“Hadi oğlum, bir koşu ablanı terminalden al, onu ve arabayı evde bırak, dolmuşa-molmuşa atla, geri gel!” dedi Fırtına Patron.

Patron dediğime bakmayın, aynı mahallenin çocuklarıydık. O okumamış, ya da okuyamamış, babasının ölümü nedeniyle lokantalarını çalıştırmaya devam eden bir ağabeydi.

Üstelik “Abla” dediğine de bakmayın, meslek alışkanlığı küçük-büyük herkese “Abla-Abi” derdi. Çocuklara ise; “Buyur arkadaşım!”

“Pırlanta Gibi” derler ya, öyle bir adamdı işte. Kendinden küçük abla(!) ve abisini(!) okumaya teşvik etmiş, kendisi okumaktan vazgeçerek ekmek teknesi lokantayı gücünün yettiği kadar döndürmeğe çabalamıştı.

Abla, yani kız kardeşi Üniversite Sınavında civar illerden birindeki Üniversitenin bilmem ne Fakültesini kazanmış orada okuyordu.

Abi; yani erkek kardeş de henüz liseyi bitirme çabasında ve yanındaydı.

Hafta sonlarında, ya da bayram-seyran zamanlarında ders durumu da müsaitse gelirdi yanına, yardım etmek için.

Aynı şey kız kardeşi ve annesi için de geçerliydi. Lokantada salata-cacık-söğüş yaptıkları gibi dolma, karnıyarık, köfte gibi bir kısım yemekler çiğden evde hazırlanır, lokantada pişirilirdi.

Bazen rulo köfte, rosto köfte, ya da rosto yapıldığı günler lokanta dolar taşardı. Çünkü çevre esnaf bilirdi ki, anne lokantanın mutfağa girdi miydi “ağızlarına tat, vücutlarına sıhhat” oluşurdu. Kimse, ne evinden getirdiği sefertaslarını açar, ne de yemek için bir şeyler araştırırdı.

Bu nedenledir ki Fırtına Abi, “Mübarek günün arifesi” diye sadece Perşembe günleri çağırırdı annesini.

Fırtına Abi, ismi gibi fırtına gibi adamdı. Bir seksen boyunda, yağız(1) pehlivan gibi, geniş yüzlü, geniş dudaklı, kalın-sarkık bıyıklı, gür-siyah saçlı, kocaman kocaman elleri olan bir abiydi, her konuda ivecen(2), ama müşfik(2), sevecen, iyi kalpli.

Kadrolu dilencileri vardı, her öğle sonrası ikindiye doğru gelen ve karınları doyurulan. Bazen vitrinlere açmış, acıkmış gibi bakanları da kendi çağırır, çeker oturttururdu sandalyelere.

Kendince akşam olduğunda, ayrıca ziyaretler yapardı arabasıyla birkaç yere. Kalan yemekleri dişlerine uygun gördüklerine bırakmak için. “Fukara” derdi onlara, “fakir” ya da “yoksul” demezdi.

Perşembe günleri ise hiçbir kadrolu, ya da kadrosuz vatandaş gözükmezdi ortalıklarda. Fukaralar da Perşembeyi Çarşambadan bilirlerdi. Hani Perşembe’nin gelişi Çarşambadan bellidir, gibi.

Ve bilirlerdi ki, Perşembe günleri Fırtına Abinin bereket günüdür. Gene de Fırtına Abi bir baltaya sap olamamış, derviş(4) misali sabahın kör vaktinden, akşamın er vaktine kadar lokantasında yaşar olmuştu.

Böyle bir adama kim varırdı ki, geceden geceye evine yatmaya giden, yalnızca.

Annesi, kardeşleriyle bile görüştüklerini pek sanmıyordum, ya da belki nadirattandı(5). Çünkü bayram-seyran da olsa kadrolu dilenciler, garibanlar, ya da onun deyişiyle fukaralar aç kalamazlardı.

Menemen de olsa, sahanda yumurta da olsa, çorba-morba ne gelirse elinden hazırlardı onlar için tek başına. Zira garson, komi, çırak, usta hepsi evlerinde olurlardı o vakitlerde. Sigortalı olup da hakları olduğundan değil, Fırtına Abi onlara “Gidin!” dediği için.

Hep Fırtına Abiden bahsedecek değilim ya! Biraz da kendimi anlatsam, hatta methetsem(6)? Eh! Mademki çok ısrar edildi, kendimi de anlatayım bari;

Fırtına Abi gibi, enine-boyuna değilsem de, aşağı-yukarı 70–80 kilo civarında oldukça yakışıklıyım! Bunu ben söylemiyorum; nişanlım, daha doğrusu sözlüm demişti, galiba beraber oluşlarımızdan birinde, ismimi söylemeden ve yalnızca bir kere, yanılmıyorsam!

Üniversiteyi henüz bitirmiştim, devletin imtihanlarına da girmiştim, elde yoktu, avuçta yoktu. Ailem; “Evlendirelim!” diye tutturmuştu sözlümle.

“Hiç olmazsa, nişan yapalım, adı belli olsun!” demişlerdi, uzak olmasa da, yakın da olmayan akrabamızın birinin kızıyla. Bir bakıma isimli bir alışveriş, “Ele gitmesin, birbirine uygun!” diyerek ailelerin kendi başlarına aldıkları kararlarıyla.

“Olmaz!” dedim tabii ki! “Askerliğimi yapıp döneyim, elim ekmek tutsun, öyle! Kızcağızın nasibini niye bağlayayım ki?”

Öyle olması doğru değil miydi? Manalı bakışlarından; “Ölme eşeğim, ölme!” tarzında çıkardığım anlama da boş verdim, tabii, söylememe gerek yok!

Vatani görevimi de bir an önce başlayıp bitirmek için başvurmuştum.

“Bugün git, yarın gel!” der gibi “Biz seni çağırırız!” dediler. Ekmek bilindiği gibi aslanın ağzında değil, midesinde idi. Kim tıfıl(7)-çömez(7) birine, askere gidinceye kadar, birkaç aylığına iş verirdi ki? Hiç kimse mi?

İşte herkesin yanıldığı nokta bu idi. Böyle tıfıl-çömez birine Fırtına Abi iş verirdi, verdi de nitekim.

“Boş gezenin, boş kalfası(8) değildim, komi(8) değildim, “Garson Başı” desem böyle bir unvan hem yoktu, patron da, “Şef garson” da, aşçı başı da, annesi veya kardeşlerinden birinden biri lokantada değilse, kasiyer de Fırtına Abiydi zaten.

O zaman kendim için “Yardımcı Garson” diyeyim, önemli değildi, harçlığımı çıkartıyordum, ya da mertçe söylemem gerek Fırtına Abi gerçekten maddi bakımdan çok destek oluyordu bana.

Bahşişlerden kendi payını bana verdiği gibi, bazen “Askere gideceksin, şu da bir kenarda dursun!” deyip beş-on, ne denk getirirse koyuyordu önlüğümün cebine.

Bazen sebze-meyve almaya manava, bazen et almak için kasaba, bazen para-pul işleri için bankaya gidiyordum, güvenilir olarak. Kısaca “Ayak işleri görevi” diyebilirim.

Hiçbirinde de ister üç olsun, ister beş, ister yirmi, asla para üstü almazdı, hesaplardı hatta “Nasıl para üstü kalır da destek olurum!” diye, dediğim gibi üç-beş fazlasını verirdi tüm alışverişler, banka işleri için.

İşte Fırtına Abinin böyle ricası ile bu kere de ablayı karşılayacaktım, terminalde. Abla dediğime bakmayın, ben mezun, o okuyor olduğuna göre aramızda en az üç-beş yaş fark vardı, artı olarak lehime. O da, ağabeyi de, kardeşi de mahallede beraberce büyümüştük. Çok iyi tanıyorduk birbirimizi.

“Kapı-komşu” desem abartmış olmam herhalde. Selle sümük(9) ağlayışlarını, erkeklerle futbol maçlarına katılışlarını hatırlıyordum. Fırtına Abi, ben, Yağmur ve Güneş. “Kardeş gibi” desem, “Abi-kardeşler” gibi desem yahut.

İşte “Ablamı karşılamağa” giderken bunlar geçiyordu aklımdan.

Arabayı usturuplu(10) bir yere bırakıp karşılamağa gittim onu. Zaman insafsızdı ve kötü tarafı, nasıl geçip-geçmeyeceğini biliyordu.

“Hoş geldin abla!” dedim. Önce etrafına, sonra bana baktı, hiddetli gibi;

“Gene ağabeyim dedi, değil mi?”

“Benim haddime mi böyle cici, üniversiteli genç bir bayana, abla demek? Tabii ki öyle dememin patentinin(11) kime ait olduğu belli değil mi?”

“Demesen, olmaz sanki!”

“Peki! Demedim, kabul et Yağmur! Nasıl geçti yolculuğun? İyi misin? İyi ki bayramlar var da ara sıra da olsa görüşebiliyoruz.”

“Cep telefonu denilen bir alet, internet denilen ikinci bir alet daha var, herhalde biliyorsun, merak etsen, arar, sorarsın, değil mi? Ama yoook! Neymiş efendim, nişanlısı kıskanırmış, falan!”

Bavulu elimde, hem arabaya doğru yürüyor, hem de günün mana ve ehemmiyetine(!) uygun olarak sitem(12) dolu fırçayı yiyordum Yağmur’dan.

“Bir kere o, benim nişanlım değil, sözlüm!”

“Aman! Aman! Peki, sustum. Ne kıymetliymiş şu sözlün!”

“Ve de küstün tabii. N’apalım, ben de bayramda annenin, abinin ellerini öpmeğe, bayramlaşmaya gelmem, ödeşmiş oluruz!”

“Ciddi misin?”

“Küsersen, evet!”

“Küsmedim!”

“O zaman öp bakalım yanağımdan” deyip sağ yanağımı avurdumu(1) şişirerek uzattım Yağmur’a doğru…

Arkadaşlıklar güzeldi, hele böyle içten olunca. Bazen Güneş’e de böyle yapardım, o da öperdi beni, mükâfat olarak halı sahada maç yaparken olursa, penaltıyı ona attırırdım ben de.

Dar-düz-kestirme yollardan ulaştık eve, havadan-sudan-derslerden-işten-güçten hatta askerlikten bahsederek.

“Gelmişken teyzemin ellerinden öpeyim, Güneş evde ise, onu da kucaklayayım!” dedim, arabanın anahtarını uzatırken.

“Ağabeyiniz, ‘Gençtirler, ihtiyaçları olabilir, bırak!’ dedi, onun için bırakıyorum!”

Yıldız Teyzenin elini öptüm, Güneş, görmeyeli kocaman delikanlı olmuş gibi geldi bana, onu da kucaklayıp öptüm, ayrılırken.

“Ya beni kucaklamayacak mısın? ‘Hoş geldin!’ bile demedin!”

“Kucaklamaz mıyım? Hoş geldin Yağmur. Kentimize sağlık ve neşe getirdin, teşekkür ederiz!” dedim, sarılıp öperken.

“Gene havalardasın, ama olsun!” dedi, farklı gibiydi sarılışı, medet umar(14) gibi, bir şeyler bekler gibi, belki de kendinin bile fark edemediği.

Dolmuşlarla geri döndüm lokantaya.

“Emanet tam, sağlam ve neşeli bir şekilde mahalline teslim edilmiştir komutanım!” dedim Fırtına Ağabeye.

“Sağ ol! Sağ ol! Sağ ol asker! Şimdi gevşe, rahat ol! Önlüğünü giy çabuk, göreve devam, marş, marş!” dedi aynı muhabbetle(15)

Bayram, Kurban Bayramı yani, böyle geçti. Sözlüme annemin talimatı üzerine hediyeler alıp gittim. O da annemin-babamın elini öpmeğe geldi, benimle.

Bizimkiler, dünür(16) olarak bir-iki yaş büyük olduklarından annesi-babası da ziyarete geldiler; “Bi koşu gidip-gelelim” diyerek, uzak da olsa akrabalarımız oldukları için.

“Soy soya, bulgur suya çekermiş!” derler ya hani, çok bakımdan uyumluydu ailelerimiz. Bu uyumun bizim sözleşmemizde de yeri vardı tabii.

Sözlümün elini tutmaktan hoşlanıyordum. Gözlerine bakmaktan, saçlarını koklamaktan, hatta kaçamak da olsa, kaçırsa da kendini, onu öpmekten haz duyuyordum. Sevmek buydu, aşk buydu bence. O zaman “Aşığım” da diyebilirdim.

Sözlüm de bana âşık olduğunu söylemişti. O halde bu aşkla askerden dönüşümde, hele bir de devlet işine girersem evlenirdim sözlümle. Ama önce nişan yapar, sonra evlenirdik, kural böyle olmalıydı herhalde.

Fırtına Abi, Bayramın bitiminde “Ablayı” bu kere kendi geri götürmeyi yeğlemişti otogara, küçük kardeş Güneş’le birlikte. Abla bana; “Allahaısmarladık!” mesajı çekmeyi unutmamış ve “Ara sıra da olsa hatırlasan, arasan!” diye de not düşmüştü vedasının sonuna, cep telefonundan.

Cevaplamasam ayıp olurdu herhalde;

“Güle güle! Peki!” yazdım ben de. Ama yapar mıydım, bilmiyorum. Hem niye yapaydım ki? Ya da niye yapmayaydım ki? Bana kucak açan, bana harçlık veren, ortada bırakmayan ve daima sevgisini hissettiğim bir ağabeyin emaneti, kız kardeşi idi o.

Yok, daha neler? Böyle bir istekte, mutlaka inna-minna(17), aşna-fişne(17) mi aranmalıydı ki, olmalıydı ki, düşünülmeliydi ki? Tövbe(18)! Tövbe! Ne kadar fesat(19) bir beynim vardı ki benim?

Günlerden, bir gün bir öğle vaktine yakın eksik kalmış salata malzemeleri için manavda iken telefonum çaldı, o idi:

“Ararım, dedin. Aramadın. Ben arayayım, dedim!”

“Günaydın, iyi dersler, nasılsın, iyi misin?”

“Her insanın iyi olacağı kadar iyiyim ve derslerim de iyi.”

“Ama böyle sitemli konuşmak yakışmıyor sana!”

“Ne o? Neden? Yoksa yanında mı sözlün?”

“İkide bir şu sözlün lâfını sokuşturmasan araya!”

“Sözlünün varlığı değil mi, seni uzak tutan?”

“Peki, isteğin ne?”

“Onu da sen bil, iyi günler!” dedi ve kapattı telefonunu.

Anlamıyor ve bilmiyordum da. Tam bu sırada ikinci kez çaldı telefonum, annem:

“Askere çağırıyorlar seni.” dedi.

Bu; kurtuluş haberimdi sanki dile kolay oldukça uzun bir süre uzaklarda ve çok zaman cep telefonum kapalı olacaktı. Bir bakıma, yanlış ya da doğru düşüncelerimden ve çevremdeki düşüncelerden kaçmış olmak çözüm gibi geliyordu bana, belki de unutmak.

Çünkü elimde değildi, gönlümden, beynimden geçenleri inkâr etmek. Sözlümle aramızdaki bağ “Aşk” ise, benimle Yağmur arasındaki duygusal titreşimin anlamı ne olabilirdi ki?

Askere gitmem ve düşüncelerimi serbest bırakmam gerektiği inancındaydım.

Bazı işlemler, belki de ben istediğim, belki de ben öyle arzuladığım için çabuk bitti gibi geldi bana.

Vedalaştım büyüklerimle, Fırtına ağabeylerle; “Gidip de gelmemek, gelip de görememek var!” diyerek. Sözlümle kucaklaşırken, bizi yalnız bıraktılar büyüklerimiz ve ilk defa birbirimizden kaçmadan, uzaklaşmadan öpüştük.

Soğuktu dudakları sözlümün, sevgi yok gibiydi, belki de öpüşmesini bilmiyordu, belki de gerçeğin ne olduğunu bilmiyordu, cevapsız duygularında. Başka bir şey gelmiyordu aklıma…

Eğitimler, nöbetler, canıma okuyordu, alışkın değildim çünkü. Bazen yıkanma, ya da duş almaya bile vakit ayıramadan uyumak değil, sızıyordum yatağımda. Okumak mı, yazmak mı? Telefon açmak bile zor geliyordu boş vakitlerimde, sıra beklemek derdine.

Bu vakitleri uyuyamasam bile, gözlerimi dinlendirir gibi uzanmakla geçiriyordum, ister bir ağacın, ister bir binanın gölgesi olsun.

Ve çok zaman şairin; “İbibikler öter ötmez ordayım (2)” satırları geçiyordu zihnimden.

“Ordayım” dediğim orası? Ama neresi idi orası? Hem niçin? Hem niye? Hem kim? Son soruyu gerçekten sormuştum kendime. Kim? Gerçekten “Kim?” dediğim, kimdi?

Telefon bu devrede yasaktı, izin günlerimizde bile. Ancak birlikteki herhalde dinlenilen ankesörlü telefonlardan(21) konuşmamız mümkündü ve o da izinle tabii. Ama dediğim gibi, telefon sırası beklemek zül(22) geliyordu bana. İki satırla da olsa bildirememiştim ki askerlik yaptığım yerin telefon numarasını aileme, “Onlar arasın!” diye beklesem.

Derken, Askerlik Şubesinden adresimi öğrenen babam, iki satırlık mektupla; “Nasıl olduğumu, merak ettiklerini” yazmıştı. Mektup bu kadarla bitmemişti, belki de mektubu yazmasının asıl sebebi bu olsa gerekti, en can alıcı konuyu, en sona bırakmıştı babam.

“Gönlüm yoksa sözlümü biri istiyormuş, sözlüm de benim zamanımın evlenmek için çok uzun olduğunu söylüyormuş.” Bu; bir bakıma beni istemediği anlamındaydı. Üstelik vedalaşmamızdaki soğukluğun anlamı da çözülmüş oluyordu.

Her ne kadar “Öfke ile kalkan, zararla oturur” ise de, “Keskin sirke küpüne zarar” ise de ankesörlü telefon kuyruğuna girdim.

“Baba, ben iyiyim, merak etmeyin. Adres doğru, buranın telefon numarasını da not edin. Ancak içtima(23) ve eğitimlerden sonra telefon etmeye gayret edin. Arkadaşlar da ailelerini aynı ankesörlü telefondan aradıklarından, telefon çok zaman ‘Meşgul’ çalabilir, üstünde durmayın, merak etmeyin, ben ararım sizi. Diğer konuya gelince; beni istemeyeni ben de istemem, bende gönlü olmayan, ‘Bekleyemem’ diyen biri, nasıl karım olabilir? Nasıl ailemize yakışır? Nasıl torunlarınızın, çocuklarımın anası olabilir ki? Münasip(24) bir dille bildirirsiniz artık. Zaten yüzük-müzük takmamıştık, bahtı açık olsun. Benim için o bitmiştir, öyle biri bundan sonra düşüncelerimde bile olmayacaktır, artık!”

Nefes almadan, oldukça uzun konuşmuştum, sıradaki arkadaşlarım mırıldanarak da olsa sitemde bulunmuşlardı, ama son sözlerim nedeniyle de hoş görmüşlerdi beni.

Koyulaşmıştı düşüncelerim. Unutmam belki kolay olmayacaktı ama mecburdum. Uzandım yatağıma, üstümdeki ranzanın tahtalarının bu kadar düzgün ve fakat araya iki parmak sığacak kadar aralıklı olduğunu ilk defa fark ediyordum. Aralıklarından magazin dergisi olduğunu tahmin ettiğim dergi parçaları gözüküyordu, hiç de ilgim olmayan.

Telefon sırasında bekleyen arkadaşlardan biri geldi başucuma;

“Tertip(25)! Bunaldın herhal. Yarın çarşı iznine çıkalım istersen. Biraz dolaşıp dertleşiriz. İstersen sıra derdi olmadan postaneden telefon da edersin, istediklerine.”

“Güzel fikir. Hemen gidip teğmenden izin alalım.”

“Sen üzülme, teğmene ikimiz için de izin kâğıtlarımızı imzalatırım ben.”

Yarının gelişi özlem olmuştu gönlümde. İki satır mektup yazayım istedim. Kâğıt-kalem elimde, “Sevgili anneciğim, babacığım” dememin dışında ilerlemedi kalem, kâğıt üzerinde. Vazgeçtim. “Yarın olsun seslerini duyayım ayrı ayrı” diye düşündüm.

Yarın oldu, serseri gibi dolaştık tertiple bir süre ve postaneden telefon ettim evime. Annemin, babamın ayrı ayrı seslerini duymak rahatlatmıştı beni, aldığım haber hiç de iç açıcı olmamasına rağmen.

Gerçi beni hiç ilgilendirmiyordu, ama sözlüm hemen, belki de benim “Serbestsin!” anlamındaki haberim bile ulaşmadan nişanlanmışmış!

“İnsan beşer, bazen şaşar!” mış. Allah, benim şaşkınlaşmama izin vermemişti, bir bakıma. Öyle ya, bende gönlü olmayan, bana yâr olabilir miydi ki? Hem nasıl?

Ve zayıflamış zayıf düşüncelerim beni bir de birinin cep telefonunu aramaya yöneltti, aklımda kaldığı kadarıyla; “İstediğini, bilmemi isteyen!..”

Telefon açıldı, çok çok sonra, merak, belki de tereddüt, ya da endişe duyan bir sesti karşımdaki, bana ulaşan;

“Alo?”

“Ben Bereket!”

“O kadar mesaj gönderdim, cevapsız! Şimdi nereden aklına geldim de, neden aradın beni şimdi?”

“Sitem etme lütfen! Askerim şu an, bildiğin gibi ve cep telefonlarımız dağıtım oluncaya kadar, depoya alınmış durumda. Mesajlarını almam, ya da okumam mümkün değildi.”

“Özür dilerim, geri aldım sözlerimi. Yani onların hiçbirini okumadın!”

“Gayet tabii ve özür dilemen gerekli değil. Nasılsın, derslerin nasıl? Fırtına Abi, Güneş, annen? İyi misiniz? Bugün ilk defa çarşı iznine çıktım, annemi ve sonra seni arıyorum.”

“Ya sözlünü?”

“Sözlüm yok artık!”

“Neden?”

“Yok da, onun için yok!”

“Memnun…”

Durdu, bir süre, cümlesini tamamlamakla, tamamlamamak arası bir tereddüt geçiriyor olmalıydı. Ve;

“…musun?” diye tamamladı cümlesini, alâkasızca. Ne anlama geldiğini doğrusu hiç mi hiç anlayamamıştım.

“İstek karşıdan geldi diyeyim, ama benim için önemli değil, aklım başıma geldi çünkü. ‘Nasılsınız?’ dedim, cevap alamadım.”

“Sen nasılsın?”

“Ben iyiyim. Bir şey mi var, bir şey mi oldu? Söyle! ‘Nasılsın?’ diyorum, cevap vermiyorsun. Benden saklamasan?”

“Ağabeyimi kaybettik aniden, mesajlarımdan biri bu konuda idi, zaten.”

“Nasıl, o heybetli ağabeyim?”

“Bir kalp krizi ile. Okulu bırakmak zorunda kaldım. Lokantayı annemle birlikte yönetmeğe çalışıyoruz. Ve moralimiz bozuk, anlayacağın gibi. İyi olmaksa, iyiyiz işte. Güneş okuluna devam ediyor. Er olarak tek ümidimiz o!”

“Başınız sağ olsun! Yanınızda olmayı dilerdim. Ama kutsal bir görevim var, biliyorsun. Ara sıra telefon etmemi ister misin?”

“Hem nasıl?”

“Rahatsız edeceğim diye çekinmeyeyim, değil mi?”

“O, ne demekmiş o?”

“Şu demek: Okuldan kaydını sildirme, ne olursa olsun, durdurmak mı, dondurmak mı, öyle bir şey işte, sonra devam edecek ve bitirecekmiş gibi!”

“Ne olacak peki?”

“Biliyorsun ağabeyin, çok şey öğretti bana. Askerlik de çakılı bir görev değil benim için. Bir gün bitecek ve döneceğim.”

“Demek istediğin ne?”

Ağabeyini kaybetmiş birine karşı, yeri değildi böyle bir sözün, ama tam sırasıydı;

“Daha önce sen bana söylemiştin, şimdi ben sana söyleyeceğim, Bilmem senin söylemek istediğin gibi anlatabilir miyim? ‘Onu da sen bil!’”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) Yağız; Karaya çalan buğday rengi. Esmer.

(2) İvecen  (Evecen); Çabuk davranma alışkanlığında, huyunda olan.

(3) Müşfik; Şefkatli, merhametli, acıyan, seven, şefkatle seven. Sevecen

(4) Derviş; Bir tarikata girmiş, o tarikatın töre ve yasalarına bağlı kimse. Yoksulluğu, çile çekmeyi benimsemiş kimse.

(5) Nadirat; Ender, nadir, seyrek, az görülen, az bulunan şeyler ya da durumlar.

(6) Methetmek; Övmek.

(7) Tıfıl; Küçük çocuk. Acemi, toy. Zayıf, ufak tefek. Gelişmemiş, büyümemiş.

Çömez; Eskiden medreselerde, müderrisin hizmetine bakan ve ondan ders alan öğrenci, normalde birinin kendi işini öğreterek yetiştirdiği kişi anlamında olmakla birlikte, bugün için (kaba anlamda, belki de argo olarak) aşağılar tarzda bir şeyler bilmeyen kişiler için kullanılan bir kelime.

(8) Boş Gezenin, Boş Kalfası; Yapacak işi olmayıp vaktini sağda-solda boşuna harcayan, ya da harcamaya meyilli olan (boş gezen) insanlar için kullanılan bir halk deyimidir. Bir bakıma aylak, avare.

Komi; Otellerde ve lokantalarda ayak işlerine bakan, garson yardımcısı, yamak.

(9) Selle-Sümük; Sümüğün, tükürük, gözyaşı ile karışarak akması anlamında bir deyim olup, bazen “salla-sümük”, “salya-sümük”, “sellesümük” şeklinde de kullanılmakta, mecazi anlamda; “Derdini, ya da söylediklerini, yapılmasını istediklerini duygu sömürüsü ile, özellikle sesine duygusal bir hava vererek anlatmak”  olarak da söylenebilir.

(10) Usturuplu; “Derli-toplu, akla mantığa uygun, ortama yakışır bir biçimde, ustalıklı ve uygun” anlamlarında kullanılan bir terim.

(11) Patent; Bir buluşu tasdik eden belge.

(12) Sitem; Bir kimseye yaptığı bir hareketin veya söylediği sözün üzüntü, alınganlık, kırgınlık vb. duygular uyandırdığını öfkelenmeden belirtme.

(13) Avurt; Yanakların elmacık kemiğinden, çene kemiğine kadar olan ve ağız boşluğu hizasına gelen kısmı.

(14) Medet Ummak; Yardım beklemek.

(15) Muhabbet; Sevgi. Dostça bir arada bulunup konuşmak, sohbet, söyleşi.

(16) Dünür; Evlenmeye karar veren eşlerin evlenip karı koca olduktan sonra baba ve annelerinin birbirlerine göre durumu. Ayrıca kız istemeye giden erkek tarafındaki kimselere de aynı ad verilir.

(17) İnna Minna; Aganigi Naganigi, aşna-fişne kelimeleri ile uyumlu saçma bir deyiş. (Sözlükte yeri yoktur).

Aşna Fişne; Gizli dostluk.

(18) Tövbe (Tevbe); İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyarak, bir daha yapmamaya karar vermek.

(19) Fesatlık; Bozukluk, karıştırıcılık, ara bozuculuk, karışıklık, kargaşalık, herhangi bir konuda iyimser olmama, kötü yorumlama. Arabozuculuk, hile durumu.

(20) Karagözlüm efkârlanma gül gayri, ibibikler öter ötmez ordayım! Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım. Tüfekleri çatar çatmaz ordayım… Bekir Sıtkı ERDOĞAN’ın “KIŞLADA BAHAR” isimli şiirinden bölümler olup eser,  Münir Nurettin SELÇUK, Gültekin ÇEKİ, Erol SAYAN, Yusuf NALKESEN tarafından Nihavent, Rast ve Kürdilihicazkâr Makamların Türk Sanat Müziği eseri olarak bestelenmiştir.

(21) Ankesörlü Telefon; Kumbarasına para, jeton ya da özel kart atılınca konuşmaya açılan telefon.

(22) Zül; Ayıplanacak şey, utanç verici, küçültücü davranış. Düşkünlük, alçalma küçülme.

(23) İçtima; Bir askeri birliğin silâhlı ve donanımlı olarak toplanması. Toplanma. Toplantı.

(24) Münasip; Uygun. Yerinde.

(25) Tertip; Kanka gibi aynı dönemde eğitim görmek, askerliğe alınış düzeni, aynı dönem askerlik yapanların birbirine göre durumu. Uygun bir sıraya, düzene koyma, düzenleyiş, sıralanış biçimi, dizin. Hile, düzen, komplo.

(*) Kırkikindi Yağmuru; İlkbahar sonları ile yaz başlarını kapsayan, ilkyaz dönemlerinde hava çeşitli nedenlerle farklı ölçüde ısınır, buna bağlı olarak oluşan türbülanslarla yağışlar genellikle öğleden sonra, bazen ikindiye kayan zamanlarda meydana gelen yağışlar olduğu için genelde bu şekilde anılmaktadır, tıpkı “Kocakarı Soğukları” gibi… Buna bağlı olarak “Yağmur Boşanmak” tabiri de; aniden ve şiddetli şekilde yağan yağmuru ifadelendirmektedir. “Yağmura yakalanmak” deyimi ise, yağmura tutulup ıslanmak anlamındadır. Öyküdeki gibi.

(*) Ceren; Farsça “Dişi ceylân yavrusu” anlamında olup, halk arasında daha ziyade “Ceylân” anlamında ve kız çocukları için kullanılan bir isimdir.

Eren; Tanrı’ya ermiş, evliya, deneyimli, akıllı, bazı gerçekleri önceden gören. Kız çocukları için de, erkek çocuklar için de kullanılan isim.

Zeren; Anlayışlı, zeki. Kız çocukları için de, erkek çocuklar için de kullanılan isim.

(1) Mazgal; Yağmur sularını, kanalizasyon şebekesine çekmek için kullanılan delik. Kale duvarlarındaki iç yanı geniş, dış yanı dar delik.

(2) Alternatif; Seçenek. Şık. Bir konuda birinin yerine seçilebilecek bir başka yol, yöntem, tutum.  Yerinde gereği gibi.

(3) Hoşgörü (Müsamaha); Tolerans. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme.

(4) Tufan; Çok şiddetli yağmur ya da çok şiddetli yoğun bir şey.

(5) Feyezan; Taşkın, taşmış. Su baskını. Suyun çok olup taşması. Seylap.

(6) Rögar; Suyolu, lâğım, maden ocağı vb. yer altı yapılarının hava deliği. Çatı penceresi. Kanalizasyona inmek ve tıkanıklığı gidermek üzere yapılmış öze baca.

(7) Savsaklamak; Zorunlu, geçerli bir neden olmaksızın bir işi bilerek, isteyerek geri bırakmak, zamanında yapmamak, geciktirmek.

(8) Barikat; Bir yolu veya geçidi kapamak için her türlü araçtan yararlanarak yapılan engel.

(9) Havsala; Zihnin bir şeyi anlama ve kavrama yetisi, kavrayış.

(10) Protesto; Bir davranışı, bir uygulamayı, bir düşünceyi vb. haksız, gereksiz, yersiz ve yolsuz bularak karşı çıkarak bunu her türlü yoldan belirtme. Bu karşı çıkışı bildiren yazılı açıklama.

(11) Eşşek; Yöresel olarak, eşşekliğin katmerli bir şekilde büyütülmesi ifadesi.

(12) Daniska; En güzel, en iyi.

(13) Bencillik; Egoistlik. Yalnız kendini düşünen, kendi çıkarını herkesinkinden üstün tutan (hodbin, hodkâm).

(14) Minval; Biçim, yol, tarz.

(15) Siluet; Bir şeyin yalnız kenar çizgileriyle ve tek renk olarak beliren görüntüsü, gölge.

(16) Tedirgin Olmak; Rahatı, huzuru kaçmış, bizar olmak.

(17) Bay; Genelde “a” harfi uzatılarak bir defa, ya da uzatmadan iki defa tekrarlanarak kısaca; “Allahaısmarladık” anlamında İngilizcedeki  “bye-bye!” veda sözcüğünün Türkçede yer bulmuş şekli.

(18) Dobra Dobra Konuşmak (Söylemek, Olmak, Demek, Anlatmak, Dobralaşmak); Açık, net, sakınmadan, çekinmeden, gerekli doğruları, gizlemeden konuşabilmek, söyleyebilmektir.

(19) Ayan Beyan; Aşikâr. Besbelli, ortada olan, gizli olmayan, açık, apaçık.

(20) Manidar; Anlamlı, anlamı olan, manalı.

(21) Yağmurlu bir gündü, tıpkı bugün gibi… şeklinde başlayana “Sensiz yıllarda” şeklinde ünlenen Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Fikret ŞENEŞ’e Bestesi; Selmi ANDAK’a aittir.

(22) Müneccimlik; Yıldız falcılığı. Yıldızların durumundan ve hareketlerinden anlam çıkararak falcılık yapma. Gök Bilimciliği, astronomluk.

(23) Allak Bullak Olmak; Şaşkınlaşmak. Şaşkına dönmek. Şaşırmak. Düzeni bozulmak, karmakarışık bir duruma gelmek, altüst olmak. Yüz çizgilerinde kırışıklıklar olmak.

(24) Sulu Sepken; Yağmurla karışık bir biçimde yağan kar olmakla birlikte, kişinin bu şekle uygun davranışı.

(25) Nafile; Yararsız, boşa giden, boş, işe yaramayan. Boşuna, boş yere. Fazladan kılınan namaz, ya da oruç.

(26) Listen And Forget It; Dinle ve unut! (İngilizce)

(27) Bilakis; Tersine olarak, tersine, aksine.

(28) Vır Vır Etmek; İpe sapa gelmez bir biçimde durmadan konuşmak.

(29) Şifreli Konuşmak; Karşısındaki üçüncü kişinin anlamayacağı bir şekilde anlamları ancak kendilerince bilinen sözlerle konuşmak.