Aynaya her baktığımda onun bana bakan yıpratıcı gözleriyle karşılaşıyordum! “Ben, seni bana esir ettim, artık sen benimsin!” der gibi…
Okumamış, belki de okuyamamış, iş konusunda bir baltaya sap olamamış, o zamanlarda oldukça varlıklı, şimdilerde varlığı tamamen yok olmuş, cıbıl(1) bir ailenin tek çocuğu idim.
Askere gitmeden evvel evlendirmişlerdi beni, yakın bir akrabamızın (Allah var) iyi ve güzel kızıyla. Hemen ikiz çocuklarımız olmuş, daha ne olduğunu anlamadan askere gitmiş, Servis Şoförü olarak rahat bir askerlik yaparken terhisime bir-iki ay kala, babamın iflâs edip intihar ettiğini, neyimiz var-neyimiz yoksa elimizden uçup gittiğini öğrenmiştim.
Allah’tan ve belki de babam bugünleri önceden düşünmüş olmalıydı ki, benim üstüme almıştı oturduğumuz apartman dairesini, onu kurtarmıştık, o furyadan(2) kazasız belâsız. O hengâme(3) sonrasında kendi evi ve eşyaları bile elden gidince annem de bize sığınmıştı. Ticaretten hiç ve hâlâ anlamam.
Askerlikte eksik kalan hizmetimi de Servis Şoförü olarak tamamlamış evime dönmüştüm. Elimden gelen hiç bir iş yoktu, ben dâhil beş boğaza bakmakla yükümlüydüm, ben askerdeyken konu-komşu, eş-dost-akraba ailemi ayakta tutmuştu, ama borçlanmıştık da bir hayli, hem eşe-dosta, hem bakkala-çakkala.
Yine eş-dost-akraba vasıtasıyla bir fabrikanın sevkiyat bölümünde iş bulup çalıştım yıllarca. Önce doktorlar eşimin rahatsızlığı endişesiyle, “Bir daha çocuk doğurmasın, yoksa ölür!” demiş ve doğmamış üçüncü çocuğumuzu karımın hayatını kurtaracak şekilde vaktinde de olsa katletmişlerdi.
Borçlarımızı ödedim, annem öldü…
Aslında; “Yazsaydım ben derdimin bir tekini, ciltlere sığmayan bir kitap olur(4)” gibiydi hayatım, ama yaşamımı uzun uzun tekrar yaşamam ve yazmam gereksiz.
Zaman durmuyor, ara vermeden tüketiyordu kendini. Boğaz, annemin vefatı ile bir adet eksilmişti, ama çocuklar büyüyor, biz yaşlanıyorduk. Kız okumak istemedi, okumadı ilköğretimden sonra, oğlan “Okuyacağım!” dedi, okumaya devam etti.
Emekli oldum, belirli olan işgünümü tamamlayarak, ya da doldurarak. Ve Emekli İkramiyemle bir Öğrenci Servisi satın aldım. Daha doğrusu Emekli İkramiyemle Öğrenci Servisi olacak midibüsü almak için emekli oldum. Tabiidir ki bir bankaya da bir miktar borçlanarak.
Sadece boğazlarımızı doyurmak için değil midibüsün bankaya olan borcunu da ödemem için çalışmam, hatta çok çalışmam gerekliydi, ama servisin çalışması öğrenci sezonu ile kısıtlıydı. Özellikle de oğlumun okuma giderlerini karşılamalıydım.
O okuyup bir baltaya sap olmalıydı, benim gibi; “Dünyaya gelmiş olmak için gelmiş olmamalıydı!”
Eh, azıcık da kenardan-köşeden de olsa kızın çeyizini hazırlamalıydık değil mi? Bütün bunların çalışmadan ve bir tek emekli maaşı ile olması mümkün müydü? Haydi, “Midibüsü almadım!” diyelim. Hazıra dağ mı dayanırdı?
Kenarından-köşesinden tırtıkladıkça(5) bir gün bakardın ki; “Harç bitti-inşaat paydos!” Bu nedenle; “İyi ki midibüsü almışım ve Öğrenci Servisine başlamışım!” diyordum. Yalnızca emekli maaşım değil, Servisten edindiğim kazanç da hem borçlarımızı ödemeye, hem de nefislerimizi körletmeğe(6), hadi abarttım diyelim, ihtiyaçlarımızın tümünü gidermeğe yetiyordu Allah’a şükür!
Gerçekten öğrenci çocuklarla haşır-neşir olmaktan(7), onların mutluluktan bağırış-çağırışlarını duymaktan, sitemli(8)-kinayeli(8) hareketlerinden memnun oluyordum. Belki de bu, özencimin tatmini idi, okuyamamışın okuyanları özenmesi gibi bir şey yani…
İlköğretime götürdüğüm ikisi yabancı on beş öğrencim vardı, yirmi üç kişilik midibüsümde, bir de öğretmenim, hemen arkamdaki kanepenin ortasına oturup çocuklarına egemen olmak isteyen. Öğretmen bazen; “Sakin olun çocuklar! Gürültü etmeyin, haşarılık(9) etmeyin çocuklarım!” diye tatlı tatlı çocukları uyarır, bazen de; o yabancı dediğim çocuklara döner; “Stop talking children(10)!” derdi.
Teker teker topluyordum çocukları evlerinden ve teker-teker de dağıtıyordum onları evlerine derslerinin sonunda tabii. Yalnızca ikizler ya da iki kardeş olanlar ikişer-ikişer binip-iniyorlardı yabancı ikiz öğrenciler gibi. Beni zorlayan olgulardan biri; her gün öğretmenin evine ulaşmak için en az 20-25 dakika erken gitmem gerekliliğiydi. Onun evi handiyse(11) İstanbul Anadolu yakasında, benimki Avrupa yakasındaydı, aradaki köprüyü unutalım gitsin.
Çok mu abarttım? O zaman İzmir’den örnek vereyim. Gaziemir-Konak arası kadar! Gene mi uçtum?
Peki! Ankara’da Kızılay-Yenimahalle arası kadar diyeyim. Daha ne kadar ısrar edilirse edilsin ne mesafeyi, ne de süreyi azaltmam mümkün değil…
Sıkıntımın gerçek sebebi de şuydu;
Çevremde, yol üstünde, hatta oturduğum apartmanda öğrenciler olsa bile öğretmenimi almadan o öğrencileri alamıyor, son öğrenciyi de evine teslim etmeden önce öğretmenimi evine bırakamıyordum.
Öğretmenim, hep arkamdaki kanepede, ortada oturuyordu, daha servise başlamamın onuncu, ya da on beşinci gününden itibaren gözleri hep aynadan üstümde, gözlerimdeydi. Yalnızca hissetmiyor, yaşıyordum çünkü.
İsmim Hayrettin olmasına rağmen öğrenciler, yaşıma-başıma hürmeten olsa gerek bazen “Hayri Dede!” bazen de; “Hayri Baba!” derlerdi bana. Hayrettin ismimi ne kullandılar, belki ne de kullanmayı arzuladılar.
Bir akşam, sanırım okulların açılışının birinci ayı bitmiş, belki de ikinci ayının ortalarıydı:
“Hayri Bey!” dedi öğretmenim.
İlk defa ismimi söylemişti. Heyecanlanmış, neredeyse “Zınk!” diye duracak ve bir kazaya sebep olacaktım. “Hayrettin Bey!” ya da “Hayri Efendi!” yerine “Hayri Beyliği” yakıştırmıştı bana.
Kenara çekip durdum. Bencilce ve belki sırnaşıkça(12) olacaktı düşüncelerim, belki de günlerdir bana bir şeyler söylemesinin beklentisi içindeydim sanki. Tabii ki bu beklentimin haddim olmadığının da bilincindeydim.
“Buyurun efendim!”
“Bana her gün en az yarım saat öncesinde gelip, yarım saat sonrasında evinize döndüğünüzün farkında değilim sanmayın. Ata yadigârı(13) olması dışında oturduğum eve beni bağlayan hiçbir şey yok! Anne ve babamın arkadaşları, onlar gibi çoktan yok oldular, gittiler. Ben de yatılı okuduğum için emsalim kimseyle ilintim yok. Kısaca; ‘Yol sıra git, çay sıra gel!’ gibi. Acaba diyorum, sizin oralarda civarınızda, mahallenizde ya da sokağınızda bir yer varsa, oraya taşınsam…”
Bir süre durakladı, belki de tepkimi bekledikten sonra;
“Hem bu suretle siz yarım saat erken gelip, yarım saat geç dönmek zorunda kalmazsınız!”
“Estağfurullah efendim. Bu benim görevim. Ne beis(14) var? Sırf ben rahat edeyim diye yaşantınızdan neden fedakârlık edesiniz ki?”
“Fedakârlık değil, belki yalnızlık, belki öğrencilerim için birkaç dakika daha fazla zaman olur bu. Belki onlarla geçireceğim birkaç dakikalık fazlalıkla onlara bir-iki faydalı olacak bilgi aktarabilirim. Ve de söylemem mutlaka gerek ki, her şeyden önce insanım ve insan olmak bir öğretmenin en asil ve birinci görevi…”
İnsanlar bazen olmadık şeyleri düşünür, hatta umar, umut eder, heves eder, bilinmedik şekilde kendilerine paylar çıkarırlar. İşte ben onlardan kültür dağarcığı boş, ya da kültür yoksunu bir örnektim.
Düşündüm ki… Yok! Yok! Bunu paylaşmak, düşünmek, hatta hayal etmek bile abes(15)…
“Bizim oturduğumuz apartmanın üst dairelerinden biri ya satılılık, ya da kiralıktı öğretmenim. İsterseniz bir ara bakabilirsiniz, size eşim, kızım ve ben yardımcı olmaya çalışırız!”
Aslında bu, aklımda kalan bir duyumdu, eşimin şöylesine söylediği. Zira her sabah öğrencileri okullarına bıraktıktan sonra, dışarıda yaşama alışkanlığım olmadığından evime geliyor, önce biraz “Güzellik uykuma(16)” dalıyor, sonra cahilliğimi doyurmak için gazete-kitap okuyordum. Çünkü bir okumuşla aramdaki mesafe o kadar uzundu ki! Televizyon için ayırdığım zaman pek yoktu desem yeri…
“Vaktiniz müsaitse hemen dönüp bakalım, fazla uzaklaşmadık sizin oralardan değil mi? Gecikmeyelim isterim. Bakarsınız, biraz gecikirsek bir başkasının olabilir orası...”
“Yok, yok o kadar çabuk başvuran olmaz. Ama kaç oda, kaç salon, kirası ne kadar, satılıksa kaça satılıyor, hangi yöne bakıyor, kombisi var mı, iyi ısınıyor mu, öğrenip size bildirsem daha iyi olurdu, ondan sonra baksanız diye düşünmüştüm de…”
“Yaşamımda hiç ‘Keşke!’ demedim. İkinci elden duyumlar ise bana hep ters geldi. Eğer ‘Götürmem!’ derseniz adresinizi biliyorum, ben bir taksi tutup giderim.”
“Hiç öyle şey olur mu öğretmenim? Yani…”
Ne ekleyeceğimi bilemeyip sustum. Aynadan, o beni kahreden bakışlarından;
“Hah! Şöyle yola gel, bakalım!” dedi gibi geldi bana.
Eve gelip kapının zilini çaldığımda karım, yanımdaki öğretmenimi görünce, sanki öğretmenim görmeyecekmiş gibi; “Kim bu?” dercesine soru dolu bakışlarla işaret ettikten sonra, zoraki olarak; “Buyurun!” dedi.
Gerçekten hayret ettim, yan dairede oturan yabancı komşumuzun çocuklarını kaç kez bırakmıştı evlerine öğretmenim hâlbuki. Bu kadar vurdumduymaz(17) olamazdı karım. Onunla hiç mi rastlaşmamış, karşılaşmamıştı ki; “Kim?” diyerek çatmıştı kaşlarını?
Annesinin sesine, “Nasibini evde bekleyen kızım” da koşup gelmişti kapıya ve aynı tereddütlü bakışlarla o da; “Buyurun!” demişti.
Ufacık bir parantez açayım, şu yabancı çocuklar için;
Kısaltılmış adı Andy (Biz ona hep Endi diyorduk) olan Andrew Bey Türkiye’de görevli iken Olcay Hanımla tanışmış, evlenmiş ve Türk olmuştu. İkizlerden kız olan Erin, babası istediği için İngiliz olmayı tercih ederken John (şimdi Can) Türk kalmayı tercih etmişti.
On sekiz yaşlarını doldurduklarında tercih tamamen kendilerine ait olacaktı tabii. Şimdiki avantajları; anadilleri olarak İngilizce ve Türkçeyi çok iyi bilmeleriydi. Aslında ana dili olarak Türkçeyi, baba dili olarak İngilizceyi biliyorlardı demek daha doğru olacaktı! (Bu son cümleyi komiklik olsun diye uydurdum, hiç de yeri değilken!)
Kapıdan girmek istemedi öğretmenim. Ama bizimkiler yaka-paça, Anadolu usulü kollarından tutarak, belki de sürükleyerek getirip oturtturdular onu salondaki kanepeye, soran bakışlarla.
Utanarak söylemem gerek ki; evde kalmasına çeyrek kalmış kızımın da, karımın da bakışları sanki bir “Dünür(18) Adayı” ile karşılaşmışlar gibi idi. Sahiden öğretmenim “Dünür Adayı” gibi gözükecek yaşta mıydı?
Yok canım, boyu-boyuma… Pardon… Boyu-boyuna, yaşı-yaşına denkti neredeyse karımın. Hatta daha gençti öğretmenim. Oğlan çocuğunun damat adayı olduğu düşünülürse, herhalde Dünür Adayının da biraz daha yaşlı olması gerekirdi diye düşündüm.
Ha, bizim zamanımızda kızlar da, oğlanlar da erken evleniyorlardı, ama zaman değişti şimdilerde, yirmi beşi bulmayan oğlanlar, iş-güç, askerlik gibi teranelerle(19) gecikiyorlardı, hele bir de Üniversiteye gidiyorlarsa! Sonuç olarak kısaca öğretmenimin Dünür Adayı zannedilmesinde bence hiçbir sakınca yoktu, ta ki öğretmenim konuşuncaya kadar;
“Oturduğum yerden sıkıldım, hem okula da uzak. Ha orada, ha burada. O nedenle babanız; ‘Bizim orda, satılık veya kiralık ev var!’ deyince eve bakmak için rahatsız ettim sizleri, kusura bakmayın!”
Kızım da, karım da umutsuzluk dolu bir “Ha!” çekmişler, bense öğretmenimin bana söylediğine karşılık onlara yalan söylemesini anlamlandıramamıştım.
Demokrasilerde çare, insanlarda yalan tükenmezdi. Hem yalandan kim ölmüştü ki? Önemli olan yalanın kılıfını iyi hazırlamaktı ve bunda “Öğretmenimin maşallahı vardı!” diyebilirim. Karım konuşmanın devamını getirdi;
“Bizim hemen üstümüzdeki kat, aynı ölçülerde ve bizimki gibi güneye bakıyor. Kombili, kışın yakıt sarfiyatı oldukça az. Bakalım karşı komşu Erol Efendilere ‘Anahtar bıraktı!’ diyorlardı. Kızım, git, bir bak bakalım, evdelerse anahtarı alıp Hoca Hanıma gösterelim evi. Yalnız komşular ‘Kirasını fazla istiyormuş!’ dediler, ben yalancının yalancısıyım! Neymiş, boya-badana yaptırmışmış, yerleri bilmem ne malzemesinden kaplattırmışmış, pencereleri penli bir şeymiş, kombisi Alaman markaymış. Tövbe! Tövbe!”
Karım sözlerini bitirdiğinde kızım anahtarı alıp gelmişti bile…
“Çok beğendim!” dedi öğretmenim. “Tam benim istediğim gibi. Hatta zihnimde yerleştim bile. Kimim-kimsem yok. Çok rahat edeceğimi sanıyorum. Hele sizin gibi komşularım da olunca. Kirası ne kadarmış acaba?”
“Öğrenir, sizi haberdar ederiz öğretmenim. Uygun görürseniz taşınmanıza da yardımcı oluruz. Tabii bir Cumartesi-Pazar. Di mi Hatunum!”
Eşim dalgındı nedense;
“He!” dedi, “He, ya!”
“Öğretmenim ben sizi evinize bırakayım!”
“Sağ olun! Ben şurdan bir taksi tutar, giderim!”
“Olmaz öğretmenim, ben sizi bırakırım. Hatunum, kızım! Sizler de hazırlanın, sizlere de hava aldırayım, ne dersiniz?”
“Olur!” dediler ikisi de bir ağızdan, öğretmenimle karşılaşınca kendilerine çeki-düzen vermişlerdi zaten. Biraz örtünüp gecikmeden indiler. Öğretmenim her zamanki yerine, hatunum yanıma oturmuştu.
Kızım hemen öğretmenimin arkasındaki kanepeye oturmuştu, küsmüş gibi. Çünkü annesi, yanına oturmasını istemezmiş gibi, belki da kazayla, ya da yanlışlıkla o gelirken kapının kapanmasını sağlamıştı.
Yol boyu kimse konuşmadı. Sessizlik egemendi midibüse, motor ve ara sıra sinyal sesinden başka bir şey duyulmuyordu. Sadece bir ara öğretmenimin sesini duydum. Kızıma;
“Sen niye okumuyorsun?” diye sordu.
“İşte!” diye katı bir şekilde cevapladı kızım. Bu yeterli olmuştu öğretmenime, aynadan bir kez daha o muhteşem siyahlıklarla baktığını önce hissettim, sonra fark ettim, gördüm…
“İyi geceler!”
Esenlik dilekleriyle ayrıldık. Öğretmenim daha apartmanının kapısına ulaşmadan, ben henüz hareket etmeden, kızım öğretmenimin kanepesinin sıcaklığını paylaşıp alışırken, hemen kustu karım;
“Evde kalmış kart kız! Kız kurusu! Ne işi varmış bizim apartmanda? Uzak, ama böyle sosyete yer bırakılır mı? Kim bilir kaç lira ödüyordu ki, ucuz olsun diye bizim taraflara gelmek istiyor herhal.”
Kızım anında tasdikledi annesini;
“He ya! Kız kurusu!”
Annesi mutlanmıştı, geriye dönüp kızımın yanağını sıktı, hissettiğim kadarıyla…
Öğretmenim ilk kez cep telefonumdan aradı eve döndüğümüzde, bizimkiler daha merdivenleri çıkarlarken, ben midibüsü park yeri bulamadığım için arka sokaklarda bir yerlere park etmeğe çalışırken. İyi ki de öyle oldu, yoksa ana-kız;
“Ne iş, ne bu kadar acele? Yoksa…” gibi manidar(8), sitemli sözlerle yorarlardı beni. Ve öğretmenim sevinci nedeniyle ya boş bulundu, ya da sevincini duygularıyla gizlemek düşüncesini yaşamadı, ya da özellikle anlayayım istedi;
“Müjde! Ev sahibiyle görüştük, evi tuttum. Artık…”
Durakladı bir süre ve bitirdi cümlesini;
“Benim için çok yorulmayacaksın!”
“Sevindim efendim.”
“Ben de… İyi geceler, Allah rahatlık versin!”
“Allah rahatlık versin efendim!”
O sen dedikçe, ben size yönelmiştim. Söyleyişim matahmış gibi; “Unut beni, benden sana fayda yoktur(20)” şeklinde idi, ya da ben öyle olmasını istemiştim. Başarılı olmuş muydum? Bir eş, iki evlât…
Herhalde başarılı olmam gerekti, ama insan bazen önünü görmüyor, ya da klâsik genellemeyle; göremiyor.
Taşındı öğretmenim, araba ve hamallar tutmuştu. Kızım ve eşim hiçbir şeyin ucundan bile tutmadılar. Belki de kahırlarından, isteksizliklerinden olsa gerek bir tanıdıklarına gezmeğe gittiler. Sonra yanlışlıklarını anladıklarından, ya da öğretmenime acıdıklarından veyahut da bundan sonra benden ne köy, ne kasaba olmayacağı akıllarına dank ettiğinden öğretmenimin evini yerleştirmesine yardımcı oldular.
Hatta öyle ki bir tam gün karımı ve kızımı görmedim evimde. Öğretmenim titizdi ve titizliğine bizimkiler de uymuşlardı.
Öğretmenimin eli açıktı, kızım ve eşim yiyip içip sohbet edip öğretmenimin ve kendilerinin yalnızlıklarını doyurmuşlardı. Sonra öğretmenimin evinde olan ufak-tefek hediyelerle dönmüşlerdi bizimkiler evimize.
Söylemem gerekli mi bilmem hediye konusunda oğlum unutulmamış, ben her zamanki gibi unutulmuş, dışarıda bırakılmıştım. Öğretmenim bizi, muhtemeldir ki bu biz içine ben de dâhildim, oldukça iyi tanımıştı.
Söylemeğe gerek yok, öğretmenimin muhtarlıktan naklini yaptırmış, elektrik, su, gaz ve telefonunu bağlatmıştı. Yönetici ile de ayaküstü tanıştırmıştım kendisini.
Okullar açıkken her şey kolay, güzel, düzgündü. Onun bakışları (nedense) beni doyuruyor, bana yetiyor ve fakat ailem içinde, onların hiç farkına varamadıkları veyahut da varamayacakları bir yalnızlığı, bir değişikliği yaşıyordum.
Ve okullar tatil olunca büyük bir boşluk içine düştüm. O; hiç gözükmez olmuştu. “Kimim-kimsem yok!” dediğine göre evden de mi çıkmıyordu, yoksa tatile, öğretmen arkadaşlarına falan mı gitmişti acaba? Bunu kendi çabamla öğrenemedim.
Bazen şans mı, talih mi, kader mi, yoksa tesadüfler mi insana yardımcı oluyordu? Nasıl mı?
Yabancı ikizlerden Can sünnet olacaktı. Babası rica etti, “Acaba komşu çocuklarını midibüsle gezdirebilir miydim?” “Olmaz!” diyebilir miydim hiç?
İşte o zaman rastladım öğretmenime kendi koltuğunda, ya da kanepesinde. Oğlum yanındaydı, kızım ve karım yanıma oturmuşlardı. Aralara da tabureler koyarak bütün çocukları almıştım midibüse.
Neşeli bir başlangıçtı. Andy bilgiç gözlerle ve fakat sünnet konusunda gizleyemediği bir endişeyle bakıyordu bizlere. Can, Sünnet Çocuğu olarak elbisesi, şapkası ve asasıyla birlikte bir Türk çocuğuydu.
Babasının arabasına bindi, sun roof ya da tepe camından el sallarken bir taraftan da asası ile uçmaması için şapkasını destekliyordu. Annesi ve kız kardeşi de aynı arabadaydı, bir başkası daha var mıydı? Fark etmedim.
Onlar önde, biz arkasında benim arabamdaki çocuklardan biri trampet, biri melodike çalıyor ve böylece neşemizi bol etmeğe çalışıyorlardı.
Bir yerlerden geçerlerken nereden yetiştikleri belli olmayan birkaç çocuk Can’ın arabasının peşinden koşmağa başladılar. Biri oldukça süratliydi. Can’ın sun roof’tan attığı zarfı almağa çalışırken arabanın kapısına çarptı ve asfalta kapaklanırken bahşiş zarfını da kapmayı başardı.
Bu, belki de az daha hayatına mal olacaktı. Dikkatli olmasam, ya da yavaş gidiyor olmasak, yanlış bir şeylerin olması kaçınılmazdı.
Hemen durdum. Kapıyı açmamı istedi öğretmenim, açılan kapıdan önce o, sonra kızım ve karım indiler. Oğlum uzanıp otomatik düğmeyle kapıyı kapatmasa belki çocuklar da inmeye çalışacaklardı ki oğlum bu kargaşayı önlemişti.
Öğretmenim hemen çocuğu yerden kaldırıp, kolunu, dirseğini bacaklarını kontrol ederken bir taraftan da üstünü silkeleme gayreti içindeydi. Çocuk;
“İyiyim, bir şeyim yok!” diyordu, belki de öğretmenimin yavaşça sorduklarına karşılık. Bu arada aldığı bahşiş zarfının içini de kontrol etmekten vazgeçmemişti, hem de duyarsızca.
Andy de biraz ileride durmuş ve başlangıçtaki gibi telâşla yönelmişti bize doğru. Öğretmenim; “Gelme, bekle, sakin ol!” şeklinde bir işaret yaptı ona doğru ve sonra bana, bize döndü;
“Her ihtimale karşı ben çocuğu bir hastaneye götüreyim. Hayri Bey siz çocukları mahzun bırakmayın, zaten oğlunuz da yanınızda gülüp eğlenerek devam edin. Biz, eğer izniniz olursa eşiniz ve kızınızla bir taksi tutup çocuğu hastaneye götürelim. Eşiniz size sonra neler olduğunu, nerede olduğumuzu bildirir, ne dersiniz?”
Eşimin de, kızımın da, benim de, hatta oğlumun da söyleyecek bir sözümüz olabilir miydi ki, bu anda görüntülenen teklif için?
Biz hareket ettik ve şehir içinde di-da-dit ederekten birkaç tur attıktan sonra Can’ı kendisini bekleyen sünnetçiye teslim ettik.
Olcay Hanım; “Bekle!” dedi sünnetçiye. “Gelecekler var!” Karım; benim yerime ona telefon etmişti cebinden; “Geliyoruz!” diye.
Can uysalca bekliyordu, “Cesaret İğnesi” vurulmuş olarak. Gelenlerle cemiyet tamamlanınca alkışlar arasında sünnet tamamlanmıştı.
“Kirve(21)” demişlerdi, Andy de “Sen olunuz, lütfen!” diye tutturmuştu (Kibar adamdı vesselâm(22)).
Öğretmenim, tek başına olmasına, apartmana yeni taşınmış olmasına rağmen gereğini yapmış ve küçük de olsa bir altın takmıştı Can’a. Kirveliğin gereği ben o başarıyı gerçekleştirememiş, karım da önceden para hazırlamasına rağmen eve gidip “Yedeklerinden” getirmiş ve ailece ancak bir küçük altın takabilmiştik delikanlıya…
“Çayı bizde içelim!” dedi eşim. “Olur!” dedi öğretmenim ve karşılıklı gülüşerek anlattılar birbirlerine yaşadıklarını, belki de benim de yaşananları öğrenip düşündüklerimden utanmam için…
Önce karım;
“Yalancı öğretmenim benim!” dedi onu oturduğu yerden kaldırdı, sırtına “Pat! Pat!” diye vurarak kucakladı ve öptü onu.
Gülüşmeler… Çay molaları… Tekrar tekrar sarılmalar ve yine durulmalar… Özeti kısaca şu idi yaşananların;
Hastaneye ulaşır ulaşmaz önce hastane polisi karşılamıştı onları. Öğretmenim; “Çocuk arabaya çarptı!” deyince polis gülmüş, inanmamış.
Çocuk; “Bahşişi kapmak için koşarken ben arabanın kapısına çarptım!” deyince doktor muayeneye başlamış, polis de sorgulamaya. Her seferinde öğretmenim almış önceliği.
“Okullar tatil olduğundan, şöyle hava alayım diye çıkmıştım. Baktım di-da, di-da bir araba geçiyor. Düğün arabasıydı herhalde, belki de hani o çocuklara bir şeyler yapıyorlar ya, ondan…”
Polis tamamlamış;
“Sünnet! Sünnet derler ona. Peki, arabanın plâkasını alabildiniz mi?”
“Hiç aklıma gelmedi Memur Bey! Bilsem kuralını almaz mıyım? Sonra çocuğu kaldırayım dedim, gücüm yetmedi. Bu hanımla kızı oradan geçiyorlardı, Allah razı olsun onlardan buraya kadar da yardımcı oldular bana.”
“Tanımıyorsunuz yani onları?”
“Nereden tanıyayım ayol Memur Bey! Artık tanışırız geri dönerken. Anne-babası çocuğu merak etmişlerdir herhalde. Onu geri götürürken ne işleri vardıysa erteleyen buncağızları da adreslerine, ya da istedikleri yere götüreyim bari Memur Bey! Zaten çocuğun da bir şeyi yokmuş Doktor Beyin söylediğine göre…”
“Peki, adresinizi alayım ve gidin. Sizden başka şahit yok, araba plâkası yok, çocuk ‘Ben çarptım!’ diyor, o halde benim de yapacağım bir şey yok! Haydi selâmetle…”
Ve olay bu şekilde bitmiş.
Bu olayın böyle bitmesi her şeyin bittiği anlamına gelmiyordu. Üstelik bu olay öğretmenimin aklına yeni projeler uygulama düşüncesini getirmişti. Ve teklifini yaptı birkaç gün içinde. Sanırım ki bunda önceden “Kamuoyu oluşturmasının(23)” önemi vardı, yani karımın ve kızımın aklını çelmesi gibi bir şey.
“Mademki aracınız tüm yaz boyu boş duruyor, o zaman komşularla sözleşelim, onların da fikirlerini alıp ‘Gezi yapalım’ desem, ne dersiniz? Siz ne dersiniz Hayri Bey? Arabanızın benzinini, amortismanını ve bonus olarak sizin giderlerinizi karşılarız, ‘Yoruldum!’ dediğiniz her yerde dinlenmenizi sağlarız. Oylama yapmağa gerek yok, siz ‘He!’ derseniz, olur bu iş Hayri Bey!”
Karım ve kızım; “He de!” dercesine yüzüme bakıyorlardı.
Uzatmayayım. Önce alışkanlık, ya da deneme olsun diye piknik yaptık yakın bir yerlerde. Sonra yakın bir içmeceye, ondan sonra da yakın bir kaplıcaya gittik. Öğretmenimin bonus dediği şekilde elimi cebime hiç götürmedim. Midibüse ait harcamalar ve benim tüm giderlerim ortaklaşa olarak yolcular tarafından karşılanıyordu.
Mola verip bir başka eylemi daha gerçekleştiriyorduk. Sıra sıra. Azdan çoğa doğru. Bu minval(24) üzerine önce bir göl kenarına, daha sonra da bir deniz kenarına gittik. Bu yolculukların hepsine eşim ve kızım, “Evi beklemektense” diye katılmışlar, son olarak denize gitmemizde ise, oğlum da çekimserliği bırakıp bize katılmıştı.
Özellikle denizi herkes sevdiği için; “Birkaç gün daha kalalım!” dediler. Arkamızdan kovalayanımız mı vardı? Ya da evimize hırsız gireceği endişesi. Apartmanımızın ismi bile Polis idi, üç komşumuz da polisti ve onların çoluk çocuğu bizlerle olsa da, onlar görevleri başındaydılar ve bizlerin evlerimizle ilgili hiçbir endişemiz yoktu. Benim hiç masrafım yoktu, ama benim masraflarıma da katılan ve onlara düşen kısmın bedellerini ödediğim; eşim ve ikizlerim vardı; üç kişi. Herkes mutluydu, ben de.
Hiç yorgunluk duymuyordum. Çünkü öğretmenim çok zaman her konuyu bana anlatıyordu, gülümseyerek. Gidiş-dönüş saatleri, mola, giderler gibi. Karım, ilk birkaç günkü gibi kıskanmıyordu ve ben buna seviniyor, rahat oluyor, ayrıca onunla beraber olmaktan, hatta bazen bir şeyleri daha iyi izah etmek için masaya eğildiğinde kokusunu hissetmekten çılgına döner gibi oluyordum.
Buna benzer bir olayı da, yok yok hiç de buna benzer değil, ama aklıma gelmişken söyleyeyim, çünkü aynı kokuyu hissettiğim bir andı. Yol onarımı, ya da bir kaza nedeniyle yol kapanmış, araçlar alternatif yollara yönlendirilmiş, öğretmenim de buna sinirlenmiş, hesap sormak istercesine mühendislerin yanına giderken benimde yanında gelmemi rica etmişti.
Onu arkasından seğirtirken aynı koku başımı döndürmüştü, ne yalan söyleyeyim. Üstelik eşimi hiç hatırıma getirmemiştim onun yanındayken.
Şunu içtenlikle belirtmemde yarar var ki; öğretmenim organizasyonları yapmak için çeşitli cep ve ev telefon görüşmeleri, internet araştırmaları gibi giderleri asla belirtmiyor, hatta saklıyordu bu giderleri. Bir-iki defa konuyu üsteledim;
“İyi bir tatil yapıyorum, yaşamımda ilk defa, huzurlu, güvenli ve mutlu!” dedi bir keresinde ve “Mutlu!” derken kelimenin ve harflerin üstüne-üstüne bastı sanki…
Düşündüm, ondan uzaklaşmayı mecburiyetler karşısında gerçekten dilerken, gün geçtikçe yakınlaştığımı artık hissetmiyor, biliyordum, gerçekten.
Bazen güzel şeyler çabuk biter, yeni ve daha güzel şeyler başlar, insanlar bu yeni güzelliklere çabucak, hatta hemen adapte olurlar(25). Neden mi? Çünkü yaz tatili bitmiş, okullar açılmıştı, cıvıl cıvıl çocuklar…
Öğrencilerimden bir ikisi ayrılmıştı çeşitli nedenlerle, ancak servis dolmuştu, hatta çok ısrar eden komşumun ikinci çocuğunu da her türlü riski babasının üstüne alması kaydıyla servise almak zorunda kalmıştım. Öğrenci nüfusu bir artı olunca öğretmenim yanıma (Şoför Mahalline) gelmişti. Siyah gözlerin yine bu kere yandan-yandan etkisi altındaydım, bunu o biliyor ve sanki damarlarıma, iliklerime kadar işlesin istiyordu. Bu arada unutmadan söyleyeyim sorumlu öğretmen olarak genç bir öğretmen daha gelmiş ve öğretmenimin yerini sahiplenmişti.
Bir gün sünnet konvoyunda düşen çocuğun babası gelmiş öğretmenimin okuluna. Olası ki çocuk anlatmış, o da Hastane Polisinden adresi alıp okuluna gelmişti öğretmenimin. Birileri aklına sokmuştu diye düşünüyorum; “Öğretmen belki de suçludur, parası da çok, ‘Dava ederim’ de, korkut, kapabildiğin kadarı yanına kâr kalır” ya da benzeri sözlerle okula göndermişlerdi onu.
O çocuk öğretmenimin öğrencisiydi, her ne kadar servise binmiyor olsa da ve öğretmenim o çocukla daha ilk günden tanışmıştı detaylı olarak. Babası bunu bilmiyordu herhalde. Çocuğun babası oğlunu, diğer çocuklarla birlikte öğretmenimin yanında görünce utanıp geri çekilmişti. Nereden mi biliyorum? Beni bir yabancı, olayın içinde, ya da olayın şahitlerinden biri olduğumu bilmeden, öğretmenimi yanımda beklerken lâf olsun, beri gelsin kabilinden “Tazminat davası açıcam!” diyerek anlatmıştı da oradan biliyorum.
Yoksa sol yumruğumu çoktan hazırlamıştım. Övünmek gibi olmasın sağ yumruğum çok kuvvetlidir de, sol yumruğumla kendisine daha az hasar vereceğimi düşünmüştüm. Günler geçti aradan. O baba, çocuğunu midibüse bindirmeğe ve akşamları almaya özellikle çıkıyor ve öğretmenimle devamlı olarak selâmlaşıyor, benimle de belki de söyledikleri nedeniyle utandığından göz göze gelmemeye çalışıyordu.
Öğretmenim çocuklarıyla birlikte geldi yanıma, her zamanki gibi. Teker teker bıraktık evlerine her birini ve sonuncusunu da evine teslim ettikten sonra dönüşte…
Bundan sonrasını kısaca özetleyeyim: Hani daha önce de olmuştu, trafik kazası, ya da yol yapımı ya da benzeri herhangi bir nedenle bir süreliğine kapanmıştı ya yol. Böyle durumlarda trafik içine karışıp gıdım-gıdım yol almaktansa(26) bir kenara, ya da bir sokağa çekilir beklerdim.
“Trafik yoğun hatunum, kaza mı olmuş ne, biraz gecikiriz, merak etme!”
Karım Servis Şoförü olduğumu, öğretmenimi de getirip-götürdüğümü biliyordu açıkça. O nedenle çoğul olarak “Gecikiriz” demiştim.
“Burada böyle boş-boş beklemektense ara sokaklardan bir yerden çıksan da hava alsak biraz, ne dersin?”
“Olur!” dedim.
Bir müddet uzaklaşıp evimize doğru dönmek üzere U dönüşü yapmak üzereyken;
“Dur desem!” dedi, sokularak koynuma doğru. Başını ve dudaklarını uzattı;
“Hakkım değil, ama seni sevmeyi, seninle ilgilenmeyi yasaklayamıyorum kendime! Kalbim, gönlüm ve ruhum engelliyor beni.”
Öptüm onu hem doyasıya, hatta ölesiye, öldüresiye değil!
Sonra?
Sonrasını da tahayyül eden etsin, ya da yakıştırmak isteyen yakıştırsın artık, o kadar…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Tanıdığım aile; Andrew (Andy), Olcay, Erin ve John (ikizler) şu anda İngiltere-Londra’da yaşıyorlar.
(1) Cıbıl; Geçim darlığı çeken, züğürt, yoksul, zayıf, cılız, terbiyesiz, şımarık ve eskiden kullanılan başka anlamları da vardır.
(2) Furya; Olağandan bol, aşırı çoklukta bulunma.
(3) Hengâme; Seslerin birbirine karışmasından çıkan gürültü. Şamata. Patırtı. Kavga.
(4) Söylemek istesem gönüldekini… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Vecdi BİNGÖL’e, Bestesi; Selahattin PINAR’a ait olup eser Rast Makamındadır. Eserde bir bölüm; “Yazsaydım derdimin ben bir tekini, ciltlere sığmayan bir kitap olur” şeklindedir.
(5) Tırtıklamak; Aşırmak, çalmak, hırsızlamak.
(6) Körletmek (Köreltmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak. Keskinliğini yitirmesine yol açmak.
(7) Haşır Neşir Olmak; Bir arada olmak, kaynaşmak.
(8) Sitem; Bir kimseye yaptığı bir hareketin veya söylediği sözün üzüntü, alınganlık, kırgınlık vb. duygular uyandırdığını öfkelenmeden belirtme.
Kinaye; Bir fikrin, düşüncenin, ya da dileğin kapalı, dolaylı, üstü kapalı bir şekilde söz olarak söylenmesi. Bir sözü gerçek ve mecaz anlamda kullanmaktır. Örnek; O, evine (yani ailesine) çok bağlı bir insandır.
Manidar; Anlamlı, anlamı olan, manalı.
(9) Haşarı; Çok yaramaz, çok hareketli, ele avuca sığmayan. Genelde hayvanlar için; Tepinip duran, azgın, huysuz.
(10) Stop Talking Children; (İngilizce); Konuşmayın, konuşmayı kesin çocuklar!
(11) Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.
(12) Sırnaşık; Rahatsız ettiğine, can sıktığına aldırmadan, bir kimseden sürekli olarak ve yalvarırcasına istekte bulunan ve bu isteğinde direnen kimse. Rahatsız eden, sıkıntı veren, musallat olan.
(13) Baba (Ata) Yadigârı; Babadan-dededen kalan şeyler örneğin miras, ev, araba, tarla, bahçe gibi…
(14) Beis; Engel, uymazlık, kötülük, zarar.
(15) Abes; Akla ve gerçeğe aykırı, gereksiz, lüzumsuz, yersiz, boş, saçma.
(16) Güzellik Uykusu (Kestirmesi); Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.
(17) Vurdumduymaz; Adam sendeci. Önemsememe, değer vermemek gibi davranışlar içinde olma.
(18) Dünür; Evlenmeye karar veren eşlerin evlenip karı koca olduktan sonra baba ve annelerinin birbirlerine göre durumu. Ayrıca kız istemeye giden erkek tarafındaki kimselere de aynı ad verilir.
(19) Terane; Çok yinelendiğinde usanç verici bir durum alan söz dizisi. Ezgi, makam, nağme.
(20) Unut beni… Bu konuda bestelenmiş Türk Sanat Müziği, Halk Türküsü ve pop müzik olduğundan aralarından herhangi birini kayda almak içimden geçmedi.
(21) Kirve; Halk geleneğine göre, çocuk sünnet edilirken genellikle sünnet giderlerini üzerine alan, sünnet sırasında çocuğun elini, kolunu tutan, onun korkusunu gidermeye çalışan, daha sonra çocuk üzerinde babaya yakın hak sahibi olan kimse.
(22) Vesselâm; İşte o kadar, son söz budur.
(23) Kamuoyu Oluşturmak (Yaratmak); Öyküde anlamı uygun zemin, konuşma ortamı hazırlamak. Bir düşünceyi yaygınlaştırmak ve halkın dikkatini o düşünce etrafında toplamak, yoğunlaştırmak.
(24) Minval; Biçim, yol, tarz.
(25) Adapte Olmak; Uymak.
(26) Gıdım Gıdım Yol Almak; Çok az olarak, azar azar, yavaş yavaş, dinlene dinlene yol almak.