Senede 2,5 metre yağış alan yörenin bir köyüne çıkmıştı atanmam. Mayısından Ekimine kadar çay hasadı yapılan bir yere. Gezip-görmediğim, belki de yaşamımda gezip göremeyeceğim yerlerdi oralar. O taraflardan sınıf arkadaşlarım, komşularımız olmuştu ama itiraf etmem gerek ki, onların çoğu, hatta hepsi “Koca Köylü” bir anlamda “Şehirli” olmuşlardı.
Lehçelerini(1), ananelerini(1), törelerini(1) “Koca Köye” uydurmuşlardı. Onlardan uyduramayan bir tek Mukaddes Teyze vardı, Allah rahmet etsin, Allah toprağını bol etsin. “Kaz uçar da, Laz uçmaz mı?” deyip, “Laz minareden atmış kendini…” dediğimde “Ha oni hoş sohbet(2) bir insan uydurmuştur da!” deyişi hâlâ kulaklarımdadır.
Bu; benim tüm yaşantımda “Hoş sohbet bir insan olmam gerekliliğimin” ilk adımı olmuştu da!
Şiirdeki gibi yolculuğum Haydarpaşa’dan değil(3) Ankara’dan başlamıştı. Lâf aramızda ben de Anadolu’nun bir köyünden çıkıp, Ankaralı “Koca Köylü” olmuştum. Yani koca köylü olmakla, arkadaşlarımla 1=1 berabere idim!
Üniversiteden mezun olur olmaz askere gitmiş ve bu görevimi ifa etmiştim. Dönüşümde atandığım o şirin ilçeyi kucaklayacak olmaktan memnundum. Bir evin bir oğlu, annem-babam yanlarından ayrılmamı istememelerine rağmen mehil müddetimi(4) bile kullanmadan koşmak, öğrencilerime kavuşmak arzusundaydım.
O ilçeye gittim de…
Daha yerimi yurdumu öğrenmeden, hazırlamadan, hazırlanmadan annemden aldığım telefonla yıkıldım. Annemin dediğine göre “Ayrılık hasretime” dayanamayan babam, pencere önünde, eli yanağına dayalı, gözleri açık göçmüş, göçüvermişti, bir kalp krizi ile aniden(5).
Söylenen; “Acele gel!” idi.
Mehil müddeti içinde olmama, hatta atandığımı bildirmeme bile gerek kalmadan ters yüzüne geri dönmek zorunda kalmıştım.
Anlayamadığım şey; iki sene topçu subaylığımda hasretime tahammüllü olduğu halde, babamın bu kez hasretime dayanamamış olmasıydı.
Belki de askerliğimi yaptığım yer ile Ankara arasındaki mesafenin kısalığı hasretliği hissettirmemişti. Öyle ya, bir-bir buçuk saatlik mesafeyi dolmuş, ya da otobüslerle aşıyor, ulaşıyordum onlara, her telefon çalışında.
Ya da nöbetim varsa, mevsimine göre ıspanaklı kol böreği, kadınbudu köfte, barbunya pilâki ve tavukgöğsü tatlılarıyla onlar geliyorlardı kışlaya. Ufak bir ev tutmuştum, söylememe gerek var mı bilmem, şansım yaver gidince(6) yedek subay olmuştum ve annem-babam eğer isterlerse gitmeyip o evde kalıyorlardı geldiklerinde ve ben zaten kışlada kalıyordum, nöbetim gereği.
Genelde Ankara’ya gidiş-gelişlerimde hep sivil kıyafetli olmama rağmen, annem ısrarla resmi elbiseyle gelmemi beklerdi, herhalde kubarmak(7) için. Çünkü daha askerliğimin ortalarında “Falancanın kızı, kardeşi”, “Filâncanın görümcesi(8), baldızı(8), eltisinin(8) kızı” gibi adayları söyler, hatta onların fotoğraflarını da gösterir olmuştu.
Söylemeğe gerek yok, annemin ısrarıyla çektirdiğim resmi elbiseli bir boy fotoğrafım hem salonda asılı idi, hem de büfenin içindeki çerçevede duruyordu.
Yol uzundu, düşüncelerle de bitecek gibi değildi…
Annemin gösterdiği aday adayları ile hiçbir gönül birlikteliğim olamazdı. Çünkü gönlümde bir “Karadenizli” vardı. O yöreden sınıf arkadaşım, ama o bir başka sınıf arkadaşımın özel arkadaşıydı, O arkadaşımdan öncesinde sahiplenemediğim.
Ve o nedenle dünyam kara, karanlık, kapkaranlıktı. Belki o sebeptendi Karadeniz’de bir ilçeye tayinimin çıkmasına sevincim. Unutmak kolay değildi, ama zorunluydu. Bunu deneyecektim daha başlayamadığım serüvende(9).
Of! Yol bitmiyordu düşünmekle. Otobüs mola veriyor, inmiyordum desem, yalan olmaz. Tuvalete gitmiyor, yemek-içmek aklımdan bile geçmiyordu. Kalçalarım ve sırtım devamlı, dört numara gibi düz oturmaktan ağrıyordu. Allah’tan yanımdaki çocuk; “İyi yolculuklar!” dilemenin, molalarda “Bir şey ister misiniz?” cümlesi dışında hiç konuşmamıştı.
Elimdeki kitabı okuyamıyordum, düşünmekten dolayı. Otobüse bindim bineli, herhalde bir sayfa bile çevirmemiştim, sanırım ki yanımdaki genç yolcunun da dikkatini çekmişti bu. Bunun için uzak durmak istemişti belki de benden.
Babamın beni bu kadar çok sevmesinden, hasretliğime dayanamamasından dolayı hoşnuttum, ama bunun ispatı için ölmesi gerekmediğini düşünüyordum!
Bir “Of” çekmek istedim, karşıki dağlara doğru(10), yıkılacaklarına inanmaksızın.
Ne yapacaktım? Annem yalnız kalacaktı. Bakımını üstlenmem gerekti. Her şey para değildi, babamın emekli maaşı, anne tarafından dedemden kalma iki katlı ahşap evimizin alt katından gelen kira, ona yeterdi de artardı bile.
Alt kat kiracılarımız yeni evli, kendi hallerinde, tabiidir ki çocuksuz, her ikisi de çalışan gençlerdi. Yani bir bakıma kendilerine hayırları yoktu ki, anneme hayırları olsundu. Zaten geliş-gidişlerinden kimselerin haberi olmaz, daha doğrusu annemin söylediğine göre; “Yaşadıklarından bile kendisinin haberi olmazmış!” Kiralarını banka hesabına yatırırlarmış annemin, sesleri-solukları da çıkmazmış, hem de hiç!
Öğretmenlik idealimdi, ta çocukluk yaşlarımdan. Babam bir devlet dairesinde çalışırdı, annem ev kadınıydı. Beni aşılayan çok genç yaşta kaybettiğim öğretmen olan teyzem olsa gerekti.
Öğretmen olmasına rağmen, devamlı olarak ders çalışırdı teyzem. Sonra bazen kucaklar dolusu kâğıtları değişik renk kalemlerle ve kendine has imzalarla notlandırırdı. Bazen sıkılır o renkli kalemlerle resim yapardı. Sanırım en çok sevdiği, sevgilisi, biricik aşkı, yeğeni bendim.
Çünkü hâlâ sakladığım birçok renkli resmimi o yapmıştı. Dedim ya, Tanrı bir kanun yapmıştı ve herkes ona uymak zorundaydı, ne bir dakika evvel, ne bir dakika sonra(11).
Teyzem genç yaşında, ömrünün baharında, Tanrı’nın kuralına uyup 3-5 gün içinde ayrılıvermişti aramızdan. Bugünkü sağlık imkânları o günlerde olsa yaşar mıydı teyzem? Bilemem. Tanrı’nın işine karışmak da haddim değil!
Öğretmen olmuştum, ama henüz başlamamıştı öğretmenliğim. Anneme; “Gel seni götüreyim!” desem, adım gibi biliyordum ki;
“Ay! Ay! Aman! Aman! Oralarda romatizmalarım artar, bilemem oraları, burada komşularım var, aşım var, gelmem, gelemem!” deyip kestirir atardı mutlaka. Zaten babam yaşarken de eve o hâkimdi, o ne derse o olurdu!
Babam? Rahmetli babam diyecektim bundan böyle ki, hiç ağzıma yakışmıyordu bu söz. Bir sohbet anımızda; “Beni köyümün yağmurlarında yıkasanız(12), annemin, ya da babamın üstüne yatırsanız!” demişti. Bence vasiyetti bu, yerine getirmem gereken.
Oh! Nihayet Ankara’daydım!
Yunus Emre’nin dizelerindeki gibi, “Bir garip ölmüş diyeler!(13)” idi babam. Her şey yolunda, birden, bir anda değilse de üç gün içinde bitmiş, bitivermişti. Babamı köyünün yağmurlarında yıkamış, vasiyetini gereğince getirmiştik yerine.
Annem önce beni görünce, sonra babamı köyümüze götürürken ambulansta, sonra köyümüzde, babam yıkanırken, gömülürken hep ağladı. İçten bir sevgi miydi, yalnızlığın korkusu mu idi bu, bilemezdim ağlayışının sebebini.
Bırakmak istemedi ellerimi her defasında, oysa babama karşı yapmak zorunda olduğum vecibelerim(14) vardı.
Sonra rüzgâr da, sular da, gözyaşları da duruldu. Çünkü hayat durmuyor, yaşam devam ediyordu. Oysa benim için yaşam anlamsızlaşmıştı. Çünkü annem gelmiyor, bense gidemiyordum; okuluma, özlemime, idealime çok hem de pek çok istememe, arzulamama rağmen.
Bırakamazdım babamın emaneti olan yalnız annemi. Başında durmam gerekliliği nedeniyle caydım tüm düşüncelerimden ve iki satırlık dilekçemi gözyaşlarımla yazıp, aldığım yollukla birlikte ilgili makama sundum, o ilçedeki çocuklar öğretmensiz kalmasın için.
Yaşam koşulsuz devam ediyordu ve belki de anlamsız. İş bulamıyordum. Ekmek aslanın ağzında değil, midesindeydi sanki. Ağır işlere ben gelemiyordum, hafif işler de bana gelmiyordu. Hazıra dağ dayanmazdı. Nitekim cenaze, nakliye, mevlitler, şuna-buna ödeme derken elde avuçtaki bir kısım birikimimizi yok etmiştik.
Kuvvetli bir birikimimiz yoktu zaten, ben eve katkıda bulunamadan babam göçmüştü. İlk defa akrabalarımızdan borç istemek zorunda kalmıştık.
Borç istediğimiz akrabalarımızdan biri Halk Otobüsü çalıştırıyordu.
“Yemen-içmen, sigaran-kolan benden, şu kadar da yevmiye ile gel, iş bulana kadar benimle çalış. Hem borcunu da ödersin, taksit-taksit!” demişti.
Anlıyordum verdiğini geri almayı garantilemek istemesini, ama gerçekten boş oturup kalkmaktansa, bir dershanede falan iş buluncaya kadar çalışmam da nimetti benim için.
Gerçek niyetimi, daha doğrusu düşüncemi saklamak için “He!” demedim hemen, “Anneme danışayım!” dedim. Ama önceliğim aldığım parayla bakkala-çakkala borçlarımızı ödemek oldu.
Sonra anneme danıştım; “İyi olur oğlum!” dedi kısaca, başkaca bir şey demedi. Sanırım borçlar beynini yormuş, bazı kısıntılar yapma mecburiyeti onu üzmüştü.
“Ah evimin direği! Zamansız terk etmeseydin bizi olmaz mıydı? Keşke gene her zamanki gibi bağırıp-çağırsaydın sedirinde oturarak… Zamansız gittin ah, zamansız…”
Kendi kendine konuşuyor, kadere kaderi kederiyle şikâyet ediyordu sanki…
Rutin(15) bir yaşam biçimiydi elimde olan. Sabahın seher vaktinde kalkıyor, park yerinden otobüsü alıyor, gecenin kör vaktine kadar gidip-geliyordum. Yatmak-kalkmak, yemek-içmek ve git-gel arasına sıkışmıştı yaşamım ve yaşamam. Hiçbir değişiklik yoktu, olmuyordu ve olması da mümkünsüzdü. Yaşama küsmüştüm.
Hayat nasıl bir ders veriyordu bana? Anlamıyor, anlayamıyor ve belki de sorgulamaya çekiniyordum.
Hayatın verdiği dersleri sıralamam gerekirse, önce bir numaralı sevgilimi almıştı elimden hayat; Teyzemi. Sonra ikinci sevgilimi… Ona sevgilim diyemezdim, onu sevmiştim, ama o benim değil arkadaşımındı ve arkadaşımın olmuştu galiba; Hediye.
Ailesi yıllar sonra ona sahip oldukları için, “Tanrı’nın Hediyesi” olarak yorumlayıp ona bu ismi vermişlerdi. Tıpkı “Muradımız” deyip annemin bana Murat adını vermesi gibi. O Hediye benim değildi, hiç de benim olmamıştı zaten. Sonra üçüncü sevgilimi, babamı kaybetmiş, onu kaybedince de son sevgilim olan öğretmenliğimi yitirmiştim. Hazin değil mi?
Bir gün son durağa geldiğimiz halde otobüsten inmeyen, muntazam giyimli bir bayan dikkatimi çekti. “Son durak!” diye ikaz etmeme rağmen inmemekte inatçı gibiydi, direnmek olarak da yorumlayabilirdim davranışını.
Otobüsü tamamen durdurduğumda yerinden kalktı, yanıma geldi, güneş gözlüğünü çıkarttı ve;
“Murat?” dedi sorarcasına.
O; unutmamıştı beni. Benim onu unutmam mümkün müydü? Olabilir miydi?
“Hediye!” dedim, küskün dünyamı aydınlattığına inanarak. Para toplayan çocuğa boş verircesine kucakladım onu, hatta içimden onu öpmek bile geçti, ama arkadaşımın aşkına böyle bir şey yapamazdım, saygımı yitiremezdim, sevgimi değersiz kılacak olmasına rağmen.
İnmedim otobüsten ön koltuğa oturmasını rica ederek. Cebimden çıkardığım parayı biletçi gence vererek, kendisi dâhil soğuk bir şeyler almasını rica ettim. Bir sonraki servise kadar olan zamanımın bir saniyesini bile heba etmeksizin(16) onunla harcamak istiyordum, egoistçe(17), onun bana ayıracak vakti olup olmadığını sormadan, düşünmeden.
Bir sonraki servisime minimum yarım saat, kırk beş dakika kadar sürem vardı, Hediye’ye hasredeceğim. Öncelikle dikkatimi elinde yüzük olmaması çekmişti, saklamam gereksiz. Ve itiraf etmeliyim ki bu, beni mutlu etmişti. Oysa elinde yüzük olmaması her şey yolunda demek miydi ki?
Eee! İnsan egoist olunca beyni çalışmıyordu, izanı(18) kapalı oluyordu, mantıksız oluyordu, her ne denirse densin işte! O halde dinlemeliydim onu, hemen ve acele dinlemeye başlamalıydım!
“Anlat!” dedim. Bir çırpıda düşen bu iki heceden başka bir söz dökülmedi dudaklarımdan.
“Sen de anlatacaksan?”
“Anlatacağım, peki, söz!”
“O halde peki! Bizimkisi bir aşk ve de bir aşk hikâyesi(19) değildi!”
Nereden anlamıştı hemen anlatmasını istediğimin o olduğunu? Devam etti;
“Bizimkisi bir alışkanlıkmış, başlaması gibi bitmesi de bir oldu, hatta başlamadan da bitti, mezun olur olmaz. O tarihte hepimizin yolları ayrılmıştı, hatırındadır. Belki masumdu, belki bilmiyordu, belki bilerek bir gönül oyunu yaşamak istemişti. Gerçektir ki, beni kendine bağlamıştı. Ben aşk sanmıştım, oysa bir nevi heves, bir türlü sözleşme imiş benim için. Tahsilli bir eş, çocuk, yuva ve evimizin kadını olmak vs. vs.”
Nefes alır gibi yaptı;
“Düşünebiliyor musun, daha mezuniyetimizin ayı dolmadan -ki sen o zaman aklımda kaldığı kadarıyla askerlik görevine başlamıştın- bana gelip akrabalarından birinin kızıyla nişanlandığını ve evleneceğini söyledi, ana kuzusu! Hiç de mecburmuş gibi gözükmüyordu. Ve işin enteresan tarafı ben de hiç etkilenmiş gibi değildim, sadece şaşırmıştım, beklermiş gibi, o da biraz. Ve basit iki sınıf arkadaşı gibi ayrıldık birbirimizden. Ve de daha sonra rutin bir yaşam… Bu kadar işte… Ve hemen ekleyeyim, yıllar sonra seni gördüğüme sevindim, ama niye böyle otobüs şoförü olarak gördüğümü anlamış değilim…”
“Benim öyküm, seninki kadar uzun değil. Öğretmen olarak atandığım yere gitmemle dönmem bir oldu babamın ölümü nedeniyle. Annem de benimle gelmek istemeyince istifa etmek zorunda kaldım. Ve başkaca bir iş bulamadığım için üç-otuz paraya, bir çorba bedeli karşılığı bu işi yapıyorum işte!”
“Bir dakika! Öğretmenlik arzun var hâlâ değil mi?”
“Hem de nasıl?”
“Benim görevli olduğum dershanenin öğretmene ihtiyacı vardı, ister misin bir şefle görüşeyim?”
“İstemez miyim?”
Kaderin beni beşinci kez sınayacağını bilsem, bu kadar coşkulu bir şekilde “İstemez miyim?” diyebilir miydim? İçimde bir kıpırtı, yıllar sonra karşılaşmış olmamızın heyecanı ve bilmemek, hiçbir şeyi bilmemek…
Maziden elinde kalanlar bellidir, bugünü yaşamak da hoş olsa gerek, ya yarın?…”
Bir anda daldığım düşünce yığınından o çekip aldı beni, gerisin geriye getirdi bana beni.
“Cep telefonun var ve yine aynı numara değil mi?”
“Evet, ama bu kadar yıldır silmedin mi?”
“Bir can arkadaşımı yıllardır arayıp sormasam bile telefon numarasını neden sileyim ki? Silinecek numaralar vardır, silinmeyecek numaralar vardır, silinecekler de zamanında gereği olarak silinmiştir zaten.”
Bilmece gibi ve fakat gerçekçi konuşuyordu.
“Çaldırayım bakayım telefonunu, bakalım hâlâ aynı numara mı?”
Telefonum çaldı, ekranını göstermemek istememe rağmen gördü. Arayan; Hediye idi. Yıllarca ben de silmemiştim adını ve numarasını telefonumdan. Sadece telefon numarasını, adını mı? Cismini gözlerimden, aşkını kalbimden, gönlünü beynimden…
Karşılıklı bakıştık sadece. Oysa kalbimin çarpıntısını ben bile duyuyordum neredeyse.
Biletçi çocuk ve birkaç yolcu otobüse binmeye başlamıştı ve kumandanın(!) düdük sesiyle ile birlikte otobüsü çalıştırıp hareket ettim. Zaman ne kadar çabuk geçiyordu. Yerinden kalkmadı, ayrılmak istemez gibi bir tavır içindeydi. Sessizce;
“Eee! Artık bedava geri götürürsün beni, değil mi?”
“Ne, sırf benim için mi geldin buralara kadar, vakit harcayıp?”
“Başkaca ne için olabilir ki? Direksiyonda görünce seni, yanılmadığıma emin olmak için buralara kadar geldim. Özlemiş olarak ve seni tekrar görmemin mutluluğu ile geri döneceğim. Boşa harcanmış zamanları geride bıraktım. Şimdi dolu dolu yaşayacağım zamanlara yöneleceğim. Seni mutlaka arayacağım.”
Otobüs kalabalıklaşmış ve Hediye’nin yanına ne konuştuğumuzu merak ederek kulak misafiri olmak isteyen tonton bir teyze oturmuştu. Bu nedenle son cümleyi, kısa ve kesin olarak fısıldarcasına söylemişti Hediye.
Onun telefonu gelinceye kadar vaktimi nasıl geçireceğimi bilemiyordum. Tekerlemede; “Git-gel Konya altı saat!” denilmişti, ama benim o kadar “Git-Gel” yapmaya ne sabrım, ne de mecalim(20) vardı. Patrona;
“İşim çıktı, izin…” dedim, daha sözümü bitirmeden o da;
“Benim de işim var! Devam!” diyerek “a” harfini oldukça uzatınca hapırsa da-köpürse de servise devam etmem gereğini duymuştum! Hoş! İzin isterken de ne için istediğimin bilincinde değildim ya! Sanki; “Bir akkuş gelmişti kanadıyla revan, sıvazlamıştı sırtımı heman!(21)”
Ve devam ettim. Bir servisin sonuna gelmek üzereydim. Telefonumun çalması heyecanlandırdı beni, ne yalan söyleyeyim. Israrlı çalmadı ama. Ben de durağa gelince rahat rahat konuşayım diye durakta açtım telefonumu. Arayan annemdi!
“Babanın vefatının sene-i devriyesi(22). 100 külâh mevlit şekeri yaptır. Ben Hocayla konuştum, mevlidi evde okutacağım. Sen de izin al, iyi olur!” dedi. Sözleri kısa, kesin ve emirdi.
Tabii, telefonun nereden gelmesini beklediğimi söylememe gerek yok! Beklediğim o telefon gelmedi o gün. Sebebini bilemezdim, ama mutlaka olmalıydı.
Bir gün, beş gün, belki de ümidimi kırmak üzere olduğum bir hafta, on gün geçti aradan. “Hiçten hiçbir şey çıkmazdı.(23)” Aramak istedim beni bir şeyler engelledi, aradım telefonu kapalı idi. Çalıp da açmamak değil. İyi ki de aramamışım, bulamamışım, ya da karşıma çıkmamıştı!
Servis vaktimi beklerken çaldı telefonum;
“Şefle konuştum! Yarın seni mülâkat(24) için bekliyorlar!”
Ne selâm, ne sabah, sadece kuru bir mecburiyet cümlesi gibi geldi bana. Sesi donuk, yabancı ve yorgundu.
“Hediye? İyi misin sen?”
“İyiyim!” derken ağlamaklıydı, hissettiğim kadarıyla ve mutlaka ağlıyordu.
“Söyle bana !” dedim.
“Babamı kaybettim, ben de babasızım senin gibi…”
“Bekle geliyorum.”
“Gel! İhtiyacım var!”
Patrona telefon ettim, hemen;
“Bir yakın arkadaşım babasını kaybetmiş, acele buluşmam gerek. Kızılay’da aracı teslim edeyim.”
“Tamam! Geliyorum hemen!”
Yalanınım yoktu, patronun yanıtı ile rahatlamıştım.
“Neredesin Hediye? Yarım saat, kırk beş dakikaya kadar yanındayım!”
Ve annemi aradım;
“Arkadaşlarımdan biri babasını kaybetmiş, gecikirsem merak etme!” dedim.
Hani derler ya; “Kader ağlarını örüyor!” diye, kader de ikimizi birleştirmek çabasındaydı sanki, aynı elemi tattırarak. Ben onu seviyordum, yıllardır tükenmeyen, bitmeyen, gizli bir sevda ile.
Ya o? Bilemezdim, yoksa şimdilik mi deseydim? Yok! Yok! Belki teselli olabilirdim ona yalnız. Boşlukta kalmış biri ve ona uzanan boş birinin eli. Aşk, o kadar ucuz muydu ki? Hayır, olamazdı. O asla sevmemişti bir başkasını… Seveceği bir ben vardım dünyada; “Aç tavuk kendini darı ambarında görürmüş!” hesabı.
Bir kâffede buluştuk, şimdi öyle diyorlar, galiba pastanelere. Gözlerinin altı mosmor, gözlerinin içi kızarık, bakımsızdı. Ben beklerken her şeye boş verircesine bana yöneldi, bir taraftan ağlarken, bir taraftan yanaklarımı, burnumu, hatta dudaklarımı öptü, teselli ararcasına.
Biliyordum teselliye ihtiyacı olduğunu, ama bunu hemen istemesi aklımın ucundan bile geçmemişti. Elini sıktım, incitmekten korkarcasına, yanımdaki sandalyeye oturtturdum. Eli avucumun içine hapsolmuştu ve burnunu çekiyordu.
Masadaki kâğıt mendille, önce burnunu, sonra gözlerini sildim. Aynısını o tekrar etti. Ve sonra son kez burnunu çektikten sonra, kafasını kaldırıp gözlerime baktı, atik davrandım;
“Başın sağ olsun! Neden hemen bildirmedin bana? Daha o günlerden teselli olurdum sana.” Yani; ‘O günlerden sarılır öperdin beni’ mi demeye getiriyordum ki? Anlayamazdı.
“Üzmek istemedim seni!”
“Şimdi daha çok üzüldüğümü hissetmiyor musun?”
“Şaşkınlık, acelecilik desem kısaca…”
“Peki, şimdi nasıl destek olmamı istersin, ya da beklersin?”
“Yanımda ol, nefesini duyayım, sıcaklığını hissedeyim yalnızlığımda, yeter!”
Bu ne demek oluyordu şimdi? Hep benimle kal, hatta biraz abartayım, bu duygusal anında, gizli, gayri resmi; evlenme mi teklif ediyordu bana, benim yerime? Yok, canım! Daha neler? Duygusal bakımdan çökmüş biri hakkında neler düşünüyordum ki içimden?
O halde “Gıyabında(25)” demem de anlamsızdı. İnsanlar işte bazen bu kadar bencil, cahil, zalim ve menfaatperest oluyorlardı. Özellikle de duygularına egemen olamayan basit, yoz(26) erkekler, benim gibi.
Sabah kahvaltısının sonunda, “Bana bir şeyler oluyor Hatun!” deyip aniden, bir anda kalp krizinden ölmüş babası, babam gibi. Annesinin telefonu yıkmış onu da tıpkı benim gibi. Farklı olarak kendisiyle babası arasında mesafe varmış.
Yıllar sonra bir evlât sahibi olmanın sevincini yaşaması gerekirken, neslini devam ettirecek bir oğlu olmadığı için üzülürmüş babası. Bunu, uykusunun tutmadığı bir gece yatışının arifesinde, annesiyle babası konuşurken duymuş. Annesi demiş ki;
“Sus Adam, Allah’a karşı gelme, isyan etme, şükret onun hediyesine ve Allah’tan ona sağlık dile!”
Sonra dershaneye gittik. Şef ya da müdür, diplomama baktı, burun kıvırır gibi, hiç de öğretmene ihtiyacı, niyeti yokmuş da, eş-dost tavsiyesi ile almak zorunda kalmış gibi;
“Hele bir ay deneyelim, sizin gibi başarılı olursa Hediye Hanım, devam ederiz. Tabii bu bir ay için de sigortasını yaptırmadan asgari ücret ödeyeceğiz kendisine. Tamam mı?”
“Tamam! Göreceksiniz çok başarılı olacak, hatta benden bile. Üniversitede sınıfımızın en başarılı ve en idealist öğrencisi idi. Sanırım ileride onunla çalışmaktan dolayı gurur duyacak, hatta diğer dershanelere kaçırmamak düşüncesini yaşayacaksınız. Ama arkadaşım sözüne sadıktır ve söz vermişse asla sözünden dönmez!”
Gene de inanmazcasına bakmıştı yüzüme müdür, kafasını sallayarak odasına yönelmeden önce.
Otobüs şoförlüğünü aratmayacak şekilde başladı günlerim. Otobüs şoförlüğünden ayrıldığımı, borçlarımızın oldukça fazla bir kısmını ödediğimi söylememe gerek yok. Kalanını da dershanede çalışırken, ya da başarılı olmadığım söylendiği takdirde otobüs şoförlüğüne geri dönüşümde ödemeyi plânlamıştım.
1., 2., 3. gün derken, önce haftalar, sonra ay bitti. Öğrencilerle olmaktan dolayı sonsuz mutluydum. Öğretmek, onların gözlerindeki ışıltıyı görmek memnun ediyordu beni, mutluydum. Bir başka mutluluğum da her günümde Hediye’yle günleri yaşamaktı, bir çay içimi, bir toplantıda yan yana, ya da karşılaştığımızda selâmlaştığımızda…
Müdür, yalaka(27) bir tebessümle ve fakat eğilmeden maaşımın arttığını, sigortamın başladığını, kadroya alındığımı söyledi. Teşekkür ettim, lâyık olmaya çalışacağımı ve fakat maaşımın Hediye’nin maaşını geçmemiş olmasını istediğimi anlattım.
Şöyle bir baktı müdür yüzüme. Anlamı; “Sen kimsin ki, onun kadar maaş alacak, sen dünkü çömez(28), o üç yıldır öğretmenimiz…” olmalıydı herhalde. Bu sözleri söylemedi tabii. “Bakarız, hallederiz!” gibi bir şeyleri mırıldanıp ağzında geveledikten sonra odasına yöneldi ve kapıyı arkasından kapatıp dimdirek(!) koridorda bıraktı beni öylecene.
Hediye geldi yanıma;
“N’oldu, hayırdır?”
“Müdür, bilemiyorum, müdür; müdür müdür gerçekten? Maaşıma zam yapılmışmış, öyle bir söyledi ki, sanırsın ulufe(29) dağıtmış da en büyük payı bana vermiş gibi, onu söyledi!”
“Eee! Nasıl yani?”
“Gerek yok uzun uzun anlatmaya, ama ben de maaşımı nerede bozdurup da harcayacağımı düşünüyordum. Bilmedi ve bilmiyor ki öğrenciler benim her şeyim, bir maaş zammıyla havalara mı uçacağım? Neyse? Üzerinde durmama gerek yok! Ama bu tutarsızlığını ileride yüzüne vuramazsam gözüm açık gider! İlk Üniversite sınavında sınavı kazanan ilk yüz öğrenci içine en az on öğrencimi sokamazsam bana da Murat demesinler! Madem maaşıma zam yapılmış, zam şerefine seni yemeğe çıkarabilir miyim? Hem iki çift kelime ederiz.”
“Olur tabii, neden olmasın, öğle yemeği ama. Ben de sürpriz olsun diye annenle seni bize akşam yemeğine davet etmeği düşünüyordum, ben de maaşımı aldım diye. Söyle, en çok sevdiğin yemek ne? Biliyorsun, bugün öğleden sonra izin günüm. İstediklerini hazırlarım. Sadece annem biraz mutaassıptır(30), içkiden haz etmediği için masada içki olmaz.”
“Benim de içkiyle aram yoktur zaten, sen bilirsin. Neyse, anneme sorayım, geliriz sanırım.”
“Sanma, gel!”
“Emrin olur!”
“Emir değil, şey… Şey yani… Gelmeni çok istediğimi anlatmak istemiştim sadece…”
“Peki, her ne olursa olsun, tek başıma da olsa geleceğim.”
“Sevinirim, ama sevdiğin yemeği söylemedin daha!”
“Biri bir şarkıda; ‘Yâr elinden zehir olsa yenilir!(31)” demiş, ben de sana ne yaparsan yap yerim, demek isterim.”
Mesaj mı vermek istemiştim? Mesajı anlamasını mı dilemiştim? Neden dolambaçlı yollardan ilerlemek zahmetine giriyordum ki?... Dobra dobra(32); “Seni Seviyorum!” demeyi neden zül(33) addediyordum(34) ki?
“O zaman kolayı var, açarım telefonu annene, hem davet ederim, hem de sevdiğin yemekleri öğrenirim.”
“Olur! Gelemeyecek olursa, bana da izin almayı unutma!”
Lâfı gediğine sokmakta ustaydı;
“Emredersin!” dedi, cevabımı beklemeden sınıfına yöneldi, ben de sınıfıma. Öğlenden önceki son dersimizdi…
“Bildiğin, arzuladığın bir yer var mı?”
“Neresi olursa, ayaküstü bir şeyler de olur, hafiften. Akşama kuvvetli yersin. Neler sevdiğini öğrendim annenden. Sadece sevdiğin tatlıyı hazırdan alacağım. Çünkü onu yapmasını bilmiyorum, daha sonra öğrenirim bir gün, belki.”
Durakladı;
“Yalnız kötü bir haberim var, annenin misafirleri varmış, gelemeyecekmiş, sen derslerin bitince gelirsin artık, nasıl olsa evi biliyorsun.”
“Of! Desene annemler gene ‘Hu!’ çekecekler. (36)”
“Sahi mi?”
“Babamı kaybettiğimizden beri sahi! Böyle günlerde ‘Gelme!’ der, geç vakitlerde dönerim eve. Böylece bazı akşamlar neden fazla ders çalıştığımı, neden bazı zayıf öğrencilere ücretsiz ders verdiğimi de anlatmış oluyorum değil mi? Korkum; bir gün birileri şikâyet edecek de gerici diye başına bir işler gelecek olması.”
“Anladım ve acıktım!”
“Hafif olsun diyorsun. O halde bir pastaneye gidelim, kek ve de süt, ya da meyve suyu ile nefsimizi körletip(37) seni yolcu edeyim. Tatlıyı da alma, ben gelirken alırım, olur mu?”
“Olur, centilmen(38) arkadaşım!...”
Bir buket çiçek, bir paket tatlı kutusuyla gittim evlerine, dershaneden çıkar çıkmaz hem, desem yalan olmaz. Çünkü bir elimde bir başka paket daha vardı, eski gömleğim. Dershaneden çıkınca iyi ve temiz görüneyim diye, bir gömlek, kravat ve mont satın almıştım kendime. Kredi kartımla ve de taksitle canım. Eee! Bir de tıraş olmak vacipti(39), o da oldu!...
“Yakışıklıydın, daha da yakışıklı olmuşsun!” dedi Hediye kucaklarken, yanaklarıma, uzansın istercesine gibi dudaklarıma, dudaklarını değdirmeye çalışırken.
Annesi sinirli bir şekilde gibi karşıladı beni; resmi bir şekilde “Hoş geldiniz!” derken, “Bütün bu zahmete ne gerek, ne lüzum vardı ki canım, nihayeti dershaneden öğretmen arkadaşı. Ha! Bir de okuldan tabii” der gibi olduğunu duymadım, ama hissetmiştim galiba.
Yemek faslı, sessiz sohbet, oradan-buradan, “Elinize sağlık” denilerek, daha doğrusu dememle bitti. Ispanaklı börek de, zeytinyağlı yaprak sarma da, barbunya pilâki de iştahımı ve tamahımı(40) kabartmıştı. Hediye tedbirli davranmış, bir koli de maden sodasını hazır tutmuştu. Zira o yükle eve dönmem oldukça zor olacaktı.
“Anlat!” dedi annesi emredercesine.
Garibime gitmişti, neyi, niçin ve nasıl anlatmamı istiyordu ki? Gördüğü, bildiği, hissettiği bir şeyler mi vardı yoksa? Ya da olmasını istediği? Yahut da yakışan bir şeyleri mi asıllandırmak istemişti? Cevap vermeme fırsat bırakmadan tekrar aldı mikrofonu eline(!);
“Birbirinize karşı ilgisiz değilsiniz, ta Üniversiteden beri. Kızımın ilgisini biliyorum, sizinkini de öğrendim sanıyorum. Eee! Ne duruyorsunuz? Bu ev üçümüz için de yeterli değil mi sizce?”
Okumuş, görmüş ve fakat eksikleri olan bilge bir aydındı Hediye’nin annesi.
“Benim, bir de annem var, efendim!”
“Bu ev, dört kişi için de küçük!”
Hediye sessizce ve belki de utançla susuyordu. Bir bakıma annesi evine misafir gelen delikanlıyı kendisi için istiyor gibi değil miydi?
“O zaman görüştüğümüze sevindim demenin dışında bir şey kalmıyor değil mi Murat Bey?”
“Yani efendim!”
“Belli değil mi? Anlaşılmadı mı?”
Hediye kızarmış, morarmış, büzülmüştü, daha kahvelerimizi bile içemeden. Ayağa kalktım. Bazen ben de lâfımı esirgemezdim;
“Sadece yemekler çok güzeldi Hediye. Eline sağlık. Ve Allahaısmarladık, belki de bir daha görüşmemek üzere.”
Annesi ne ayağa kalktı, ne de elini uzattı. Geldiğimde de aynı tavır içinde idi zaten. Hediye kapıdan geçirirken beni;
“Olmayacak bir şeydi, özür dilerim, ben de anlamadım!” dedi.
“Annen hep böyle sinirli, saldırgan ve aşırı gerçekçi midir? Daha önceki karşılaşmalarımızda hiç böyle görmemiştim kendisini. Munis(41), hatırşinas(41), hanımefendi ve sevecendi(41) hatırımda kaldığı kadarıyla. Şimdi psikolojisi değişen saldırgan bir insan olmuş. Balık hafızalı(42) bir insan değilim, hatırımda öyle kalmış, ya da hatırladığım kadarıyla.”
“Gene de öyledir. Bir ay kadar önce kedisi Mistan kaybolduğundan beri böyle, sinirli, durgun ve çekingen…”
“Bilmem dikkatini çekti mi? Yutkunurken zorluk çekiyor gibi geldi bana. Hatta sudan da ürker gibiydi gözlemlediğim kadarıyla. Tabii sinirli olması da cabası. Bence anneni bir doktora götürsen fena olmaz!”
“Demek istediğin ne?”
“Ta lise yıllarından aklımızda kalanları zorlasana bir. Tabii ki bir anne kızının iyi bir izdivaç yapmasını ve gene koltuğunun altında kalmasını ister, hele bir de yalnızsa. İsteklerinin karşılanmaması, ya da karşılanamaması da onu üzer, ama bu; evine gelen istekli birini ‘Kalk git!’ demek ister gibi olmamalıydı, değil mi?”
“Özür dilerim, tekrar özür dilerim. Yıllar sonra bulduğum seni kaybetmek istemem. Zaman çok şeylere kadir. Biraz bekleyelim, ya da biraz zaman ver bana lütfen. Çünkü seni, senden vazgeçmeyecek kadar…”
“Evet, vazgeçmeyecek kadar…”
“Biliyorsun!”
“Biliyorum, ben de…”
Bu kere gerçekten öptü, hem hiçbir şey olmamış gibi kapıyı gitmem için açarken.
“Annemi doktora götüreceğim, ya da gitmesini önereceğim, mutlaka. İyi geceler sev…”
Gene durakladı;
“Tamamla! Ya da ben tamamlayayım. İyi geceler sevgilim!”
“İyi geceler sevgilim!”
Gece bitmişti, ama gecenin çekilmesinin bittiği inancında değildim. Bir yerlerde vakit geçirmem gerekti, çünkü beklediğimin öncesinde erken ayrılmıştım Hediye’nin evinden. Ve de etkilenmiştim çünkü annesinin davranışından, inkâr mı edeyim, yani?
Annemin misafirlerinin olduğu böyle günlerde, erken gelmişsem, ya evin karşısındaki parkta oturur, misafirlerin gitmesini gözlerdim ya da bazen mahallenin kahvesine takılırdım, oyun oynayan ağabeyleri seyretmek için.
Başkaca vakit geçirecek birikimim yoktu, annemin “Hu!” seansının bitimine kadar…
İçinde sıkıntı olmamasını dilediğim birkaç gün geçti aradan. Karşılaşıyor, konuşuyor, selâmlaşıyor, “Geçen o günü” hatırlamamaya, birbirimize hatırlatmamaya çalışıyorduk. Ve tüm menfi unsurlara rağmen büyüyordu aramızdaki bir şeyler. Ben buna “Gerçek sevgi” diyor, ama sonucunu, daha doğrusu sonumuzu da düşünmeden edemiyordum.
Sanırım birkaç günü bu düşünceyle geçirdim. Bir akşamüzeri dershane çıkışında;
“Kaç gündür getireyim diyorum, getirmeyi unutuyorum. Yemeğe geldiğin gün elindeki paketi bizde unutmuşsun. Baktım gömleğin. Yıkadım, ütüledim. Hadi beni eve götür de vereyim sana.”
“Annenden yine kahırlı sözler işiteyim diye mi?”
“Yok! Yok! İyi insandır annem. Unutmuştur o günü, vermez aynı tepkiyi. Hem sen küçüksün, öpersin elini, olur-biter!”
“Senin hatırın için, peki!”
Eve geldiğimizde, bir gaz kokusu geldi burnuma ve;
“Hediye dur, sakın zili çalma, elektriği açma, bir gaz kokusu var, bir yanlışlık yapmayalım. İnşallah içerde de bir yanlışlık yoktur. Anahtarınla aç kapıyı, lütfen!”
Telâşla açtı kapıyı Hediye. O annesini ararken, ben pencereleri açmaya başladım, salondan. Mutfaktan perişan bir ses yankılandı, Hediye’nin sesi:
“Hayır! Olamaz! Annem! Niye?”
Mutfaktan gelen sese koştum. Annesi boylu boyunca yere uzanmıştı. Gaz tüpünün hortumu kesilmiş ve tüp yere yatırılmıştı. Şah damarını yokladım boynundan hemen, atmıyordu. Herhalde yorgun kalbi fazla direnmemişti isteğine. Masanın üstünde “Ölümümden kimse sorumlu değildir” diye bir yazı duruyordu.
Hediye tüpü kapatmış, annesinin yanı başına diz çökmüş, ağlıyordu. Sadece ağlamak denemezdi, sesliliğine. Pencereyi açtım, kenarına getirdiğim sandalyeye oturtturdum onu;
“Tüpü kapatmak dışında herhangi bir şeye dokundun mu?”
Bilinçsizce ve fakat “Hayır!” anlamında başını salladı, ağlayışı haykırışa dönmüştü.
“O zaman başka hiçbir şeye dokunma! Ben polise ve ambulansa telefon edeceğim. Ama bilesin ki, annenin neden intihar etmiş olduğunu anlayamadığım gibi, seni teselli etmek için ne söyleyeceğimi de bilemiyorum. Ama seni böyle bırakmak aklımın ucundan geçmez. Anneme de telefon edeceğim bunun için. İyi ki yanında gelmişim. Yasal prosedür(43) nedir, bilmiyorum.’ Zaman her şeye kadirdir’ demiştin bir ara, aynısını söylüyorum ben de.” derken saçlarını okşayıp, telefonları çaldırdım, teker teker.
Polisin “Olay Yeri İnceleme Aracı” ve ambulans arka arkaya geldi. O arada Hediye, nereden bulduysa bulmuş annesinin tespihini eline almış, dalgın gözlerle annesine bakarak, yerinden kımıldamadan hem, “ya sabır(44)” çekiyordu.
Polisler sağa-sola baktılar, notun olduğu kâğıdı, tüpün dedantörünü(45), hortumunu ve bıçağı aldılar. Bir kısım yerlere, siyah tozlar dökerek bir şeylere baktılar. Ambulansa işaret ederek, anneyi götürmelerini isteyip; “Başınız sağ olsun!” dedikten sonra gittiler.
O vakte kadar sessiz kalan ve kâğıt mendillerle boğuşan Hediye;
“Nereye götürüyorsunuz annemi, bırakın!” diye bağırdı.
“Mümkün değil, götürmeleri gerek!” dedim.
Ceset Torbasının fermuarı çekilmeden evvel annesinin yanağına dokundu okşarcasına.
Gelenler gittiğinde aynı sandalyede oturuyordu Hediye.
“Bize götüreceğim seni. Burada yalnız ve üzüntülü bırakamam seni. Hem annem bekliyor.” diyerek havalandırmanın sona erdiği düşüncesiyle pencereleri kapatmak için yöneldiğimde, salondaki yemek yediğimiz masa üzerindeki bir zarf çekti dikkatimi. Belki polislerin de dikkatinden kaçmış, belki de zarfın üstündeki “Kızım Hediye’ye” yazısı nedeniyle ve özel olduğu düşüncesi ile polisler ona dokunmamışlardı. Zarfı alıp kendisine uzattım;
“Sen oku!” dedi, sessizce ve burnunu çekerek:
“Sevgili Kızım,
Allahaısmarladık diyerek ve seni emin ellere bıraktığım inancı ile gidiyorum Tanrı’ma. Alan da o, veren de o çünkü. Arkadaşına her ne kadar tavırlı davrandıysam da o; iyi bir çocuk, seni çok seviyor, evlen onunla. Ömür boyu rahat edeceğine inanıyorum.
Benim yapacağıma gelince -ki bu satırları okuduğunuzda gerçekleşmiş olacak sanıyorum- şöyle anlatayım.
Mistan’ın ölüsünü arka kömürlükte buldum. Ağzı burnu köpükler içindeydi. Dokunmadan Ansiklopediyi açtım, ikna olmadım(46), rehberden bir veteriner adresi bulup yardım isteyip bilgi aldım. Kedimiz maalesef kuduzdan ölmüştü, kireçleyerek gömdüm onu. Kedim Mistan son olarak nankörlüğünü(47) gösterip giderayak, gitmeden önce beni ısırıp tırmalayarak görevini yapmıştı. Ben de kudurmak ve etrafıma, sevdiklerime zarar vermek üzereyim. Okuduklarıma ve veterinerin söylediklerine göre maalesef tedavi süremi çoktan aşmışım ve davranışlarımdaki farklılıklarla bunu gün geçtikçe hissediyordum. Özellikle arkadaşına karşı tavrımdan kendim de utanmıştım.
Çevreme ve kendime daha fazla zarar vererek ve kudurarak ölmektense Tanrı’nın engin merhametine sığınarak böylesini tercih ettim.
“Beni ayıplama, bağışla ve evlen Murat’la. Dualarınızı eksik etmeyin ve mutlu olun. Annen”
Özet gibi tüm olayı anlatmış ve neyleyeyim ki benim şüphelerimi de doğru çıkartmıştı.
Bakalım Hediye’nin acısı ne zaman dinecekti? Yalnızlığının tedavisinin yalnız ben olacağımı ne zaman anlayacaktı? Benim de beşinci kez bir sevdiğimden ayrılmaya mecalim yoktu!
Bekleyecektim…
YAZANIN NOTLARI:
(1) Lehçe; Diyalekt. Bir dilin belli coğrafi bölgedeki insanlar tarafından konuşulan çeşidi.
Anane; Gelenek, âdet, örf.
Töre; Bir toplumda ahlâk, görenek ve ortak davranışlarla belirlenmiş, benimsenmiş davranışların ve yaşama biçimlerinin öteden beri uyulan ve uyulması gereken tüm yol, kural, kaide ve zorunluluklar.
(2) Hoş Sohbet; Güzel ve tatlı konuşan, konuşması hoşa giden, zevkle dinlenen, nazik, lâtif, yumuşak huylu, güzel yüzlü.
(3) Gurbetten gelmişim, yorgunum hancı… diye başlayan Bekir Sıtkı ERDOĞAN’ın “HANCI” isimli şiirinin bir-iki dizesi olup, “Bende bir resmi var yarısı yırtık” “Yolculuk başladı Haydarpaşa’dan” şeklindedir. Şiir ayrıca Selâhattin İNAL tarafından Uşşak Makamında Türk Sanat Müziği şeklinde bestelenmiştir de.
(4) Mehil Müddeti; İlk defa veya yer değiştirme suretiyle devlet memuriyetine ilişkin görevlere atananların belirli bir süre içerisinde görevlerine başlamaları için öngörülen süre.
(5) Anne dedem (Efendibabam)’in vefatında bu olay değişik bir nedenle aynıyla gerçekleşmiştir.
(6) Şansı Yaver Gitmek; Talihli olmak, bahtı açık olmak.
(7) Gubarmak; Kubarmak şeklinde de kullanılan bu kelime, kibirlenmek, gururlanmak, böbürlenmek anlamında yöresel olarak kullanılmakta, tahminen “kabarmak” kelimesinin kartlaşmış hali olsa gerek. Ancak Sivas ve yörelerinde çokça kullanılan sözün anlamı çiçek ve bitkilerin kısa zaman içinde boy vermesi anlamındadır. Nitekim Âşık Veysel bir türküsünde; “Baharda erimiş dağların garı, Dağlarda gubarmış dağ çiçekleri” demiştir.
(8) Görümce; Bir kadının kocasının kız kardeşi.
Baldız; Erkeğe göre karısının kız kardeşi.
Elti; Kardeş eşlerinin her birinin ötekine göre adı.
(9) Serüven; Bir kimsenin başından geçen, ya da içine atılmış olduğu, içinde beklenmedik heyecanlı olguların bulunduğu olay.
(10) Bir Of Çeksem Karşıki Dağlar Yıkılır; Derin bir umutsuzluk ve karamsarlık ifade eden, özellikle askerlerin söylediği, askerler için söylenilen bir Kayseri Türküsü.
(11) Ne bir saniye önce, ne bir saniye sonra; Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün Kur’an Araf Suresi 34. Ayet tefsiri; “Her ümmet için belirlenmiş bir süre vardır. Süreleri dolunca ne bir saat geri kalırlar, ne de öne geçerler.” Nahl Suresi 61. Ayet tefsiri ise; “Eğer Allah insanları zulümlerine karşı cezalandırsaydı, yeryüzünde debelenen bir şey bırakmazdı. Ama öyle yapmıyor, onları belirli bir süreye kadar erteliyor. Süreleri geldiğinde ise ne bir saat geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler” şeklindedir.
(12) Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar… Bir Anadolu Halk Türküsü.
(13) Bir garip ölmüş diyeler / Üç günden sonra duyalar / Soğuk su ile yuyalar / Şöyle garip bencileyin… Yunus EMRE Bir not; Çok kişi son satırdaki ilk kelimeyi maalesef “Söyle” olarak söyler ki yanlıştır.)
(14) Vecibe; Ödev, boyun borcu, vazife, borç.
(15) Rutin; Her zaman yapılan, her zamanki gibi. Alışılagelen, alışkanlık haline gelmiş, alışılagelen, sıradan, çeşitlilik göstermeyen. Alışkanlıkla elde edilen beceri.
(16) Heba Etmek; Boşuna harcamak, ziyan etmek.
(17) Egoistçe, Bencilce. Öncelikle ve özellikle kendini düşünen, kendi çıkarlarını herkesinkinden üstün tutan, hodkamlık, egoizm ve bencillik öğretine inanma şeklinde.
(18) İzan; Anlama Yeteneği
(19) Bizimkisi bir aşk hikâyesi, Siyah beyaz film gibi biraz… Kayahan AÇAR
(20) Mecal; Can, dinçlik, derman, canlılık, güç.
(21) Hazreti Peygamberin doğumunu anlatan mevlitte bu dizler şöyledir: “Geldi bir akkuş kanadıyla revan / arkamı sığadı kuvvetle heman” şeklinde olup ek bilgi mevlidin bu bölümü okunurken insanlar âdettir ayağa kalkar, ellerini bağlayıp dua okununcaya kadar ayakta dururlar. Evde dinleniyorsa karılar, kocalarının sırtlarını sıvazlarlar, ya da mevlitte okunduğu gibi sığazlarlar.
(22) Sene-i Devriye; Yıldönümü.
(23) Hiçten hiçbir şey çıkmaz… Epictetetüs’ün bir sözü olarak (ç)alıntıdır.
(24) Mülâkat; İnsanların karşılıklı olarak konuşmayla düşünce alışverişi, kişisel tanınma işlemi. Röportaj anlamına da gelir.
(25) Gıyap; Hazır bulunmama, yokluk, yitiklik.
(26) Yoz; Doğada olduğu gibi kalan, işlenmemiş, kaba, adi, amiyane, bayağı, soysuz, dejenere, kısır gibi bir çok anlamı olmasına rağmen burada söylemek istediğim; “Duygusuzca bakış” anlamındadır.
(27) Yalaka; Yağcı, dalkavuk. Öven. Pohpohlayan. Bir insanın gözüne girmek, yaranmak için yapılan her türlü abartılı hareketlerde ve övgüde bulunan.
(28) Çömez; Eskiden medreselerde, müderrisin hizmetine bakan ve ondan ders alan öğrenci, normalde birinin kendi işini öğreterek yetiştirdiği kişi anlamında olmakla birlikte, bugün için (kaba anlamda, belki de argo olarak) aşağılar tarzda bir şeyler bilmeyen kişiler için kullanılan bir kelime.
(29) Ulufe; Yeniçerilik zamanında bir bakıma, pirim, ya da mükâfat olarak dağıtılan, özel töre ve törenleri olan bir para dağıtım şekli.
(30) Mutaassıp; Bağnaz, fanatik. Bir inanışa aşırı ölçüde bağlanıp ondan başka bir düşünce ve inanışı kabul etmeyen.
(31) Gurbet elde garip kalmış kuş idim… diye başlayan (aklımda yanlış kalmadıysa) şarkının ara namesi olup “Yâr elinden zehir olsa içilir” şeklindedir. Güftesi; Fuat Edip BAKSI’ya, Bestesi; Selâhattin PINAR’a ait olan bu Türk Sanat Müziğinin Makamı Hicazdır.
(32) Dobra Dobra Konuşmak (Söylemek, Olmak, Demek, Anlatmak, Dobralaşmak); Açık, net, sakınmadan, çekinmeden, gerekli doğruları, gizlemeden konuşabilmek, söyleyebilmektir.
(33) Zül; Ayıplanacak şey, utanç verici, küçültücü davranış. Düşkünlük, alçalma küçülme.
(34) Addetmek; Saymak, yerine gibi farz etmek.
(35) Lâfı (Sözü) Gediğine Sokmak (Taşı Gediğine Koymak); Gerekli bir sözü tam zamanında söyleyerek karşısındakini susturmak, zekice davranmak.
(36) Hu Çekmek; Ayinlerde devamlı surette “Hu!” çekmek.
(37) Körletmek (Köreltmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak. Keskinliğini yitirmesine yol açmak.
(38) Centilmen; İyi arkadaşlık eden, ilişkilerinde ince, saygılı, görgülü, kibar (erkek).
(39) Vacip; İslamiyet’te farz kadar kesin olmamakla birlikte kuvvetli bir kanıt ile yapılması gereken şey.
(40) Tamah; Açgözlü davranmak, açgözlülük, çok istemek.
(41) Munis; Cana yakın, uysal, sevimli, uygun. Alışılmış, alışılan, yabancı olmayan.
Hatırşinas; Saygılı, hatır sayan, hatır kırmayan, gönül alıcı.
Sevecen; Acıyarak ve koruyarak seven, şefkatli, müşfik.
(42) Balık Hafızalı; Söylenen bir şeyi kısa zaman içinde unutan kişiler için söylenen söz dizisi.
(43) Prosedür; Bir amaca ulaşmak için tutulan yol, bir işte uyulması gereken yol, yöntem, işlemlerin tümü.
(44) Ya Sabır Çekmek; Sıkıntı ya da üzüntü veyahut da acı veren bir durumda kendine hâkim olmaya çalışmak, bu sıkıntıya ses veya tepki vermeden katlanmaya çalışmak.
(45) Dedantör; Ocak, fırın, soba gibi araçlarda kullanılan likit gaz akışını düzenleyen aygıt.
(46) İkna Olmak; İnanmak, inandırılmak.
(47) Nankörlük; İyilikbilmezlik, kendisine yapılan iyiliğin değerini bilmezlik. İyilikbilmezin eylemi.