O çocuk, ben çocuk… Evlendirmişlerdi bizi, örf(1), anane(1), töre(1), her neyse. Daha askere bile gitmemiştim, liseyi ancak bitirmiş, daha okumaya bile doymamış, doyamamıştım hâlbuki. Hayattan bile öğreneceğim çok şey vardı.
Atalarım; “Öğrenmenin yaşı yok!” derlerdi. Biliyordum bunu. Çünkü bir gün bir ayakkabı boyacısına;
“Kaça boyuyorsun?” diye sormuş;
“İki lira!” cevabını alınca, çekip gitmek üzereyken, boyacı o bozuk lisanıyla;
“Boyatmaycan da, neden sordun madem?” deyince
“Öğrenmenin yaşı yok!” demiş ve anında bir süre arkalı-önlü hem konuşmuş, hem koşuşmuştuk!
Neyse konuyu dağıtmayayım.
Karımla birlikte çömezdik(2), acemiydik(2), ama bir kısım şeyleri bilir gibiydik. Ağabeylerden, ablalardan, gelin yengelerinden(2), sağdıçlardan(2) öğrenmiştik. Bu nedenle ilk bebemiz, yani oğlum askere gitmeden, ötekisi ise yani kızım ben askerde iken doğmuştu.
Atalarımız; “Tanrı hakkı üçtür, ikisi ana-babaya mahsup edilir, biri, ya da üçüncüsü dünyaya kâr kalır!” demişlerdi. Atalarımızı mı kıracaktık ki, askerlik dönüşü o da olmuştu, Allah’a şükür?
Üçüncü bebe, ikinci oğlan yani…
Genç yaşta üç evlât… Olsundu. Nasıl olsa ekmek elden, su göldendi, ama kazın ayağı(3) hiç de öyle gözükmüyordu. Maalesef içgüveyi(4) olarak daracık evde üst üste yaşamak hiç de kolay değildi.
Hele ki de bizimkiler misafir olarak gelince… Cümbür-cemaat(5), sıkış-tepiş(5) sığışacağımız yerleri şaşırıyorduk…
Demedim daha önce değil mi? Karım annemin teyzesinin torunu idi. Yani uzaktan da olsa akraba idik. Her ne kadar köy düğünü yapmış olsak da şehre göçmüş olan kaynata ve kaynananın evinde onlarla birlikte yaşıyorduk öğrendiklerimizin ispatı olan bebelerimizle…
Askerlikte yan gelip yatmamış, askerliğin vecibelerini(6) tam olarak yerine getirmiş, komutanlarımın gözüne girmiştim. Onlardan biri, tezkereme yakın;
“İşin var mı memlekette, oğlum?” diye sormuştu.
İş mi? O da ne demek olsa idi ki? Bakmayın böyle dediğime, askere gidinceye kadar oh, her şey kekâydı(7) ama elbette ki bedava da olsa üst üste yaşamanın bitmesinin gerekliliği, bir sonucu olacaktı, ya da olmalıydı değil mi?..
“Babamın senin gibi bir elemana ihtiyacı var fabrikasında, gözleri arkada kalmadan işlerini çevirecek, kendisine yardımcı olacak. Ama tahmin ettiğin gibi, bizim şehirde. Yaşar mısın babamın oralarda? Babamın evinin altı da geniş ve boş, kira vermeden oturursunuz orada, sanırım sizin için müsaittir diyebilirim!”
Üst üste yaşamaktan ve baba eline bakar olmaktan gına gelmişti(8). Karı milletinin sözüne de bakmak o günler için kitabımda yazılı değildi. Yeter ki oralara gitmek, para kazanmak, kendi başına buyruk olmamız için Komutan Babadan haber gelsindi.
Bir münasip(9) zamanda; “Ben şehirdeyim, atla gel!” diye telefon etti Komutan Babam.
Bir mesafe vardı doğal olarak aramızda, sululuk, ya da espri yapmama gerek yoktu; “Bu vakitte nerden ve nasıl at bulayım, hem oralara gelinceye kadar dayanır mı bakalım atın gücü?” diyemezdim. “At ile gel!” diye anlamışım gibi, ya ne dedim?
“Emrin olur Komutanım, hemen!...”
Ve sonra bir sürü handikap(10), terane(11) ve engellemelere rağmen geldik yerleştik buralara. Başlangıçta, baba ocağından ayrıldığı için suratı asık olan karımın bile yüzü güler olmuştu. Yaşlarımız yirmi beşleri geçmiş, adım adım otuzlara doğru kayıyorduk, karımla ve üç çocuğumla.
Onlarla sizleri biraz sonra tanıştıracağım. Önce Komutan Babamdan ve Komutan ya da Paşa Amcadan bahsedeyim biraz sizlere.
Komutan Babam; bir cesur yürekti, astığı astık, kestiği kestik olmasa da civanmert(12), babayiğit(12), korkusuz, kısaca bir Türk Askeri, bir Türk Subayı idi, tıpkı babası gibi. Babası, yani Komutan Amcam generallikten emekli olmuş, sonra baba yadigârı(13) bu işletmeyi devama karar vermişti.
Şimdi yaşlanınca, Komutan Babam da subaylığa devam etmek isteyince tüm işi bana devretmiş, oh o da eli ensesinde, karısı ile seyahatlere başlamıştı. Seyahat dediğime bakmayın, öyle yurt dışı falan değil, romatizmaları(14) için sıcak sulara, kaplıcalara falan. Bazen de deniz kıyılarına, bacaklarını kumlarda mayıştırmak(15) için.
İşletme benimdi. Sorumluluğum fazla idi işçilere karşı ve yılmak, küsmek asla kitabımda yazılı olan kelimeler değildi. Kurulu bir düzenim olmuştu göz açıp kapayıncaya kadar bir iki yıl içinde, otuzuncu yaşları tüketirken. Ve bebelerimiz büyürlerken bazı şeyler artık alışkanlık, ya da mecburiyet haline gelmişti!…
Geleyim bizi tanıtmaya;
Ben; Mehmet Can… Ya da herkesin bilip çağırdığı gibi Memocan. 1,80 boylarında, 80-90 kilo civarında, yakışıklı, aslan gibi, pehlivan, cesur yürekli, karakaşlı, karagözlü, artık övünülecek ne kadar güzel şey varsa hepsine sahip, bir evin, her şeye rağmen içgüveyi verilmekten çekinilmemiş tek oğlu idim, övünmek gibi olmasın(!)
Üç bebem vardı, dediğim gibi oğlan-kız-oğlan sıralı. En büyüğü İlkay, dur bakayım hesaplamam lâzım, ben askere gitmeden önce doğduğuna ve ben şimdi otuz iki yaşımda olduğuma ve de o henüz ilköğretimde olduğuna göre on üç yaşında olmalıydı.
Yukarıda vasıflarımı belirtirken lise mezunu olsam da matematiğimin çok iyi olduğunu, edebiyatımın da “Eh, işte!” denilecek kadar iyi olduğunu bir kere daha övünmeden(!) söylememin yararlı olacağını düşünüyorum.
Sonra İlknur geldi otağımıza. Dünya tatlısı kızım bir yaş arayla. Bakmayın siz öyle; “Kuzguna yavrusu Anka görünürmüş(16)!” sözlerine. Evlât her zaman güzeldir ana-baba için. Daha bir müddet sonra da “Tekne kazıntısı(17)” değil vallahi, bilerek-isteyerek sahip olduğumuz zırtapoz(18), ya da zoptirik(18) oğlumuz İlkcan geldi, yerleşti dünyamıza.
Dedesi demişti, “zırtapoz, zoptirik” diye, biz de çok zaman adı yerine unvanı ile çağırır olmuştuk kendisini.
Şehir âdeti belki, anneleri hepsine de “İlk” diye başlayan hecelerle isim vermişti. Hanımım, yani anneleri, yani karım, tatlım-kıymetlim, bir tanem, başımın tacı, hatunum; ailesindeki üç abladan sonra gelen dördüncü kız evlât idi ve babası ona Songül adını koyduğu gibi bir isim daha eklemişti; “Sonol!” Belki bunun içindi hatunumun “İlk” kelimesine olan takıntısı.
Biz ikinci ismini hiç anmadık yaşamımızda, mecburiyetler dışında. Hepimiz için annemiz “Songül” idi.
Hatunum yağız(19) denilecek bir Anadolu çocuğu, kızı idi. Ancak beyaz tenli, kumral, çakır gözlü eline çabuktu. Daha önce dediğim gibi dıdının dıdısı cenahından(20) akrabamdı.
Allah’a şükür ki yakın evlilik, ya da akraba evliliğimiz diye niteleyeceğimiz bu evliliğimiz sonucu çocuklarımızın hiçbirinde görünür-görünmez herhangi bir arıza yoktu, başlangıçtan-bugüne değin hem.
Paşa Amca, ya da Komutan Amca arada bir de olsa, fabrikaya gelip manen destek olan bir büyüğümüzdü, sadece mal sahibi gibi değil. Hır-gür(21) varsa çözüm üreten, eskiden tanıdıklarının benim de gayretli olduklarına inandığım ve tespit ettiğim kişilerin maaşlarını artırıyor, bu arada beni de hiçbir zaman unutmuyordu.
Paşam, kendi inisiyatifine(22), belki de Komutan Babanın düşüncelerine göre bazen karınca-karınca(23), bazen yüklüce, hatta olağanüstü bana da zam yapıyor, muhasebeci ile konuşup vergilerin zamanında yatırılıp yatırılmadığını izliyor, yasal zorunlulukların yerine getirilip getirilmediğini denetliyordu.
Zaman yerinde durmuyordu. Bazen sık sık sekerek, bazen yalınayak yalpalayarak, bazen dura-kalka, bazen sürat limitlerini(24) zorlayarak geçiyordu.
Biz yaşlanıyorduk, diğer yaşlananlar da tıpkı şarkıdaki gibi “Bir bir geçiyor sevgililer”(25) olarak değil, “Bir bir göçüyordu sevgililer!”
Bir gün Komutan Babayı sabahın seher vaktinde kapımda gördüm. Göçmüştü Paşa Baba.
Namına, şanına yakışırcasına uğurladık onu. Komutan Babanın hanımı yanında değildi…
“Annem bugüne kadar fabrikanın “f” si ile bile meşgul olmadı. Bırakın gene namazında-niyazında kalsın annem. Karı-koca olarak ona destek olun her konuda, maddi-manevi. Hiçbir isteğini geri çevirmeyin, hiç bir isteğini mazeretle karşılamayın, lütfen! Fabrikayı çocuklarınla birlikte sen idare et, ettir. Arada-sırada da bana tekmil ver(26). Sanırım tekmil vermeyi unutmamışsındır!”
Komutanım rica ediyordu ama askerlikten kalma bir şekilde emrediyordu. Tam; “Emrin olur Komutan Baba!” demek üzereyken devam etti yeniden;
“Babamla konuştuğum çok kerelerde, ‘Ne etliye, ne sütlüye karıştığını’ sadece arada bir fabrikaya gelip ‘N’aber çocuklar?’ diyerek Moral Hocası gibi ortalıklarda dolaştığını söylüyor, senin fabrikayı çok iyi yönettiğini anlatıyordu. Benim şurada bir yıla yakın zamanım kaldı askerliğimi bitirmek için. General olmazsam ben gelirim başınıza, her ne kadar hanım ‘Ben gelmem oralara!’ dese de. General olursam herhalde bütün yük yine senin ve ailenin omuzlarına biner yine, görevim bitinceye kadar.”
Söyleyecek hiçbir şeyim yoktu; “Peki!” demekten, “Emredersiniz!” demekten başka.
Paşa Teyze de sabırlı değildi. Erinin, bilmem kaç yıllık paşasının daha kırk mevlidi okunurken, heyecanlanmış, bu heyecan onu da Paşasının yanına götürmüştü. Karım son nefesine kadar yanında kalmış, son nefesinde dudaklarına zemzem suyu akıtmış, Yasin okumuş, çenesini bağlamıştı.
Komutan Baba bu ikinci acıyla bir kere daha yıkılmıştı, dayanamaz gibiydi. Babasını ve annesini arka arkaya kaybetmiş, kulağına ulaşan duyumlarla General olamayacağını öğrenmiş, karısını ikna edemediği için, koca şehre, yani karısı oralı olduğundan İstanbul’a taşınmak zorunda olduğunu belirtmişti, benimle beraber olduğu kısa süre içinde.
“Ev sizin!” demişti. “Benim hanım biraz sosyetedir(27). Asar-ı atike(28) bile olsa hiçbir şey istemez annemden-babamdan kalan. Zaten yaşam boyu onları hiç sevmedi, sevemedi. Bu nedenleydi annemin-babamın yalnızlıkları. Hoş o; o kadar bencildi ki, kendi annesini-babasını bile sevdiği konusunda tereddütlüyüm. Hatta beni bile sevdiği konusunda. Çocuğumuz olmamıştı çünkü. Hep beni suçlu gördü, zanlı addetti. Oysa gittiğim doktorlardan hiç de yanıltıcı bilgi almadım. Belki o da gitmiştir doktorlara, gerçeğini öğrenmek için. Ben ona yıllarca dayandım, o bana dayanmamak için yıllarca direndi.”
Nefes aldı, bir süre dalgın dalgın baktı toprağa, sonra fabrikanın bacalarına ve devam etmek zorundaymışçasına;
“Netice itibariyle tekrar ediyorum, çocukların da oldukça büyüdüklerine göre, rahat edersiniz ev sizin, hepsi, her şeyiyle, dubleks gibi iki katlı olarak kullanın. Neyi istiyorsanız, sizin olsun. Neyi istemiyorsanız, fakire-fukaraya dağıtın. Tek dileğim daima ve sık sık kendinizden, arada-sırada da fabrikadan bilgi, ya da tekmil verin bana.”
Yine durdu bir süre, kendi kendine söylüyormuşçasına yutkundu;
“Bazı düşüncelerim var, iyi adam, mert(12) adam. Kısacası şu; çocuğum yok, eşim de istemez buraları, ister ki çocukluğunu, gençliğini yaşayıp büyüdüğü arkadaşlarının kentinde olsun, ilerlemiş yaşlarımıza rağmen konken partilerine, çay seanslarına(29) katılsın. Falcılara fal baktırsın, dövmeler yaptırsın, gezsin-tozsun. Hatta kokteyllerde(30) zıkkımlansın(31) isteğince!”
Konuşmasını sona erdirecekmiş gibi, işaret parmağını kaldırdı, “Bir dakika daha, lütfen!” der gibi;
“İnsan bir ömrü paylaştığı ve aralarında sadece mecburiyetler kalmış eşi için bunları söylememeliydi, değil mi?”
Kucakladı hepimizi ayrı ayrı ve gitti.
Bir uzun süre geçti aradan. Saçlarıma ilk ak ne zaman düştü, saçıma ne zaman karlar(32) yağdı? Boşuna beklemek israftı galiba, hem de bu yaşlarda.
Önce bir numara bitirdi Üniversiteyi ve hemen askere gitti. Çünkü işi hazırdı. Komutan Baba, fabrikayı onun yönetmesini istemişti. Sonra kız bitirdi Üniversiteyi ve daha sonra da zoptirik. O da askere gitti ağabeyi gibi hemen.
Çünkü fabrika emin ellerdeydi, ağabeyinde idi yani, benim yüküm hafiflemişti, çünkü yaşımın gereği her yere, her şeye yetişemiyordum, bu bir ve ikincisi onun da işi hazırdı fabrikada. Ailece Komutan Babanın emrindeydik velhasıl(33).
Paşa Amca zamanındaki birçok işçi ve ustabaşılar “Allah razı olsun!” dilekleriyle emekli olmuşlardı. Çünkü Komutan Babamızın iradesiyle kişiler bir hak etmişlerse, onlara onda bir oranında da olsa takviyeli bir emekli ikramiyesi ödenmişti, diğer kurumlara göre.
Onlardan bir kısmının vefatını öğrenmiş ve yine Komutan Babanın dirayeti(34) ve emirleri ile hiç bir ilintimiz kalmamış olsa da “Ölüm Yardımında” bulunulmuş ve hatta okuyan çocuklarına burs imkânı yaratmıştı Komutan Baba, üstelik ileride beraber çalışma zorunluluğu olmadan, bir bakıma karşılıksız yani. Emekli olan işçilerin yerlerine yenilerini yetiştirmiştik, yerleştirmiştik.
Öncelikle ve özellikle Muhasebeci arkadaşın bizlere çok büyük katkısı olmuştu, kızım mezun oluncaya kadar, hatta mezun olduktan sonra da bir süre daha. Çünkü kızım muhasebeci idi ve bir kısım şeyleri staj yapar gibi ondan öğrenmeliydi ve öğrenecekti de. Nasıl ki öğrenmenin yaşı yoktu, o halde öğretmenin de yaşı olmamalıydı değil mi?
Muhasebeci arkadaş dört numara hipermetrop gözlükleriyle ve titreyen elleriyle, eski toprak(35) olarak öğretti hepsini kızıma. Ve diğerlerine göre onu, yine Komutan Babanın haberdar olması ve katılımıyla piknik yapıp, kuzu çevirerek ve ikramiyesini yarısı kadar artırarak uğurlamıştık, arada sırada da olsa fabrikaya gelmesi temennileriyle.
Belki de buna onu mecbur kılacaktık. Çünkü her şeyi bir anda bilmek ve kitapta yazılanlara göre uygulamak mümkün değildi.
Bu sırada aklıma gelen bir şeyi hemen eklemeliyim, minnettarlığımın ifadesi olarak. Çocuklarımın üçü de Komutan Babamın himmetleriyle ve onun verdiği burslarla okumuşlardı. Söylemek gereksiz onların bursları da karşılıksızdı, ama onlar fabrikayı ayakta tutmayı yeğlemişlerdi Komutan Amcaları için. Dedim ya fabrika bir aile şirketi gibiydi, Komutan Baba adına.
Öyle ki karım bile çok zaman karşılıksız olarak, gece-gündüz demiyor, tulum ve önlükleri yıkayan hanımların başında duruyor, bazen deterjanlarda fazla israf olmasın gibilerinden işçileri ikaz ediyordu.
Bazen mutfağa inip aşçılara patates soyarak, pirinç ayıklayarak yardımcı oluyor, pişirilen yemeklere çeşnicibaşı gibi bakıp, her seferinde “Oh, çok güzel olmuş!” diye takdirlerini belirtiyordu. O da yoruluyordu tabii.
Kısaca özetlersek; hepimiz bir tarafından yönlendirerek fabrikayı Komutan Baba adına idare ediyorduk, ayakta tutuyorduk. Sadece ayakta tutmak mı? Uğraşıyor, didiniyor, güçlendiriyorduk.
Saha yetmez olmuştu bize. Bütçemiz elverişli idi. Komutan Babaya telefon etti İlkay; “Gel-Gör! Genişlemek istiyoruz!” diye. Komutan Baba, ertesi gün başımızdaydı. Fabrikayı dolaştı, yenilikleri gördü, öğrendi, alkışladı ve genişlemek isteğimizi olumlu karşıladı ve;
“Memocan!” dedi. “İznin olursa bugün senin çocuklarla bir öğle yemeğine çıkayım istiyorum, izin verir misin? Bu çocukları nasıl bu kadar mükemmel yetiştirdiğini kendi ağızlarından öğrenmek istiyorum. Mahzuru var mı? Seni de davet etmek isterdim, ama fabrika başsız kalmasın değil mi?”
“Olur, Komutan Baba! Nasıl münasip görürseniz efendim!”
Çocuklar yemekten oldukça geç, hatta akşamüzerine doğru döndüler. Gözlerinde, yüzlerinde mutluluk-şaşkınlık karışımı bir ifade vardı ve Komutan Baba; “Babanıza selâm söyleyin!” deyip arabasına atlayıp Koca Şehre yönelmişti.
Kısaca söylemem gerekirse fabrika üç çocuğumundu artık. Tüm alt yapıyı hazırlamıştı Komutan Baba, Noter, Maddi-Manevi imza falan ne gerekiyorsa. Tedbirini almış, gene de tevekkülünü(36) elden bırakmamıştı.
Hiçbir talebi yoktu Komutan Babanın, sadece “Ata Yadigârı ismini ve markasını değiştirmeyin!” demişti, o kadar.
Bir de benim söylemeğe dilim varmıyor, ‘Ağzımdan yel alsın!’ ama hak tecelli ettiğinde(37) cenazesine mutlaka gelmemizi rica etmişti. Görkemli değil ama mezarını belli edecek bir mezar taşı dikilmesini, mezarlığın olduğu Yassı Tepelerden fabrikayı görecek şekilde bir mezar yeri alınmasını istemiş, daha doğrusu vasiyet etmişti.
Komutan Babanın parada-pulda gözü olmadığını, çocuğunun olmadığını, akrabalarıyla iletişiminin olmadığını biliyordum, ama fabrikayı ve oturduğumuz evi bir nefeste, ya da bir çırpıda üç çocuğuma devredeceği aklımın ucundan bile geçmemişti, geçemezdi de zaten. Hatta ve hatta tahayyül sınırlarımı ne kadar zorlarsam zorlayayım böyle bir şeyi hayal bile etmez, edemezdim.
Kimse hissetmeden normal yaşamımıza devam ettik. Resmi makamlar ve yasalar indinde yapılması gereken bütün düzenlemeleri kâğıt üstünde çocuklar yaptılar. Bizler asla patron değildik. Ne hissettirdik, ne de duyurduk zaten. Hem zaten ben de çocuklarımın indinde maaşlı bir personeldim o andan kelli(38). Sadece diğer emekçilere göre maaşım biraz daha fazlaydı, herhalde torpilliydim (meselâ)!
Bir ara dedim ya; “Bir bir göçüyor sevgililer!” diye önce babamı, sonra annemi kaybettim tıpkı Paşa Amca, Paşa Teyze gibi arka arkaya. Songül’le gittik her ikisinin de cenazelerini kaldırmaya, kabirlerini yaptırmaya, mevlitlerini okutmaya.
Evi toparladı Songül ikinci gidişimizde. Komutan Baba ve fabrika sayesinde her bir şeyimiz vardı. Evin bir kısım ağır olmayan ıcığını-cıcığını(39) eşe-dosta dağıtmış, bir kısım şeyleri de hemen yakındaki yardım kurumuna aktarmıştı. Ziynet(40) ve eski eser babında(41) bir kısım şeyleri bir mendil, daha doğrusu bir bohça içinde toplamış ve getirip uzatmıştı bana;
“Al senin olsun!” dedim bohçayı açmadan.
“Bir de bir şey söyleyeceğim Adam” dedi. Bana hiç “Memocan” dememiş, hep böyle seslenmişti, atalarından öğrendiği gibi.
“Akrabalarımızdan Fetanet Teyze var ya ani, kocasını kaybeden. Durumu iyi değil, kocasından da bir şey kalmamıştı, kirada oturuyor. Biz Komutan Baba sayesinde bir şeylere sahip olduk, ne dersin, biz de o evi ona bağışlayalım mı? Hiç olmazsa kira derdi olmaz. Hem yabancıya da gitmemiş olur, sen de sevaba girersin. Hem biz artık zaten oralı olduk, buralara pek gelmeyiz gari(42). ‘İnsanlar doğdukları yerlerde değil, doydukları yerlerde’ derler ya hani, ne dersin?”
“İyi düşünmüşsün Hatunum, yarından tezi yok bu işi bitireceğim.”
“Yarın cumartesi, istersen pazartesi ilk işin bu olsun!”
“Unutmuşum, olur!”
Akşam yemeği için toplanmıştık ailece. İlkay’ın cep telefonu çaldı. Bir dakika bile sürmeyen bir sessizliğinden sonra;
“Başımız sağ olsun, hemen ailece geliyoruz efendim” dedi ve sessizce bize dönüp;
“Komutan Amcayı kaybetmişiz!” dedi.
Hemen harekete geçmeliydik. İlkay’a döndüm:
“Oğlum sen hemen fabrikanın cipini al, yağına, suyuna, yakıtına bak. Sanırım hepimiz ona sığarız. Hepimizin birden gidip fabrikayı başsız bırakmamıza gerek yok. İlknur sen fabrikada kal kızım. Adresi biliyorum. Biz hemen yola çıkalım. Erken gidersek bakarız, ışıklar yanıyorsa gireriz. Yanmıyorsa bir yerlerde eğleniriz biraz.”
İlkay cipi kapının önüne getirmişti:
“Haydi, abdestlerimizi alıp, hemen çıkalım yola. İlkay oğlum fazla acele etmemize de hiç gerek yok! Yavaş yavaş, emniyetli bir şekilde gidelim.”
Erken vakitte girdik şehre. Trafiğin yoğun olmaması mutluluğumuzdu. Bir Trafik Polisinden öğrendi oğlum, adrese göre yolu-yordamı. Işık yanıyordu evde, kapıyı çalıp girdik içeri. Bayan hiç de üzgün gibi görünmüyordu zannımca. Bir bakıma bir dertten kurtuluş, serbestîye(43), azat olmak(43) mıydı düşüncesi acaba?
Komutan salonun ortasına, halısı kaldırılarak beton üzerine boylu boyunca uzatılmış, üstüne çarşaf örtülmüş, karnının üstüne de bir bıçak konulmuştu. Bunları o kadın düşünmüş ve yapmış olamazdı, mutlaka birileri yardım etmişti, konu-komşudan.
Sormamıza gerek kalmadan;
“Ne yapacağımı bilemiyorum!” dedi.
“Bize aktardığı bir vasiyeti vardı, acaba ek olarak başka bir şey söyledi mi?”
“Evimde gömülmek, fabrikamda olmak isterim gibi bir şeyler söylediğini hatırlar gibiyim.”
O kadar değer vermemişti ki Komutan Babaya, oturup “Ne yaparız?” diye karşılıklı konuşmamışlardı bile sanırım.
“Onları biliyoruz, efendim, arzularını hatta emirlerini harfiyen yerine getireceğiz, hiç merakınız olmasın efendim. Kolay…”
Pek de merak edeceğini sanmıyordum, ama cümlem kendiliğinden öyle gelişmişti.
“İlkay sen git, caminin hocasını bul, sala verdirtir(44). İlkcan sen de müezzine ya da hocaya sor bakalım, gasil haneleri(45) var mı? Yakında, ya da civarda çinkolu tabut yapan bir yer var mı? Bana haber getirin acele ve ona göre Cenaze Taşıma Aracı, ya da Ambulans için telefon edelim.”
Hiç de istemediğim halde kadına döndüm yine;
“Hanımefendi siz hiç telâşlanmayın, iyi ki bize haber verdiniz. Biz, gereği ne ise hepsini hallederiz.”
Gene de onun haklılığını savunmak istiyordum, kinayeli(46) davranmama rağmen. “Herhalde şoke oldu(47)!” diye geçirdim içimden, duygusuzluğuna çare bulmuşçasına. Bilinçsiz gibiydi, neler yapmağa çalıştığımızı anlama gayretinde idi.
“Hatunum sen de İlknur’a telefon et. Fabrikadan birilerini gönderip, salsın! Mezarlıktan fabrikayı görecek şekilde bir mezar yeri satın alsınlar, kazdırıp hazırlasınlar, tahta-saman-su ne gerekiyorsa… Ayrıca hocayı arayıp sorsun. Her akşam yedi gün süreyle tebarekesini(48) fabrika yemekhanesinde okutacağız. Aşçı da her akşam pilâv yapsın, helva karsın. Ona göre, kuşbaşısını, pirincini, irmiğini, fıstığını, yağını, şekerini başka aklıma gelmeyen ne varsa hazırlasın. Personeli de mutlaka haberdar etsin!”
“Hatunum unuttuğum bir şeyler var mı hatırlat, lütfen!”
“İki konu var aklıma takılan. Fabrikayı paydos edecek miyiz bir gün için de olsa, yoksa vardiyalar(49) devam edecek mi? İkincisi ise, hanımefendi geldiğinde biz de mi kalır, yoksa otelde mi yer ayırttıralım, sor bir istersen!”
Kulak misafiri olmuştu kadın;
“Yok, ben gelmeyeyim, siz gereği ne ise yapın, masraf gerekirse, telefon edin göndereyim.”
Hoppala! Bu da neydi şimdi? Bu kadar mı mesafe vardı Komutan Babayla aralarında? Ya da bu kadar mı duygusuzdu bu kadın, eşinin mezarına gelemeyecek kadar? Hiç mi değeri yoktu şu kadar yıllık kocasının?
İncinmiştim. Karım da hayret eder gözlerle bakmış, sonra başını öne eğip sallamıştı, öylece…
Her şey yolunda ve uygun gitmişti, Komutanımla bir süre daha beraber olmak için ben ambulansta idim. Çocuklarla birlikte arka arkaya dönmüştük fabrikaya. İlknur anons etmişti, fabrikanın tüm personeli, akşamın ilerleyen vakti olmasına rağmen son görevlerini yapmak için fabrikanın önünde toplanmış, gece vardiyası olmamasına rağmen fabrikanın tüm ışıkları yakılmış ve tekrar çalıştırmak büyük bir külfet(50) ve masraf gerektirmesine rağmen tüm makineleri susturmuştu.
Bunu akıl ettiği için İlknur’u alkışladım içimden, onunla gurur duyuyordum. Çünkü Komutan Babamız buna lâyıktı. Ve daha da ileri giderek İlknur, fabrikanın makinelerini yedi gün için susturmuş, tüm ışıkların yedi gün süre ile açık tutulmasını emretmiş ve bu süre içinde her akşam fabrikada Kur’an okunması için Hoca Efendiye ricada bulunmuş, aşçıyı görevlendirmişti, istediklerim için. Kısaca İlknur yas ilân etmişti Komutan Baba için bir hafta süreyle.
Komutan Babanın defnini(51) istediği yere, istediği gibi yapmıştık.
İşçilerden isteyen gelecekti akşamları tebareke okunmasına, aileleriyle birlikte bile. İsteyen tatil, isteyen izin yapacaktı. Belki Komutan Babayı, belki de bizleri seven kişilerdi işçilerimiz, ustalarımız, ustabaşılarımız… Bir tek kişi bile gelmezlik bir yana, aileleriyle birlikte gelmişlerdi.
Tek sıkıntı ilk gün porsiyonları küçültmek, ikinci günden itibaren pilâv ve helva kazanını büyütmek olmuştu. Aferin benim kızıma.
Komutan Babanın yedisi bitti, kırkı bitti, elli ikisine(6) gelindi. Karısından hiç bir ses, seda yoktu. İnsan bu kadar mı dini bilgiden yoksun olurdu? İnsan bu kadar duyarsız mı olurdu? Bilmem kaç yıllık kocan, hiç mi mezarına gelinmezdi?
Dedikleri doğruysa dünya; “Yalan Dünya!” idi demek ki!
“Ben bir yoklayayım şu komutan teyzeyi. Hasta falan herhalde. Bu kadar zamandır arayıp sormadığına göre…” dedim.
Hatunum koşuşturdu; “Ben de geleyim seninle, yalnız gitme oralara”
“Olmaz! Sen haksızlığa, yanlışlığa karşı sivri dillisindir(53). Bir lâf edersin, kadın altında kalmaz, belki de bir daha hiç bakmaz yüzümüze. Şimdilik hiç olmazsa aramızda bir mesafe olsa da birbirimizin yüzüne bakabiliyoruz.”
“O zaman sen de gitme! Bir telefonla savuştur gitsin!”
Bir şeyler mi hissetmişti yoksa?
“Gördün mü? Hemen ‘Savuştur, gitsin!’ dedin. Komutan babamızın, bugünlerimizin önderinin hanımı o ve o gelmedi ben jest yapayım(54) bari. Çocuklar da rahatsız olmasın. Ben fabrikanın cipi ile bir koşu gider gelirim. Var mı senin şehirden bir isteğin, istediğin?”
“Evimin direği! Güle güle git, güle güle gel! Ne burdan oraya selâm götür, ne de ordan buraya selâm getir! Haydi selâmetle!”
Bir tas su döktü karım arkamdan, işe yaramayacak!
Çocuklarımın kullanması dışında ilk defa kullandığım otomatik vitesli cip çok rahattı. Neredeyse ayağımı altıma alıp öyle kullanayım isteğim geldi, rahatlığı nedeniyle. Bir şair, “Ömür biter, yol bitmez!(55)” demişti. Ama ömür gibi yol da bitiyordu işte, yeter ki istensin.
Köşk şeklindeki evin kapısının ziline dokunduğumda, içerideki kahkaha sesleri, gürültü ve sigara dumanı neredeyse kapının dışına taşıyordu. Genç bir kız açtı kapıyı;
“Komutan Anne ile görüşecektim!”
Genç kız dileğimden oldukça şaşkınlaşmış, acayip bir şekilde yüzüme bakıp, beni kapıda o şekilde bırakıp içeriye yönelmişti.
Açık kapıya doğru kesif bir sigara dumanı ve kokusu yönelme çabasındaydı, neredeyse bana çarpıp yıkacak gibi.
“Dağıtma sırası ondaymış, gelemedi, onun yerine Mine Abla dinleyecek sizi. Ne istemiştiniz, yardım falan mı?” dedi, salona alırken beni.
Tam da; “Sana ne be kadın!” deyip dirseğimle vurma vakti idi, ama Komutan Baba sevgiyi de, saygıyı da miras bırakmıştı bize, kendime hâkim oldum.
Bu sırada içeriden başına bone(56) takmış gibi bir başlık ve gayet ağır bir koku ile zayıfça bir hanım geldi salona.
Allah’ım olamazdı bu. Lise son sınıfa kadar ki aşkım Emine idi o. Heyecanlanmıştım, ayağa kalktım;
“Emine?”
“Emine değil, Mine!”
Unutmuştum, evet unutmuştum; Sultan’ların Su, Nazire’lerin Naz, Cemil’lerin Cem, Gülşen’lerin Gül, Nuriye’lerin Nur, Fatma’ların Fatoş olduğu zamanda elbette ki Emine’ler de Mine olacaktı sosyete dünyasında, ya da sosyete dünyasına sonradan girenlerde.
Ve sonra açtı ağzını, yumdu gözünü Emine;
“Sana yıllarımı vermiştim, sonra gittin evlendin o sümüklü, çulsuz(57), akraba kızıyla, bana bir şey demeden, söylemeden, ellerimi böğrümde(58) bırakarak. Ben de senden sonra defi belâ(59) kabilinden kocam olacak o adamla evlendim ve sosyete oldum. O çay senin, şu çay benim, bu kumar partisi senin, o kumar partisi benim. Kaçırdığım kokteyl yok, nerede varsa ben mutlaka oradayım. İdealim yok çünkü tıpkı çocuğumun olmadığı gibi. Peki, söyle, sen neden buradasın?”
Yıllar sonra ilk ve tek aşkımla karşılaşmak heyecanlandırmıştı beni, unutmamıştım hem. Oysa iki ayrı yolun yolcuları olmuştuk, aşk yerine mantık(60) ya da örfün egemen olduğu.
“Hiç!” dedim. “Komutan Babamın hanımına ‘Bir şeye ihtiyacın var mı?” diye soracaktım. Bir de bugün Komutan Babamın vefatının elli ikinci gecesi, acaba mevlidine katılmak ister miydi?”
Aşağılarcasına baktı yüzüme:
“Vay! Demek o sensin. Onlar sizlersiniz!”
Hakaret, ya da sitemleri dinlemeğe pek meylim yoktu;
“Her şeye rağmen ömrüm tükenmeden, seni dünya gözüyle bir kere daha gördüğüm için sevindim. Allahaısmarladık!”
Biliyordum ki elini uzatmayacak, sıcaklığını son kez hissetmeme izin vermeyecekti.
Kuru kuruya; “Güle güle!” dedi, hissettiğimi anlamışçasına. Bilemezdim ayrıldıktan sonra, hizmetçi kızın şaşkın bakışları arasında ağladığını.
Gözleri nemlenmişti değil, hüngür hüngür ağlamıştı. Nereden mi biliyorum, hissediyordum desem?
Oysa ilenmişti de: “Ömrümü senin için tükettim, sen de tüken!” diye. Bedduasını(61) tutmak Tanrı’nın iyi tarafına rastlamıştı herhalde. Bilemezdim.
“Akşam olmuş, hüzünlenmiştim!”(62) Hatta gece olmuştu da diyebilirim. Ne bir yudum su, ne bir lokma ekmek inmemişti boğazımdan aşağı.
Gece araba kullanmayı da hem sevmezdim, hem de melekelerimin(63) kısıtlı olduğuna inanırdım, güvenmezdim kendime. Şehirde kalıp çoluk-çocuğu merak içinde bırakmaktansa “Yavaş yavaş giderim!” diye düşündüm.
Sollayan arabalar çoktu, karşıdan gelenler de. Neden çift yönlü olmazdı ki bu yollar?
Birden gözlerim karardı, karşımdan ulaşan farlar ikiyken dört, dörtken sonra sekiz mi oldu ne? Sonra ışıklar söndü birden.
Baktım. Komutan Baba kollarını açmış beni bekliyor;
“Hoş geldin!” dedi, kısaca…
YAZANIN NOTLARI:
(1) Örf; Yasalarla belirlenmemiş, halkın kendiliğinden uydurduğu gelenek.
Anane; Gelenek, âdet, örf.
Töre; Bir toplumda ahlâk, görenek ve ortak davranışlarla belirlenmiş, benimsenmiş davranışların ve yaşama biçimlerinin öteden beri uyulan ve uyulması gereken tüm yol, kural, kaide ve zorunluluklar.
(2) Çömez; Eskiden medreselerde, müderrisin hizmetine bakan ve ondan ders alan öğrenci, normalde birinin kendi işini öğreterek yetiştirdiği kişi anlamında olmakla birlikte, bugün için (kaba anlamda, belki de argo olarak) aşağılar tarzda bir şeyler bilmeyen kişiler için kullanılan bir kelime.
Acemi; İşe yeni girmiş, henüz bir şeyler öğrenmekte olan. Bir yerin, bir kentin yabancısı.
Gelin Yengesi; Düğünde geline yardım eden kimse anlamındadır.
Sağdıç; Düğünlerde gelin ya da damada kılavuzluk eden, onları bilgilendiren, görmüş-geçirmiş kimse. Daha çok güveye bilgi veren, güveyin sağ kolu anlamında kullanılan bir kelime ya da deyim.
(3) Kazın Ayağı Öyle Değil; İşin aslı öyle değil, bu kadar basit değil anlamında kullandığımız bir deyim. Aslı; “Kaziye-i anha öyle değil!” şeklinde olup, “Önerme öyle yapılmaz!” demek gibi bir anlamı söylenmekte.
(4) İçgüveyi; Daha çok “İçgüveysi” anlamında kullanılır. Damadın, gelinin ailesinin yanına, evine yerleşmesi durumu olarak özetlenebilir
(5) Cümbür Cemaat; Bazen “Cumhur Cemaat” olarak da telâffuz edilen deyim; toplu olarak, hepsi birden gibi bir anlam taşımaktadır.
Sıkış Tepiş; Dopdolu, ağzına kadar dolu, tıkışık, hıncahınç.
(6) Vecibe; Ödev, boyun borcu, vazife, borç.
(7) Keyfi Kekâ Olmak; Keyfi iyi, güzel olmak.
(8) Gına Gelmek; Usanmak, bıkmak.
(9) Münasip; Uygun. Yerinde.
(10) Handikap: İngilizce engel anlamındaki “handicup” kelimesinden gelmekte olup durumun elverişsiz olması, engel anlamında kullanılmaktadır.
(11) Terane; Çok yinelendiğinde usanç verici bir durum alan söz dizisi. Ezgi, makam, nağme.
(12) Civanmert; Özü-sözü bir, yüce gönüllü, yürekli, yiğit.
Babayiğit; Hiçbir şeyden korkmayan, korkusuz, kabadayı, özü-sözü bir, mert. Yapı olarak çok güçlü kimse.
Mert; Yiğit. Verdiği sözü yerine getiren, sözünün eri, güvenilir.
(13) Baba (Ata) Yadigârı; Babadan-dededen kalan şeyler örneğin miras, ev, araba, tarla, bahçe gibi…
(14) Romatizma; Kaslarda ve özellikle eklemlerde görülen ağrılı hastalıkların genel adı.
(15) Mayıştırmak; Buyurulan bir işi yapmaktan çekinmesine, tembellik etmesine neden olmak. Nazlanmasını, kırıtmasını sağlamak.
(16) Kuzguna Yavrusu Anka (Şahin) Gözükmek (Görünmek); Herkesin kendi yarattığı şey, çirkin de olsa gözüne güzel görünürmüş anlamında olup buna benzer diğer sözleri şöyle tasnif edebiliriz;-“Kuzguna yavrusu şahin görünür!” “Komşunun tavuğu, komşuya kaz gibi görünür!” “Küçük suda büyük balık olmaz!” “ Sabır acıdır, meyvesi tatlıdır! “Sinek yavrusuna; ‘Kurban olurum o karabacaklara, beyaz duvarlarda yürüyorlar!’ dermiş”. “Kirpi yavrusunu; ‘Pamuğum!’ diye severmiş.”
(17) Tekne Kazıntısı (Tekne Kalıntısı); Esas anlamından ayrı olarak, anne ve babanın ilerlemiş yaşlarında, yaşları oldukça ilerlemiş çocukları varken aileye katılan ve diğer çocuklarla aralarında en az 8-10 yaştan fazla fark olan, bu nedenle çok şımartılan, el üstünde tutulan, tüm arzuları yerine getirilen kız, oğlan fark etmeyen çocuk.
(18) Zıpır ( Zırtapoz); Aynı anlamlara sahip argo kelimeler olup şımarık, saçma-sapan, delice hareketlerde ve ölçüsüz davranan anlamındadır. Zotkacının da aynı anlamda olduğunu iddia edebilirim.
Zoptirik, Topik; Bir öyküde babalarının kızları için uydurduğu anlamsız söz, ya da isimler.
(19) Yağız; Karaya çalan buğday rengi. Esmer.
(20) Dıdının Dıdısı Cenahından; Dıdının didisi, yahut didinin didisi, didinin dıdısı şeklinde de kullanılan uzak akraba ya da arkadaşları anlatmak için kullanılan bir deyim.
(21) Hırgür Çıkarmak; Kavga etmek, kavga çıkarmak.
(22) İnisiyatif; Bir kimsenin alınması gereken kararı öncelikle ve kendiliğinden alabilmek konusundaki yeterliliği, üstünlüğü, niteliği. Karar verme yetisi. Bir şeyi yapmaya öncelikle davranma, önceliği ele alma, öncecilik.
(23) Karınca Kararınca (Karınca Kaderince); Az da olsa elden geldiğince.
(24) Limit; Bir şeyin nicelik bakımından erişebileceği en son nokta ya da yer. Değişken bir büyüklüğün istenildiği kadar yaklaşabildiği durağan büyüklük. Kısıtlama, sınırlama, belirleme.
(25) Bir bir geçiyor sevgililer… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Yusuf Ziya ORTAÇ’a, Bestesi; Şükrü TUNAR’a ait olup eser Hicaz Makamındadır.
(26) Tekmil Vermek; Bir astın, bir üste bir iş veya durum konusunda bilgi vermesi.
(27) Sosyete; Bir topluluktaki gelir düzeyi yüksek ve kendilerine özgü yaşam biçimleri olan topluluk. Toplum, cemiyet.
(28) Asar-ı Atika; Eski yapılar, yapıtlar.
(29) Seans; Kumar oyunlarının belirli bir periyottaki her bir devresi, harcanan süre, ya da rakam. Sinema, tiyatro, müzik gibi sanat dallarında yapılan gösterimlerden her biri. Mesleğini, ya da sanatını yapan bir kimsenin bir iş için her defasında harcadığı süre.
Konken Seansları; Genellikle sosyete tarafından oynanan, paralı, kurabiyeli, pastalı, filtreli sigaralar ve çeşitli cins içki ve içeceklerle desteklenen her gün bir başka evde toplanılan toplantı (Bir bakıma kumar).
(30) Kokteyl; Yeri ve zamanı önceden saptanmış olan, ayaküstü söyleşilerin yapıldığı içkili toplantı. Çeşitli içkilerin belirli ölçeklerde karıştırılması ile yapılan içki.
(31) Zıkkımlanmak; Genel anlamda yiyip-içmek gibi bir anlam taşırsa da, özellikle içmek anlamında kullanılan argo bir deyim, tıpkı “Ziftlenmek” gibi.
(32) Saçıma karlar yağdı, boşuna yaz beklemek; “Dilşad olacak diye kaç yıl avuttu felek?” diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Turgut YARKENT’e, Bestesi; Avni ANIL’a ait olup eser Hicaz Makamındadır.
(33) Velhasıl; Velhasıl Kelâm; Elhasıl, velhasılıkelam, Kısacası.
(34) Dirayet; Beceriklilik, yetenek, ustalık. Kavrayış, zekâ.
(35) Eski Toprak; Yaşlandığı halde dinçliğini, yetilerini, maharetlerini koruyan kimse.
(36) Tevekkül; Tanrı iradesine boyun eğme, işin sonun Tanrı’ya bırakma, her şeyi Tanrı’ya, yazgıya bırakma, yazgıya boyun eğme, her şeyi Tanrı’dan bekleme. Bir bakıma sorumlulukla ilgili her şeyi Tanrı üzerine atma, havale etme. Allah’a, kaza ve kadere inancımız. Hedefe ulaşmak için maddi ve manevi her türlü sebebe sarıldıktan, başvurulduktan ve yapacak başka bir şey kalmadıktan sonra olayların sonucunu Allah’a bırakmak. Tevekkülden önce, gerekli tedbirlerin alınması da gereklidir doğal olarak.
(37) Hak Tecelli Etmek; Bir şeyin ortaya çıkması, ölümün gerçekleşmesi.
(38) Kelli; Bundan sonra. Bu nedenden dolayı. Bir kısım sözlerin ardı sıra geldiğinde sözlerden birincisini zorlayıcısı anlamında bir söz.
(39) Icığı-Cıcığı; İçi-dışı, hepsi.
(40) Ziynet; Süs. Bezek.
(41) Babında; Konusunda, anlamında, maksat edilen.
(42) Gari; Gayrı. Artık, bundan böyle.
(43) Serbestiye Olmak; Serbest Olmak anlamında gözüküyorsa da aslı; Düşünme ve konuşma özgürlüğünü benimseyen, kişileri yetenekleri ve ilgileri yönünde geliştirmeyi eğitimin esas unsurlarından sayan görüştür. Bir bakıma liberalizm (Erkincilik) de denebilir.
Azat Olmak; Serbest bırakılmak, salıverilmek, özgürlüğü verilmek.
(44) Salâ; Essalât, Salât. Müslümanları bayram ve Cuma namazlarına çağırmak, bazı yerlerde cenaze için kılınacak namazı haber vermek için minarelerde okunan dua.
(45) Gasılhane (Gasilhane); Ölü yıkama yeri.
(46) Kinaye; Bir fikrin, düşüncenin, ya da dileğin kapalı, dolaylı, üstü kapalı bir şekilde söz olarak söylenmesi. Bir sözü gerçek ve mecaz anlamda kullanmaktır. Örnek; O, evine (yani ailesine) çok bağlı bir insandır.
(47) Şok Olmak (Şoke Olmak); Şaşırmak, şaşakalmak, hoşa gitmeyecek bir şeyle karşılaşmak, şaşkına dönmek.
(48) Tebareke; “Mübarek etsin!” anlamında Kur’an’ı Kerimin 67. Mülk Suresi. Genelde ölülerin arkasından okunan bir suredir.
(49) Vardiya; Nöbetleşe çalışma, posta.
(50) Külfet; Sıkıntı, zorluk, yorgunluk, büyük masraf.
(51) Ölüler İçin Yapılan İşlemler; Teçhiz (Ölen kişiye yapılan hazırlıklar), Gasil; (Ölünün yıkanması), Tekfin (Ölünün kefenlenmesi), Teşyi; (Ölünün tabuta konup taşınması), Defin; (Ölünün kabre konulması).
(52) Yedi, Kırk, Elli İki Mevlitleri; Şeriatta yeri olmamakla birlikte, Müslümanlar tarafından özel olarak kişinin ölümünün o günlerinde, kandil gecelerinde, asker uğurlarken, sünnet yapılırken, hac dönüşlerinde okunan Süleyman ÇELEBİ’ye ait bir şiirdir ki uzman bir görüşe göre dinimizde hiçbir yeri yoktur, hatta bid’attır. Bu günlerle ilgili genel olarak söylenen akla ve mantığa uygun bir şeyler yoktur. Sadece kırkıncı günlerde ölünün burnunun düştüğüne, elli ikinci günlerde ölülerin kemiklerinin etten ayrıldığına dair bir safsata vardır. Bu konuda en önemli sözlerden birini İbni Abidin adındaki bir İslam bilgini sarf etmiştir; "Ölüleri hayırla yâd etmek vaciptir. Ama onların arkasından 7., 40., ve 52. geceler bidattir. Muayyen gün ve gecelerde evlerde mevlit okutmak o mümin ölüye işkence etmek hükmündedir.” Aynı konu rahmetli Yaşar Nuri ÖZTÜRK Hocamız tarafından da defalarca ifade edilmiştir.
(53) Sivri Dilli; Çok kırıcı, iğneleyici sözler söyleyen.
(54) Jest Yapmak; Cömertliği, soyluluğu ile dikkati çeken davranış.
(55) Ömür biter, yol bitmez… Üç Hürel tarafından seslendirilen bir şarkı. Ancak; “Senin de yolun biter, diner gözünde yaşlar, benim uğursuz yolum bittiği yerde başlar” şeklinde ki deyişler Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’in “Yolcu ve Arabacı” adlı şiirinde geçmektedir.
(56) Bone; Genellikle düz ve yumuşak kumaştan yapılmış saçı tümüyle örtecek bir biçimde genelde kadınlar için kullanılan başlık.
(57) Çulsuz; Varlıksız, parasız, çulu olmayan.
(58) Böğür; İnsan ve hayvan gövdesinin yanlarda, kalça ile kaburga arasında kalan bölümleri. Bedenin yanları her iki yanı.
(59) Defi Belâ; Bir belâyı, bir tehlikeyi, savma, uzaklaştırma.
(60) Mantık; Doğru düşünme sanatı, bilimi, yolu ve yöntemi. Gerçeği aramaya yönelik işlemler ve bunlarla ilgili tasarım, çıkarım ve kanıt gösterme.
(61) Beddua; İlenme. İlenç. Bir kimsenin başına kötü şeyler gelmesi için yapılan dua.
(62) Akşam oldu, hüzünlendim, ben yine… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Semahat ÖZDENSES’e ait olan bu eser Uşşak Makamındadır ve yorumunu en iyi şekilde yapan da aynı sanatkârdır.
(63) Meleke; Yeti. Tekrarlama sonucu kazanılan yatkınlık, alışkanlık.