“Bakar kör!(1)” denilen tipte bir yanlışlığım olduğu söylenir, benim için. Gerçekten de çok zaman, yanımda, çok yakınımda olanlardan habersizimdir. Hele vize ve sınav zamanları, yanımda Ramazan Topu patlasa etkilenmem(mişim)! Ben kim miyim? Bir üniversite son sınıf öğrencisi desem, kısaca. Zaten ilerilerde kimliğim çıkacak nasılsa meydana.
Galiba yaşadığım bugün de; böylesine günlerden biri idi. Belki mevsimine göre erken başlayan soğukların etkisi, okulumda son seneye başlayışımın gerilimi belki de, bu yaşantı biçimimi şekillendirmişti fiziksel dünyamda.
Olağan günlerdekinin aksine okula gitmek için, belki biraz da gecikmemin etkisi ile olsa gerek, düşüncelerimle bu kere halk otobüsüne yönelmiştim.
Koca kentin, ismine hiç de uygun olmayan yapılaşma biçimine rağmen Güzelmahalle olarak adlandırılan, ancak diğer semtlere göre özellikle ev kiraları ucuz olan bu semtine, normal belediye otobüsleri gibi, halk otobüsleri de servis yapıyordu.
Hatta dürüstçe söylemek gerekirse, sabah ve akşam saatlerinde, bir anlamda memur kenti sayılan bu kentte, iş saatlerinin başlangıç ve bitim saatlerine uyumlu olarak kent merkezine ve kalabalık semt ve bölgelere ring(2) ve ekspres tip otobüsler bile çalışıyordu.
“Vakit; nakit!” demek olduğundan ve çok zaman ekspres tip otobüsleri tercih etmeme rağmen, genelde, güzergâh(3) üzerinde olan ve yoldan binen arkadaşlarımla o günün ders programlarının yorumlarını yapabilmek için okula gitmek üzere normal belediye otobüslerini tercih ederdim.
Kent merkezine ulaşım; hastane yolu veya üniversite yolu denilen iki yoldan mümkündü. Hastane yolu üst kısımları genişçe iki adet S harfinin alt kenarlarından birleştiği şekilde yorumlanacak uzun bir güzergâha sahip olup, süre olarak da uzunca bir zaman israfının yanında o yöne ulaşma gayretinde olanların sıkıntılarını da gözlemlediğimden pek tercih ettiğim bir yol değildi. Zaten o güzergâh üzerinde, otobüse binen bir arkadaşım da yoktu.
Ben, üniversite yolu denen yolu tercih ediyordum. Bu yol, hastane yolunun alt alta olan S harflerinin geniş kavislerini doğrudan geçen bir hat şeklindeydi. Bir bakıma büyükçe bir C harfini andırır da diyebilirdik bu yol için.
Ekspres otobüsler de aynı güzergâhtan geçerdi ama onun yerel tabirle indi-bindisi yoktu. Baştan yani ilk duraktan alırdı, son durakta bırakırdı, ya da kısıtlanmış bir ihtiyarî durağı(4) olurdu. Çok kişi bu otobüsleri tercih ederdi, ayakta gitmek üzere yetişseler bile.
Tüm otobüslerin kalkışları ile ilgili zaman çizelgelerinin de, Türkiye’miz koşullarına göre oldukça uygun olduğunu söylemem gerek. Her ne kadar bazen kalkış vakitleri çakışmış ekspres, belediye ve halk otobüsleri arka arkaya kalksa da, gerçekleşen bu yanlışlığı şehirlerin affedilecek bir olgusu olarak düşünürüm. Her neyse!
Dedim ya; bugün okula gitmekte biraz gecikmiştim, devamlı müşterisi olmadığım halk otobüsünün kalkışına bilmem kaç dakika vardı, çok kısa bir zaman olarak. Otobüste boş yerler oldukça çoktu. Her koltukta birer kişi cam kenarlarına oturmuş, biletçinin;
“İlerleyelim baylar, bayanlar, yüzümüzü pencerelere dönüp çift sıra yapalım, hey bayan ilerlesene, hop bey kardeş, yönünü pencereye doğru dönsene!” direktiflerine göre, koridordaki yolcuların üstlerine yüklenmelerini en aza indirmek arzusu içindeydiler, otobüs zımbacık dolduğunda(5).
Kısmen, yaşlılara veya durumu uygun olmayan hasta, hamile, pek kalmamıştı ama gaziler gibi kişilere yer vermemek için pencerelerden dışarılara bakma gereğini hissedenleri, gece uykusunu alamayanların kestirme arzularını, sınavları için kitaplarına biraz da olsa bir kere daha bakma arzusunda olan kişileri de cam kenarına oturma arzusu tarifinin dışında bırakmamak gerek herhalde.
Ben kendimi, bu sıralamalar içinde en sonuncu bölüme koyarım ki bu, benim insan olmamı, insan gibi davranışlarımı engelleyici bir unsur değildi. Sadece okula geldiğimde kolayca inebilmek için son sıraları tercih ederdim, bana kadar ulaşanlara yer vermekten çekinmeden.
Şu gerçek ki; insan olmak düşüncesi benim kişiliğimle özdeşleşmiş bir davranış biçimi idi, kendimce. Dışarısı beni nasıl görür, bilmem mümkün değildir. Öyle değil mi?
Her neyse! Tekrar başa dönelim: halk otobüsüne bindim (nihayet). Sonlara yakın, arka tekerin çıkıntısının bir önünde bulduğum kanepeye kendimi iliştirdim. Bu tabiri de oldukça yerinde kullandığımı sanıyorum. Zira otobüs sahibi (genel olarak otobüs sahipleri de diyebilirim), oturan ve ayakta yolcu adedini arttırmak için hem kanepelerin aralarını, hem de boylarını kısalttırmıştı.
Bu durumda oturan yolcu sayısı kırk, artı yaklaşık yirmi ayakta yolcu sayısı toplam altmış kişi yerine otobüse maşallah yüz yirmi kişi sığdırabiliyorlardı. Hatta daha da fazlasını, hem de her durakta durarak; “İlerleyelim beyler, arkada boş yer var! İşe yetişecek arkadaşlara yardımcı olalım!” diyerek almaya çalışırlardı halk otobüsünün biletçileri, ya da çığırtkanları.
Sanki işe yetişecek arkadaşlara yardımcı olunması kendilerini pek de ilgilendiriyormuş da… Maksat; duygu sömürüsü(7) ile (tutuyorsa tabii) ceplerinin şişkinliğine biraz daha destek olup, köşeyi çabucak dönmekti!
Bilet parasını, ya da bileti önceden hazırlamak gibi (söylenenlere, ya da sevdiklerimin söylediklerine göre) aşırı boyutlu bir titizliğim vardı. Kanepeye ilişikliğimi zedelemeden biletçinin gelişine kadar hazır tutmak üzere, daha önceden hazırladığım bozuk paraları elime aldım.
Kötü bir alışkanlık belki, hani bazı insanların tespih çekmek, anahtar şıkırdatmak, sakızı şaklatarak çiğnemek, devamlı burnunu çekmek gibi alışkanlıkları olur ya, benim de elimdeki bozuk paraları sağ elimin baş, işaret ve orta parmakları arasında gürültü etmeden önden arkaya takla attırmak gibi (kötü sayılabilecek) bir huyum vardı.
Çok zaman bu konuda -belki de psikolojik bir sıkıntının görünüşü olsa gerek- ters durumlarla karşılaşmama rağmen bir türlü vazgeçmem mümkün olamamıştı.
Neydi bu ters durumlar? Tabii ki en başta sevdiklerim tarafından ikaz edilmek, muaheze edilmek(8), hoş görülmemek, tenkit edilmek, ikaz edilmek, v.s. v.s. idi. Her güzelin (meselâ) bir kusuru olurdu. Bazı kusurlar kadı kızında da bulunurmuş, değil mi?
Herkes ve her şey mükemmel değildir ki! Hem devamlı olarak mükemmeli arayanların sükûtu hayale(9) uğraması o kadar kolaydır ki!
Dalgın, vizede gelecek soruların neler olabileceğini elimdeki paralarla oynayarak düşünürken, yanımdan geçen aceleci genç bir lise öğrencisinin omzundaki çantasının kanepedeki iğretiliğime darbesi, beni düşüncelerimden ayırıverdi.
Yayvan, ukalaca bir “Pardon!” sesine tepkimi frenlemek için oldukça gayretli olmam gerekmiş, hatta buna mecbur da kalmıştım. Çünkü düşüncelerimin yoğunluğu ile “Boş bulunup” ben de yanımdaki yolcuya çarpmıştım ve bu çarpışla hem elimde takla attırdığım bozuk paralar, hem de yanımdaki yolcunun, sanırım benim gibi aynı titizlikle hazırladığı bilet parası olan bozuk paralar koltuğun altına doğru düşmüştü.
İlk defa özür dileyerek ilgilenmek gereğini duydum yanımdaki yolcuyla. Gerçi saklamadan söylemem gerek, bakmamış olmama rağmen belli belirsiz bir parfüm kokusundan yanımdakinin bir bayan olduğunu, hatta, hatta yaşı biraz ileri bir bayan olduğunu tahmin edebiliyordum, ama “Bakar körlüğüm” nedeniyle onu hiç de merak etmemiştim o ana kadar, varsayımım(10) nedeniyle. Hem de gerçekten.
Başka hiçbir şey söylemeden düşen paraları almak üzere koltuğun önüne doğru başımı eğdiğimde, yanımdaki bayanın da aynı kararlılıkla başını eğmesi, koltuğun önünde, bir dar açının birleşim noktası civarında kafalarımızın birbirine çarpmasına neden olmuştu.
Susmalı mı, tekrar özür mü dilemeli veyahut da öncelikle, belirli bir aralıkla duran ayaklarımızın hemen arasına sıkışmış, birikmiş bozuk paraları mı almalıydım? Burnuma ulaşan parfüm kokusu kesinleşmişti önce, ancak uzun sürmeden doğal konumunu almış gölgesinden, düşündüğüm işleme benim devam etmem gerektiğini hissettim.
Doğal konumu dediğim olgu, dört numara gibi kanepeye kendini sabitlemiş, ya da istiflemiş olmasını tarif etmek içindi. Arkaya çok kaykılmamıştı. Dört numaranın üst bölümü dike yakın öne doğru idi. Oturuşu dört numaranın yere paralelliğini çizmişti. Paltosu, çizmeleri ile gizleme gayretinde olduğu bacakları ise dört numaranın aşağı inen dikliğinin düzgünlüğünü şekillendirmişti. Oysa benim oturuşumdaki iğretilik; “Bakar-körlüğümün” veya diğer bir deyişle utangaçlığımın kamburluğuna son verme arzusunu taşır gibiydi.
Yerimde doğrulduğumda yüzüne bakmak gayretini yaşarken bir hayli zorlanıyordum.
Birincisi aklımdan geçirdiğim gibi kart biri değildi, gençti, güzeldi. İkincisi ki önemli olan bu idi sanırım, ya topladığım paralar eksikse düşüncem idi. İşin yoksa otobüsün koridorlarında safariye(11) çık, bozuk para ara! Böyle bayanların, ya da hanımların; “Ben sebep oldum, ben ödeyeyim otobüs ücretinizi” gibi tekliflere sıcak bakmayacaklarını düşünüyor, hatta “Adım gibi” biliyordum(12).
Neden mi? İşte zıt bir cevap: Bilemiyorum. Biliyorum derken bilememek. Başımdan geçen benzer bir konu ve olay da olmadığını söylemem gerek. Bir düşünce, bir tahmin işte, hem de gereksiz. Çünkü hâlâ babamın emekli maaşından bana isabet edenler harçlığımın göstergesiydi.
Centilmenlik yapmaz, duyarlı, özverili davranışlarda bulunmazdım pek. Gerçeği söylemem gerekirse, eli sıkı, bir diğer anlamda; cimri(13), nekes(13) değildim. Bir evin bir oğluydum ve harçlıksız kaldığımda veya gerektiğinde annem kendi harçlıklarından veya alacaklarından tasarruf ederek eksiklerimi tamamlardı. Doğrusu annemin bu zaafından(14) yararlandığımı itiraf etmeliyim.
“Özür dilerim! Affedersiniz! Buyurun paranızı. Umarım, tamamdır!”
“Rica ederim efendim. Önemi yok!”
Söyledikleriyle, söyleyeceği başka bir şey kalmamışçasına oldukça çabuk sonlamıştı demek istediklerini. Yüzüne, gözlerine ve elinde defter-kitap gibi bir şeyi olup olmadığına baktım.
Bir tek çantası vardı elinde, ama torba şeklinde. Kitabı-defteri varsa mutlaka onun içindeydi. Niçin onun da benim gibi öğrenci olabileceğini düşünmüştüm, bilemiyorum? Ama etkilendiğim gerçek başka idi.
Birkaç saniye içine sıkışan görüntüsü içindeki yeşil gözleri, koyu kahverengi bir şapka içine gizlemeğe çalıştığı kumral saçları, kokusu, ince bir çizgi halinde desensiz, hem boyasız dudakları bir anda resmedilivermişti beynimin tüm hücrelerine, tüm gözeneklerine.
Uzattığım parayı eldiveni ile de olsa elime dokunuşundan garip bir hoşnutluk(15) duymuştum. Kısacası yani; etkilenmiştim. Ona bakmıyor, bakamıyordum tekrar. Ta ki biletçi bizim kanepeye gelene, bilet ücretlerini isteyene kadar.
“Öğretmen, lütfen!” demişti.
Yüzümde nefesini hissetmekten, sesini bir kez daha duymaktan mutluydum, hem öylesine mutluydum ki, biletçi bir kez daha (belki de ikinci, belki de üçüncü kez daha) ikaz etmek(16) gereğini duymuştu beni. Hem emreder gibi, hem tehdit eder gibi;
“Ücretiniz, lütfen!”
“Pardon! Affedersiniz. Bir öğrenci lütfen!”
Öğretmene hüviyetini sormayan biletçi, benim pasomu sormuştu, hatta; “Doğru mu?” diye kontrol eder gibi bile yapmıştı. Tuhaftı, hem de ne tuhaf?
Dalgınlığımın, yan tarafımda oturan bayandaki etkilerini görmek istercesine davranan gözlerimin, vücudumun tüm organlarına uyumsuzluk emri vererek yerlerinde hareketle genç bayanı süzmek istemesine engel olamadım.
Dalgınlığımdan bilinçli bir şekilde memnun olmuş gibiydi bana göre ve galiba, belki de hüsnü değil, süslü (!) kuruntum(17) gereği. Dudakları hafifçe kıvrılmış, göz kapakları birbirine hafifçe yaslanmış, benim tarafımdaki gamzesi(18) daha bir açıklıkla belirlenmişti sanki. “Aç tavuğun, kendini darı ambarında görmesi” sözü sanırım duyumsadıklarımın kısa bir özeti gibiydi.
Dilenci arabası(19), tenezzüh vapuru(19), sütçü beygiri(19), marşandiz(19) ya da banliyö treni, pazarcı kamyoneti ve bunlara benzer bir kısım deyimler yerleşmiştir Türkçemize, yavaşlıkların, tembelliklerin, ataletin(20) iki kelime ile izahı için.
İşte otobüsümüz de her durakta insanüstü bir gayretle, işlerine gecikmemesini istediği insanları alma gayreti(!) ile ve hırslı bir duyarlılıkla duruyor, yolcuları “Balık istifi(21)” mi denir, “Paketlenmiş kuru yemiş çıkını(22)” mı denir, öyle bir şekilde istiflemeye devam ediyordu.
Her durakta; “İlerleyelim beyler, camlara dönelim!” veya “Çift sıra yapalım!” sözlerinden gına gelir(23) gibi olmuştu. “Lütfen!” unutulan bir kelimeydi. İnsanlar ilerledikçe sağ omzuma yüklenen yük miktarı değişiyor gibiydi. Ders çalışmak ne demek? Arkadaşlarıma rastlamayı ummak, düşünmek bile mümkün değildi, bu yükler altında. Ben sadece, yüklerin durumuna göre kamburumun şeklini ayarlamağa çalışıyordum.
Bu yolculuk bitecekti. Hem mutlaka bitecekti. Bugüne kadar devamlı olmamakla beraber çok kereler binmiştim halk otobüslerine, ama bugünkü kadar, böyle sıkıntı ve kamburluğumu yaşamamıştım hiç. Sebep; düşündüğüm gibiydi galiba. Etkilenişim, tepkiye, sinirliliğe ve tahammülsüzlüğüme neden olmuştu.
Tam bu sırada akşamdan kalmış, alkollü, hatta alkol sonrası işkembe çorbası içmiş, arka kapıdan binen, belki de hâlâ sarhoşluğunun esrikliğini(24) yaşayan bir yolcunun solukları, kanepemizin ve başlarımızın üstünden geçerek dışarı çıkma çabası gösterircesine buharlaşmış pencere camı önünde dolaşmaya başladı.
Baygın kokunun, tümü kapalı pencerelerden dışarıya çıkarak özgürlüğüne kavuşması mümkün değildi. Yine de genç, hatta kendine güvenen yolculardan biri söylenerek ve hatta sözlerinin duyulmasını isteyerek tavan kapağını açmıştı. Pısırıklaşmıştı(25) kokan vatandaş, hatta sinmiş, büzülmüştü.
Yanımdaki bayan hareketlendi, çantasını açarak mentollü bir kâğıt mendili burnuna tutma çabasını yaşadı. İnsanları gücendirmemek gerekti her şeye rağmen. Alışkanlığım olmamasına rağmen arkadaşlarım sigara ikram ederlerdi, onları kırmamak için ikramlarını kabul ederdim, ama babamın, hele hele annemin kokuyu algılamaması için de akşamları eve dönerken cebime aldığım mentollü şekerleri, ya da mentollü sakızları çiğnerdim.
“Tam sırası!” dedim kendi kendime. Cebimden çıkardığım mentollü iki şekerden birinin kâğıdını açıp ağzımda çiğnemeye başladım. Bir diğerini, galiba reddetmesinden çekinerek hiçbir şey söylemeden yanımdaki yolcuya uzattım. Çekingenliğine rağmen, usulca, hem “Teşekkür ederim!” diyerek alışına ve kâğıdını hemen açarak çiğnemeye başlamasına sanırım memnun olmuştum, sevinmiştim belki de.
Yolculuk daha da huzur verici olmuştu, ta ki o; “İzninizle!” deyip yerinden doğrulduğu ana kadar. Oysa yolun yarısındaydık henüz, bana göre. Durağın olduğu bu yerde hangi okul vardı, bilmiyor, ama öğrenmek istiyordum.
Biletini alırken; “Öğretmen” demişti ya hani o, hangi okulun öğretmeni, hem ne öğretmeniydi acaba? “Şimdi” çok yakın bir zamandı bunu öğrenmek için. Öyleyse yarınlar için bu otobüsün vaktini devamlı zihnimde tutmalı ve bir uygun zamanı mutlaka onun için harcamalıydım. Buna ihtiyaç duyuyor, devamlı muhtaç olacağımı hissediyordum.
Devamlı olarak değişen üstümdeki yolcu yükünü ulaşacağım yere kadar taşımamayı yeğlediğimden, o indikten sonra, kokusunun el’an(26) devam ettiği cam kenarına doğru kayarken, bir taraftan da onu bir kere daha görebilme ümidi ile onun izleyeceği yoluna, bulunduğum taraftan devam etmesi arzusunu yaşıyor, okulunun bulunduğu yönü saptamak arzusunu gönlümde taşıyor, yaşıyordum.
Ben, Allah’ın sevgili kuluydum ki, ya duam kabul olmuştu, ya da o, içimden geçenlerin tümünü hissetmiş, penceremin önünde şekillenmiş, hatta kaşlarını kaldırarak gamzelerini gösterircesine gülümsemekle, gülümsememek ikilemini yaşayarak pencereme bakmıştı.
İşte o an, zamanın durması gereken bir andı bence. Şimdi yaşamaya başladığımı hissediyordum. Şimdi yaşamaya başladığım bu duyguyu hiç ama hiç tatmamış, yaşamamıştım şu ana kadar.
Çocukluk aşkı, ilk aşk, ilk göz ağrısı, ilk heyecan veya benzeri duygular hiç şekillenmemişti gönlümde, şimdiye kadar. Hatta arkadaşlarımın anlattıklarını -belki de- kıskançlıkla dinler, niye öyle bir olguyu yaşamadığım veyahut da yaşayamadığım için kızardım kendime. Kız arkadaşlarımız yok muydu? Vardı; hem de bir sürü. Ama yakınlığım olmamıştı hiç, ya da beni heyecanlandırmaları…
Bir görüşte âşık olmak, bir kokuyla aşkı yaşamak mümkün müydü? Hem kimi, hem neyi? Bakalım onu, bir kere daha görecek, görebilecek miydim? Neden’lerin cevabını araştırırken, daha doğrusu ben kendimi değil, onu yaşamaya çalışırken, otobüsün son durağa ulaşmasındaki dalgınlığım görüntülenmişti gözlerimde.
Diğer yolcularla birlikte indim. Oysa üç durak öncesinde inmem ve okuluma yetişmem gerekiyordu. İlk derse eğer bir taksiye binersem ya ucu ucuna yetişecektim, ya da ilk dersi önemsemeyecektim. Oysa ilk ders önemsemem gereken önemli bir dersti. Caddenin karşısına geçtim…
O günden sonra yaşam biçimim değişmişti. Çevremle ilgim azalmış, hatta hiç kalmamıştı. Annemin dalgınlığıma çağrılarını umursamazcasına yanıtlamıştım. Bir şeyler hissetmesinden çekiniyordum. Dargınlık olmasın istiyordum, dalgınlığımda.
Yaşadığım ne idi, umutlanışım niyeydi, ben ne idim veya ben ne olmuştum böylesine? Bilmiyordum ki. Yanıtlayamadığım soruların girdabında(28) bir o yana, bir bu yana gidiyor, ama her gün aynı zamanda kalkan halk otobüsünü kaçırmamağa çalışıyordum, özlemlerimle şekillendirmeye çalıştığım gerekçeyle.
İlk gün ve onu takip eden günler karşılaşmamıştım onunla. Derslerimi kaçırmamak için bir sonraki otobüse kalmak fikri bana uygun gelmiyordu. Bir önceki vakitte kalkan otobüste yokluğunu yaşamaksa beni üzüntüye boğuyordu. Bunaldığımı hissediyordum. Olumsuz girişimlerde bulunmaktan çekiniyordum: Dertlerimi saklamak için sigara ya da içkiden medet ummak(29) gibi, işte öylesine.
Annem; “Oku!” demişti, Allah’ın ilk emri gibi. “Oku! Büyük adam ol! Mürüvvetini göreyim(30)! Hayırlı bir nasip bulup dünya gözüyle, baş-göz edeyim(31) seni!”
Okumalıydım. Ama böylesine duygularla yüklüyken, nasıl? Oysa annem, ilkokul yıllarımda bile aynı duyguları yinelerken, matematikte hiç de başarılı görüntüler çizmememe rağmen komşularına, tanıdıklarımıza; “Okuyacak, mühendis olacak!” diyerek işaretlerdi beni.
Sonra ona rastladım bir gün, umarsızca tükettiğim günlerden birinde. Bir hafta, on gün, bir ay, belki de bir yıl sonra. Bana öyle gelmişti onsuz geçen zaman. Otobüsün beraberliğe ilk adımı attığımız kanepesinde idi yine. Kendinden bir miktar geçkin, sanırım bir arkadaşıyla, belki de bir yakını ile birlikte idi.
Yaşlıca olan cam kenarındaydı, oturmuş konuşuyorlardı. Usulca, hem hissettirmek istemeden yanından geçip arkasındaki kanepeye oturdum. Yine onun kokusu doldu içime, uzanmak, saçlarına dokunmak, ciğerlerimin en uç noktalarına kadar kokusunu hapsetmek istiyordum, arzuyla ve frenlemeyi engellemeye çalıştığım duygularımla.
Yaşlı bayan;
“Müzeyyen!” dedi ve bir şeyler söyleyerek devam etti konuşmasına.
Bu seslenişi duyduktan sonra, onun hakkında bilgi edinebileceğim düşüncesiyle, diğer konuşulacakları duymaya çalışmam gereksizdi bence. Allah’ıma şükrediyordum. Artık rüyalarımı, bundan sonraki dualarımı, hülyalarımı şekillendirirken onu isimleyebilecektim. Bir de her ipucunun bir sonuca yönlendireceği kanaati vardı içimde.
Durmak bilmeyen zaman, bazen ihtirasla(3) tükeniyordu. İşte yine onun için, gerçekte benim hülyalarım için yolun biteceği yere gelmiştik. Gözlerini görmek için umutsuzca bir istek vardı içimde, bu; dileğimdi de.
Yerinden kalktı, paltosunun kıvrımlarını düzelterek; “Buyurun Hocam!” dediği bayana yol verirken gördü beni. Hatırlamak istercesine zihnini yorduğu belliydi gözlerinden. Belki de tanıdık bir çehre olabileceği düşüncesiyle gülen gözlerini gamzeleriyle bütünleştirdi, başını hafifçe eğdi. Mutluydum, hem buna hazırdım da. Unutulmamak güzeldi, hatırlamaya çalışma gayretleri ile olsa bile, unutamamak gibi tıpkı.
O gün durağımı geçmeden indim otobüsten. Okula yöneldiğimde onun için bir şiir şekillendirmeğe bile başlamıştım zihnimde. Adımlarımın üçüncüsünde, belki de beşincisinde şiirim beste olmuştu. Müzik olarak çağlamaya başlamıştı bestem dudaklarımda.
Kendi kendime, bestesi de, güftesi de benim olan bir şarkıyı söylüyordum açıktan açığa(!). Geleni-geçeni, çevremi umursamıyordum. Varsın; “Deli” desinler. Varsın, şekillendirsinler anlamsız bir başka sesi benim için. Ben hülyalarımda da, gerçekte de yaşıyordum, hem onun gözlerinin aydınlığında, ben benimle…
Yine boşluklar ülkesinin padişahlığını, ya da cumhurbaşkanlığını yüklendiğim günler geçti, boş, hem hissettiğim kadar bomboş, yaşadığım kadar bomboş…
Onu ilk kez bir Çarşamba günü görmüştüm. İkinci karşılaşmamız da bir Çarşamba günü olmuştu. O zaman Çarşambaların bir özelliği olmalı diye düşündüm. Karmaşalığını yaşadığım bir Çarşamba gününde şansımı denemeyi istedim. Ona açılmak, duygularımı söylemek gibi mi? Hayır! Böyle bir şey için hiç de cesur değildim. “Medeni Cesaret(33)” denilen bir yaşam biçimi şekilli değildi benim için. Sadece kim olduğunu öğrenmek için bir adım atmayı düşünmüştüm, o kadar.
O gün bir önceki otobüse binerek, onun daha önce indiğini bildiğim durakta indim ve bir sonraki otobüsle gelişini bekledim. Şansımın gülmesi, diğer bir deyişle talihimin yaver gitmesi(34) gibi bir düşünceyi kendim, kendimle paylaşıyordum, bir ağacın arkasına gizlenmiş olarak onu beklerken. Ayıplanmamam gerek, buna mecburdum, onu bilmek, tanımak istiyordum, uzaktan da olsa. Yakınlaşmayı deneyecektim, ama daha sonra…
“İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar”(35) ya, yaşıyordum şimdi. Çünkü o gelmiş, otobüsten inmiş, sonra caddeyi geçerek bir başka otobüsü beklemeye başlamıştı.
Fark edilmemeye çalışıyordum. Bunun için elbisemi değiştirmiş, hiç de alışkanlığım olmadığı halde, başım için bol olmasına rağmen babamın şapkasını, eski pardösüsünü giymiş, eski, ucuz, siyah güneş gözlüklerini takmış, yüzümün yarısını da atkı ile gizlemeye gayret etmiştim.
Anneme; “Bir arkadaşımıza şaka yapacağımız!” yalanını uydurmakta bir beis(36) görmemiştim. Aksi takdirde ahret suallerinin(37) üçünden-beşinden değil, tümünden kurtulmam mümkün olamazdı. Çünkü yalanımı aklımda tutacak kadar zeki değildim ve annem nasıl sual soracağını da çok iyi biliyordu!
Olası yalanlarımda; “Bıyıkların titriyor oğlum!” derdi, yalanımı yüzüme vurmaktansa. Durumu eve dönüşte de kurtarmak için arkadaşımıza şaka yapmaktan vazgeçtiğimizi söylemeyi düşünüyordum.
Takipteki bir ajan(38), ya da sivil polis gibiydim (sanki). Onun beklediğinin ne olduğunu tahmin etmeğe çalışıyordum. Durakta beklediğine göre otobüs bekliyor olması, olasılıkların en gerçeği gibi görünüyordu bana. Nitekim gelen ilk otobüse bindi.
Geçen bir taksiyi çevirdim, hemen sonra. Otobüsün plâka numarasını vererek arkadan arkaya takip etmesini ve benim “Dur!” diyeceğim ana kadar soru sormamasını istedim. Belki şoförde de benim sivil polis olduğum düşüncesi oluşmuştu. Sanki bir katili yakalayacağımız, bir suçüstünü gerçekleştireceğimiz havasına girmişti. Öyle ki her durakta, otobüsün otuz-kırk metre kadar arkasında duruyor, benim gibi inenleri izliyordu, dikkatle.
Ve benden tepki gelmeyince de tekrar devam ediyordu otobüsü takip etmeye, aynı mesafeyi muhafaza ederek.
Ta ki onun otobüsten indiğini gördüğüm durağa kadar. “Hareket etmemesini” rica ettim, taksi parasını “Üstü kalsın!” diyerek öderken ve “Serbest olduğunu, bundan sonrasının gizli olduğunu” belirttim, gözümü kırparak. Gözünü kırptı o da, anlamışçasına.
Vallahi; “Ne zamandan beri kız takip etmenin, polisiye ve gizli olduğunu” bilmiyordum, ama kendim kendime bunu da öğretmiştim ya, gam yemezdim(39) artık bugünden sonra! Hatta bu olayı, ilginç bir hatıra olarak da saklardım belleğimde, daha sonra anlatmak üzere. Kime mi? Bu da sorulacak bir soru mu şimdi yahu?
Bu şekilde takip etmek ayıptı belki. Ama benim gibi “Homongolos(40)” tipli bir yaratık için daha fazlası beklenebilir miydi?
Fark etmemişti beni. Öyle zannediyordum. Hızlı, ritmik, plânlı bir şekilde yürüyordu. Bir yapı önüne geldiğinde duraksadı, takip edildiğini fark etmiş gibi, birden arkaya döndü. Aramızdaki mesafe oldukça uzundu, belki yüz, belki yüz elli metre kadar, tahmin ettiğim.
Bir vatandaş gibi sağımdaki ilk sokağa saptım, kurtuluşum için ikinci ya da üçüncü apartmanın açık kapısından içeri girdim, beklemeğe başladım. Bir taraftan da bu soğuk kış gününde terleyişimi durdurmağa çalışıyordum.
Apartmana niye girmiştim sanki? Girmeyip yola devam etsem olmaz mıydı? Biri çıksa, bir soru ile karşılaşsam ne diyecektim? Herkesin taksi şoförü gibi anlayışlı olmasını bekleyemezdim ki! Hemen dışarı çıkarsam, ya Müzeyyen Öğretmen okuluna girmemişse, şüphelenmişse, beni yakalarsa idi, kısaca; yakalanırsam ne derdim?
Belirli bir süre antrede(41) kaldım. Bu süre yarım dakika mı, yarım saat mi idi, bilemedim. Üst katlardan açılan bir kapı, asansörün çalışması sonra, orada yakalanmaktansa, onun beni yakalamasının daha yararlı olacağını hissettirdi bana ve “Can havli ile(42)” dışarı attım kendimi.
Allah’a şükrediyordum, gecikmiş, koşuşturmakta olan birkaç öğrenciden başka kimseler gözükmüyordu, cadde üzerinde. Karşı duvar dibinden okulun ismini okumaya gayret ederek ilerlerken, ayağıma takılan bir engelle tökezledim(43). Fötr şapkayı ve atkıyı çıkarmıştım başımdan, boynumdan, çantama koymuştum, eğri-büğrü(44).
Baktığımda bunun bir öğrenci çantası, daha doğrusu cüzdanı, ya da paso(45) kabı olduğunu, içinde kimlik ile bir miktar para olduğunu gördüm. Çantayı cebime koyarken hâlâ okulun ismini okuma gayretinde olduğumu itiraf etmem gerek.
Kız Meslek Lisesi, okuduğum ilk büyük harflerdi. Üstünde de, altında da daha küçük yazılar vardı okumakta güçlük çektiğim. Okul ile ilgili bu isimleri, göz ucuyla bile olsa zihnime kazıyacak, hatta görebilecek konumda değildim. “Korku, dağları beklermiş!” Hele benim için, hele ki şimdi. Ve kesin bir yönelişle dönüş yolculuğuma başladım.
Bugün, benim için, şimdilik bitmişti, hem de nasıl? Gönlümde şekillendirdiklerimi yarın veya yarınlarda gerçekleştirme çabasında olacaktım. Azmin elinden, hele hele benim elimden hiçbir şey kurtulamazdı! Lâf işte! Keşke her şey kolay ve gönlümden geçtiği gibi kolay ve gönlümce olsaydı!
Adımlarımın gevşekliğinde öğrencinin cüzdanı geldi aklıma. Onun okulunun öğrencilerinden biri olacağı düşüncesiyle çantayı, ya da cüzdanı her neyse hemen okula vermemek arzusunu taşıdım okulun adının tamamını öğrenmek çabalarım içinde. Ya öğrenci için çok gerekli idiyse? Sorumsuzluğumu bilinçsizce örtbas etmek(46) istercesine;
“Ama o; benim için gerekli, öğrenci bir gün okula pasosuz, kimliksiz gitse bir şey olmaz!” diyordum kendi kendime, cüzdanı açarak öğrencinin adını, sınıfını öğrenmeye çalışırken.
Sonra kendi kendime bir mizansen(47) hazırladım. Yarın bir erken vakitte, örneğin öğrenciler ve öğretmenler derslerine girdiklerinden sonra cüzdanı müdüre teslim edecektim. Bu arada Müzeyyen Öğretmenin hangi dersin öğretmeni olduğunu da öğrenebilirdim. Belki benim yaşamıma katkıda bulunacak diğer bilgileri de edinebilirdim, kim bilir?
Ders programıma bir ders eksikle devam etmiştim o gün. Söylemem gereksiz, eksikliği öğle paydosunda, arkadaşlarımın notlarından tamamlamıştım. Yarında da bir eksikliğim olacağını sanıyordum. Ancak, yarın nasıl gelecekti, nasıl ulaşacaktım yarına? Bunun kaygısını yaşadım gün boyu…
Yarın gelmişti. Bir gün önce Müzeyyen Öğretmenin bindiği otobüse binerek ulaştım okula. Öğrencilerin derse girmelerini bekledim. Sonra, müstahdemlerin(48) yarattığı boşluğu nimet sayarak okula girdim, ses çıkartmamağa dikkat ediyordum.
Önceleri kimse fark etmedi varlığımı. Dalgın bir veli, bir ağabey gibi duvarlardaki listelere baktım. Gördüklerim yeterli olmuştu benim için. Mutlu olmuştum. Tam bu sırada görevli olduğunu sandığım bir sesle kendime geldim. Döndüğümde, bir süre önce Müzeyyen Öğretmenle birlikte gördüğüm yaşlı öğretmen hanımla karşılaştım:
“Buyurun! Bir şey mi istemiştiniz?”
“Estağfurullah(9) efendim. Dün, öğrencilerinizden birinin olduğunu sandığım bu cüzdanı buldum. Onu vermek için görevli bir öğretmenle karşılaşmayı bekliyordum.”
“Bana verebilirsiniz. Ben, bugünkü nöbetçi öğretmenim.”
Bundan sonrakiler klâsik teşekkür etmeler, “İyi günler” dileme cümleleri idi.
Çok zeki değilim, ama yaşadıklarımla, gördüklerimi aklımda, zihnimde hapsetme gibi özel bir huyum vardı. Unutmak, insanlara özgü ama unutulmak istenmezse unutulmuyor. Benim yaşadıklarımda da unutulmaması gerekenler vardı.
Örneğin; “Neden çarşambalar?” diye düşünüyordum ya, cevabını bulmuştum. İki haftada bir Çarşamba günleri okulda nöbet tutuyordu o. Demek ki karşılaştığımızdan beri geçen süre içinde dalgınlığımı yaşamıştım onu kaçırdığım servislerde. Ya da o, belki de daha erken servislerde gitmişti okuluna, sanki beni görmemek istercesine!
Soy ismini öğrenmiştim nöbet çizelgesinden. Müzeyyen isimli başka bir öğretmen olmadığına göre o; o olmalıydı. Çocuk Gelişimi ve Eğitimi Öğretmeniydi ve dersleri çeşitli günlere, değişik saat aralıklarına serpiştirilmişti. Örneğin Cuma günü sabah bir saat dersi vardı, bir de akşama doğru iki saat dersi. “Haksızlık” diye yorumlamıştım kendi kendime.
Güzelmahalle’den iki otobüsle okula sabahtan gel, akşama kadar diğer dersler için bekle, “Boş olarak” demiyorum. “Görünen köy, kılavuz istemez.” O; mutlaka katıldığı, yer aldığı etkinlikler yaratmıştır kendine, diye düşündüm…
Kendime çizdiğim bir yaşam biçimi vardı artık gönlümde. Çarşamba günleri hiç aksatmadan onu bekliyordum. Ders programında çizdiğim düşüncelere göre bazen, gidebileceği zamanları plânlayarak ona rastlamaya ve hep yanında oturmaya çalışıyordum.
Rastlantıların bu kadarının mümkün olamayacağının bilincindeydi gibi geliyordu bana. Bir şeyler düşünüyor, bekliyor gibiydi ama ben, sadece susuyordum. Duygularım artık düşüncelerimin boyutlarını aşmıştı, hem de nasıl? Fark edemiyordum.
Okuyordum. Eğitimimi henüz bitirmemiş, bitirememiştim ve ona bugün verebileceğim hiçbir şey yoktu, bilebildiğim. Cesaretsizlikten değil, olanaksızlıklarımdan dolayı susuyordum bu kere de.
Beklediğini hissediyordum. Aksırdığında; “Çok yaşa!” diyordum. Teşekkür ederek uzaklaşmak yerine; “Sen de gör!” diyordu, “Siz de…” yerine. Bazen rastlantılarla erken binersem otobüse, yanıma geliyordu, cam kenarına geçmek isteyip istemediğini sormadan yerimden kalkıyor, ona yerimi veriyor, boşsa yanına oturuyordum, yer yoksa evcil bir yaratık gibi yanında dikiliyordum sadece.
Teşekkür ediyordu, kitaplarımı tutuyordu. Daha ne yapsındı ki? “İsmin ne?” mi deseydi ki? “Nasılsın, ne var, ne yok?” mu deseydi ki? Her şeyden önce o, bir hanımefendiydi, bir öğretmen, saygıdeğer bir insandı o. Bekleyen o mu olmalıydı? Yoksa ben mi? Benciliğimin, tutarsızlığımın, cesaretsizliğimin ve karşılık göremeyecek olmak gibi düşüncelerimin ilkelliğini yaşıyordum.
Zaman su gibi akıyor, geçiyordu. Ramazan ayı gelmişti, hatta bitiyordu bile. Minarelerde ışıklar, İslâm âleminde coşku, oruç günlerinin dalgınlığı şekillenmişti insanlarda.
Bir akşam iftara yetişme ivecenliği ile otobüs beklerken rastladım ona, durakta. Makyaj yapmadığını görüyor, biliyordum. Bu kere, iyice kendi haline bürünmüştü. Alışkın olduğum parfüm kokusunu da hissetmiyordum. Gelen otobüse arka arkaya bindik. Bizim için yer kalmamıştı, ayaktaydık. Boyu bana göre biraz kısaydı. Sanki ilk defa fark ediyordum. Saçları, o kumral saçları dudaklarıma değiyordu. Ağzımın Ramazan ayına o has kokusunu hissetmemesi arzusunu taşıyordum;
“Niyetlisiniz galiba, değil mi?” dedim.
Döndü, gözlerini kapatarak, başını öne doğru salladı iki kere. Yolun yarısına geldiğimizde otobüsten inenlerden birinin boşalttığı kanepeye oturmasını işaret ettim. Bu sırada top patlamıştı, “Oruçlu olanlar oruçlarını açabilirler!” diye bir ses yankılandı otobüste. Başımı cama doğru eğdim. O da minarelerin ışıklarını görme çabasıyla yüzünü cama döndürmüştü. Minarelerin ışıkları yanıyordu. Çantasını araladı. Davranış biçimini algılamışçasına, bir simit ile mentollü bir şekeri uzatırken;
“Allah kabul etsin! Bu kez de ben ikram edeyim, buyurun!” dedi.
Oruçlu oluşumu hissetmesine sevinmiştim. Otobüs durup da indiğimizde sorarcasına bakışlarla;
“İyi ramazanlar, Kandiliniz mübarek olsun!” dedi
Suskunluğumun devam ettiğini görünce, sesini biraz daha yükselterek;
“İyi ramazanlar, hem iyi bayramlar şimdiden!” dedi ve yanıt beklemeksizin sırtını dönerek yürümeğe başladı. Şaşkınca kalakalmıştım. Bu sözler; “Bayrama kadar bir daha görüşmeyeceğiz” anlamında mı idi? Yoksa bayramdan sonrasını da içeren bir düşünceyi mi sergilemişti?
Ölürdüm o zaman, yaşayamazdım. Yaşama sebebim yok olurdu, bu aklımdan en son geçireceğim bir şeydi. İçimde ilk günden beri var olan garip hissin ve düşüncelerimin etkisiyle evimin yönü yerine onun gittiği yönü takip ettiğimi fark ettim.
Bana ne olmuştu? Beni onun peşi sıra sürükleyen ne idi? Annem, onsuz geçen günlerimden birinde; “Âşıksın oğlum!” demişti, halime bakıp. Ve sonra devam etmişti; “Anlatmak istersen, dinlerim seni, önayak olmak(50) isterim, baş-göz ederim seni, istersen hemen şimdi, okulunu bitirmeden, askerliğini yapmadan hem de…”
Ben o idim; rüzgâra kapılmış kuru bir yaprak, sel önüne katılmış kuru bir dal, yangında çıtırdayan bir anı…
Hissetmişti gelişimi, peşi sıra sürüklenişimi. Durdu, yanına gelişimi bekler gibi, akşamın karanlığında, insanların telâşlı koşuşmalarında. Şaşkındım, duraklamıştım, kilitlenmiştim bulunduğum yere.
Ayaklarım götürmüyordu beni, oysa o bekliyordu beni, biliyordum, hacıyolu bekler(51) gibi hem de. Döndü bu kez, adımlarını hızlandırarak ulaştı yanıma, karşımda durdu, eğik başımı kaldırmamı, ona bakmamı bekliyordu, nefesinden hissediyordum;
“Ne zaman cesur olacaksın Erol?” dedi.
İsmimi hiç söylememiştim. Başkasından öğrenebilmiş olacağını sanmıyordum. Çünkü o ve benden başkası yoktu yaşamımızda. Hayret ettim, başımı kaldırdım. Soran bakışlarımı anlamışçasına:
“Sadece isminin Erol olduğunu değil, Üniversite son sınıfta ve derslerinin iyi olduğunu, bu sene mezun olacağını da biliyorum. Sen benim okulumun önünde öğrenci hüviyetleri ile beni arayarak gününü tüketirken, benim de seni aramam haksızlık mı sayılmalıdır? Elinde tuttuğun, bazen otobüste muhafaza etmeme izin verdiğin kitaplarından adını, okulunu, okuluna ulaştığımda derslerini ve seni öğrenmem o kadar kolaydı ki? Bir şey söylemeyecek misin hâlâ?”
Nutkum tutulmuştu sanki;
“Ne olur devam et!”
“Kafalarımızın çarpıştığı ilk günde egemen olmuştun bana, desem. Söyle Erol!. Haydi, ne söyleyeceksen, söyle. Benim söylememi bekleme, sen söyle!”
Nefes nefese kalmıştı, ramazan yorgunluğunun üstüne, birikmişçesine yorulmuştu, gönül yorgunluğu(52) böyle bir şey olsa gerekti. Yorgun bir ramazan akşamı, bayram müjdesini ulaştırma gayretinin yaşandığı bir kandil akşamıydı.
Saçları buğulanmıştı, gözlerinin ışıltısını fark ediyordum, elimle çenesini kaldırdığımda.
Tüm dünyaya boş vermişçesine, iftara yetişme çabasındaki insanları unutmuşçasına sarıldım Müzeyyen’e ve tek bir cümle söylemek gereğini hissettim;
“Seni seviyorum Müzeyyen!”
Onun ne söylediğini duymadım. Başını göğsüme dayamıştı, gömleğime taşan gözyaşlarını hissediyor, hıçkırıklarını duyuyor, duygularını aynen yaşıyordum…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Öykü; Üniversiteye devam ettiğim yıllar, elektrikli troleybüslerin de olduğu, Metro denilen yeraltı treninin olmadığı zamanlar düşünülerek kaleme alınmıştır, desem? Yani bugünler değil, dünlerdir belirtmek istediğim.
(1) Bakar Kör; Gözleri sağlam göründüğü halde göremeyen, çok dikkatsiz, şoke olmuş durumda sabit bakışlı.
(2) Ring; Öyküdeki anlamı; Genelde taşıtların bir yerden kalkıp bir daire çizdikten sonra tekrar aynı yere dönmesi şeklinde yaptığı sefer. Üzerinde boks denilen yumruk oyunu oynanan yaklaşık 5x5 m2 kare biçiminde, tabanı kauçuklu, bir muşambayla kaplı olan, çevresi kordonlarla çevrili yer. (İngilizce; “Yüzük, yüzük takmak, halka geçirmek, kuşatmak, çembere, daire içine almak, etrafını çerçevelemek” şeklinde anlamları vardır.)
(3) Güzergâh; Yol üstü, yol boyu, uğranılacak, geçilecek, çok geçilecek yerler.
(4) İhtiyari Durak; Yalnızca işaret verildiği, ya da yolcunun beklediğinin görüldüğü zaman durulacak durak.
(5) Zımbacık Dolmak; Türkçe de lebalep olarak da kullanılmaktadır. (Leb;: Dudak demektir) dolmak karşılığı olarak kullanılan yerel bir deyimdir. Bir şeyin ağzına deyin, silme dolu olduğunu vurgulamak için kullanılan genel sayılabilecek bir deyimdir.
(6) Çığırtkan; Çağırtkan. Çıkarı olduğu içim birini övüp koruyan kimse. Bir şeyi yüksek sesle çevreye duyuran. En iyi bağıran, güzel sesli, bu yolla müşteri çeken.
(7) Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak.
(8) Muaheze Edilmek; Paylanmak, ayıplanmak, kınanmak.
(9) Sükûtu Hayal; Düş kırıklığı, hayal kırıklığı.
(10) Varsayım; Deneyle henüz kanıtlanmamış, doğrulanmamış olmakla birlikte, kanıtlanmadan, geçici ya da kalıcı olan, kanıtlanabileceği umulan, mantıksal bir sonuç çıkarmaya dayanak olarak öne sürülen benimsenen kuramsal düşünce, önerme. Bir olayı açıklamada yararlanılan bilimsel ilke, hipotez.
(11) Safari; Toplu biçimde ava çıkma. Afrika’nın kimi yerlerinde, özellikle doğusunda siyahilerin oturdukları yerlerde birçok avcının katıldığı, toplu biçimde yapılan yabanıl hayvan avı.
(12) Adı Gibi Bilmek; Çok iyi bilmek.
(13) Cimri; Elindeki parayı harcamaya kıyamayan, eli sıkı, pinti, varyemez. Parası olduğu halde harcamayan, türlü sıkıntılara katlanarak para biriktiren, para harcamaya eli varmayan.
Nekes; Cimri, eli sıkı.
(14) Zaaf; Düşkünlük, dayanamama, istenç zayıflığı.
(15) Hoşnutluk; Bir davranış, bir durum veya bir kimseden memnun ve kıvançlı olma, yakınması olmama.
(16) İkaz Etmek; Uyarmak, dikkatini çekmek.
(17) Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)
(18) Gamze; Bazı insanların çenelerinde, yanaklarında doğal olarak bulunan özellikle güldüklerinde daha iyi görülen çukur. Süzgün ve yan bakış. Göz süzme.
(19) Dilenci Arabası; Geçimini dilenerek sağlayan kişinin özrüne göre, tahta araba, tornet gibi kullandığı ancak yürütebildiği dolaysıyla çok yavaş hareket eden araba.
Tenezzüh Vapuru; Asıl anlamı; “Eğlenmek için vapurla gezip dolaşmak” olmakla beraber, eskiden İstanbul’da bir o yakaya, bir bu yakaya giderek yolcu taşıyan, servis yapan vapurlar vardı, bunlara “Tenezzüh Vapuru” denirdi. Bunun benzeri karada çok yavaş hareket ederek, dinlene dinlene gitmek, yürümek, bir bakıma dolmuş ya da halk otobüsü şoförlerinin müşteri toplamak için iki tarafa bakınarak gitmesi şeklinde “Dilenci Arabası, Sütçü Beygiri, Pazarcı Kamyoneti, Marşandiz” gibi sözlerdir!
Sütçü Beygiri; Çok tembel, miskin, aheste, aksak, çok yavaş gidildiğinde söylenen bir tekerleme. Aslında; “Sütçü Beygiri Gibi Ayakta Uyumak” şeklinde kullanılan bir deyimdir.
(20) Atalet; Tembellik, çalışmadan oturma, gevşeklik, uyuşukluk, işsiz kalma, işsizlik, devinimsizlik hali.
(21) Balık İstifi; Üst üste, çok sıkışık durumda. Sıkış-tepiş, sandviç gibi, kıpırdamaksızın.
(22) Paketlenip Vakumlanmış Kuruyemiş Çıkını; Kuru yemişlerin konduğu torba, bohça ya da poşetlerin, havasının alınarak paketlenmiş olması işlemi yapılmış durumu.
Paketlemek; Herhangi bir şeyi elde taşınabilecek şekilde kâğıda, streçe sararak ya da kutuya koyarak bağlanmış hale getirmek.
Vakumlamak; Bozulmaması için bazı yiyeceklerin paketinin havasını, boşluğunu almak. Vakumla temizlik yapmak.
Çıkın, ya da Çikin, ya da Çıkı; Bezle sarılarak düğümlenmiş küçük bohça. Yöresel olarak çikin, “r” harfi düşmüş olarak “Çirkin” anlamında da kullanılmaktadır.
(23) Gına Gelmek; Usanmak, bıkmak.
(24) Esrik; Sarhoş olma durumu.
(25) Pısırıklık; Tutukluk, sünepelik, aşırı çekingenlik, yüreksizlik, beceriksizlik. Girgin olma durumun karşıtı.
(26) El’an (Elan); Şu anda, şimdi, hâlâ, henüz.
(27) İkilem; Dilemma. Değişik yapıda iki öğenin bir arada bulunması. İkili özellik, iki çözüm, iki yönü bulunan ancak aynı sonuca ulaşımı gösteren durum. İnsanı özellikle istenmeyen seçeneklerden birini, çoğunlukla iki seçenekten birini beğenmeye zorlayan durum.
(28) Girdap; Anafor, Burgaç. Nehir, göl ve denizlerde su ya da hava (rüzgâr) akımının önüne bir engel geldiğinde, ya da iki akıntının karşılıklı olarak çarpıştıklarında dönmeyle meydana gelen dairevi hareket. (Anafor olarak; para vermeden, emek harcamadan, yolsuz olarak elde edilen şey).
(29) Medet Ummak; Yardım beklemek.
Medet: Zor bir dönem geçiren birinin, birinden çare dilemesi, yardım istemesi.
(30) Mürüvvetini Görmek; Evlâdının mutluluk verici günlerini görerek sevinmek. Evlâdının kendisine hizmet ve yardım etmesiyle rahat bir yaşam içinde olmak.
(31) Baş Göz Etmek; Evlendirmek.
(32) İhtiras; Tutku. Aşırı, güçlü istek.
(33) Medeni Cesaret; Girişken olmak, haksızlıkların karşısında dik durmak.
(34) Talihi Yaver Gitmek; Talihi iyi gitmek, fırsatı iyi değerlendirme imkânına sahip olmak. Şanslı olmak.
(35) İnsan, âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar! Yahya Kemal BEYATLI’ nın “DENİZ TÜRKÜSÜ” şiirinin son dizesidir.
(36) Beis Yok (Beis Görmemek); Zararı, önemi, engel, uymazlık, kötülük, yok.
(37) Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri; “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir. Ancak argo olarak; “Gereksizce, bıktırıcı, usandırıcı, yanıltıcı sualler” anlamındadır.
(38) Ajan; Bir devlet veya kuruluşun gizli amaçları için çalışan kimse. Casus. Bir kimsenin, bir ortaklığın veya bir devletin bazı işlerini gören kimse, aracı, temsilci.
(39) Gam Yememek; Tasa etmemek, kaygılanmamak.
(40) Homongolos; kısa tanımıyla, “Kadın Düşmanı” ya da “Kadınlardan korkan, onlarla herhangi bir yaklaşımı oluşturamayan” diyebileceğimiz bir tip olup, Reşat Nuri GÜNTEKİN’in “BİR KADIN DÜŞMANI” adlı eserinde de adı geçer.
(41) Antre; Giriş. Bir yapıda içeri girilen yer.
(42) Can Havli İle; Ölüm korkusundan meydana gelen güçlü bir tepkiyle. Ölüm korkusu yaşayarak.
(43) Tökezlemek; Yürürken ayağı bir yere çarpıp sendelemek, güçlük ve engellerle karşılaşmak, sahnede sözleri tam olarak söyleyememek, ya da yanlış şeyler söylemek, duraksamak.
(44) Eğri-Büğrü; Şurası, burası eğilmiş, bükülmüş durumda olan, çarpık-çurpuk, yan yan.
(45) Paso; Bir kimsenin genellikle resmi taşıtlarda ücretin tümünden, ya da bir bölümünden bağışık tutulması, indirim sağlanmasını sağlayan belge.
(46) Örtbas Etmek; Bir durumun duyulmamasını, yayılmamasını sağlayacak önlemler almak.
(47) Mizansen; Bir oyun düzeni. Bir şeyi, bir durumu, olduğundan değişik göstermek amacıyla hazırlanan düzen.
(48) Müstahdem; Bir iş yerinde hizmette, ayak işlerinde kullanılan kişi.
(49) Estağfurullah; Asıl anlamı; Arapça; “Tanrıdan bağışlama dilerim” şeklindedir. Ancak Türkçemizde kendisine olumsuzluk bir nitelik yakıştıran kimseye “Hiç de öyle değil!” anlamında nezaket, bazen de alay sözü. Bunun tersi övülen veya teşekkür edilen kimsenin söylediği incelik ve alçakgönüllülük sözü. Ayrıca karşısındakinin kendinden beklediği işi, kendisi için yük saymayan kimse tarafından söylenen “Teşekküre değmez! Bir şey değil! Rica ederim!” şeklinde nezaket sözü.
(50) Önayak Olmak; Diğerlerine örnek olmak üzere bir işe ilk önce başlamak.
(51) Hacı Yolu Bekler (Gözler) Gibi Beklemek; Büyük bir istekle ve sabırsızca beklemek.
(52) Gönül Yorgunluğu; Depresyon. Kronik beyin yorgunluğu. Bir şeyler yapmama, bitkinlik hali.