İnsanlar bazen; “Kader ağlarını örmüş!” derler, cümlenin sonuna da çeşitli düşüncelerini anlatan cümleleri yamarlar.
Çok zaman “Kader” in nasıl bir olgu olduğunu düşünürüm, insanlar mı şekillendirir onu, yoksa şekillenen bir şeylere mi insanlar uyar, ya da inanır? Bu kavram kargaşasını(1) yaratan ben değilim. Nedenini anlatmama ne dersiniz?
Yaşadıklarımı anlatmağa; “Farz edelim ki…”, “Örneğin…” veyahut da “Bir varmış, bir yokmuş…” gibi cümlelerle başlamam mümkün değil, hemen söylemem gerek, yaşandı hepsi, hepsini yaşadım…
Ve öncelikle söylemem gerekenlerden bir diğeri de bir kadın, evli bir kadın, evli bir çocuklu kadın, evli bir çocuklu, dul bir kadın olduğum. Adım ise Hatice.
Niye konumumu vurgulayarak birkaç defa belirtmek ve ismimi söylemek zorunluluğunu hissettiğimi anlatmağa çalışacağım size, aşağıdaki cümlelerde.
Ve yaşamımın bu şekillenişi nedeni ile ne yapmam gerektiğini soracağım size. Bu; kader mi, olgu mu, rastlantı mı, yoksa Tanrı’nın bir insafsızlığı mı? Veyahut da şekillendirilenlere benim uyuşum mu? Yoksa uydurulmuş bir taslak(2) mı? Buna siz karar vereceksiniz.
Mehmet Mertbircan’la, üniversite yıllarında, genelde bilinen veyahut da düşünülebilecek normal bir arkadaşlık sonucu, mezuniyetimizi takip eden yıl sonrasında, ailemin de rızası ile evlendik.
Mehmet’in bildiğim kadarıyla Allah’tan başka kimsesi yoktu çünkü. Annesini kaybedişini çok iyi hatırlıyorum, o zamanlar sadece “Hatice Teyze” diyecek kadar yakınlaşmamız olmuştu. Üniversite üçüncü sınıf sonlarıydı. Başka yakını veya akrabası yoktu, dediğim gibi, ya da bildiğim kadarıyla…
Sonra Mehmet askere gitti. Oğlumuzu doğurmama bir ay, belki de yirmi gün kala, “Şehit olduğu” haberini aldım. “Vatan sağ olsun!” dedim, bir eş olarak, her Türk anası gibi. Acımı kalbime gömmekten, acımı, ondan bir anı olacak yavrumla paylaşmaktan başka çarem yoktu.
Ama bilmediklerimin o kadar kapsamlı ve öylesine çok olduğunu öğrenmem uzun sürmedi.
Gerek çocuğumun nüfusa kaydı, gerekse şehit aylığı almak, kısaca yasal bakımdan gerekli işlemleri (“Formalite” de diyorlar) tamamlamak üzere eşimin nüfus kaydını almak üzere Nüfus Müdürlüğüne gittiğimde yaşadıklarımı, hatta yaşadıklarımın benzerini bile, bir başkasının yaşadığını sanmıyorum.
Nüfus Kaydında aynı isimli bir başkasıyla evli görünüyordum; baba adı, anne adı ve diğer tüm bilgileri aynı olan yalnızca doğum tarihi farklı olan bir başka Mehmet Mertbircan’la.
Eşimin doğum tarihi; 14.01.1962 idi, yasal olarak evli olduğum kişi ise 14.10.1962 doğum tarihini taşıyordu. Yani kısaca eskilerin “Takdim tehir” dedikleri, yalnızca iki rakamın yer değişikliği dışında yanlışlık yok gözüküyordu olayın şekillenmesinde. Üstelik evli olarak gözüktüğüm kişinin adresini bile temin etmem mümkün olamamıştı.
Bilinen bir gerçek var; insanlar özellikle yavrusu için, hem de yaşamak için çözmek zorunda olduğu bilmeden yaşadıklarını ve bilerek yaşayacaklarını öğrenmek zorundaydılar…
Öncelikle aynı şehirde, Mertbircan diye aynı soy isimli kişileri bulmam gerekti. Nüfus İdaresindeki kayıtlar dışında somut bir şey edinmem mümkün olamamıştı. Telefon Rehberinden aynı soy isimli kişileri aradım adres adres.
Daha sonraları çok zayıf da olsa bir umut ışığı belirdi benim için. İki cümle ile özetlediğim bu işler için harcadığım zaman tamı tamamına bir yılı aştı. Ve yasalara göre hâlâ isimsiz bir çocuğum vardı kucağımda. Oysa babası bir oğlu olursa ona kendi ismini vermeyi arzuladığını söylemişti, hamile olduğumu öğrendiğinde.
Emzirirken, ninniler söylerken, hep geçmişin de özlemlerini şekillendirerek oğluma; “Mehmet” diyordum. Oysa eşimi “Mehmet” yerine “Mertcan” diye çağırmayı yeğlerdim, belki bir Anadolu terbiyesi olarak beyin isimle çağrılmaması gereği olarak.
Öyle değil mi? Anadolu’da çok zaman, özellikle eskiler; “Efendi”, “Bey” “Efendi Bey” demezler mi beylerine, yani kocalarına?
Ve bir gün bulgularımla birleştirdiğim adımlarım bir evin bahçesinden içeriye götürdü beni. Oldukça bakımlı, iyi, hatta güzel bir evdi bu. Kapıdaki plâkette; “Mehmet Mertbircan” yazılıydı, büyük harflerle. Zili çaldığımda elli-elli beş yaşlarında bir hanım açtı kapıyı.
“Mehmet Beyle görüşecektim?!” dedim, sormakla merak ve endişelenme duygularımı bastırmak istercesine.
“Buyurun!” dedi karşımdaki hanım ve devam etti:
“Sağlık Merkezinden mi geliyorsunuz?”
Soruyu ve nedenini anlayamamıştım, ama sonucunu merak edercesine; “Hı!” diyerek geçiştirdim. Oysa olayı geçiştirmemem gerektiğini Mehmet Beyin odasına yöneldiğimizde, bana yol gösteren hanımın son sözlerinden ve yatağında bir hasta gibi yatan yaşlı adamı görünce acı bir şekilde öğrendim;
“Mehmet Bey, benim eşim de…”
Şaşırmıştım. Şaşkınlaşmıştım. Çocuğumun babası, bu hanımın beyi, yani yatakta yatan o adam mı idi?
Şaşkınlığım mantıklı düşünmemi engellemişti o an. Öyle değil mi? Türkiye’de her ne olursa olsun, tüm yanlışlıklar zincirine rağmen, evli olan bir insanla benim de evli olmam mümkün değildi.
Ayrıca doğum tarihini hatırıma getirince bunun olmaması gerektiğini düşündüm ve Nüfus İdaresindeki kayıtlara dikkatli bakmamış oluşum nedeniyle kendime kızdım.
Yaşlı adam yataktan doğrulmaya çalışarak;
“Hoş geldin kızım!” dedi.
Ne söyleyeceğimi, konuşmaya nereden başlayacağımı bilemez durumdaydım. Yutkundum. Başımı kaldırıp tam konuşacağım sırada büfe üstündeki bir fotoğraf dikkatimi çekti. Yirmi beş-otuz yaşlarında, esmer, gözleri renkli…
Sanırım bir düğün veya toplantı sırasında çekilmiş bir fotoğraftı bu. Özenli bir çekim olmadığı kravatının eğriliğinden anlaşılıyordu.
“Fotoğraftaki bey kim? Oğlunuz mu?”
“Evet! Küçük Mehmet. Mühendis o. Bu evin ve her şeyimizin sahibi. Ama siz bana bakmak üzere gönderildiniz Küçük Hanım.”
Sesinde hafifçe alay (ya da istihza) izleyebildiğim yaşlı adam başka bir şeyler de söyledi mi, hatırlayamıyorum. Fotoğrafta yasal olarak evli olduğum adamı görmüştüm galiba. Aynı isimli kaçıncı insandı o?
Yabancılarda baba isminin ilk erkek çocuğa verildiğine, bunun için de isimlerin sonuna özel harfler konulduğuna dair bilgim vardı, ama Türkiye’de bunun nasıl olduğuna dair bir duyumum yoktu. Bana yol gösteren bu hanımın ismi de şehit eşimin annesinin ismi gibi, benim ismim gibi Hatice miydi, diye bir düşünce geçti gönlümden…
“Utanarak söylüyorum, lütfen bağışlayın efendim! Ben, Sağlık Merkezinden gönderilmedim. Sadece gerçekleri öğrenmek için buradayım.”
Yaşlı adam yatağından doğrulmağa çalıştı, yanımızda duran hanımı da daha bir dikkatle, hatta daha bir merakla bakmağa başladı yüzüme. Bense beynimdeki birikintilerle, yaşadıklarımı ve şu an gördüklerimi bir araya getirince gerçeğe ulaşmış gibiydim:
“Sanırım ki, ben oğlunuzun eşiyim, efendim…”
Her ikisi de bir şeyler söylemek ihtiyacını hissediyorlardı sanki, tam anlamıyla şoke olmuş gibiydiler.
“Ama Mehmet evli değil ki. Olsaydı herhalde ana-baba olarak haberimiz olurdu, değil mi?” dedi yaşlı kadın.
“Bir dakika hatun!”, dedi yaşlı adam yatağında doğrulmağa çalışırken. “Acele etme. Belki Mehmet’in bir hatası vardır. Ama hanım kızımız Mehmet’in fotoğrafını ilk defa görerek onun kim olduğunu sorduğuna göre bu olasılığı göz ardı etmemiz gerek. Öyleyse, şimdi, sanırım geçmişi, senden önce yaşadığım geçmişimi düşünmem gerek biraz…”
Yaşlı adam, kendi kendisiyle konuştu, kendi kendiyle yaşadı bir süre sanki… Bu arada fotoğraftaki genç adam geldi eve.
Zaman, yaşlı adamın sesinde, hayret gösterileri ile akmış, akıvermişti. Akan zamanın özeti, yaşlı adamın gözyaşları içinde şöyleydi:
“Liseyi bitirdiğim yıl beraber olduk, ilk eşim Hatice ile. Daha doğrusu akrabalarımız bir oldu-bittiyle, baş-göz edivermişlerdi bizi. Evliliğimizin ilk birkaç ayı, “Cicim ayları” dediğimiz aylar iyi geçmişti. Hatice hamile idi, doğacak çocuğumuz erkek olursa ona benim adım olan Mehmet’i koymayı bile kararlaştırmıştık Hatice ile. Sonra uyuşamadık. Hatice ile evliliğimizin ya beşinci, ya da altıncı ayında ayrıldık. Onun için yalnızlığın zor olduğunu hissetmiştim.”
Nefes alırcasına durakladı;
“Gerçeği hemen burada iken söylemem gerek, ondan ayrıldığımın hemen hemen ertesinde karşıma şimdiki eşim olan Hatice çıkmış ve evlenmiştim. O; köyüne döndü. Çok sonraları yalnızlığını yalnızlığı ile paylaştığını, bir erkek çocuğumuz olduğunu duydum. Duygusal bir insan değildim. Geçen süre içinde ne oğlumu gördüm bir kere, ne de Hatice’nin yaşayıp yaşamadığından, yaşıyorsa nasıl yaşadığından haberdar oldum.”
Durakladı bir süre daha, hatırlamak istercesine;
“Sadece bir dost, oğlumun isminin Mehmet olduğunu, benim arzumu düşünerek ilk karımın çocuğuna bu ismi koyduğunu, oğlumun üniversiteyi bitirdiğini anlattı bir ara. O zaman oğlumu görmeyi istedim, hem çok istedim. Nitekim bu niyetimi gerçekleştirmek için kimseye haber vermeden yola çıktığımda geçirdiğim bu kaza beni böyle yatağa mecbur etti ve sakladığım duygularımla baş başa kaldım.”
Nefes almakta zorluk çeker gibi, anlatmak istediklerini bitiremeden soluğunun kesileceği inancını yaşar gibiydi.
“Oysa ben, daha önce de söylediğim gibi Hatice’den ayrılır ayrılmaz şimdiki eşim olan Hatice ile evlenmiştim bile. Yasalar kadınların ikinci evliliği için bir şeyler yazıyordu, ama erkekler için böyle bir zorunluluk yoktu. Evliliğimizin ilk döneminin sonunda ikinci oğlum Mehmet doğdu. Geriye dönüyorum; birinci oğlum Mehmet’ten o sıralar haberim yoktu, belki de haberimin olmaması işime geliyordu, kim bilir? Bu oğluma da Mehmet ismini ben koydum. Bu oğlum da okudu, büyük adam oldu, annesinin ona ulaştırdığı sermaye ile büyük bir şirketin patronu oldu…”
Pes etmişçesine söylediklerini noktalamak zorunda kaldı;
“İşte benim hatırladıklarım, benim aklımdan geçenler… Peki, seni, beni bulmaya zorlayan sebep ne kızım? Mehmet nerede, o nasıl, o niye gelmedi?”
Yaşlı adamın söylediklerinin tamamı mı, kısmen aklımda kalanlar mı bunlar? Bilemiyorum. Özetlemeğe çalıştım yaşlı adamın sözlerini. Ve bundan sonrası…
“Mehmet…” dedim, ister istemez durakladım, elimde değildi, gözyaşlarıma engel olamadım, olmak da istemiyordum, acımı paylaşmak ihtiyacını hissediyordum.
“Mehmet askere gittiğinde bir sınır harekâtında şehit oldu efendim, gelemezdi. Annesi de daha önce ölmüştü. Belki ben de sizi tanımaz, aramazdım. Çünkü annem, sizin öldüğünüzü söylemiş Mehmet’ime. Sizi bilmiyorduk. Tanımıyorduk. Sizi arayıp bulmama gelince; ben ilk oğlunuz Mehmet’le değil, şu anda yanımızda olan küçük oğlunuz Mehmet’le evli görünüyorum kayıtlarda. Çocuğum isimsiz, şehit eşi olmak gibi bir gururu da taşıyamıyorum.”
Odada derin bir sessizlik vardı. Yaşlı Mehmet başını eğmiş, düşünür gibiydi. Hatice Hanım, varlığına rağmen tüm mevcudiyetiyle sahip olamadığı veyahut da mevcudiyetinin bir bölümü başkasına ait olan eşine bakıyordu anlamsız gözlerle. Oğul Mehmet ise, yaşamına yön verme gayreti yaşar gibiydi.
Sessizlik evin oğlu Mehmet tarafından bozuldu:
“Kardeşim, dedi. Bugüne kadar bilmediğim, duymadığım, yaşamadığım, şu an duyup bildiğim ağabeyimin eşi; benim annem, bacım, kardeşimdir. Çocuğunuza isim vereyim…”
Daha sonraki sözleri duymama gerek yoktu. Bağırdım;
“Hayır! Hayır! Hayır!” diyerek…
Biri şehit, diğerleri yaşayan; oğlum, oğlumun amcası ve oğlumun dedesi olarak dört tane Mehmet Mertbircan vardı, kayıtlarda. Üstelik üç tanesinin annelerinin adları da; Hatice idi…
Söyleyin! Yaşayan ben, siz olsaydınız, ne yapardınız bu durumda?
YAZANIN NOTLARI:
(*) Öncesinde söylemem gerekti belki; öykünün şekillenişinde tam olarak örtüşmese de bir yakınımın anlattıklarının, belki de yaşadıklarının etkisinin olduğunu söylemem gerek!
Anadolu’da benim yaşadığım köy ortamında tuhaf bir âdet veya gelenek vardı, şimdilerde sanırım imkânsız gibi görünen. Çocuklardan biri ölürse, arkasından ikinci aynı cinste bir çocuk gelirse Nüfus Kâğıdı ikinciye aktarılırdı. Oğlanlar için yararı ya da zararı, emsallerine göre ilkokula erken başlamak, askere erken gitmek, hatta evlenmek. Konuyu kızlar bazında incelediğimizde okula erken başlama konusu önemsiz görülmekle beraber evlenme konusunda iki tarafın büyüklerinin rızası olduktan sonra yaş, kemik yaşı, gençlerin arzu, istek ya da dilekleri önemli değildi, yeter ki imam sağ olsun, imam nikâhı için!
Nüfus Kâğıdı konusunda aynı cins çocuklar arka arkaya doğmuşlarsa mesele yoktu, ancak arkandan gelen çocukların cinsiyeti farklı olursa ve “adamsendecilik, bilinçsizlik, bilgisizlik, dalgınlık” ruha işlemişse sonucun yanlışlıklara sebep olması kaçınılmazdı, gerçi bu yanlışlık yalnızca bir kere yaşanmış köyde. Rahmetli olan Hikmet Ağabeyin Nüfus Kâğıdı kız kardeşi Hikmet Ablaya devredilmiş. Bunun ilk ceremesini Hikmet Abla resmi nikâh konusunda çekmiş, konu umursanmamış, imam amca devreye girip konuyu halletmiş, amma… Hikmet Abla askere davet edilince konu ile ilgili uğraşların neler olduğunu düşünmenin okuyucunun hakkı olduğunu düşünüyorum.
Bu öyküyü kaleme aldığımda medeniyetin bir kısım buluşlarının servis edilmemiş olduğunu varsaydım. Cep telefonu, PC, laptop, internet, ultrason, vatandaşlık numarası… gibi. Doğal olarak köy ortamında ultrasondan söz edilemezdi, üstelik o günün insanları bebeğin cinsiyetini doğmadan önce merak etmezlerdi. “Müjde! Oğlun (Ya da Kızın) oldu! “Gözünüz aydın! Allah analı babalı büyütsün! Bahtı açık olsun! Damatlığını (Gelinliğini) göstersin Allah!” en revaçta, en geçerli dualardı!
Bir bakıma medeniyetin imkânları olsaydı bu öyküyü kaleme alamazdım gibime gelir.
Köyümüzde Cami Hocası (İmamı), Öğretmen, Muhtar ve genelde “Ebe Anne” köyün her şeyi idiler. Doğum, sünnet, berberlik, düğün-dernek, asker uğurlama ve karşılamaları, davul çalma, mevlit okuma, mezar kazma… akla gelebilecek tüm olaylardan sorumlu bu dört kişiydi.
En önemli konulardan biri şeriat hükümleriydi, sofuluk ilerisinde yobazlık kavramı yoktu, ama…
Öyle babası olmayan çocuk olması mümkün değildi. Cami önlerine, avlularına, dere kenarlarına, bahçelere bebeklerin bırakılması ancak ve belki şehirlerde mümkündü, hatta koca şehirlerde. Vatandaşlık Numarası olmadığı gibi, pembe-mavi Nüfus Kâğıtlarımız da yoktu, arkasına çeşitli damgaların vurulduğu, kayıtların konduğu 8-10 sayfalık Nüfus Kâğıtları vardı, bunun için tek gereklilik muhtardan “Doğurmuştur!” kâğıdı almaktı.
İsimlerin yazılmasında başarı Nüfus Memurlarına aitti. Örneğin Ali Osman; Alosman (Al’osman gibi) olurdu. Mehmet Emin’in “n” harfinin çentiği unutulur, isim Mehmet Emir olurdu. Sıla’ya bir nokta konur, Sila olur; Özlem duyulan yer anlamı değişir, Gümrük deposu olurdu. Aynı şekilde Betûl, Betül şeklinde yazılır; Bakire denmek isterken karşındaki keçi olurdu.
Diğer bir yanlışlık Kur’an’da geçiyor diye bir kısım isimlerin bilgisizce özellikle kız çocuklarına verilmesiydi; Sanem (Put), İrem (Sahte Cennet), Aleyna (Dert, sıkıntı) gibi…
Öyküyü anlatan Hatice’nin şehit eşi Mehmet Mertbircan (Yani 14.01.1962 doğumlu olan) ve oğlu dâhil diğer Mehmet Mertbircan’larla ilgili olarak öyküyü uzatacak, duygu sömürüsü yapacak neleri yazabilirdim ki? Yazmadım, kaleme almadım.
Son söz; her zaman olduğu, her öykü sahibinin yaptığı gibi isimler oluşturulmuştur ve yaptığım araştırmalara göre Türkiye’mde Mertbircan soy ismine rastlamadım.
(1) Kavram Kargaşası; Karmaşa. Anlaşmazlık, anlam yetersizliği.
(2) Taslak; Bir şeyin kesin biçimini almadan önceki durumu. Ön çalışma.