakışla arabadan inerken;

 

“Saadet!” dedi yalnızca.

 

“Ben de Mesut! İyi günler Saadet Hanım. Umarım Cuma gününe de görüşürüz!”

 

Hiçbir şey demedi, söylemedi, sadece cadde sonunda, sokak arasında kayboluşundan önce dönerek bir kere daha dönüp bakışıyla, kaybolup beni, benimle baş başa bıraktı caddede.

 

Evime yöneldiğimde düşünüyordum. Yaşadıklarımla düşünüp kendi kendimle yorum yapmam beğendiğim bir huyumdu. “Acaba?” diyordum, ailesi; bir beklentilerinin sonunda doğduğu için mi ona bu ismi koymuşlardı?

 

Tıpkı benim anne-babamın düşündüğü gibi; “Mesut olmak, bahtiyar olmak, mutlu-şen-sevinçli olmak” anlamında. Sorabilirdim, belki ileriki otostoplardan birinde, izin verirse ve yaklaşırsa ve de “Amca” demeyi bir kenara bırakırsa.

 

Şu anda önemli olan, bugün, bu gece ismini öğrenmiş olmamdı. Çok çok düşünmeliydim yaşamak için, yaşamalıydım hem düşünmek için…

 

Salı ve Cumalara programlanmıştı yaşantım. Diğer günler otobüsle gidip geliyordum iş yerime. Ama Salı ve Cuma günleri arabam ve ben hazır oluyorduk, ümit dünyamdaki gezintiler için. Plânlı olmasına rağmen Salı ya da Cuma günlerinde de çok kere karşılaşamıyordum Saadet’le, ama şekillenmesini istediğim hülyalarım, belki de rüyalarım için boşluk yaratmıyordu karşılaşamıyor olmamız, beklediğim halde.

 

O günlerde işyerimde günbatımı veya iş sonu gelmiyordu. Galiba heyecan da duyuyordum, heyecanlanıyordum da üç-beş dakikaya sığan, bitmesi aklımın ucundan bile geçmeyen, ama biten yolculuklarda. Ya O? Bilemezdim ki!

 

Rutin(9) işlerle geçen iş hayatımda, işlerimden oldukça zevk almaya başlamıştım, tersliklere rağmen. Oya başka bir birime geçmişti, iş ortamında hiç karşılaşmıyorduk, belki de karşılaşmamaya özen gösteriyorduk.

 

Ayrı kat ve birimlerde çalışıyor olmamız bunun bir nedeniydi belki de. Belki de arkadaş ve tanıdıklarımıza bazı şeyleri, sona erenleri anlatmakta sıkıntı yaşıyor gibiydik.

 

Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yermiş! Ben, benden sonraki yaşamı için içtenlikle mutluluklar, saadetler diliyorum, başarılı olması da ek dileğimdi tabii.

 

Kendi yaşamıma gelince; Saadetle ilgili gelişmelerden zevk alıyordum, bir bakıma sevinç duyuyordum da diyebilirim. Yine ders çalışmaya devam ediyordu arabaya bindiği zamanlarda.

 

“Merhaba” iletişiminin kısa zaman aralıklarına sığan iki-üç kelime, ya da bir cümle yeterli oluyor, olabiliyordu benim için…

 

Üniversite son sınıfa gidiyormuş. Babası, annesi ve liseye giden bir kız kardeşi varmış. Anlatmasının uygun olmadığı bir nedenle babasının çalışamadığını, yeterli gelirlerinin olmadığını, annesinin temizlik ve dikiş yapmasının yanında, kendisinin de yakın komşularının çocuklarına akşamları İngilizce, Matematik dersleri vererek geçinmeye çalıştıklarını, bu nedenle zamanının kendisi için çok değerli olduğunu anlatmıştı kesik kesik.

 

İnsanlar sigara içerdi, maçlara giderdi. Hacca gideni de vardı, namaz kılanı da insanların. Alışkanlıktı, vazgeçilemeyecek gibi düşünülen veyahut da farzdı, yapılması zorunlu. Galiba alışkanlık olmuştu o bana. Onu görmediğim zamanlar ters giden bir şeyler vardı sanki. Bazı şeyler ters gidiyordu o görünmediğinde…

 

Ya farz da olsaydı? Düşünmek için zamanım vardı, elimde. Saadet yoksa kişi nasıl Mesut olabilirdi ki? İşte sevdiğim şeylerden biri daha. Kelime oyunu ile muradı, içinden geçenleri olduğunca anlatmak. Ama düşünmeliydim, düşünmekteydim de…

 

Mevsimler var hepimizce bilinen, baharından başlayıp, kışına doğru devam eden, dönencelerimizde. Kişi, yaklaşan ölümü anımsattığı inancıyla hazana ve kışa anlamsız bir şekilde kin doludur belki. İlkbaharı da doyumsuz bir şekilde kucaklar gönlünde, renk, musiki, şiir gibi.

 

Sanırım ben de ilkbaharı şekillendiriyordum gönlümde, yaşantımda, düşlerimde ve hem hülyalarımda. Hayat yaşanmalıydı, ne boşuna israf edilmeli, ne de tasarruf gerekmeliydi. Tüketilmemeliydi hem boşu boşuna.

 

Yaşadığımı düşünüyordum.

 

Günlerin dönüşü gibi; yemek, içmek, uyumak hatta daha basite indirgeyerek söyleyeyim, elektrik, su, telefon makbuzlarının gelişi veya abone olduğunuz gazetenin kapıya bırakılışı gibi periyodik(10) bir yaşam biçimi içindeydim.

 

Güneş doğuyor, gündüz oluyor, aydınlanıyordu evren, benim aydınlığım ise Salı ve Cuma günleri yalnızca akşamın şekillenmesiyle başlıyordu, eğer görürsem, eğer o üç-beş dakika yolculukta nefesini duyarsam, gözlerini yaşarsam, kokusunu hissedersem.

 

Oysa o, ne bir makyaj malzemesi, ne de koku kullanıyordu düşündüğüm. Nesi varsa kendisinindi, hepsi natürel(11), hatta hissetmeyi dilediğim varsa ter kokusu bile.

 

İlkbaharın yaza ulaştığı veyahut da ulaşmak istediği bir haftanın sonuna ulaşmıştık. Günlerden Cuma, onu gördüğüm takdirde dört günlük, göremediğim takdirde altı günlük bir bunalımı yaşayacağım düşüncesiyle, hesap karmaşasının artı ve eksilerine boş vererek basmıştım gaz pedalına.

 

Okuldan çıkışı, otostop yaptığı yere ulaşması için, bugünlerde biraz gecikerek çıkıyordum iş yerimden. Doyumsuz bir beklenti, umutlu bir arzu idi gönlümdeki birikinti…

 

Gençtim, üniversiteyi henüz bitirmiş gibi çok genç değilsem bile. Yakışıklı değilsem bile, çirkin de sayılmazdım. Varlıklı değildim, ama yine de eksiğim yoktu bilinen. Ailemle ilgili söylemem gereken başka bir özellik yoktu.

 

Olsaydı, herhalde gelişmelere göre değil, çok öncelerden iade ederdi yüzüğü eski nişanlım Oya. Hem de fazla beklemeden. Oysa beklentilerinde sonuca ulaşamamaya inandığı için “Son” demek gereğini yaşamıştı Oya, yüzüğünü iade ederken…

 

Neyi yaşarken, neyi, neleri düşünmeye başlamıştım? Anlamsızca gülümsedim, kendi kendime. Hatta dikiz aynasına, güneş siperliğindeki aynaya bakarak kendim kendimle alay bile ettim.

 

Sevginin başlangıcı mı vardı gönlümde? Belki de evet. En büyük mutluluklardan biri, insanın sevdiği işi yapmasıymış. O zaman “Mutluyum!” diyebilirdim, işim sevmek olarak şekillenmişti çünkü.

 

Havalar ısınmıştı iyice. Kısa kollu gömleklerle işyerine gitme vakti gelmiş de geçmişti sanki. Öğrenciler, Devlet Dairelerinde çalışmayan insanlar, bir bakıma sivil dediklerimiz, ceketlerini çoktan dolaplarındaki yerlerine asmışlardı, o dâhil, hem de kendisiyle ilk karşılaştığımız günden beri.

 

Neyse ki, herkesin yaşadığı gibi bir Cumartesi-Pazar yaşayacak, ceket-kravat zorunluluğunu yaşamayacaktım iki gün süre ile ben de.

 

Kenara yanaştırdım arabayı, kravatımı gevşettim, ceketimi çıkartarak arka kanepenin üstüne koydum. Bu arada iş yerime ait yakamdaki Kimlik Kartımın ön kanepe üzerine düştüğünün farkına varmamışım.

 

Uzun kollu gömleğimin kollarını da kıvırmıştım. Artık sıcaklıkla gerekli mücadeleye başlayabilir, belki sıcak hava ile baş edebilirdim de. Bu arada parantez açayım; klimalı araba alacak güç yoktu bende, maalesef!

 

Ve yol kenarında onu gördüm, beklenti içinde. Köşeyi döner dönmez arabamı tanımış, belki de heyecanla gidiş istikametimize ters yönde arabama doğru gelerek, ulaşacağım arayı, belki de dakikaları kısaltma gayretini yaşamıştı.

 

“İnsanın âlemde hayal ettiğince yaşaması”(12) gönlümün tüm boşluklarında, bedenimin tüm hücrelerinde yer etmiş olduğundan öyle düşünüyordum gerçekçe. Gerçek ve hayal… Bazen birlikte yaşanıyor, yaşanabiliyordu, benim duyumsadığım gibi.

 

Belki… Olabilir miydi?... Neden olmasındı?... Engel ne idi?...

 

Durdum. Kapıyı açtı. Otururken kanepe üzerindeki yaka kartımı aldı, zorunluluk hissederek:

 

“İyi akşamlar! Bugün ders çalışmıyorsunuz?”

 

“İyi akşamlar! Derse kendimi veremeyecek kadar sevinç doluyum çünkü?”

 

“Hayr’ola? Mezun mu oldunuz yoksa?”

 

Sorumun saçmalığının farkındaydım, ama başka bir şey de gelmemişti o an aklıma.

 

“O, daha ileriki bir aşama. Sanırım az da olsa zaman gerekecek mezuniyetimi gereğince yaşamam için… Memur kartınızdan anladığıma göre babamla aynı dairede çalışıyormuşsunuz?” Soru niteliğindeydi cümlesi.

 

Yaka Kartımı uzatırken, soy ismimi öğrenmek arzusundaymış gibi geldi bana. Oysa ismimi daha önce söylemiştim, kendimi tanıtırken. Bugüne kadar ne o beni sormuştu bana, ne de ben ona; “Şuyum!” demiştim. Gerek görmemiştim mi? Herhalde!

 

“Nasıl yani? Babanız kim?”

 

“Muhasebeci Engin Bey!”

 

“Engin Bey mi? Ama…”

 

“Evet, ben onun kızıyım. Ve sevincim de babam için. Çünkü mahkemesi bitti, hakkındaki şikâyetlerin asılsız olduğu anlaşıldı ve görevine iade edildi. Pazartesi de görevinin başında olacak. Allah’a şükür, iki-üç aydır devam eden sıkıntılı yaşantımız, huzursuzluğumuz bitti.”

 

Durdu biraz. Hayreti devam eder gibi;

 

“Fakat Mesut Amca, farkında mısınız? Hâlâ hareket etmedik, aynı yerde duruyoruz!”

 

“Affedersiniz Saadet Hanım. Babanızla ilgili şikâyeti duymuş, inanmamış ve çok üzülmüştüm. Haberiniz beni de öylesine sevindirdi ki. Dalmışım. Hemen, şimdi yola devam ediyorum.”

 

Arabayı vitese taktım, hareket ettim. Aynı üç-beş dakikalık yola, bu kez değişik duygu ve düşüncelerle devam ediyordum.

 

“İzin verir misiniz? Babanız evde ise uğramak ve ‘Geçmiş olsun, gözünüz aydın!’ demek isterim.”

 

“Tabii, neden olmasın? Kendisi evdedir şimdi, mutlaka. Tanıyor muydunuz kendisini daha önce de?”

 

“Kişisel olarak, bazı mevzuat(13) ile ilgili Kanun ve Yönetmeliklerin yorumu için birkaç defa karşı karşıya konuşmuştuk, bir-iki toplantıda da beraber olduk galiba. Bu nedenle bir yanlışlığın olduğuna inandığımız babanızın soruşturması için, biz de işyerinde hepimiz, oldukça çok üzülmüştük.”

 

Bir çiçekçinin önünden geçiyorduk:

 

“Babanız, tabiidir ki anneniz bugünkü sevinçlerine bir çiçekle katılmamdan memnun olurlar herhalde, değil mi? Çiçek alacak kadar bekletebilir miyim sizi?

 

Gerekenden fazla ilgili mi davranıyordum? Bakışları ile bunu mu anlatmak istiyordu? Bilemiyorum, ama ses çıkartmadı. Onun için de bir gül almayı düşünmüştüm, cesaretim kırılır gibi oldu, ama vazgeçmek düşüncesi geçmedi içimden. Kaldırıma çıktım, çiçekçiye yöneldim.

 

Karanfillere düşkünlüğüm fazla idi. Zaten hediye vermek, mutlu veya belirli günlere katılımı sağlamak için tek garantim, çiçeklere yönelmek olarak gerçekleşiyordu.

 

Çiçekçi Dükkânına girdim. Küçük, gösterişsiz ama kokulu, beyaz karanfillerle bütünleştim hemen, Saadet’in büyükleri için. Ve kenarda güller gördüm, tomurcukları kapalı. Şairinin “Endülüs”(14) çağrısını zihnimde yoğunlaştırarak iki tane de ayrı ayrı kırmızı gül paket ettirdim ve arabaya yöneldim.

 

Buketin gereğine uygun oluşunu anlamasının dışında elimdeki güllere anlam verememiş tavrını özümsedim sanki gözlerinde. Ve elimde olmadan gönlümden geçtiği gibi seslendim ona:

 

“Güller senin ve kardeşin için, bu mutlu, huzurlu gününüzde. Lütfen, kabul edersen sevineceğim. Karanfiller ise annenizle, babanız için. Böylesine bir olayın sonucunda karşılaşmamızda da karanfilleri benim yerime annene ve babana senin vermen daha uygun olur, diye düşünüyorum. Sen verir misin lütfen? Ben geçerken uğrayan bir dost, bir arkadaş olayım yalnızca…”

 

Özellikle hep; “Sen” demiştim. “Saadet” diyemezdim ki, gönlümden geçtiği gibi. Yorumsuz maviliklerinde boğulmamı beklercesine;

 

“Peki!” dedi ve evinin sokağını, numarasını söyledi, tarif etti.

 

Hareket ettim.

 

Karanlığın inmesine henüz vakit vardı, evlerine ulaşıp girince. Tanımıştı babası beni, ama anlamsızlığı yaşıyordu. Zihninden geçenlere şekil ve yön verme çabası içindeydi belki düşüncelerinde. Saadet’in anlatmasına bıraktım, zihninden geçen sorun ve soruların çözüm ve cevaplarını…

 

“İyi akşamlar!” dileğinin yoğunluğunu yaşayarak evime ulaştığımda bile gönlümdeki boşlukla, beynimde “Amca” yorgunluğu vardı, ailesinin; annesinin, babasının, belki de kardeşinin rahatlığına neden olan.

 

Eve gelince aynaya baktım tekrar. “Amca”  ya takmıştım bir kere kafamı. Saçlarımda beyazlık yoktu, hem dökülmemişti de saçlarım. Gözlerimin altında torbalar yoktu, bıyıklarımı da keserdim, “Amca” olmamak için, “Amca” denmemesi için. Elbiselerim de öyle yelekli, köstekli saatli değildi ki.

 

Öyleyse niye “Amca” idim? Çağrışım ne içindi? Yoksa… En son düşünebileceğim bir olasılık bile olsa, düşünmeyi bile istemiyordum, ama bir arkadaşı mı vardı? Neden olmasındı? Benim arkadaşım, hatta nişanlım yok muydu? Bitirmemiş miydik ki arkadaşlığımızı?

 

Düşünmem yoğunlaşmıştı ve yoğunlaşan düşüncelerim sigara dumanlarında anlamsızlığa dönüşmüştü, hem de tuvalette. Babamın yanında sigara içemezdim çünkü. Bu akşam bu nedenle şairi “rakı şişesindeki balık (15)” dizelerini yaşamak istiyordum gönlümde ve bedenimde. Kısaca gerek ruhsal, gerekse bedensel olarak yorgundum. Belki de hissettiğim yaşadığımdı, kendim kendime itiraf ediyorum: “Onu seviyordum.”

 

Salı ve Cuma günlerine indekslenen(16) hayatımda o günden sonra geniş bir boşluk hüküm sürmeye başlamıştı. Mavi yoktu, narçiçeği yoktu, eflâtun yoktu artık. Gök, güneş, ay, yer, yol, su, ekmek hep renksizdi, hep yavandı, hep ıssızdı, her yerde kimsesizlik egemendi.

 

Saadet’in Babası Engin Beyle karşılaşıyorduk bazen asansörde, işyerimizde; “Günaydın, nasılsınız?” dan başka birlikteliğimiz olmuyordu. Beraber olduğumuz toplantıları yaşamıyorduk, beraber. Sorunlarla da karşılaşmıyordum, sormam gereken veyahut da sorun olmuyordu sorulması gereken. İyicene bunalımın(17) eşiğine geldiğimi hissediyordum.

 

Gönlümde yaşayan, ama başlangıcı olmadığını düşündüğüm bir özlemi şekillendirmem için, lise, belki de üniversite öğrencileri gibi okulların kapılarında veya sokakların başlarında mı beklemem gerekti?

 

Denerdim. Keşke ışık olsaydı biraz! Metrelerce uzakta bir tünelin ucunda-ötesinde veya meridyenlerin gündüz-gece kıskacında dahi olsaydı ışık, ulaşmayı deneyebilirdim. Kısıtlılık vardı tüm yönlerimde, belirleyemediğim…

 

Yazı da bitirmiştik durgun, hem de çoktan. Kahırlı günlerle geçmişti hem de tüm yaz. İzin falan kullanmamıştım. Unutmam mümkün değildi. Unutamazdım mavilikleri. Belki unutmamağa mecburdum, belki de unutmamam gerekli idi, anlamlı ya da anlamsız.

 

Okulu bitmişti galiba. Mezun olmuş muydu? Belki, evet. Görmüyordum, göremiyordum, bilmiyordum, bilemiyordum, sormuyordum, soramıyordum, soramazdım da!

 

Yaprak dökümünün başladığı sonbaharın düşünceli bir gününün sabahında asansörün başında beklerken, babası ile birlikte geldiklerini ve sırada olduklarını fark etmemiştim ilk önce. Konuşmalarından, seslerin yabancı gelmemesi dikkatimi çekmiş ve arkama dönmüştüm. Gördüm onları babalı-kızlı:

 

“Merhabalar!” dedim.

 

“Merhaba Mesut Bey!”

 

“Merhaba Mesut Amca! Nasılsınız?”

 

“İyiyim. Umarım sizler de iyisinizdir. Mezun oldunuz mu?”

 

“Evet!”

 

“Başarılarınızı dilerim, bundan sonraki yaşantınız için!”

 

“Teşekkürler!”

 

Asansör gelmişti, “Buyur!” etmiştim. Kibarlıkla ilişkim yeterli ve iyi idi, sanırım. Asansöre binişimizde babası üst tarafta, ama alt kat düğmelerinden birinin, çalıştığı katın düğmesine basmıştı, bildiğim. Saadet’in gözleriyle, ineceğim katın düğmesine basmamı takip ettiğini, sekizinci kat düğmesine basmamla rahatlamış olduğunu düşünüyordum.

 

Hani; “Aç tavuk düşünde, kendisini darı ambarında görürmüş” ya, hani! Bir bakıma; “Kendi kendine güvey-gelin olmak” ya da; “Dereyi görmeden paçaları sıvamak” olarak da yorumlanabilir herhalde kerametim(18), değil mi? Ama…

 

Şu da bilinen bir gerçektir ki; “Söz, eğer kalpten çıkarsa kalbe kadar gider, dilden çıkarsa kulağı aşamaz! (19) Peki, iyi niyetle söz yerine kalpte oluşan düşünceler benimkiler gibi, dilenen kalbe ulaşamaz mıydı?

 

Odama çıkmıştım, işlere başlayamıyordum. “Acaba?” diyordum, Engin Beyi; “Merhaba” ya da “Selâmünaleyküm” diyerek ziyaret etse miydim? Uzunca bir zaman sonra böyle bir girişimim; “Bayram değil, seyran değil…” diye yorumlanmaz mıydı? Hem şu aşamada “baba” ile karşılaşmak iyi mi olurdu ki?

 

Asansördeki bakışlarından etkilenmiştim. Ümitlerimin şekillenmesini beklemem mi daha uygun olurdu ki? Yoksa belirli bir süre bekleyip, çıkış kapısına yönelmem ve onu, orada beklemem mi daha iyi olurdu? Ya babasıyla birlikte çıkma ihtimali?

 

Programlanmıştım, artık yalnızca düşüncelerim değil, beynim de esir olmuştu. Oysa kimdim ben? Ne idim hem? “Amca” idim, ama utangaç bir lise öğrencisi gibi gizleniyor, cesur olamıyordum. O mu gelmeliydi bana? “Bugün beklemeliyim” diyordum. Ya gelirse? Ne söyleyecektim? Cesur olabilecek miydim? Yoksa dizlerimin titremesini engelleme telâşını mı yaşayacaktım? Terlemeye başlamıştım, olduğum yerde, düşündüğüm oturumda.

 

Saatime baktım, mesaiye başladığımız beş dakika bile olmamıştı henüz. Bu kadar düşünmek beş dakikaya sığmıştı, havsalamın(20) almadığı. Oysa bana saatler geçmiş gibi gelmişti. “Dakikaların geçişlerinde gecikme var!” diye düşünüyordum. Masamın üstündeki kâğıtlar, kalemler kıpırdamamıştı, hâlbuki.

 

Bir çay söyledim. Yalnız odamın camını araladım, sigara için konmuş yasayı bir an için kenarda saklayarak bir sigara yaktım, duman halkalarında şekillenenleri çözmeye çalıştım bir süre. Sonra dışarı baktım pencereden. Sonbahar, ağaçların dallarında sararışla kendini esirgememiş, ancak sararan yaprakları dökmek için etkili bir şekilde de cesurlaşmamıştı.

 

Birden bir toz bulutu yükseldi, odama bile girmeyi düşünecek gibi atılgan. Kapattım penceremi. Alçak basınç-yüksek basınç ikilemi ile hortum gibi. Açlık kaygısı yaşamaya başlayan güvercinler, kumrular, pallar siniverdiler köşelere, hatta benim penceremin pervazına bile, korkmadan, çekinmeden, hatta düşünmeden bile.

 

Sonra, az-biraz sonra bakışlarımdan çekiniklik yaşadılar herhalde hortumun da başını alıp bir yerlere savuşmasını fırsat bilerek, diğer bir pervaza, sonra diğer bir köşeye geçtiler, sanırım bir güvercin ailesi idiler herhalde, çoluk-çocuk, topluca, özgürlüklerinden ödün vermek istemezcesine.

 

Çalışmıyor, çalışamıyordum, hem hiç. “Ah!” diyordum. “Ah, of!” çekmekten başka bir şey gelmiyordu elimden, yorumsuz, doyumsuz çılgıncasına denilebilecek bir özlemle. “Gelse!” diyordum. “Yemin ederim, gelişinden sonra hep ben geleceğim, yanı sıra, bir köle gibi, peşi sıra sadık bir uşak gibi.”

 

Sigaram bitmişti. Misafirler için sakladığımdan paketten bir tane daha aldım kendime. Masadan kalktım, pencereyi tekrar aralayıp kapıyı da açıp masamın karşısındaki misafir koltuklarından birine oturdum. Şimdi O, bendim. Masamdaki benle konuşabilirdim. Konuşmalıydım da, ama neyi, nasıl?

 

Kapım açıktı, her zamanki gibi, parantez açayım hemen, sigara yasağına(21) uymadığım dakikalar hariç diyeyim. Bu kere kenardaki dolaptan görüşümün engellenmemesi için iyice duvara dayandırmıştım kapı kanadını.

 

Hareket yok gibiydi. Yan odadan, bir kısım memur arkadaşların o haftaki futbol maçları, at yarışı sonuçları ile ilgili konuşmaları ulaşıyordu kulağıma. Bir diğer odadan bir bayan arkadaşın telefon konuşması yankılanıyordu koridorda.

 

Birden bir sessizlik oldu, belki bana öyle gelen, belki de öyle hissettiğim. Fısıltı gibi ayak sesleri işittim koridorda ve kapımda bir parmak tıklatılışı, aynı fısıltıyla sanki. Kafamı kaldırdım. Dünyanın dalgaları çarpıyordu yüzüme, gök yere inmişti, korkusu değişmiş, kaybolmuştu gönlümün, sonbahar onun saçlarında otağ(22) kurmuştu odama. Odamı sevdiğimi bugüne kadar hissetmemiştim bile, odamı seviyordum.

 

Neden sonra misafir koltuğundan dermansız bir birikimle kalkamadığımı fark ettim. Gözleri mavi mavi, saçları sarı sarı, yeni kot pantolonu, koyuya yakın açık Ürgüp Beyazı yakası kapalı gömleği ile hayret eder gibi bir kere daha, sabit bir şekilde, kapının yanında takılıp kalmıştı O da.

 

İçimden, ya da belki de dilimden; “Gel!” demem mi gerekti? Sahibimdi benim O. Bilmiyor muydu? Hissetmiyor muydu? O halde neden bu kapıya kadar gelip de girmiyordu içeriye?

 

Ve her şey birden olupbitti, anlaşılmaz bir birikimle, ahenkli bir ritimle ve cesaretle. “Gelse” demiştim, “Sonra ben ona köle olurum, uşak olurum!” demiştim. Köle idim ben artık, onun kölesi. Koltuktan kalkmış, ellerini tutmuştum, bulunduğum yeri, unvanı, ortamı, tabladaki sigarayı unutmuşçasına. Yerçekimi merkeze doğru idi, Newton’un anlattığı, bendeki çekim ise onu bana doğru.

 

Yan yana oturduk koltuklara, ellerini bırakmamıştım, anlamsızca mı, anlamlıca mı, fark etmediğim. Ama sevgiyle, bıkmazcasına özlemle. Hep aynı kelimeleri tekrarlıyordum, durup durup;

 

“Hoş geldin!... Hoş geldin!... Hoş geldin!...”

 

Susuyordu. Odama adım attığından beri konuşmamış, tek kelime etmemişti, ellerini teslim etmişti bana,  geri çekmiyordu. Sanki ben “Hoş geldin!” dışında bir lâf etmiştim de! Ellerimiz terlemişti ve “Hoş geldin!” deyip ellerini salladıkça, omzundaki çantanın sapı gevşemiş, kayışı kollarına inmiş ve çantası ters çevrilivermişti.

 

“Mesut!...” diye başladığında söze susturmak gereğini hissettim:

 

“Sus! Devamını söyleme lütfen! Hem devamı da olmasın. Böyle kalsın ismim dilinde, dudaklarında. Ve yaşamama fırsat ver!”

 

Ben konuşurken ters çevrilen çantası da açılmıştı. Toplamamız gereken büyük bir birikim yoktu ortada, ama ellerini avuçlarımdan ayırırcasına çekti. Telâşlandı, çantasının dağınıklığına eğildi hemen. Dökülenleri çantasına acele ile istifsizce doldurma arzusunu taşıyordu.

 

Başlangıçta dikkatimi çeken bir şey yoktu, zaten telâşına da bir anlam veremiyordum. Kalemler, tarak, fotoğraflı birkaç kâğıt veya belge.

 

Masamın ayağına doğru ulaşan bir kâğıt parçasını almak, ona uzatmak gereğini hissettim, ister-istemez yazılmış olanlara gözüm takılarak. En üstte bir soru işareti vardı, kırmızı renkle işaretli. Sonra bu yılın bir kısım tarihleri alt alta yazılmıştı, değişik kalem renkleriyle. Üçüncü tarihte bir yıldız işareti vardı ve en sonda da yan yana noktalar.

 

Alt tarafı bir bantla yapıştırılmış, küçük, poşet gibi, kesekâğıdı benzer üst kısmı külâh gibi açık bir paketi çantasına yerleştirmeğe çalışırken, bir yaprak, hem de kırmızı renkli, süzülerek düştü halının üstüne. Utanmış gibiydi nedense.

 

“Anlamsızlıklar içindeyim!” dedi hiçbir şey olmamışçasına, yaşanmamışçasına, sanki beş-on saniye önce yaşadıklarımızı unutmuşçasına, algılamak istemezcesine, kalbimin vuruntularından habersizmişçesine, hislerimi duyumsamazcasına…

 

Durmam, duraklamam gerekti benim de belki. Nefes almalıydım. Yüzme bilmeyen birinin, denize atılmasıyla yüzme öğrenmesinin sağlanması amacına yönelik olmamalıydı çabam. Ama ne demiştim gönlüme? “O adım atsın, ben peşi sıra giderim” dememiş miydim? Hem de; “Bir köle gibi.”

 

Adım atmıştı, ama dinlememiştim bile, içinde bulunduğu anlamsızlıkları. Anlatmalıydı, anlatmasını beklemeliydim. Hem mesaideydik, değil mi? Görenin, bilmeyenin anlamayacağı bir dünyada beraber olmayı düşünecek kadar bencil olmamalıydım.

 

Omzuna dokunarak yanından geçtim, masama ulaştım, onu misafir koltuğunda yalnız bırakarak. Karşımda dursun istiyordum. Sonbaharın sarılığında, denizin serinliğini, gökyüzünün maviliğini yaşayayım istedim.

 

İkilimler, üçlümler, dörtlümler, çözümsüz, dengesiz denklemler içindeydim:

 

“Geldiğin için minnettarım. İçimdekini gerçek olarak başka bir cümle yansıtamaz. Tekrar hoş geldin ve dinlemek istiyorum seni, ‘Amca’ demeden, benim gönlümden geçtiği gibi. Lütfen!”

 

“Ne anlatmamı isterdiniz ki? Mezun oldum. Bir-iki kuruluşun iş sınavına girdim. Ayrıca Devlet Memurluğu Sınavına da gireceğim, açıldığında. Gelecek hafta başından itibaren bir bankada çalışmaya başlayacağım. Babamın bütçesinin kısıtlılığı nedeniyle kredi alarak okumuştum. Bir kısım belgeleri babamdan almam gerektiği için de babamla beraber gelmiştik buraya.”

 

Durdu. Söylemek istediklerini bitirmemiş gibiydi. Ama durmak, bitirmiş olmak arzusundaydı.

 

“İşte hepsi bu!” dedi maviliklerinde duraksamamdan haz alırcasına.

 

“Ama bana da geldin, hem belki aradın…”

 

Durdum. Ayağa kalkıp yanına geldim:

 

“… mı yoksa beni de? Çünkü saadet olmazsa mesut olamaz kişi.  Tıpkı Saadet’siz Mesut’un olamayacağı gibi…”

 

Başını kaldırdı, tüm beklentilerimi cevaplar gibi, kısaya yakın, kesin ve öz olarak cevapladı:

 

“Aradım seni evet, Saadet’in mesut olmasının hak olduğunu bilerek…”

 

 

 

YAZANIN NOTLARI:

 

(*) Otostop; Yoldan geçen bir özel taşıtı durdurup, taşıtın gideceği yere değin parasız götürülmeyi isteme ve bu biçimde yapılan yolculuk.

 

(1) Minnettarlık; Bir kimseden gördüğü iyiliğe karşı teşekkür borcu bulunan, gönül borçlusu olanın hisleri.

 

(2) Beis Yok; Zararı, önemi yok.

 

(3) Yavan; Sade. Yanında katık olmayan, katıksız. Yağı yeterince olmayan, az olan.

 

(4) Aksesuar; Asıl olana, ana durumundakine eşlik eden, onunla birlikte bulunan ve kullanılan, onu herhangi bir bakımdan bütünleyen, ama ayrıntı sayılacak şey. Bir sahne içinde, konunun gerektirdiği ölçüde yer alan, ya da oyuncunun dekor gereği kullandığı her türlü taşınabilir eşya.

 

(5) Müsamaha Etmek; Hoş görmek, tolerans tanımak, görmezden gelmek, göz yummak.

 

(6) Çeyiz; Gelin için hazırlanan her türlü giysi ve ev eşyası. Gelinin çeyizinin güvey evine götürülmesi töreni.

 

(7) Aysberg; Buzdağı.

 

(8) Risk; Bir zarara uğrama tehlikesi. Zarar görme olasılığı.

 

(9) Rutin; Alışılagelen, her zamanki gibi.

 

(10) Periyodik; Belli aralıklarla yinelenen, dönemsel, süreli yayın.

 

(11) Natürel; Doğal. Doğal olan, bulunan. Doğanın tabi olduğu kurallara uyan ve buna özgü özelliklerini yitirmemiş, yapay karşıtı, yapmacık olmayan, katıksız, saf.

 

(12) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… Yahya Kemal BEYATLI’nın “Deniz Türküsü” isimli şiirinin son mısraıdır.

 

(13) Mevzuat; Bir ülkede yürürlükte bulunan yasa, tüzük, yönetmelik, kararname vb. tümü. Belirli bir konuda yürürlükte bulunan yasal düzenleme.

 

(14) Yahya Kemal BEYATLI’nın “Endülüs’te Raks” isimli şiirinin ilk dört kelimesi; “Zil, şal ve gül” olarak şekillenmiş olup şiir, Münir Nurettin SELÇUK tarafından Kürdili Hicazkâr Makamında bestelenmiştir.

 

(15) Orhan Veli KANIK’ın “Eskiler alıyorum diye başlayan” şiirinin ismi olan “Rakı Şişesinde balık olsam” diye biten dizelerini hatırlamış olsa gerek Mesut.

 

(16) Endekslemek (İndekslemek); Bir gelişimi, bir başka gelişime göre belirlemek.

 

(17) Bunalım; Buhran, kriz. Herhangi bir durumun doğal gidişi sırasında, birden bire ortaya çıkan aykırılık. Sonucu kötü olabilecek gerginlik.

 

(18) Keramet; Doğaüstü yetenek. Ermiş kişilerin gösterdiklerine, yarattıklarına inanılan, aklın sınırlarını aşan, şaşkınlık verici olay.

 

(19) Söz, eğer kalpten çıkarsa kalbe kadar gider, dilden çıkarsa kulağı aşamaz. Arap ATASÖZÜ

 

(20) Havsala; Zihnin bir şeyi anlama ve kavrama yetisi.

 

(21) Sigara Satma ve İçme Yasağı; Bu kanunun yayınlandığı tarih 08.06.1942 ve 4250 sayılıdır. Değişiklik tarih, 24.05.2013 ve 6487 sayılıdır.

(22) Otağ; Büyük, süslü ve gösterişli çadır.