Nedense aklıma bugün, daha sabahtan, evden çıkarken hep kötü şeyler geliyordu. Hatta, hatta yolculuk dönüşü geç vakitlerde yatarken, belki de uyandığımda. Sanki yanlış, sanki yalan, ama kötü bir olayla karşılaşacakmışım, kötü bir haber alacakmışım gibi...
Oysa evi paylaştığım yeğenlerim, benim duygu ve hareketlerimin aksine neşeli bir kahvaltıyı sona erdirmişler, her ikisi de girecekleri sınavlar için konsantre olma(1) çabası içindeydiler.
Emin uzandığı, yastığını, yorganını dahi düzeltmediği yatağının üzerinde tüm yarıyılın tembelliğini bir çırpıda sonlandıracakmış gibi kitaplardan birinin sayfaları arasında geziniyor, daha doğrusu aklı bir karış havada(2), sanki çalıştıklarını (yani, hiç ama hiç çalışmadıklarını) hatırlama çabasını yaşıyordu.
Erdem ise, televizyondan kendisine ulaşan ezgilere katılma uğraşı veriyordu ıslığıyla. Her ikisi de rahattı. Öyle ya, ekmek elden, su göldendi bugünler için.
“Bugünler için” sözcüğünü özellikle kullandım. Üç kardeş çocuğu olan bizler, varlıklı ailelerin çocukları değildik aslında. Ben bir yıl önce mezun olmuştum üniversiteden, onlarsa bu yıl mezun olacaklardı.
Aslında aynı yıl liseyi bitirmiştik, aynı yaşlardaydık, ama benim şansım yaver gitmiş(3), üniversiteyi ilk sınava girişimde kazanmıştım ve Ankara’ya öylece gelmiştik hepimiz.
Ekonomik durumları iyi olmayan ailelerimize yük olmamak için eften-püften(4) işler bulmuştuk başlangıçta. Daha doğrusu önce, başımızı sokacak bu evi bulmuştu büyük amcam, eş-dost yardımıyla, sonrası çorap söküğü(5) gibi gelmiş, gelivermişti.
Başlangıçtan (yani; Ankara’ya gelişimizden) bugüne değin zaman, galiba rutin(6) geçmişti. Birkaç iş, bizimkiler birkaç sevgili değiştirmiş, büyüklerimizden bazılarını sırasıyla kaybetmiş, ağlamış, gülmüştük bazı bazı.
Dediğim gibi bugün Emin ile Erdem’in sona yaklaşan üniversite sınavları vardı. “Son” diye abartmak(7) da pek uygun değil galiba. Hani “Ömür biter, yol bitmez!” derler ya, bu bizim gençlerin de sınavları bitecek gibi gözükmüyordu bana.
“Genç” dediğime de bakmayın, yukarıda da dediğim gibi aynı yaşlardayız, onlardan bir-iki ay büyüğüm, bir yıl önce de üniversiteye girdim, bir yıl önce de mezun oldum, ama ne onlar bana “Ağabey” derler, ne de ben demelerini isterim. “Mehmet” aşağı, “Mehmet” yukarı, “Memo” sağa, “Memo” sola idi, benim için hep söylenilen, belki de hak ettiğim.
Ben, üniversiteden mezun olmaya çeyrek kala (nedense böyle bir kavramı yaklaşık anlamı vermek için dilime pelesenk(8) etmiştim, yani mezun olmama üç beş ay kala, rastlantıların yardımıyla) iş bulmuştum. Hem onların da mezun olmalarını sağlamak, hem ekonomimizi biraz daha güçlendirmek, hem de askerlik görevimizde katkısı olması amacıyla para biriktirmek için özel bir şirkette göreve başlamıştım.
Enteresandır, bu özel şirkette çalışan (patronumuz dâhil) dört arkadaşın isimleri de Mehmet’ti. Ayırmak için örneğin bana; bilgisayar, lisan bildiğimden ve geçici olarak çalışan bir üniversite mezunu olduğumdan “Üstat” diyorlardı (Lâf aramızda, hoşnuttum(9) da bu çağırılış biçiminden ve de itibardan(1)).
Diğerleri ise isimlerinin başlarına bazı ek unvanlar(!) almışlardı. Örneğin; Patron Patrondu. Dalgın bir anında kafasını kötü bir şekilde kapıya çarptığı halde kanatmamış olan Mehmet’e “Taş Kafa” diyorlardı sadece.
Askerliğini komando olarak yapan Mehmet’in unvanı “Komando” idi. Âşık Mehmet’le, Çaycı Mehmet’i tarife gerek yoktu tabii. Adları üstünde idi.
Tek ayrıcalık sekreterimizde idi ki, ona lâkap gereksizdi, ailesinde yedinci kız çocuğu olarak dünyaya gelince, babası Nüfus Kâğıdına ismini; “Sonol” diye yazdırmıştı!
Ben, işte tarif etmekte zorlanmadığım bu şirkette çalışıyordum, askere gidinceye kadar da çalışmaya devam edecektim. Hissettiğim kadarıyla, arkadaşların (kısaca Mehmet’lerin) az da olsa kıskançlıklarına neden oluyorduysa da, aylığım iyiydi (Hatta gene lâf aramızda, oldukça değil, çok iyiydi).
Patronumun insancıl olması, ailevi durumumdan az veya çok haberdar bulunması, askere gideceğimi bilmesi nedeniyle katkıda bulunmak istemesi, lisan ve bilgisayarı bilmem maaşımın fazla olmasında etkendi.
Bilinmesinde yarar var, mesaim öyle sabahtan akşama kadar, yani bir bakıma 09.00–18.00 gibi değildi. Neredeyse canımın istediğinde işyerine gelip gidiyor, tercümeleri falan bitirince; “Bana doyum olmaz!” deyip ayrılabiliyordum iş yerimden!
Ha! Bir de unutmadan söylemem gerek, patron; küçük amcamın da asker arkadaşıydı (biraz)!
Emin ve Erdem’in de bu şirkette çalışmaları mümkündü ama gerek uçarılıkları(11), gerekse derslerine düşkünlükleri(!), yani kaytarmak(12) gibi üstün olan meziyetleri(13), buna olanak sağlamamıştı.
Zaten benim de Patron Mehmet’le tanışmam ve bu işe yerleşmem yorgun bir Park Bekçiliğinin gecesine doğru, oldukça içkili bir şekilde araba kullanmaya çalışan Patron Mehmet’i ikna edip(14) onu bir taksi ile evine kadar götürüp bırakmamla gerçekleşmişti.
Teslim-Tesellüm(15) (!) sonucunda yalnızca taksi ücretini almamın dışında ufak bir hediye veya diğer bir deyişle bahşişi kabul etmemem üzerine ertesi günü bıraktığı arabasını almak için park yerine geldiğinde beni aramış, bulmuştu.
Ve lâf lâfı açtığında küçük amcamın kendisinin asker arkadaşı olduğunu da öğrenmesi üzerine, bir diğer anlamda silâh zoru ile (bu da benim sıkça kullandığım argo deyişlerden biri idi) beni işe almıştı.
Centilmenlik(16) karşılıklı olmalıydı. Bu nedenle aldığım aylığı hak etmek istememin yanında, yeğenimi (yani esas asker arkadaşının oğlu olan Erdem’i) de işe alması konusunda ne ben patrona teklifte bulunmuştum, ne Erdem ne de Emin böyle bir olguyu hissettirmiştiler, ne de karşıdan böyle bir istek gelmişti.
Zaten yeğenlerim Park Görevlisi, yani Değnekçi olmaktan memnundular. Çünkü onlar, devlet memurları gibi, belirli saatlerde, hatta bazen canları istediğinde çalışıyorlar, spor takımına ait park biletlerini kesiyorlar, bahşiş vermek isteyenleri de reddetmiyorlardı!
Ders mi var, sınav mı var, seyretmeği arzuladıkları iyi bir maç mı var? O gün paydostu onlar için. Tabii günlerden Cumartesi veya Pazarsa... Canları maça gitmek istiyorsa... Veyahut da o gün katılmaları zorunlu sınavları varsa (tıpkı bugünkü gibi) “Gel Mehmet göreve!” diyorlardı bana.
Zayıf noktam onları çok sevmemdi, bunu hissetmişlerdi, hissediyorlardı, hissettiriyorlardı da. Kısaca; onları kıramıyordum. Bunu; çok güzel ve rahatça kullanıyorlardı (yani; beni). Çok zaman ikisinin sınavları üst üste çakışmazdı. Bu kere üst üste çakışmıştı.
Nadir(17) sınav günlerinden biri idi. Birinin yerine bir arkadaşı bulacaktım veyahut da bugün için oradan bahşişimiz(!) olmayacaktı. Çözümü kendilerine bıraktım. Ben, tren istasyonun yakınındaki, açık sahaların yanındaki, esas stadyumun hemen karşısındaki açık parka gideceğimi söyledim.
İnsanları bazen kaderleri yönlendiriyor. Kahvaltıda vakit geçirip eğlenmem, yeğenlerimi başarı dilekleriyle okullarına uğurlamam, can sıkıntımın kaderini oluşturmuştu. Parka geç kalmıştım. Sınavlar nedeniyle tatil günü olmasına rağmen dolmuşların dolu olacağını, beni almakta ısrarcı olmayacaklarını hesap edememiştim!
İş yerine geldiğimde, yani park yerine yöneldiğimde, önce çok yakınlarda “Ah!” diyen bir kadın sesi, daha sonra “İmdat!” istenir gibi bir fısıltı, daha sonra koşan bir ayak sesi duyup ayak seslerinin geldiği yöne döndüm.
Uzun boylu, elinde henüz kan damlayan bıçaklı, kirli tişörtlü bir genç bana doğru koşuyor, belli belirsiz “Yaklaşmayın!” der gibi ses çıkarıyordu.
Durum muhakemesi(18) yapmam, strateji(19) saptamam olanaksızdı. Karar vermem, hem de hemen, çok çabuk karar vermem gerekiyordu. Yanımdan geçmesine izin verecek bir tavırla yana çekilmemi yanlış anladı bıçaklı, kot pantolonlu delikanlı. O anda ayağına çelmeyi takıp yuvarlanmasını sağladım.
Ama itiraf etmeliyim ki, beni Allah korudu. Çünkü genç adam bıçakla benim üzerime atlayabileceği gibi, bıçağın üzerine düşüp, yaralanıp veya ölüp “Katil” damgası yememe de sebep olabilirdi. Bıçak bir yana savruldu, genç delikanlı bir yana.
Ben üzerine abandığımda(20) kenardaki Trafik Polisleri gelmişlerdi önce. Sonra diğerleri geldi bir çırpıda (sanki). Bana göre anlamsızca direnmekte olan, belki yokluğu, belki kültür noksanlığı, belki yaşamaması gerekeni yaşayan genci dövercesine kaldırdılar yerden.
Bir-üç-beş derken onlarca insan toplaşıvermişti olayın olduğu yerde. Polisler ifade vermem gerektiğini söylüyorlardı acele, kesik-kesik, kısık-kısık. Olay yerine yaklaşmam olanaksız gibiydi. Ne olduğunu öğrenemiyordum. Sonra...
Sadece bir ses duydum uzaklaşırken yakınlaşan. Bir çocuk sesi. Tanıdık, tanıdığım bir ses. Bu, Kerem’in sesiydi. Alt-üst olan zihnimde yarattığım senaryoda(21), olmamasını istediğim yaşam kesitlerini görüyor, başımı sallayarak görüntülerin kaybolmasını sağlamağa çalışıyordum.
Nafile(22)! Başarılı olamadım. Eli bıçaklı genci bir süre sonra götüren polislerin dışındaki diğer polislerin açtığı dehlizle(23) veya koridorla, rengini, plâkasını tanıdığım araca yaklaştım, gözlerimi yummuştum. Hem de sıkı sıkı. Gerçek önümdeydi. Ben gerçeği görmemek, gerçekten sakınmak, saklanmak istiyordum.
Gerçeğin üstü bir gazete ile örtülmüştü alelacele(24). Ya elbisesi, ya başlangıçtan beri, hep giydiği lacivert ayakkabıları, ya devamlı kullandığı tek lüksü olan parfümü... Onları örtmek, kapatmak, gözlerden uzaklaştırmak mümkün müydü? Tanımamam olanaksızdı. Hele ki polislerin zapt etmeğe çalıştığı Kerem’i? O; o idi.
Sabıkalı bir apaş(25), otopark görevlisi imiş gibi, ondan otopark bedeli istemiş, makbuz istemesine kızıp bozularak da orada, hemen, şah damarını bir bıçak darbesi ile kesivermiş, tüm kanını iki dakika içinde kaldırıma boşaltıvermişti.
Öyle ki, (sözüm ona) çok şeyi bilenler, daha doğrusu bildiğin sananlar onu hemen karga-tulumba(26) da olsa bir taksiye atarak bir hastaneye yetiştirmeyi uygun görmemişlerdi. Savcı için üstünü gazetelerle örtmekle yetinmişlerdi, sadece!..
... Günlerden sıcak bir Pazardı. Yoksa Cumartesi mi? Her neyse önemi var mı? Gene, her zaman ki gibi Emin kandırmıştı beni, onun yerine park görevine gitmiştim, stadyumun oradaki kaldırımlarda. Tüm park edenlere makbuz kesecek, ücreti tahsil edecek, gelene geçene park yeri olup olmadığını işaret edecektim.
Ha! Bir de akşama Sayın Bay Emin Beye(!) hesap verecek, doğal olarak bahşişlerin de kuruşuna dokunmadan teslimini yapacaktım! Malum, okul giderleri ağırdı arkadaşın, başka geliri de yoktu garibanın(27)!
Ömrümüz nasıl olsa geçiyordu. Bunu renklerle, müzikle, şiirle ve dahi şakalarla yaşayarak devam ettirmekten, kolay ve güzel hale getirmekten zevk alıyordum. Bu nedenle yakaladığım her fırsatta onların yüzünden gülümsemenin eksik olmayacağı davranışları sergilemekten zevk alıyordum.
Bu, beyli-baylı, kuruşuna dokunmadan hesap vermek de hoşgörülerine(28) sığınarak yaptığım isterik(29) şakalardan biriydi.
Gün bıkkınlıkla geçiyordu. Öğle daha olmamıştı. Çünkü öğlene doğru zapt edilmez bir acıkma hisseder ve öğle olduğunu anladığımda, her koşulda midemin açlığına “Dur!” diyecek olanağı yaratırdım.
Yani bir diğer deyişle; “Mutlaka ziftlenme(30) vaktim” olurdu. Şimdi öyle bir vakit değildi. Biraz sonra olması mümkündü belki.
Vişneçürüğü, belki bordo, belki de koyu çiğ bir kırmızıya benzer renkte yerli bir arabanın, sanki beni tanırmışçasına, oysa sadece park yeri olup-olmadığını sorarcasına, ışıklarını iki kere yakıp söndürdüğü ana kadar açlığımı duyumsamadım desem yeridir.
Hemen arkamdaki boş yeri gösterdim elimle, “Gel!” işareti yaparak. Önce sağ sinyalini(31) verip sağa yanaştı, sonra sol sinyalini vererek gösterdiğim cebe girdi. “Harika!” dedim. “Kurallara bu kadar uyan ne kadar insan vardır ki Türkiye’mde acaba?” diye de geçirdim içimden.
Acelesi vardı direksiyondaki bayanın. Kapıyı açmasıyla birlikte oldukça cömert(32) bir şekilde inmeye çalışmasını gözlemledim. Eteği sıyrılmıştı hafiften. Lacivert tayyörünün(33) altında tozlarını alamadığını sandığım lacivert pabuçları da dikkatimi çekti, birden. Kapısını kapatıp arka kapıyı açtı ve farklı bir lehçeyle;
“Kerem! Çabuk anacığım! Geç kaldık!” dedi.
Beş, bilemedin altı yaşlarında bir çocuk uyur gözlerle doğruldu arka koltuktan. Biraz evvelki cömertlikten faydalanmayı düşleyen gözlerimi ayıpladım. Sözlerden hissettiğim kadarıyla bir anne ve bir çocuktu onlar...
Ve de sadece dişi-erkek kavramı yaşayan, cinselliğe pay ayıran tarifimde sıkıntı çektiğim bir varlık gibi düşündüm kendimi ve ayıpladım.
Boyu da oldukça uzun, hatta benden bir-iki santim kadar uzun olduğunu sandığım genç kadın, aklımı da peşine takarak caddenin karşısına geçmiş, neredeyse gözden kaybolmak üzereydi stadyumun önünde, ben kendimi ayıplarken.
Ne para vermiş, ne makbuz almıştı. Üstelik öylesine acele etmişti ki kapıları açık kalmıştı aracının. Herhangi bir hırsızlık ve benzeri olaya karşılık, belki de etkilenişimin gereği, yalnız bırakamadım aracı, bana birkaç bedavacı aracın park bedeline mal olmasına rağmen.
Bu, belki merakımın, belki de yanlış beklentimin bir gereği idi. Etkilenmiştim genç kadından. Gerçeği yadsımamam gerek. Her ne bahasına olursa olsun onu görmek, onu bir kere daha görmek için karşı konulmaz bir istek duyuyordum içimde.
Çok beklemedim. Belki de o, benim onu beklediğim süreden çok daha önce geri döndü. Belki de çok çok sonra. Bildiğim, salınarak ama ivecen(34) bir geliş, hatta koşuştu aracına doğru hareketi.
Bir ara topuklu ayakkabılarının sırnaşıklığı(35) ile sendeler, düşer gibi olduysa da çabuk toparlandı ve caddeyi geçti. Aracını park etmekte kurallara uyuşu nasıl uyumlu idiyse caddeyi geçişi de bu sefer öylesine uyumluydu. Elinde (sanırım) aracının anahtarları vardı.
“Özür dilerim!” dedi. “Geç kaldım, bir bilseniz… İş çok uzakta ve ben hâlâ burda… Çok kızacak patron, hem çok.”
Kolunda çantasının olmadığını fark etti. Acele ile arabasının koltuğuna baktı, gördüğünde rahatladığını hissettirdi sanki bana. Yine de tedirginliğini(33) belli etmemeğe çalışarak kapısının kilidini açmaya çalıştı, açık olduğunu görünce hayret eder gibi baktı yüzüme.
O zaman gözlerinin çağla yeşilini, yüzünün hafif çilini, hatta dudağının ve sağ kaşının kenarındaki benleri aramızdaki on beş-yirmi santimlik mesafeyi yok edercesine gördüm.
Görmek ne kelime, sanki iliklerime kadar muhafaza altına aldım o gözleri. Saçları, oldukça uzun kumralın ötesinde sarıydı. Ona, “Sarışın” da denilebilirdi belki. Bir ressamın resmetmesi gibi, notalarını düzenlemeğe çalışan bir müzisyen gibi gözlemliyordum onu, o cüzdanını karıştırırken, hem sıkmamağa çalışarak.
“Para bulamıyorum şimdi. Akşam Kerem alacağım. O zaman ödesem dersem?” dedi.
Sanki lehçesindeki farklılığı anlamamış, bizden birini dinliyormuş, belki de bir sihir dünyasında, boyutsuz bir yaşamda, bir ilgi günlüğünde yaşıyormuş gibiydim.
“Boş ver!” dedim, isteyerek, arzulayarak omzuna dokundum yumruğumla, aracının kapısını kapatırken. Başka bir şey söylemek veya akşamı bekleyeceğimi ima etmek(37) geçmemişti dilimin ucundan. Oysa adım gibi biliyordum ki (çünkü yıllardan beri ilk defa affedilmem kaydıyla söylemeliyim ki; cinselliğe aç olduğumu hissetmemiştim), akşamı özlemle bekleyecektim.
Aracını yine dikkatle ve el işaretlerime bakarak park yerinden çıkarmıştı. Camı kapalı olduğundan giderken söylediği sözleri dudak işaretlerinden anlayamadım. Galiba; “Görüşmek üzere!” dedi gibi geldi bana.
Hoş, öyle dememiş olsaydı da benim yorumum öyle olacaktı mutlaka, hem kendimi ayıplayarak. Zira çocuğun “Anne!” dediğini duymamıştım ama sanki onun çocuğuymuş gibi geliyordu bana.
Ama beynim; “Yok canım, komşusunun çocuğudur, yeğenidir, belki de teyzesidir!” gibi aptalca(38) yorumlar yaptırtıyordu bana;
“Güle Güle! Görüşmek üzere!” diye kendimce bile duyulur duyulmaz bir sesle kendi kendime, kendimle ama çağla yeşili gözlü ile vedalaşırken.
İnanır mısınız bazen zaman geçmek bilmez, bazen su gibi geçer? Ben akşamın nasıl gelmek üzere olduğunu bilemedim.
Bir ara uzaklardan bir ezan sesi duydum. “İkindi ezanı olsa gerek!” dedim içimden. Çocuk, yani Kerem, yüzme havuzuna gittiyse çoktan kursun bitmesi gerekti diye düşündüm. Kerem’in katılacağı başka spor kursları da vardı ama bana Kerem’in o kurslara katılması için yaşının küçük olduğu veyahut da o kurslar için gerekli malzemeyi yanında getirmediği inancı hâkim oldu.
Nedense, ne ekonomik yetersizlik gelmişti aklıma, ne de annenin belirli zamanını tasarruf için onu bırakmış olabileceği. Tabii bunlar daha sonra aklıma gelenler. Bir de “Baba” denilen olgunun kenarından köşesinden geçiverdi düşüncelerim, usulca, aptalca ve de mantıksızca (belki de).
Bir ara gözlerime inanamadım. Kerem; bilmediğim, daha öncesinden buralarda hiç görmediğim bir adamın elinden tutmuş, yolun karşısında bekliyordu. “Herhalde” dedim, “Annesi, teyzesi her nesiyse gecikti, havuzdaki görevli elemanlardan biri, onu teslim etmek üzere yola çıkardı.
“Sarı saçlı, hafif çilli, çağla yeşili gözlü hanımı bekliyorlar.” Saçları hafiften döküktü genç adamın. Hissettiğim kadarıyla bir iletişim vardı bu otuz-otuz iki yaşlarındaki adamla Kerem arasında. Çünkü genç adam, her olasılığı düşünür gibi sıkı sıkıya tutuyordu Kerem’in elinden, Kerem de onun elini bırakırsa başına bir şeyler geleceği endişesini yaşar gibiydi, dalgın, yorgun düşüncelerle daha o yaşlarda.
Biraz beklediler. Akşamın karanlığı neredeyse çökmek üzereydi. Karşılardan akşam ezanının sesi yankılandı. Emin ve Erdem çoktan imtihanlarını bitirip eve dönmüşlerdir diye geçirdim içimden. İlk defa karnımın öğleni pas geçen açlığını hissetim.
“Çocuklar inşallah menemen türü bir şeyler yapmışlardır, şöyle ekşili turşulu bir şeyler olsa, yoksa kebapçıya gideriz bayram niyetine!” diye geçirdim içimden. Bu düşüncelerle ve açlığımın sesine kulak verirken karşıda onun, çağla yeşili gözlü hanımın arabasının durduğunu, çocuğu alıp hareket ettiğini ve adamın caddede tek başına kalıp onları bir süre arkalarından izlediğini fark ettim.
“Çağla Yeşili Gözlü” sözü öylesine uzun geliyor ki artık bana, bundan böyle ona sadece “Çağla Gözlü” demeği geçiriyordum içimden.
Sonra... Sonra...
Oldukça lüks, yeni model bir araba daha yanaştı olukça iyi ve (sanırım) pahalı takım elbiseli, saçları hafiften dökük adamın yanına. O da, direksiyonunda bir hanım olan bu arabaya binip gitti.
Bu günkü sermayem kediye yüklenmişti(39) sanki. Hani öyle derler ya… Oysa kaybedilen sadece kârdan zarardı (bana göre). Emin ve Erdem’e verilecek hesapta; “Biraz acıklı sohbetin yararı olacak!” diye düşünüyordum.
Döndüğümde bomboştu ev. Her ikisi de kendi tabirleriyle; bir yerlere takılmışlardı. Evde yiyecek bir şey yoktu. Kendi hırsımı yedim önce! Sonra, “Yağda yumurta nene yetmez ki Mehmet?” Türküsü(!) eşliğinde yiyeceğimi yedikten sonra güzellik uykuma(40)(!) yattım.
Gönlümdeki arzu; tüm yasaklara, tüm yanlışlıklara rağmen rüyamda veya hülyalarımda onu, yani Çağla Gözlüyü görmekti. Gördüm de… Hatta onu öptüm bile rüyamda...
Tam ismini öğrenmek üzereydim ki uyandım. İyi ki de uyanmışım, çünkü onu ne diye çağırabilirdim ki? Hem niye, hem nasıl, hem ne hakla? Ve diğer tüm akla gelmeyen sorular... Abartılı belki ama ya Kerem’in annesi idiyse o? Ya babası ne derdi böyle bir saçmalığa? Ne yapalım geç kalmasaydık? Erken kalkan yol alırdı, erken evlenense...
Dünyaya erken gelme şansım yoktu ki. Keşke erken bulsaydım ya onu? Ama nerede, nasıl? Çağla Gözler... Ah! Ah! Ah ki ah!...
Biri soyunmadan atmıştı yatağına kendini. Bir diğeri ise neredeyse düpedüz sivil olarak yorganının üstüne bohçalamıştı alkol yüklü bedenini. Ya felekten bir gece(41) çalmışlardı ikisi de geçersiz, ya da felek onlara ufak bir kıyak geçmişti(42) bilinçlice.
Her neyse ne top atsan uyanacak halleri, ne de değnekçiliğe mecalleri(43) vardı. İş yine Mehmet’e, yani bana düşüyordu. Dünkü nöbete devam aslanım. Askerlikten önce askerlik bir bakıma... Alışmak gerekti yani.
Yeni bir gün için iki satır not bıraktım kahvaltı masalarına. Emin’e üniversitedeki değnekçiliğe gitmesini rica ettim. Ben de nöbet yerime geldim yeniden. Bu sabah hava berraktı(44). Bu sabah hava bir başkaydı nedense. En güzel deseni çizmişti maviler gökyüzüne. Bu sabah bir başka şakıyordu kuşlar…
Stadyumun bahçesindeki Raki (İyi bir Doberman cinsi köpekti) havlamamıştı sinirli sinirli. Oysa ne zaman amatör maçlar olsa, çevreden geçenlere kızardı ve bacaklarının şöyle bir tatlarına bakmak isterdi usulca (sanki)! Galiba bu Doberman’ın ismini hani o meşhur İtalyan artistinin bir filminden esinlenerek vermişti sahipleri kendine. Kara yağız, asabi, karnının tok olduğu zamanlarda bile sevgi ve saygısını yoğunlaştırdıklarının dışındakilere göstermeyen aslına, cinsine sadık bir köpekti.
Daha saatler dokuza henüz ulaşmıştı ki, kalbim sıkışmağa, hızlı hızlı atmağa başladı birden. Oydu, vallahi oydu gelen vişneçürüğü arabadaki. Camdaki siluetinden tanımıştım onu (Tabii plâkasına bakmayı da akıl etmediğimi düşünemezsiniz)! Yine boş gibiydi arabanın içi.
Ama biliyordum ki Kerem orada, arka koltukta uyuyordu. Uyumasa bile uzanmış, yatıyordu mutlaka. Görüyorsunuz değil mi? Senli-benli olup “Kerem” demeye başladım samimi, içten hem de dün sabahtan beri. Sanki arkadaş beni tanıyordu, kırk yıllık dost gibi (oysa ben bile kırk olmadım. Demek ki değişiklikler insanı böylesine saçmalıklar yapmaya zorluyordu).
Sanki yıllardır aynı yere park ediyormuş, aynı Otopark Görevlisini, yani Değnekçiyi tanıyormuş gibi yine iki kere ışıklarını yaktı, yine arkamdaki boş yeri avuçlarımla gösterdim, yine önce sağ, sonra sol sinyalini yakıp parka girdi. Bu kere dünden farklı olarak edepliydim(45), terbiyeliydim, yanlışlık yapmak istemiyordum. Kapısını açtım gözlerimi kapatarak. Olası eteğinin sıyrılmasını mahcubiyetimle(46) sıvamak istemiyordum.
“Gözler kapalı, neden?” demesiyle irkildim. Fark edeceği kadar uzun süre kapalı mı tutmuştum gözlerimi? Yoksa fark etmesi için mi açmamıştım hemen? Veyahut da gözlerine esir olmamak için mi, o gözlerde boğulmaktan korktuğumdan mı açmaktan sakınmıştım göz kapaklarımı?
Hepsine birden “Saçma” demek o kadar kolaydı ki? Ama hem o kadar da zordu ki! Neyse bir ara söylediğimiz gibi “Boş ver!” deyip, sığınacak bir yerlere sığınmak daha kolay olacak gibi geliyordu bana.
Cevap vermedim, başım öne eğilirken. Oysa; “Bende tik(47) var!” deyip bir yalanla durumu kurtarabilirdim. Ama yalan söyleyecek kadar zeki bulmuyordum kendimi. Çünkü ya söylenilen yalanı akılda tutup diğer yalanlar için paravan(48) yapmalıydı unutmamacasına ki diğer yalan bir önceki yalanın yalancısı olmamalıydı, ya da hep doğruyu söylemeliydi ki zekâ fakiri olsan bile söylediklerin daima birbirini tutmalıydı.
“Bu; yarınki ücret…” dedi. “Bu da bugünkü…” İki günlük park ücretinden iki misli kadar fazla kâğıt para uzatıyordu Çağla Gözlü. Düzeltmek gereğini hissettim.
“Dün demek istediniz herhalde! Dün geçti, bitti, kül oldu, yok artık. Bir tek bugün var. Bunlardan biri yeter.” dedim paralardan birini alırken “Gün geçmez bölmelerde yaşa! (49)” der gibi özdeyişleri sıralamıştım bir çırpıda
Hakikaten öyle değil miydi? Dün geçmişti, yarına garantimiz mi vardı ki? Elimizde olan bugünden yararlanmak en iyisi, yani bugünü bugün yaşamak en uygun davranış değil miydi?
“Yok!“ dedi. “Acele ettim, ama yarın yani ki dün geciktim. Benim eski koca, yani bu çocuk babada çok saygı yok, unuttum para vermeyi, bu senin çok hakkın çok.”
Sanki Türkçesindeki sıkıntısına rağmen şiir gibi konuşuyordu. Ve benim gönlümdeki sıkıntım sona ermişti. Öyle ya, yanlış yapmıyordum kendimce. Anladığım (belki de anlamak ve belki de bilmek istediğim) kadarıyla; bu hanımla Kerem’in dün elinden tuttuğu kişi, eskiden karı-kocaydılar! Eski koca” dediğine ve “Bu çocuğun babası” dediğine göre, bir gün evvel bir başka araçla giden saçları hafif dökülmüş bey belki de ayrılmışlardı ve Kerem onların çocuklarıydı.
Adam, eşinden ayrılır ayrılmaz olası ki lüks araçla gelen yeni bir hanım adayı bulmuş, belki de evlenmiş ve bu çocukla hanımı kıyıda, köşede, kenarda bırakmıştı. Yasaklar delindiğine göre “Doğruları öğrenmem kolay olacak!” diye düşündüm.
İnsanlar ne kadar arzu ederlerse etsinler, her istedikleri mutlaka olmuyor. Bazen zaman, bazen mekân, bazen koşullar elvermiyor veya elveremiyor. Arzular yasaklarla dengelenmeliydi. Bunun bilincindeydim. Ama istememe rağmen beni huzurunda el pençe divan(50) durduran duygularımla baş edemez durumdaydım.
Parayı vermek için uzanan elini belki de isteyerek, arzulayarak (belki de) sıktım, o paranın hakkım olmadığını anlatmak, belki de duygularımı duyumsamasını arzulayarak.
Tuhaftır, çekmedi elini birden. Sanki elinin elimin sıcaklığında (hatta terinde) bir süre daha kalmasını istercesine gözlerini gözlerime dikti. Çağla yeşili gözler... Bacaklarımın titrediğini hissediyordum…
Ben; yani ben; Mehmet... Acemi âşıklar gibi böylesine titreyecek miydim? Sarsılacak mıydım? Yaz sıcağının sonunda böylesine terleyecek, sucuk gibi, sırılsıklam, ter içinde kalacak ama serin serin üşüyecek miydim?
Oysa daha önceleri; “Sana aşığım!” diyen kız arkadaşlarıma, “Bir kere daha düşün!” diyecek kadar tarafsızdım. Sonuncu arkadaşımın “Senden başkası asla!” dediğinde ben de hayatıma hükmedecek kişiyi buluncaya kadar “Aşk görüntülerine paydos!” demiştim.
Paydos bitmiş miydi? Bu kadar mı çabuk? Hem bu kadar mı acele? Hem de... Sonunu getiremiyordum. Ne diyebilirdim ki şu anda? İki günde, birkaç saat içinde? Olacak şey miydi? Tavşanlar, leylekler bile gülerlerdi buna... Başka nelerin güleceğine karar veremediğimden tavşanlar, leylekler geldi öncelikle aklıma. Belki başka varlıklar da gülerdi bu durumuma.
Ben düşünürken, daha doğrusu beynimde tavşanlarla, leyleklerle sohbetime devam ederken, elini elimin içinde unuttuğumu(!), elini bırakmam gerektiğinin bir nezaket kuralı olduğunu neden sonra fark ettim. Bu süre birkaç dakika mıydı, yoksa zaman kavramı olmayan bir süre miydi? Buna karar vermem o kadar zordu ki? Sadece, ama sadece gülen çağla gözlerini anımsayabiliyordum elini bırakırken...
O, hak etmediğimi söylediğim parayı avucuma sıkıştırarak, oğlunun elinden tutarak ve yine aracının kapısını, ama bu sefer -belki de- bilinçli olarak kilitlemeden ve yine -bence- yapmacık bir ivecenlikle koşuşturarak caddeyi geçti, stadyumun kapısına yöneldi.
Bugün günlerden Pazardı. Acaba Pazar günleri de mi çalışıyordu ki? Sanmıyordum, ama olasıydı. Hem nerede çalışıyordu? Patron dediğine göre, özel bir yer olmalıydı. Ve birden zihnimde şimşekler, yıldırımlar her ne denirse, öyle bir şeyler çaktı.
“Çağla Gözlü” müydü adı? Evveli için kıskançlıktan öte, bir merak kaplamıştı hücrelerimin tümünü. Sadece beynimin değil, tüm fiziksel varlığımın tüm hücrelerini. Merak? Yok canım! Hani meselâ! İnsanın bazı şeyleri kendine itiraf etmesi bile zor oluyordu! Acaba bugüne dek tatmadığım duygu, hani “Beklenen Prenses” böyle bir olgu muydu ki benim için?
Aracın kapısını usulca açtım, merakıma engel olamadığımdan. Güneşlikteki ruhsatı aldım, merakla açtım. “Uğur” yazılı idi isim yerinde. Oysa lehçesindeki yabancılığa karşın değişik bir isim göreceğimi umuyordum Aracın Sahibi hanesinde.
O sırada hemen aracın yanına park etmek çabasında olan mavi, yeni model aracı görünce alelacele ruhsatı yerine koydum, yaptığımın ayıp olduğunu kendime telkin ederek(51). Utanç doluydum. Söyleyin Allah aşkına “Emanete Hıyanet” başka nasıl tarif edilebilirdi ki?
Aracını almak için hemen gelmedi Çağla Gözlü. İkindi ezanı okunduktan çok çok sonra, sanki oğluna bir şeyler anlatarak gözüktü stadyumun kapısında. Anlamıştım Pazar günleri işinin olmadığını. Çalışmıyordu yani. Tüm vaktini oğluna ayırmıştı içtenlikle. Beni arabasının başında beklerken bulmuş olmaktan haz duyar(52) gibiydi.
“Merhaba!” dedi cevap almayı beklemeksizin, hem hiç acele etmeksizin arabasının kapısını açmağa uğraşmaksızın, arka kapıdan oğlunu bindirdi, kendi de direksiyona geçerken umursamaz fakat -hissettiğim kadarıyla- bir şeyler söylememi bekler tavır içindeydi.
“Merhaba Kerem!” dedim, delikanlıya. Ve dönüp “İyi akşamlar!” dedim ona sadece. Sesimde özlem mi, arzu mu, bekleyiş mi, sitem(53) mi vardı? Bilemiyordum. Herhalde öyle bir “İyi Akşamlar!” demiştim ki gözlerini merakla kırpıştırarak; “İyi Akşamlar!” dedi.
Kerem, bulunduğum taraftaki cama doğru gelmiş, camı açma çabasıyla birleştirdiği gülüşüyle; “Merhaba! Merhaba!” diyordu, hem de birkaç kere. İsmiyle anmam, ismini biliyor olmam ona kıvanç vermişti (galiba). Ya annesinin ismini bilmiyor olmamın bana verdiği eziyet için nasıl yorumda bulunmalıydım?
Gün bitmişti. Neden bitmesi istenmeyen günler çabuk biter, neden geçmesi istenmeyen dakikalar değil, anlar bile çabukça geçer, geçiverir veya bitiverirdi ki? İşte törpülenen, tasarruf edilmesi mümkün olmayan bir gün daha sona ermek üzereydi. Oysa tasarruf etmek, yani ömrün bir bölümünü, hatta ve hatta birkaç saatini, hiç olmazsa birkaç dakikasını bir kenarda saklamak mümkün olsaydı?
Tanrı; dün-bugün-yarın arasına sıkıştırdığı ömür denilen zaman biriminin kullanımında biraz daha cömert olamaz mıydı ki? Ona ait olan bizi, bize ait olan kendisinde biraz daha toleranslı(54) kullanamaz mıydı ki ömür denilen süre içinde?
Her neyse, durup dururken ve günün bitmeye yüz tutan bu vaktinde Tanrı’yla münakaşaya girmenin adabı(45) da olamazdı, küskünlüğü de. Gerçi dindar, dini bütün değildim ama dinsiz de sayılmazdım. Cumadan Cumaya da olsa secdeye değerdi başım.
Rahmetli babam vasiyet ettiğinden değil, inandığım için, dua etmeğe ihtiyaç duyduğum için giderdim camilere. Kandillerin olduğu geceler, perşembeden cumaya ulaşan geceler kutsal gibi gelirdi bana. Ama yine de işte böyle çenem düştüğünde, Tanrı’yla iki üç cümleyi münakaşa ederek yan yana getirmekten çekinmezdim, büyüklüğüne daima sığınmama rağmen.
Eve dönüş kolay değildi. “Dönülmez akşamın ufkundayız!(55)” demişti şair, ama sanırım o vakti de aşmıştım bu akşam. “Rakı şişesinde balık olmak(56)” isteyen şair gibi olmak istiyordum. Belki de bir başka şair gibi “Canım doya doya sarhoş olmak(57)” istiyormuş gibi bir duyguya sahiptim şu an.
Şiir, müzik dünyasında dolaşmak mutluluktu benim için. Her zaman değil ama; ışıklar, renkler, sesler beni bu dünyaya iteklerdi. Ama sonra ya sabah, ya da akşam olurdu, gerçeğe dönerdim. Tanrı’yla münakaşa, sonra şiirler, şarkılar... Eee sonra! Yoksa aşkın ilk basamaklarını mı adımlamaya başlamıştım? Yok canım, daha neler? Dün bir, bugün iki. Karşındaki evli barklı, çocuklu biri, hem kim, adı ne, sanı ne? Neyin nesi?...
Ama ya çağla yeşili gözleri? “Ağır ol, yavaş!” demezler miydi adama? Değil mi? Eh! İnsan kendi kendine konuşmağa, yorumlar yapmağa da başladı mı sonuçla ilgili bir şeyler söylemekte ne yarar olabilirdi ki?
Yoğun düşüncelerle dolmuşa ne zaman, nasıl bindiğimi hatırlamıyorum. Hatta dolmuş ücretlerine zam geldiğini ikaz etmeseler bilmeyecektim bile. Dalgınlığımın eseri Yenimahalle Dolmuşu yerine, Demetevler Dolmuşuna bindiğimi ancak yol ayrımında fark ettiğimi söylersem inanın. Bunun için düşüncelerime bir süre mola vermem gerektiğini düşündüm.
İkinci bir dolmuşla eve geliş, yeğenlerimin abartılı ve meraklı bakışlarına pas vermeyen suskunluğum, iyi bir rüya görme (belki de onu, Çağla Gözlüyü görme) umuduyla yatağıma uzanışla sonlandı günüm.
Ve yarın geldi. Yani ertesi gün ve bitip tükenmeyecek gibi başlangıcı olan bir hafta. Neyi, niçin, nasıl özlüyor, ne bekliyordum dalgınlığımda? Patronun bir ara; “Bu ne dalgınlık?” dediğini güç belâ zapt ettim hafızamda. Çok zaman diğer Mehmet’ler veya Sekreter Hanım yanlış yaptığı zaman söylediği gibi, ilk defa benim için de;
“Burada âşık olma hakkı sadece bana sağlanmış bir haktır, sizin âşık olmaya, yani dalgınlık ve yanlışlık yapmağa hakkınız yoktur!” diye eklediğini işittim. Utandım ama sanki mutlu bir utanıştı bu benim için. Aşk... Âşık... Yakışıyordu galiba bana!
Haftanın başlangıcından itibaren tüm hafta içinde yaşantıma egemen olan sadece patronun aşk yakıştırışı değildi. O sabah ilk defa Karaköy Börekçisini pas geçmiştim. Onun lor peyniri koyup da, peynirli diye sattığı börekten almayı unutmuştum.
Öğle yemeklerini istekle beklemek benim için zevk olmaktan çıkmıştı. Akşamların gelişinde; ne tek tekçide gazozlu kırmızı şarap içmek, ne ayaküstünde Arjantin bira içerek patates tava yemek, ne de İzmirlinin bisikletli arabasında yaptığı kokoreçten yarım ekmek arası kokoreç yemek düşüncesi geçmiyordu içimden.
Oysa daha önceleri haftanın çok günlerinde bazen birine, bazen ikisine mutlaka uğrardım, akşam yemeği yerine. Bazen hepsine birden uğradığım da olurdu ama geçiyorken uğramak gibi olurdu konaklayışım o zamanlar.
Ama dün galiba dalgınlıkla; “No’o Üniversiteli? Dargın mıyız? Pas vermiyorsun artık!” deyişini duymazlıktan gelmekle cevap vermek arasında sıkıntı çekerek geçmiştim İzmirlinin yanından.
Bir öğle paydosunda da, Taş Kafa Mehmet’e birileri; “Askere mi gitti?” diye sormuşlarmış. Alışkanlıklarımı bilenlerin yokluğumu hissetmeleri kadar doğal bir olgu yoktu. Benimsenmek ve aranmak güzeldi amma... İşte bu “Amma” olmasaydı.
İlk birkaç akşam olduğu gibi bugün, yani hafta sonuna bir gün kala oldukça yoğun bir tempoda ve zor geçen bu günün akşamında da hemen eve gitmek, kendimi boylu boyunca yatağıma atmak arzusu vardı içimde.
Düşünmek... Düşünürken yaşamak gibi bir arzuyu yaşıyordum içimde. Bana mutlaka olanlar olmuştu, olmak üzereydi demek yalan, yanlış olurdu. Bunu hissediyordum. Beynime hükmedemez duruma gelmiştim.
Yatağımın üzerinde soyunmadan, boylu-boyunca ne kadar uzanmış, hatta uyumuş olduğumu hatırlamıyorum. Erdem’in saçlarıma dokunan eliyle uyandım, bana dört numara gibi(58) yatmamamı(!), soyunup yorganın altına girmemi söylüyordu. Gözlerimi açmakta zorlanmama rağmen devam ediyor, galiba bir şeyler de ekliyordu sözlerine.
“Haydi! Ya uyan beni dinle, ya da beni uğraştırma, devam et uykuna” (“Zıbar(59)!” da diyecekti galiba ama söylemekten vazgeçtiğini hissettim).
“Tamam!” dedim. “Biraz yorulmuşum da...”
Sabretti uyuşukluğuma(60). Bu gün, vişneçürüğü renkli arabayla gelen beş-altı yaşlarında, adının Kerem olduğunu söyleyen bir delikanlı ile sarışın bir bayanın beni tarif edip sorduklarını anlattı. İliklerime kadar titrediğimi hissediyordum. Devam etmesini, anlatmaya devam etmesini bekliyordum. Kadının sadece yüklü bir bahşiş verdiğini söyledikten sonra sustu Erdem.
İnsanın beklentilerine cevap almaması ne kadar zorsa, karşısındakinin umursamazlığı da o kadar yanlıştı (bence). Bencillik ettiğimi hissediyordum ama beklentim çok mu fazlaydı ki? Erdem, anlatsaydı, azıcık daha anlatsaydı onu, ne olurdu ki sanki?
Ertesi günü işe gitmesem, değnekçiliği ondan istesem... Olmazdı, olmamalıydı da. Bir değil iki koz vermek(61) zorundaydım. Patrondan gereksiz bir izin alacaktım. Erdem’e kim bilir nasıl bir yalan uyduracaktım ertesi günkü işini benim yapmam için. Oysa yalan söyleyebilecek kadar zeki olmadığımı anlatmıştım.
Ve de acaba beklentim sonucuna ulaşacak, yaşamak istediğimi yaşayacak mıydım? Yani onu tekrar görecek, hatta elini tutacak, nefesini yanımda, yakınımda duyacak mıydım? Azıcık, azıcık da olsa kokusunu ciğerlerimin ufacıcık da olsa bir köşesine saklayabilecek miydim?
Sabırlı olmam gerektiğini telkin ettim kendime. Gün doğmadan neler doğardı ki? Hem yarın Cuma idi. Cumartesi ve hatta Pazar için dileneceğim, zeki olacağım yalanı, belki de yalanları bulabilirdim belki. Cuma namazına gider ikide birde didiştiğim(62)(!) Tanrı’dan da yardım dilerdim. O; büyüktü, yardım isteyene yardım ederdi, ben de sevilmeyecek bir kul değildim gibime geliyordu. Ben isterdim. O da hep kendine sığınan kuluna, kullarına istediklerini verirdi (belki).
Bir günün, bir tam günün istenmeden nasıl tüketildiğine şahit oldunuz mu hiç? Ömürden harcanan, sonradan belki de pişman olunacak bir gündü geçen. Ama umurumda değildi. Cuma namazında sehvi secde yapmam(63), yoğun düşüncelerimin belki de görünüşüydü.
Akşam Kokoreççinin yolumu kesmesine ses çıkarmamıştım. Sonra tek tekçide çözüm bulamadığım yarının çözümü için gazozlu kırmızı şarap içmiştim yarım ekmek arası kokoreç eşliğinde.
Eve gecikmiş olarak geldiğimde Erdem’in, ertesi günü kız arkadaşıyla gezmeğe gideceğini söylemesi, yerine otoparka gidip gidemeyeceğimi sorması, neredeyse sevinçten çıldırtacaktı beni. Ama ağırdan aldım. Kendi isteğim için bile bir bedel biçme gayreti içinde oldum. “Rüşvetsiz(64) olmaz, aslanım!” dedim. “Hallederiz” dedi Erdem kısaca. Halletmese de olurdu oysaki...
Bu sabah, farklıydı diğer sabahlardan. Oysaki güneş yine her zamanki yerinden doğmuştu, tek farkla ki yazın sonuna gelmekte olduğumuzdan günlerin kısalmasını dikkate alarak belki bir veya iki dakika geç doğmuştu yalnızca. Gençlerin uyanışı aynı tembellikle olmuş, kahvaltı masası yine her zamanki gibi farklı akşamı bekleme alışkanlığı içinde idi. Sadece değişik olan bendim, yani hayallerine ulaşma arzusunda olan ben.
Oldukça erken bir vakitte geldiğim otoparkta zaman geçmiyor gibiydi. O gelmiyor, gelmiyordu. Yoksa gelmeyecek miydi? Gelsin istiyordum. Çünkü onu bir kere daha görmek için elimde tutunacağım hiçbir şey yoktu. Onu bir kere daha görmek için adaklar adıyordum(65). Kendime sözler veriyordum.
Bir kere... Bir kerecik daha görseydim ne olurdu Tanrı’m? Tekrar tekrar adaklar mı adamalıydım, sözlerim ötesinde? “Peki” dedim kendi kendime. Hani o “Kurbanlık Koyun” yazan levhaları tutan adamlar var ya dolmuş yolu üzerinde, bugün onu, yani Çağla Gözlüyü görürsem;
“Senin rızan için bir tane koyunu kurban edip Yetiştirme Yurduna veya Düşkünler Evine bağışlayacağım!” dedim. Öylesine bir tutku idi yaşadığım, vazgeçemediğim.
Birden... Evet, birden bir başka parlamağa başladı sanki güneş. Yollar boşaldı. Tüm insanlar çekildi kaldırımlardan, ağaçların yaprakları bile kımıldamaz, titremez olmuşlardı. Tüm evrende tüm sessizlikler içinde bir tek onun aracının motorunun ahenksiz sesini duyar oldum. Cadde ortasında sabitleşmemi fark edince ışığını yaktı bir kez. Sadece selâm verir gibi sanki ve yaklaşırken sağ sinyali ile işaret vererek sağa yanaştı. Arabası tekliyordu kulaklarıma gelen bozuk sesten anladığım kadarıyla. Sanırım bujilerden biri işlevini yeterince yerine getirmiyor, getiremiyordu.
“Of!” dedi kapıyı açarken.
“Araba sakat biraz! Belki benim benzin kötü az biraz. Bilmiyorum! Benim tamirci çok para alıyor, yapıyor, ama yapmıyor, biraz sonra gene böyle ‘Pat! Pat!’ ses geliyor.”
Türkiye’mizin düzeni... Ne demek istediğini anlamıştım. Zaten o da çok açıkça söylememiş, anlatmamış mıydı?
“Dert etmeyin, ben arabayı park ederim, isterseniz bir daha uzun süre bozulmayacak şekilde tamir de ederim veya ettiririm. Siz Kerem’i spor yaptığı yere götürün!” dedim.
“Olur, ben onu pisine(66) götüreyim. Biraz sonra, meselâ gelip arabaya bakayım mı? Yoksa siz bana bildirirsiniz mi? Kaç para gerek? Çok mu? Şimdi masraf için az param var.”
Bilgiççe başımı salladım. Oysa pisinin havuz yerine geçen Fransız kökenli bir söz olduğunu daha sonradan sözlüğe bakarak öğrenecektim.
“Masrafınız fazla olmaz. Siz, örneğin bir saat, haydi bilemedin belki uzun sürerse iki saat sonra, tabii bana güvenip arabanızı teslim edersiniz çalışır durumda burada geri teslim alabilirsiniz.”
“Tabii. Tabii. Problem yok. Araba Ruhsatı güneş siperliğinde. Benim eski kocaya ait. Saat önce on ikide sonra daha da dörtte falan civarı Kerem’in spor biter, biz burada bekleriz. Gelmek gecikirse Gençlik Parkında dolaşırız az biraz.” Annesinin sözlerini Kerem de destekler gibi bakıyordu gözlerime.
“Tamam da…” dedim. “Bir sorun çıkarsa ya sizi bulamazsam, sizinle karşılaşamazsam herhangi bir nedenle, eski kocanıza mı teslim edeyim arabanızı? Veyahut da erken gelirsem sizi nasıl çağıracağım?” İsmini öğrenmek için ustalığımı alkışlayarak ustaca sormuştum soruyu.
“Ben Gülenay’ım!” dedi. “Yedi yıl var ki Kerkük geldim, tanıdım buraları. Türk’üm ben. Ben beklerim sizi. Hem ne kadar geç olursa olsun. Baba yok. Evde sadece Kerem ve ben. Başka merak edecek kimse yok. Yeter ki araba ‘Pat! Pat!’ yapmasın bir kere daha, iyi olsun, anladın? Lütfen!”
Onlar pisine giderken arabayı parka çekip bujilerine baktım şöyle üstünkörü(67). Tahmin ettiğim gibi üçüncü buji çalışmıyordu. Dikkatimi çeken şeylerden biri de benzin ışığının ikaz vermesi idi parka çekerken. Üstümde fazla param yoktu ama masraf yapmaktan çekinmemem gerektiğini düşünüyordum. İlk defa stadın yanındaki büfeciye gidip borç para istedim.
“Kasa senin!” dedi Büfeci Korhan. “Geç, istediğin kadar al üniversiteli” Niçini, nasılı bilen çelebi(68) bir yönetici idi büfedeki arkadaş ve insanlara yardım etmek için gayretlerimi bilirdi. Uzattığı parayı aldım, “Yeter mi?” sorusu eşliğinde.
“Akşama, bilemedin yarın sabah, cezamı öderim!” dedim.
“Takma kafana!” dedi gülerek.
Önce çeyrek depo kadar benzin alarak yolda kalmamağa çalıştım. Hayrettin Usta işinin ehli idi, mahalleden komşumuz. Yarım saat bile sürmedi onarım. Gittin-geldin derken arabanın sağlamlığı bir-bir buçuk saat içinde gerçekleşmişti.
Esasında uzunca bir süre bakımı yapılmamış arabanın bir gün kadar kalması gerekti. Harcanan zaman sadece bujilerin değişmesi, karbüratörün(69) temizlenmesi ve su haline gelmiş karter(70) yağının değiştirilmesi için geçirilmişti. Belki yardımcı olup ben de acele etmiştim. Malum ya! Para kazanmam gerekti, gönül dostluğundan önce. Hem akşama yeğenime verilecek hesap için, hem de olası bir karşılığın alınamaması riskine(71) karşı Korhan’a ödemem için.
Arabayı bulduğum ilk boş yere park edip pisine ulaşmam, yüzmekte olan Kerem’le onu bir anne şefkati ile izleyen Gülenay’ı bulmam zor olmadı. Sadece gözlerimiz çakıştı metrelerce uzaktan. Sağ avucumu yumup, başparmağımı yukarıya kaldırarak “Tamam!” işaretimi görmesini sağlayıp park görevime döndüm acele ile.
Dedim ya para kazanmam, hele hele bahşişi çok olsun istediğim kadar para kazanmam gerekti. Buna rağmen makbuzsuz araç göndermemekte direniyordum. Bilmem neden, haksız kazanç haram gibi geliyordu bana. Oysa şehrin kaldırımlarından, devlete-millete ait yerlerden, spor kulübünün makbuzu ile yüzde bilmem ne kadarını kulübe verdikten sonra para kazanmak sanki haram değil miydi ki?
Biliyordum, bu benim çözeceğim sorun değildi, hem zaten geçimimiz değnekçiliktendi, neden ses çıkaracaktım ki? Ben ki okumuş biri, kültürlü biri olarak ses çıkarmıyorduysam, başkalarını ayıplamak da bana hak olmasa gerekti.
Dalgın düşüncelerle makbuz kesip, geleni-gideni kaçırmamak çabası içindeyken yanımda yanı başımda onun kokusunu hissettim. Döndüm, neredeyse burunlarımız çarpışacakmış gibi yüz yüze geldik. İçimde bir heyecan, onunla dudak dudağa gelme isteği geçti içimden, sevgiyle.
“Oh! Merhaba!” dedim, heyecanımı durdurmak istercesine, sesimdeki duygusallığı hissettirmemeyi arzulayarak.
“Merhaba!” dedi. “Kerem daha iki saat kadar belki buçuk da var, yüzecek! Ben bakayım istedim. Ondan geldim arabaya, buraya.”
Başka, başka bir şeyler, belki benim istediğim bir şeyler daha söylemek arzusunda gibi geldi bana. Kontak anahtarını verdim, arabasının kapısını açtıktan sonra. Acaba; “Sana ayıracağım iki saat, hatta iki buçuk saatim var!” demek mi istemişti? Yoksa “Beni göreceğin son bir, bir buçuk saat, aklına başına topla!” cinsinden bir mesaj mı vermek istemişti?
Ben birinci şıkkı(72) tercih ettim.
“Çok masraf gitti mi?”
“Yok, o kadar fazla değil, az biraz işte.”
Tuhaftır onun gibi konuşmağa başlamıştım. Parktan çıkmak üzere olan aracı yakalama telaşıyla uzaklaştım yanından özür dileyerek
Gönderdiğim araçla park bedeli için biraz münakaşa etmiştim, canım sıkkın gibiydi ama onu arabada, direksiyon başında, motorun çalışmasını dinler görünce gevşeyiverdi sinirlenmem. Öğle geçmişti.
“Kerem’i almaya gidinceye kadar bir çay içer misin?” dedim, tercih hakkımı bir-bir buçuk saati onunla aynı ortamda geçirmek arzusuyla. “Olur!” dedi ısrarımı beklemeden. Hemen Korhan’ın büfesinin kenarındaki masalardan birine oturduk.
Gözlerini, çağla yeşili gözlerini saklamak, o gözlerde yaşadığımı yasaklamak için gözlük takmıştı, otururken, zorunluymuşçasına. Korhan, işaretimden çay istediğimizi anlamıştı, manidar(73) bakışlarını engellemeden. İçeriye doğru, yönelirken bağırdı;
“Çay iki! Ağır olsun!” Hep böyle yapardı. Gelip-geçen müşteriler için “İki çay!” derdi, duyulur duyulmaz. O çaylar üçüncü çaydanlıktaki eski çaydan verilirdi. “İki demli çay!” dedi mi, ikinci çaydanlıktaki yeninin eskisi çaydan verilirdi. “Ağır olsun!” dedi mi de, henüz demlenmiş veya demlenmek üzere olan taze çaydan verilirdi ki bu çay için bazen on-on beş dakika beklemek gerekirdi.
Sanırım biz bir süre bekleyecektik. Korhan’ın tavrından öyle esinlenmiştim. Eh! Hatırlı müşteriydim vesselâm(74)...
Gülenay’a döndüm. Kısa, kesin, öz; “Anlatın!” dedim. Zekiydi, sorumun içeriğini bir çırpıda anlamıştı. “
“Yoo! Siz anlatın!”
“Sıraya gerek yok!” dedim. Kendimi anlatmağa başladım, Nüfus Kâğıdımdan fotokopi çıkartır gibi, üniversite notlarımı, başarı derecemi sıraya koyar gibi, sevdiğim, sevmediğim şeyleri düzenler gibi. Bazen hayret eder gibi, bazen dalgınlaşır gibi, bazen çekinir, bir şeylerden korkar gibi dinledi. Gözlerini, özellikle sırtını güneşe vermesi nedeniyle gözlerini göremiyordum ama anladığını anlıyordum.
Sonra neden Gülenay olduğunu, doğup, büyüyüp, okuyup, evlenmesini, Kerem’i, eşini, ayrılışını, ayrılışının nedenlerini anlattı. Birinci, ikinci çayları bitirirken. Zaman o kadar çabuk tükenmişti ki…
Acele ile doğruldu yerinden, “Baba Hatırası” dediği saati çantasından çıkartıp baktı; “Neredeyse Kerem’e geç kalacaktım, dönüşte de buradasınız?” diye sorarcasına gözlüğünü çıkartıp eline aldı.
“Sanırım!” dedim.
O pisine giderken ben de park yerine yöneldim. Erdem gelmiş kendindeki makbuzlarla görevine başlamıştı. İçimden; “Ya gördüyse?” diye bir tereddüt geçti. Sonra umursamadım. Biliyordum ki önce kendileri, daha sonra kuşkanadıyla(75) haber uçuracakları annem, kendimden iki-üç yaş daha büyük, boşanmış, üstelik yabancı kökenli bir hanımla arkadaşlığımı hoş karşılamayacaklardı.
Bu yaşam biçimimin, görünüşü itibariyle geçici bir heves olmadığını anlatmayı isterdim. Bahtın rüzgârına(76) kapılıp gitmek gibi bir başlangıçtı bu. Nedense çevreme anlatmakta zorluk çekeceğim kuşkusunu yaşıyordum beynimde. Umursamaz bir tavırla Erdem’e yaklaşıp, merakımı sona erdirmek istercesine;
“Hayırdır!” dedim. “Erken ayrılmışın arkadaşından. Çok oldu mu geldiğin?”
“Bırak ya!” dedi. “Karı milleti işte. Daha okul bitmemiş, iş yok, askerlik bitmedi, ne zaman evleniriz, çocuklarımız olsun, muhabbetine(77) başladı. Daha zamanı var, deyince de küstü ağlayarak ayrıldı, gitti. Ayrıldık temelli galiba.”
“Oğlum şu dobra dobra(78) konuşma huyundan ne zaman vazgeçeceksin? Daha güzelce söyleyemez miydin? Aç cep telefonunu da ben sağa sola dikkat ederken, özür dile, gönlünü al, yoksa karışmam. Hem ne zaman geldin, çok oldu mu?”
“Geleli bir-bir buçuk saat ya oldu, ya olmadı ama niye ikidir soruyorsun ki? Hem sen nerelerdeydin yahu?”
“Bırak hesap sormayı da, et telefonu yanımda. Haydi bakayım.”
Maksadım; hem onun cici bir kız olarak tanıdığım arkadaşının gönlünü almasını sağlamak, hem de hemen arkamda duran Gülenay’ın arabasına gelişini görmekti. Sonrası için çözüm ya bulurdum, ya da söyleyemediğim yalanlardan her zamanki gibi medet(79) ummadan gerçeğe dönerdim.
Telefonu etti Erdem. Hatta yalvar-yakar özür de diledi arkadaşından. İş tatlıya bağlanmıştı, bence. “Haydi!” dedim. “Nöbete devam, şunlar makbuzlar, para hesabını evde yaparız, iyi akşamlar!”
“Okey(80)! Dert etme, hallederiz.” İngilizcesi iyiydi ya, arada bir böyle “gud ivining!(80)” tipinden esprileri bile yapardı, kızdırmak istercesine. O bir arabayı park ettirmek için ayrıldığında Gülenay ve Kerem de arabalarının yanına gelmişlerdi.
“Beni de götürür müsünüz?” dedim. “Tabii! Tabii!” dedi Kerem ben onun kapısını kapatmağa çalışırken. Şoför mahalline oturmasam ayıp olacak diye düşündüm. Kerem’in kapısını kilitledim.
“Düşünceniz güzel ama zaten kapı içeriden açılmayacak şekilde kilitli...” dedi hareket ederken.
Nerede ineceğimi düşünürken oldukça iyi araba kullandığını gözlemledim. Hani bir ara gayri resmi(81) Sürücü Kursu Öğretmenliği de yaptığımdan değil ama hakikaten kuralları çok iyi uyguluyordu ve kendisine karşı yapılan hata ve kusurlar için asla ve asla tepkide bulunmuyordu. Hâlbuki ben bile bir-iki defa ağzımı bozmaya yakınlaşmış, kendinden ve özellikle Kerem’den utandığım için dilimi kilitlemeği uygun görmüştüm!
“Bir gazoz, bir kola, bir Türk Kahvesi içmezsiniz mi, bize gelip?” dedi yolun bitmesini istemediğim bir bölümünde. Çünkü gittikleri yolda iniversem, iki adım yürüyüversem, onları güzergâhlarından(82) saptırmadan, ayırmadan evime ulaşır gibiydim.
“Hay! Hay! Neden olmasın ki?” dedim. Demetevler’in uzakça bir bölümünde, bilmem kaçıncı caddenin kenarında, köşesinde kalmış, yeni yapılmış gibi görünen eski dört katlı bir evin önünde park etti arabasını Gülenay.
Kerem, kapısını açtığım arabadan ok gibi fırlayıp yöneldi merdivenlere doğru. Annesi;
“Atari(83) meraki!” dedi. “Anahtarı var, kimseyi görmez artık gözleri.”
Belli belirsiz bir sevinç geçti gözlerimin içinden, kendime söylemekte çekinmediğim ama benden başkasının bilmesini istemediğim gerçekle, sevdiğim insanla yalnız olabilecekmişim gibime geliyordu. Neden yalnız?
Söyleyin Allah aşkına! İnsan stadyumda mı ilan-ı aşk ederdi? Tabii bir kanepenin iki başında oturarak da söylemezdi bir insan diğer insana sevdiğini. Ben galiba onu sevmeğe başlamıştım. Gerçeği söylemem gerek ben Gülenay’ı sevmiştim, seviyordum, sevecektim de. Hissediyordum bunu ve onun da bunu şimdi, hemen bilmesini istiyordum.
Meraklı bakışların olacağını varsayarak kapıyı kapatıncaya kadar bekledim, içeri girerken. Kapıyı kapatırken direncimin sonunu tüketerek sarıldım ona, göğsüme yaslamağa çalıştığım başını, tam bir teslimiyetle, kalbimin sesini duymak istercesine kulağının üstüne göğsüme yaslanmıştı. Saniye ve dakikalar geçmeden durmuş, zaman geçmemek için mola vermişti. Gözlerini kaldırdı sonra yavaşça.
Çağla Gözler... Yavaşça kapattı, utanır gibi, kokusunu duymağa, nefesini dudaklarımda hissetmeğe başladım. Öptüm onu, incitmek istemezcesine, bunun ilk ve son olacağını aklıma bile getirmeden, bir bütün ömrün plânını çizmeğe çalışırken, sevgimin yeterli olacağından emin olarak.
Bilmediğim, Allah’ın onu benden daha çok seviyor olacağı idi. Bunu, aklımın ucundan bile geçirmemiştim ve yanılmıştım.
Dakikalarca konuştuk bizden. İki uslu, acemi âşık gibi oturmuş, Kerem’in oyunu bırakıp sohbetimize katılmasının inanılmayacak mutluluğunu yaşıyorduk. Öylesine ki, ilerlerde gerçekleşmesi istenilen bölümlerde nasılsa Kerem mutlaka olacak der gibi…
Eve gecikerek geliş, soran bakışlara ufak bir çalımla(84) cevap veriş...
Patronumun aradığını söyledi Erdem. Ertesi gün yabancılarla İstanbul’da bir iş görüşmesi olacakmış, belki bir hafta-on gün sürebilecek bu toplantıya benim de kendisiyle beraber gelmemi istemiş, komşunun telefonundan.
Hani daha önceden söylemiştim ya, bir düşünür, “Gün geçmez bölmelerde yaşa!(49)” demiş diye. Yine o düşünürün kulaklarını çınlatıyordum. Yarın için plân yapmak iyiydi de, gerçekleşmesindeki etkenleri de düşünmek gerekiyordu. Bugünü yaşayıp bitirmiştim, “Keşke bitmeseydi!” dedim. Dünyada “Keşke” sözünü en çok kullanan insan ben olmalıydım herhalde.
Sabahın ilk ışıkları ile patronun şoförü almaya geldi. Hazırlığımı daha akşamdan yapmıştım. Acele etmem gerekliliği Erdem’in gömleklerinden, Emin’in fanilalarından, misafirlik olarak sakladığımız havlulardan bir kısmını bavuluma yerleştirmemi gerektirmişti sadece.
Ve fakat başlayacak bu ilk ayrılık için istekli olmadığımı, artık onsuzluğu yaşamamam gerektiğini düşünüyordum. Gerçi ilerisi için de ihtiyacım olacak ekonomik katkı bakımından bu seyahat yararlı idi ama istemiyordum. “Aranırsam?” demeyi düşündüm Erdem’e, sonra “Boş ver!” dedim, “Söyleme, bilmesinler(85)!” istedim, musiki eseriyle zıtlaşır gibi. Koz vermek istemedim hemen ellerine. Oysa sevincimi, hatta gerçektir ki mutluluğumu paylaşsaydım onlarla keşke...
Bir hafta geçti yoklukla. Telefonundan Gülenay’a ulaşmam yeterli olmuyordu bana. Onun sadece; “Sabret!” diye sesi çınlıyordu kulaklarımda. Fotoğrafı yoktu elimde ama gülen çağla gözleri iliklerime kadar, tüm zerrelerimde dolaşıyordu.
Patrona kalsa, iş bitinceye kadar kalmamı isteyecekti ama yeğenlerimin ertesi günkü sınavlarını bahane ederek, bir on dakika bile gecikmeye tahammül etmeksizin ilk uçakla dönmeği düşledim.
Kader bazen neyi, ne zaman çizmesini biliyordu. Yoktu, yer yoktu, beni sevdiğime ulaştıracak bir kişilik bile yer yoktu uçaklarda. Uzunca bir süre, yedeklerden yer bulmayı umdum, sonra kırılan ümitlerimle bir otobüsle ve oldukça geç saatlerde ulaştım Ankara’ya, kahırla, asabiyetle, sinirle...
... İki gün geçmişti aradan. Morgda yasal işlemlerini beklemişti, benim olmayan, olamayan, kokusunu tam olarak içime sindiremediğim, doymadığım, doyamadığım Gülenay. İçimdeki yangın el ele tutuşamamış olmaktan, ufacık da olsa bir hatırayı ondan alamamış olmaktandı. Belki nankörlüktü(86), bencillikti düşüncelerim. Çünkü dudaklarının izi kalmıştı dudaklarımda ömür boyu hissedip unutamayacağım.
Hoca hanımlar; onu kurallara uygun yıkamadan önce “Namahremdir(87)” diye bir kere daha yüzünü görmeme, teni soğuk da olsa, gözlerini görmesem bile göz kapaklarından öpmeme izin vermemişlerdi.
Camiye gelirken vişneçürüğü arabayı, oralarda bir yerlerde park edilmiş gördüm. Araba, sahibinin eline geçmişti! Oysa o da insandı. Hem ilk gören, hem belki de bize sebep olandı. Nefret etmemem veyahut da böyle bir duyguya saplanmamam gerekti, ama duygusallığında insan bunu gerçek anlamda yorumlayamıyordu.
Musalla(88) taşında hastanenin plâketi çakılı, üstündeki levhaya ismi dahi yazılmamış, baş tarafındaki çemberi düzensiz bir şekilde örtülmüş (belki de hafif bir meltemle savrulduğundan düzeni bozulmuş) cenazesini gördüm. O kadar çok azdı ki toplanan. Normal bir cemaat, bir iki iş yerinden arkadaşı, bir iki mahalleden dostu, bir iki seveni... Yani ben, Erdem, Emin, belki de bir başka birileri...
Ben, perişanlığımda beni, onda anlatmıştım yeğenlerime, gizliliği henüz paylaşmadığımız. Allah’ın onu, benim onu sevdiğimden daha çok sevdiğini ve sebep yaratarak yanına aldığını anlatmıştım onlara. Allah beni de seviyordu gibime geliyordu. Beni de almaz mıydı ki dualarımla yanına?
Kerem’i gördüm yakınlaşan, görmek isteği arzusu yaşamadığım kişiler uzağında. Yaklaştı yanıma, geldi, geldi uzatıp elini, sıktı elimi.
Anlamıştım.
Saçlarını okşadım sadece...
YAZANIN NOTLARI:
(1) Konsantre Olmak; Konsantrasyon. Düşünceyi, duyguyu, gücü, dikkati bir noktada toplamak. Yoğunluk.
(2) Aklı Bir Karış Havada; Dikkatini toplayamayan, dağınık, dalgın.
(3) Talihi (Şansı) Yaver Gitmek; Talihi iyi gitmek, fırsatı iyi değerlendirme imkânına sahip olmak. Şanslı olmak.
(4) Eften Püften; Baştan savma yapılmış, dayanıksız, derme çatma, çürük, değersiz.
(5) Çorap Söküğü Gibi Gitmek (Gelmek); Başlayan bir iş veya birbirine bağlı birçok işin arka arkaya ve kolayca sürmesi.
(6) Rutin; Her zaman yapılan, alışkanlık haline gelmiş, alışılagelen, sıradan, çeşitlilik göstermeyen. Alışkanlıkla elde edilen beceri.
(7) Abartmak; Bir şeyi olduğundan büyük, ya da çok göstererek anlatmak, mübalağa etmek.
(8) Pelesenk; (Doğrusu Persenk). Dilimize iyi haliyle yerleşmiş; konuşurken gereksiz yere tekrarlanan sözcük, söz dizisi. Aslı bir nevi ağaçtır.
(9) Hoşnut Olmak; Memnun olmak, yakınmamak, şikâyetçi olmamak. Bir kimseden, ya da durumdan memnun bulunmak.
(10) 10 İtibar; Saygınlık, prestij. Başkalarından saygı görme, çevresinde saygı uyandırma.
(11) Uçarı; Ele avuca sığmaz kişi.
(12) Kaytarmak; İş yapmaktan kaçınmak, yapılması gereken işi savsaklamak.
(13) Meziyet; Bir kişiyi, ya da nesneyi, diğerlerinden üstün gösteren nitelik.
(14) İkna Etmek; İnandırmak, kandırmak.
(15) Teslim-Tesellüm; Verme ve alma.
(16) Centilmenlik; İyi arkadaşlık etme, ilişkilerinde ince, saygılı, görgülü, kibar olma (erkekler için).
(17) Nadir; Ender. Az bulunan, sık rastlanmayan, seyrek.
(18) Durum Muhakemesi; Bir görevin yapılması, bir işin sonuçlanması için durumla ilgili en uygun seçeneğin araştırılması, kişi, kurum ya da müesseselerin tip ve seviyelerine uygun çalışmaları durumu.
(19) Strateji; İlgili kişilerin davranışlarının fonksiyonu olarak alınan kararlar kümesi. Askerlikte askeri, siyasal, iktisadi ve manevi güçlerin hareketlerini birbiri ile uyumlu kullanma.
(20) Abanmak; Birine, ya da bir yere ardılmak, yüklenmek, asılmak, birine sataşmak, saldırmak, çatmak.
(21) Senaryo; Tiyatro oyunu, piyes, film, dizi film vb. eserlerin sahnelerini ve akışını gösteren yazılı metin. Bir olayı başka bir yöne, bir amaca ulaştırmak için uydurulan yalan.
(22) Nafile; Yararsız, boşa giden, boş, işe yaramayan. Boşuna, boş yere. Fazladan kılınan namaz, ya da oruç.
(23) Dehliz; Üstü kapalı, dar ve uzun geçit. Koridor.
(24) Alelacele; Çok acele ederek, çabucak, çarçabuk, acele olarak, çabuk, ivedilikle.
(25) Apaş; Kabadayı, külhanbeyi, hayta, serseri, serserice yaşam şekli.
(26) Kargatulumba; Bir kimseyi birkaç kişi kollarından ve bacaklarından tutup havaya kaldırma.
(27) Gariban; Kimsesiz, zavallı, garip, yabancı, gurbette yaşayan
(28) Hoşgörü (Müsamaha); Tolerans. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme.
(29) İsterik (Histerik); Aşırı istekli olma, çok isteme, istemekten kendini alamama, kendini kaybetme. Herhangi bir konuda duygularına hâkim olamama durumu. Bir şeyi her şeyden çok istemek, arzulamak.
(30) Ziftlenmek; (Hakaret anlamında) Yemek yemek. Ziftle kaplanmak.
(31) Sinyal; Bir şeyi bildirmek için verilen işaret. Telefonda hat bağlantısının olduğunu, numaraları çevirmeye başlanabileceğini haber veren “Çevir!” sesi.
(32) Cömert; Eli açık. Parasını, malını, elinde bulunanı esirgemeyen, her zaman her şeyini başkaları ile paylaşan. Bol ürün veren, verimli.
(33) Tayyör; Ceket ve eteklikten oluşan kadın giysisi.
(34) İvecen (Evecen); Çabuk davranma alışkanlığında, huyunda olan.
(35) Sırnaşık; Rahatsız ettiğine, can sıktığına aldırmadan, bir kimseden sürekli olarak ve yalvarırcasına istekte bulunan ve bu isteğinde direnen kimse. Rahatsız eden, sıkıntı veren, musallat olan.
(36) Tedirgin; Rahatı, huzuru kaçmış, bizar.
(37) İma Etmek; Dolaylı olarak anlatmak. İhsas ettirmek.
(38) Aptalca; Miskince. Uyuşukça, mıymıntı gibi, sünepece, pısırıkca. Sağduyusu anlama ve sezme gücü aptala yakın.
Aptal; Zekâsı pek gelişmemiş, zekâ yoksunu, alık, ahmak, salak, avanak. Aynı zamanda küçümseme veya azarlama sözü olarak da kullanılmaktadır.
(39) Sermayeyi Kediye Yüklemek; Yaptığı işten zarar edip parasını batırmak. Bütün parasını çarçur edip, yiyip bitirmek.
(40) Güzellik Uykusu: Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.
(41) Felekten Gece Çalmak; Her şeyi bir kenara bırakıp eğlenceli hoşça vakit geçirmek (Yanlış aklımda kalmadıysa; “Seni özlemekten yoruldum…” diye başlayan “Felekten bir gece çalsak, diyorum!” şeklinde bir Türk Sanat Müziği eseri vardı).
(42) Kıyak; Birinin yararına yapılan olumlu bir davranış, iş, kayırma, iyilik. Benzerlerinden üstün olan, çok güzel, çok hoş, çok iyi.
(43) Mecal; Can, dinçlik, derman, canlılık, güç.
(44) Bu Sabah Hava Berrak; Cahit Sıtkı TARANCI şiiri başlangıcı.
(45) Âdâp; Edep kelimesinin çoğulu (Edepler). İyiliğe, güzelliğe yönelttiği için insanın övgüye değer güzellikler. Dinin gerekli gördüğü ve aklın güzel bulduğu bütün söz ve davranışlar ile uyulması gereken görgü kurallarını, göz önünde bulundurulması, izlenilmesi, bilinmesi gereken unsurlar. Töre. Yol, ortam, yöntem…
(46) Mahcubiyet; Utangaçlık, sıkılganlık.
(47) Tik, Tikli (Tiki olmak); Herhangi bir konu, söz ya da hareketle ilgili beklenmeyen (anormal) davranışı olmak.
(48) Paravan; Adından yetkisinden, gücünden, kendisine belli etmeden yararlanılan. Birkaç parçadan oluşmuş, katlanabilir, taşınabilir perde.
(49) Dünya üç gündür; dün, bugün, yarın. Dün geçti. Yarının geleceği belli değil. Öyleyse bugünün kıymetini bil! Bununla ilgili bir başka deyiş; “Gün geçmez bölmelerde yaşa!” sözünde saklıdır. Dale CARNEGIE.
(50) El Pençe Divan Durmak; Saygı gösterilen kimse karşısında el kavuşturup ayakta durmak.
(51) Telkin; Bilinçdışı bir sürecin aracılığıyla kişinin ruhsal ve fizyolojik alanıyla ilgili bir düşüncenin gerçekleştirilmesi. Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama, kulağına koyma.
(52) Haz Duymak; Hoşlanmak, tat almak.
(53) Sitem; Bir kimseye, yaptığı bir hareketin ya da söylediği sözün üzüntü, alınganlık, kırgınlık gibi duygular uyandırdığını öfkelenmeden yumuşak bir biçimde söyleme, belirtme. Serzeniş.
(54) Tolerans; Hoşgörü. Müsamaha. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme.
(55) Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç; Güftesi; Yahya Kemal BEYATLI’ya, Bestesi; Münir Nurettin SELÇUK’a ait Segâh Makamında Türk Sanat Müziği eseri.
(56) Rakı Şişesinde Balık Olsam; Diye biten dizeler Orhan Veli KANIK’ın “Eskiler alıyorum” diye başlayan şiirine aittir.
(57) Canım doya doya, sarhoş olmak istiyordum… “Bu akşam bütün meyhanelerini dolaştım İstanbul’un “ diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Turhan OĞUZBAŞ’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait olup eser Hicazkâr Makamındadır.
(58) Dört Numara Gibi; Koltukta oturan, yatarken ayaklarını karnını çeken, herhangi bir ağrı sızı derdinde insanın bedeninin aldığı şekil, ağzı açık 4 gibi.
(59) Zıbarmak; Çok içip sızmak, yatıp uyumak, ölmek, gebermek.
(60) Uyuşukluk; Atalet. Tembellik, çalışmadan oturma, gevşeklik, işsiz kalma, işsizlik, devinimsizlik hali.
(61) Eline Koz Vermek; Üzerinde, elinde veya yakınında olan bir şeyi birine iletmek, eriştirmek.
(62) Didişmek; Ellerle veya sözlerle birbirini hırpalamak. Geçimini sağlamak amacıyla güç şartlarda çalışmak, uğraşmak.
(63) Sehvi Secde; Sehiv Secdesi. Yanılma Secdesi. Namazın herhangi bir yerinde namazın kusurlu olduğuna inanılırsa, bu kusuru düzeltmek için Hanefi mezhebine göre namazın sonunda tehiyyatın okunmasından sonra yapılan secdelerdir
(64) Rüşvet; Yaptırılmak istenen bir işte, yasa dışı kolaylık veya çabukluk sağlanması için bir kimseye mal veya para olarak sağlanan çıkar.
(65) Adak; Adama işi ve adanılan şey. Nezir. Yerine getirileceğine söz verilen oruç tütme, kurban kesme gibi adamak eylemi. Bir dileğin bir isteğin yerine gelmesi amacıyla kutsal sayılan bir güce adanmış nesne. Mevsim, zaman.
(66) Pisin; Yüzme Havuzu.
(67) Üstünkörü; Gelişigüzel. İnceliklerine inmeden, özen göstermeden, şöyle bir, baştan savma.
(68) Çelebi; Okuma-yazma bilen, okumuş, nazik, asil, soylu, zarif, terbiyeli, kalender, karşısındakine gereğine uygun, incitmeksizin haksızlığı yaşatmaksızın davranışları olan kimse.
(69) Karbüratör; Kumandalı ateşlemeli bir benzin motorunu beslemek için hava ve hidrokarbon buharı karışımını uygun oranda (15 Birim hava, 1 birim yakıt=benzin) otomatik olarak karıştıran aygıt.
(70) Karter; Devinim halindeki bir ya da bir çok makine organını sızdırmaz bir şekilde koruyan ve gerektiğinde yağ deposu görevi yapan genellikle sökülebilir, takılabilir metal ya da plâstik kap.
(71) Risk; Bir zarara uğrama tehlikesi. Zarar görme olasılığı.
(72) Şık; Seçenek. Alternatif. Bir konuda seçilebilecek yolların, alınabilecek kararların her biri. Güzel, modaya uygun giyinmiş olan, zarif.
(73) Manidar Bakış; Anlamlı, anlamı olan manalı bakış.
(74) Vesselâm; İşte o kadar, son söz budur.
(75) Kuş Kanadıyla; En hızlı bir biçimde…
(76) Kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgârına… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ömer Bedrettin UŞAKLI’ya, Bestesi; Kaptanzâde Alı Rıza Efendi’ye ait olup eser Hicaz Makamındadır.
(77) Muhabbet; Sevgi. Dostça bir arada bulunup konuşmak, sohbet, söyleşi.
(78) Dobra Dobra Konuşmak (Söylemek, Olmak, Demek); Sakınmadan, çekinmeden, korkmadan konuşmak. Açık, net, gerekli doğruları gizlemeden konuşabilmek, söyleyebilmek.
(79) Medet: Zor bir dönem geçiren birinin, birinden çare dilemesi, yardım istemesi.
(80) Okey; Tamam, peki (İngilizce).
Good Evening; İyi akşamlar (İngilizce).
(81) Gayri Resmi; Devletin koyduğu kurallar dışında kalan.
(82) Güzergâh; Yol üstü, yol boyu, uğranılacak, geçilecek, çok geçilecek yerler.
(83) Atari; Bilgisayarlarda basit programlarla düzenlenmiş bir oyun türü.
(84) Çalım; Mecazi anlamda; spor alanlarındaki çalım gibi sözü, konuyu, maksadı başka yöne çekme, unutturma. Gösteriş. Karşıdakini etkilemek amacıyla yapılan davranış, kurum, caka.
Çalım; Bir oyuncunun topu elinden veya ayağından kaçırmadan, toplu ya da topsuz olarak karşısındaki oyuncuları kıvrak hareketlerle geçmesi.
(85) Söyleme bilmesinler; Güftesi; İlkan SARI’ya, Bestesi; Selâhattin ALTINBAŞ’a ait Hüzzam Makamındaki Türk Sanat Müziği. Devamı; Bu aşkın bittiğini” şeklinde olmakla beraber, öykü kahramanı Mehmet’in demek istediği; “Söyleme bilmesinler, bu aşkın başladığını” şeklinde olsa gerek.
(86) Nankörlük; İyilikbilmezlik, kendisine yapılan iyiliğin değerini bilmezlik. İyilikbilmezin eylemi.
(87) Namahrem; İslâm dinine, ya da hukukuna göre evlenmelerinde sakınca olmayan, dinen caiz olan, kendisinden kaçınılması gereken kişiler, yabancı, el.
(88) Musalla; Genelde Musalla Taşı şeklinde kullanılır. Cami avlularında tabutun konulduğu kıble duvarına yakın masa şeklindeki taş seki. Namaz kılmak için ayrılmış yer, namazgâh. Halk dilinde daha çok cenaze namazının kılındığı yer olarak bilinir.