Aslında ne mizacım(1), ne felsefem ve ne de yaşam biçimim ile örtüşüyordu bu şekilde tatil yapmak. Dar bir çerçevede yetişmiş, mazbut(2) bir ailenin kepekli yaşam biçimini benimsemiş, bir bakıma dünyaya at gözlüğü ile bakan(3) biriydim, kendime göre de, çevreme göre de.
Hatta “Geri kafalıyım(4)” bile diyebilirdim kendim için. Henüz abdestimde, namazımda, niyazımda değildim, ama aile baskısı ile o da olacak gibi eli kulağında idi. Hacı babam, hacı annem ve özellikle de bağnaz(5) dini düşüncelerinden ve tesettüründen(6) gıdım(7) taviz vermeyen(8) hacı ablam bu baskının görüntüsü idi;
“Abdestini al, namazını kıl, zekâtını ver. Oruç tutuyorsun, ama o sadece aç kalmak oluyor. Namazsız oruç olmaz ki, abdestsiz namaz olmayacağı gibi! Zaten namazda gözü olmayanın, ezanda kulağı olmaz ki!”
Hacılar dillerini dinlendiriyorlar, her ezan okunuşunda eğer evde isem, yemekte, televizyon izlerken, hatta otobüste, trende, hele ki kendi düşünce ve felsefelerine uygun tarzda ve görünüşte birine rastlarlarsa;
“Şöyle eli-yüzü düzgün, bize uygun, akıllı-uslu birini bulursak baş-göz edelim(9) seni!” diyorlardı. Dillerinin söylediği ile maksatlarını da anlatmış oluyorlardı, anlaşılıyordu demek istedikleri, ya da gerçekten anlıyordum;
“Pisi gibi adam ol! Evden-işe, işten-eve git-gel, Müslüman çocuklar doğurttur. Vs. Vs.” Tüm anlam beyinlerinde gizli, tüm dilekleri gönüllerinde saklıydı, askerliğimi yapıp, evime dönüp işe girdikten sonra, hem her gün.
Çok mu abartılı oldu, peki her Cuma? Olmadı mı peki, her ay sonunun Cumasında? Daha da fazla demeyin, çünkü gerçekten bunaltacak kadar sık ve sıkıcı oluyordu bu anlamdaki sözleri, hem durup dinlenmeden, bir kere daha.
“Ben görücü usulü(10) evlenmem. Gönlümün sultanı mutlaka bir yerlerde ve ben rastlayacağım ona, bulacağım onu bir gün, mutlaka. Beni zorlamayın. Hem daha birikintim bile yok, sizlerin desteğiniz ile mi evleneceğim? Hem abla sen benden büyüksün. Sen beklemiyor musun gönlünün prensini? Sana, ailemize uygun dünürler(11) geldi, görücüler de. Hep ‘Hayır!’ dedin. Neden? Demek ki beklentin var, yaşamdan! O zaman ben de ‘Hayır!’ demek yerine, bana ulaşacak olanı bekleyeyim, izninizle!”
Dinliyorlar, hak veriyorlar, ama yakaladıkları birinci, şanslı addettikleri(12) o ilk adaya rastladıklarını zannettikleri anda yeniden kurgulamaya çalışıyorlardı düşündüklerini, hem bıktıracak kadar.
Bu nedenle meraklarım vardı ben-bene; kendim-kendime yazmak, çizmek, odamda hayallerimi süslemek, resim yapmak, pul-kartpostal-para koleksiyonlarım ile ilgilenmek gibi. İnternette gezinmek, hele hele Chat yapmak(13) hiç de mizacıma uygun, akıl kârı bir şey değildi.
Ailemin bana karşı davranışlarını gizlemeyip anlattığım arkadaşlarım Murat ve Mehmet günlerden değişik olmayan bir gün;
“Gel! Yaz tatili için güzel bir pansiyon ayarladık üç kişilik, gelsen de-gelmesen de bedelini ödeyeceğiz, değişiklik olur senin için. Baskı hissetmezsin, yazacaksan yazarsın, çizeceksen çizersin, baktın hoşlanmadın, sıkıldın, atlarsın bir otobüse, geri dönersin. Hatta durumun uygun değilse, yemeni-içmeni de karşılarız. Sadece içkimize, gezip-tozmamıza ve arkadaşlıklarımıza ses etme, tek ricamız bu.” demişlerdi.
Ben de katılmıştım Murat ile Mehmet’in yaz tatili serüvenine, kendi adıma ama onların katkılarıyla, “Haydi Hasen!” diyerek.
Temiz hava, deniz, kendimce yiyip-içmem, bol, temiz, natürel(14) gıda, içki masasına katılmasam da arkadaşlarım ile sohbet ve ilerleyen zamanda kafalar neşelenince anlatılan hatta bazıları müstehcen(15) de olan fıkralar hoşnut ediyordu beni.
Yazılarımda, sevdiklerim arasında sohbetlerimde kullanamayacağımı bildiğim halde önce beynime sonra kâğıtlara not ediyordum anlatılanları.
Aslında böyle kalabalıklar, hay-huy, gürültü-patırtı, açık-saçık sözler ve çıplağa yakın bedenler hiç de bana göre değildi. Zaten bunun için şehir gailesinden(16) uzak, en uzak bir yerlerde, bir gecekonduda yaşıyorduk ailece, imkânlarımız şehirde olmak, oturmak için ehven(17) olsa da.
Evden dışarı giden bir tek bendim, iş için. Tek dolmuşla hallediyordum gidiş-gelişimi. Belediye Otobüsü yoktu çünkü. Ama istikbali vardı oraların, siteler, KOBİ’ler için.
O zaman ne mi yapardık? Ya Allah’a daha yakın olan, ya da diğer bir deyişle Allah’la aramızda kimsenin olmayacağı en üst katlardan birinde otururduk sitelerin, ya da gene varoşlarda(18), uzak bir yerlerde gecekondu alırdık, asudelik(19) için.
Amma velâkin(20) anne, baba ve hatta ablama göre gecekondunun, elektriği, suyu, televizyonu çekmesi mutlaka olmalıydı. Çünkü bütün gün evden çıkmazlardı ki hiçbiri, ekmek almak için çıkarlarsa çıkarlardı, belki o kadar. Yoksa listeyi verirlerdi elime, peynir mi lâzım, tuz mu, şeker mi? Ben alır, getirirdim.
Siparişler hiç eksilmezdi. Her gün, ama her gün bir şeyler istenirdi mutlaka. Alınmayan tek şey onların hiç de eksikliğini duymadıkları kitap ve gazete ve dahi bildiğimiz şeyler idi, ailem için haram, mekruh(21) olan.
Onlara kendi kitapları yetiyordu, kendilerince. Çünkü Allah’ın kitabı Kur’an’ı Kerim’in ilk ayeti; “İkra=Oku(22)” idi. Onlar da devamlı olarak onu okuyorlardı.
Aile büyükleri adına konuşma hakkımın olmadığını bilmeme rağmen evim ve ailem hakkındaki kanaatim böyleydi. Çünkü ataerkil(23) bir yapıya sahip ailemde, bilinen o ki, ben; “Zurnanın son deliği(24)” idim.
Murat, Mehmet ve Eren deniz serüvenlerini, yani bu tatili birlikte tertiplemişler, üç kişilik yer olarak rezervasyon(25) yaptırmışlar, otobüs biletlerini bile almışlardı, kendi adlarına. Ancak son anlara yakın Eren zorunlu sebeplerle gelemeyeceğini ispat edip gelmekten vazgeçince; “Gözü-gönlü açılsın garibin(2)6!” diye bana teklif edip ısrar etmişlerdi.
Tabii ki bu sözü aralarında söylediklerinden benim haberimin olması mümkün değildi. Öylesine bir gönül koyardım ki; “Bir of çeksem, karşıki dağlar yıkılır! (27)” gibi olurdu.
Aslında daireden izin almam kolay olmuştu, amma velâkin evden nasıl izin aldığımı bir Allah, bir de ben bilirim. Böyle bir aile yapısında denize gitmek için izin almak istendiğinde, aile ne der, ne engeller çıkartır, bunu anlatmaya çalışmam bile “abesle iştigal(28)” olurdu vallahi.
Murat ve Mehmet Üniversiteden sınıf arkadaşlarımdı. Aynı dairede ve fakat ayrı Müdürlüklerde çalışıyorduk. Eren’le aynı bölümdeydik, o bir sene sınıfta kalmış, hep beraber mezun olmuştuk.
Ve de aksaklık otobüse bindiğimizde başlamıştı, henüz hareket etmeden. Otobüsün kalkmasına saniyeler kala yetişen genç kız (saklamadan söyleyeyim, bence güzel, değişikliklerine rağmen, hem de çok güzel) ve fakat biraz topluca, galiba “Balıketi(29)” diyorlar, ama şişman değil, cırtlağa(30) yakın bir sesle ortalığı birbirine katıyordu;
“Bayan yanı dediğim halde, yanıma nasıl bay oturtturursunuz?”
Tüm ikna edici, uzlaştırıcı tavırlara, makulce(31) yaklaşmama çabasındaydı, neredeyse “Nuh diyor, Peygamber demiyordu! (32)”
Şoför yardımcısını ikaz etmek zorunda kaldım;
“Listenize bir bakın lütfen! Benim yanıma şu ana kadar gelen olmadı. Herhangi bir yerin kontenjanı(33) değilse, beyefendi gelsin, burada otursun, hanımefendi rahatsız olmasın!”
Şoför Yardımcısı elindeki listeye baktı, çekingen ve değişikliğe dünden razı, hanımefendinin tavırlarından çekinmiş ve yılmış genç bir adam geldi yanıma oturdu, genç kadını koltuğunda kendisi ile baş başa bırakarak.
O genç bayanla ilk karşılaşmamız, daha doğrusu sözlerimin ona ulaşması ve gözlerimizin çarpışması bu şekilde olmuştu, genç hanımefendinin hiç de hak etmediğime inandığım sitem(34), kin, garez(34), belki de gerçekten ilgi dolu, her ne denirse o şekilde itiraf etmem gerek ki etkilendiğim bakışlarında.
“Hanımefendi!” dedim, ama bir tarif etmeğe çalışayım; tüm görüp izleyebildiklerimle kendini, kişiliğini değil ama görünüşünü, onun hakkında başkası ya da başkaları karar versin. Şöyle;
Bordo, sarı, kırmızıya yakın eflâtun, diplerinde oturduğum yerden bile fark edilen siyah saçlar, bol bir makyaj ve yıldız yıldız bir şeyler vardı yüzünde. Dekolte(3) beyaz bir elbise, sırtını açık bırakan, dizlerinin, ben diyeyim on parmak, siz deyin dört parmak üstüne ancak gelen, kumaş tasarrufu yapılmış bir etek! Ayaklarında parmak arası terlik, bir elinde varla-yok arası bir çanta, diğerinde oldukça cafcaflı(36) bir telefon.
Ha! Unutmayayım elinin ojeleri dikkatimi çekti, uzun tırnaklarında nazar boncuğuna benzeyen bir desen. Allah’ı var, yalan söyleyemem, ne ağzında sakız, ne burnunda hızma(37), ne kulağında tahammül edilemeyecek boyutta bir küpe, ne kolunda dövme, bilezik ya da saat, ne de ayağında halhal(37) vardı…
Genç kızı nasıl mı bu kadar detaylı inceledim? Gerçektir ki, mazbut yaşamıma ters gelen bu kız dikkatimi çekmişti, hemen önümün önündeki koltukta. Atıyorum, benim oturduğum koltuk numaram 14 ise onun oturduğu koltuk numarası 11 ya da 12 idi.
Etkilenmek mi? Hadi canım siz de! Ben?... Etkilenmek?... Peder; etkilenmemin “e” sini duysa değil, hissetse bile “Bir kaşık suda boğar, okurdu canıma. (38)” “Aman, benden ırak olsun! (39)”
Ama hatırımdan çıkmamıştı, gerçeği inkâr etmem, bana yakışmaz. Edemem de. Ancak bir de aynı yerde inip, aynı pansiyona yönelince, tesadüflerden bir şeyler ummak gayretini yaşıyordu insan. Yaşam şeklim; “Mekruha el uzatmamak, namahreme(40) bakmamak, harama uçkur(41) çözmemek” üzerine kurulu olduğuna göre, beklentim ne olabilirdi ki?
Kayıtta öncelik onundu. Murat ve Mehmet’ten sonra gelecekti sıram. Her şeyi bildiğime göre, ismini öğrenmemin de mahzuru(42) olmayacağını düşünüyordum. Yanılmışım. “Reception”, sanki “Danışma” deseler olmazdı, oradaki genç arkadaş, Kayıt Formları dolduruldukça çekmeceye koyuyordu onları ve ilk balıklamamda avucumu yalamıştım…
Ve fakat söylemem gerekli ki, genç bayan bu rastlantıdan hiç mi hiç memnun olmamış gibiydi. Merdivenlerden çıkarken kararmış bakışlarından anlamamak için aptal olmak gerekti (herhalde).
Bizim odalarımız alt kattaydı, buna galiba memnun da olmuştum kendi adıma, karşılaşamama ihtimali arttığı için.
Murat ve Mehmet’in odamıza girmemizle birlikte, mayolarını giyinip, havlularını alıp denize yönelmeleri sadece an olmuştu, desem davranışlarını herhalde abartmış olmam. Benimse yaşadıklarımı yazmam, hiç olmazsa not almam gerekiyordu, kendimce.
Bu kadar vıdı-vıdı(43) yaptığıma göre, birazcık da kendimden bahsedeyim mi? Bir nebze(44) aile yapımdan bahsettiğimi hatırlar gibiyim. Ben Hasen. Neden mi? Hacı-hoca eğilimli bir ailenin Hasene isimli kızlarının arkasından dünyaya gelen oğullarının ismi ne olabilirdi ki?
Bazen “Hasan” diye düzeltme çabasında olanlar oluyordu ismimi, ama ben onlara boş veriyordum. Neyse! Enli-boylu değilsem de minyon(45) tipli de değilim, karınca-kararınca(46), kendi çapında, etliye-sütlüye pek karışmayan, kendi halinde, yılana dokunmayan, elin tavuklarına “Kışt!” demeyen biri. İşte öyle biri! Yakışıklılık, boy-bos, sima hak getire. Allah ben kulunu yaratırken ya önemsememiş, ya özenmemiş, ya da bazı şeyleri unutmuş(tu)!
Önce uzandım yatağıma, tavana dikip gözlerimi. Doğumumdan itibaren bugüne gelmeğe çalıştım, yetişemedim, ne gereği vardıysa? Yorgunluk mu? Yoksa birikmiş bir gerilimin boşalımı mı idi yaşadığım? Uyuyakalmışım. Ta ki arkadaşlarım denizden dönünceye kadar, üstümle-başımla…
“Kalk! Yemeğe gidelim!”
“Canım bir şey istemiyor, bir ayran, bir tost, ya da sandviç getirirseniz gelirken, yeter de artar bile, bana!”
“Gelmiyorsun yani!”
“Ben güzellik uykuma devam edeyim, desem, sizlere karşı haksızlık etmiş olmam, değil mi?”
“Aman devam et! Aman kendi çizdiğin dünyanın dışına çıkma! Aman bildiğin gibi yap! Yahu şuraya ‘Dinlen!’ diye getirdik seni, uyuyacaktıysan evinde kalıp uyusaydın bari. Hem böylece ailenin de sitemlerine maruz kalmazdın!”
“Peki, fazla mayonuz olduğunu söylediniz, ya da satın almamda yardımcı olun, yarın söz veriyorum size arkadaş olacağım. Yüzmeyi de öğretirsiniz artık!”
“Zıkkımlanmayı(47) da öğrenmek istemez misin?”
“Tadı nasıl bir şey?”
“Tat? Sanırım arada-bir bize katılmaktan zevk alırsın!”
“Peki, sizi kırmamak için deneyeceğim, ama devamını beklemeyin benden, sakın ola!”
“O zaman katıl bize şimdi!”
“Yok, bugün kendimi hazır hissetmiyorum. Yarına umarım, sabah kahvaltıdan, yatıncaya kadar sizlerle birlikte olacağım.”
En iyi huylarımızdan biri, belki de sigara yasağının uygulanması ile birlikte, Murat’ın sigarayı bırakması olmuştu. Onun dışında zaten hiçbirimiz sigara içmiyorduk.
Kanunun çıkması, bizim baskımız ve dahi daha da önemlisi onun bırakma arzusu ile sigarayı bırakması Murat’ın başarısı olmuştu.
Gün bitti.
Sabah, bu tatil yöresinde olmama rağmen, pederin camiye gitme vaktinde uyandım ve kalktım. Mehmet ve Murat henüz uyanma moduna girmemişler, dürtüklememe(48) rağmen gerekli tepkiyi vermek istememişler ve;
“Git başımdan!” diye ayrı ayrı tepki gösterip kovmuşlardı başlarından beni.
O zaman yapacak bir şey kalmıyordu, deniz havasını, kumları, kumlara sıkışmış denizyıldızlarını denize iade etmeyi kendi başıma, kendim ile üleşecektim.
Nasıl giyinmem gerektiğine karar veremedim önce. Çıplak bedenime tişörtümü geçirdim. Altına giyecek bir şeyim yoktu. Pantolonumun paçalarını kıvırdım biraz.
Bir süre çorap ve ayakkabı giymek, ya da çıplak ayak ve terlikle, hatta çıplak ayakla yürümek arasında kararsız kaldım Terlikle çıkmaya karar verip arkadaşlarımdan birinin reklâm şapkasını giyip sahile yöneldim.
Kaçıncı gidip-dönüşümdü sahil boyu? Ara sıra derin nefes alma talimleri yapıyor, dalgaların terliklerimin kenarından ayaklarımı yıkamasına müsaade ediyordum.
Birden karşılaştık, hem karşı karşıya, saçları boyalı genç kızla. Üstelik sadece, düz desenli, albenili kırmızı bir mayo ile ve ayakları bile çıplak. Hemen tanımıştım onu, ama karşımdaki o, onu nereden tanıdığımın çözümü içinde gözlerini kısmış, düşünür gibiydi.
İnsanların çok zaman beyinlerinden bir kural geçer, zapt edemedikleri;
“Her ihtimale karşı” kuralıdır bu.
Gülümsedim; “Her ihtimale karşı!”
Genç kız durakladı bir an, belki bilinçsizce; eğdi başını gülümsemeden ve geçti yanımdan hızla, yanında biri varmış da konuşuyormuşçasına, ya da karşı taraflarında birine yetişmek istercesine.
Yeterliydi yürüyüşüm. Ya da belki de bir kez daha karşılaşmaktan çekinmiştim ben. Pansiyona yöneldim Duştan çıktığım halde arkadaşlarım hâlâ uyuyorlardı, horlamasalar bile. Pansiyonun kütüphanesinde kurallara ya da yaşama uygun kitaplar vardı. İlk yardım, suni teneffüs, kalp masajı… Ne, nasıl, ne zaman, niçin, acil durumlar gibi.
Dikkatimi boğulma, suni teneffüs, kalp masajı ile ilgili kitaplar çekmişti. Sırf merakımdan, çünkü yüzme bilmiyordum, başıma bir şey gelmeden önce, bazı şeyleri bilmemin yararlı olacağını düşünerek kitapları aldım, tekrar odama dönmedim arkadaşlarımın cep telefonlarına mesaj bırakarak kahvaltı etmek için salona yöneldim.
Kahvaltımı ederken, bir taraftan da bu kitapları okumaya, daha doğrusu süzmeye çalışıyordum.
Aklıma takılan en önemli hususlar, kaldığımız sahil pansiyonlardaki ilk yardımla ilgili birimin ve malzemelerinin olması, kalp masajı ve suni solunum yaptıracakların mutlaka konu ile ilgili eğitim almaları ve sertifika almış olmalarının mecburiyeti idi.
Ayrıca, boğulma durumunda olan birini kurtardıktan sonra, o birine mutlaka; “İyi misin?” diye sorulması, cevap alınamazsa soluk alıp almadığı kontrol edildikten sonra biri vasıtasıyla 112 Acil Servisin davet edilmesinden ve takma dişi varsa çıkartıldıktan sonra vatandaşın hayata döndürülmek için çalışmaya başlanması idi.
Arkadaşları; “Günaydın!” deyip oturmuşlardı masasına;
“Söyle bakalım, bir insanın en iyi ve en çabuk yüzmeyi öğrenmesi nasıl olur?”
“Bilmem ki?”
“O zaman, yatağın üstüne bir mayo koydum. Onu giy. Havluyu ve şapkayı al, biz kahvaltımızı bitirinceye kadar oda numaramızın yazılı olduğu sele çadır, ya da şemsiye her ne denirse onun altında ol! Tamam mı?”
“Emredersiniz Komutanım!”
“Okey, tamamdır!”
Murat benden yirmi gün-bir ay kadar önce doğduğu, yani o kadar büyük olduğu için genelde emirleri o veriyordu. Çadır altında beklemem konusundaki Kanun Hükmündeki Son Kararname de onun tarafından tebliğ edilmişti tarafıma!
Ve kurbanlık bir koyun gibi şemsiye altında gelişlerini beklemiştim, ufacık bir güneş karaltısı, azıcık güneş yanığı bir iz olmadan bembeyaz bir vücutla.
Tarif edip anlatmışlardı;
“Şöyle yapcan, böyle etcen, gitcen, gelcen, yüzcen!” diye. Ve eklemişlerdi;
“Korkma su seni kaldırır, Ege Denizi sabahlarında” diye ‘Akdeniz akşamlarında(49)’ şarkısını ters-türs ederek şarkılaştırmışlardı bir de önerilerini. Sonra beraberce dubaya doğru yürürken “Ayaklarını suya sok, alıştır!” diye yeni bir emir şekillendirmişti Murat.
Dubaya varınca biri kollarımdan, biri de ayaklarımdan tutup beni suya atmışlar, kendileri de arkamdan suya dalmışlardı. Gerçekten de sudan bir çırpıda yükselmiş ve kıyıya doğru söylendiği gibi kulaç atmaya, dostların tümü bilgilensin diye yüzmeğe başlamıştım. Murat ve Mehmet benim bu hemen hak edişimi alkışlıyorlardı, suyun içinde.
Bütün gün yüzdüm. Ara sıra dinlenerek tabii. Sudan hiç çıkasım gelmiyordu ve bugüne dek denemeyişimin üzüntüsünü yaşıyordum. Hayıflanıyordum(50) gerçek anlamda. Neden önce tatmadığıma, neden daha önce tatil yapmadığıma, neden daha önce denizi, suyu bilmek gayretini yaşamadığıma?
Ve gerçektir ki; teessüflerimi yolluyordum buralardan, ilgililere! Sadece bir öğle yemeği ve gerekli zorunluluklar için çıkmıştım sudan. Biraz dinlenme tekrar ve yeniden yüzme…
Artık sabahları uyandığımda, yani arkadaşlarım güzellik uykularına devam ederken, sabahları sahilde yürümüyor, “Yalap şalap(51)” kuvvetsiz bir kahvaltıdan sonra doğru denize atıyordum kendimi, tüm zamanımı saniyelerine kadar değerlendirmek ister gibi. Sanırım bir çabam daha vardı, renkli saçlı kıza, bu sabah yüzmelerinde bir kere daha rastlamak üstüne, neden gerekiyorduysa, anlamsız…
Yoktu. Sabah kahvaltısında da, öğle, akşam yemeklerinde de rastlayamıyordum ona. Herhalde gitmişti, ellerim boştu ve “Kader böyleymiş!(52)” demekten başka bir şey gelmiyordu elimden. Ümit etmek insanlara gerekti, “İnsan hayal ettiği müddetçe yaşardı(53)” Yahya Kemal’in dediği gibi. Ben de hayale dalıp umut ediyordum, ama umut için de insanın elinde bir umut gerekçesi olmalıydı, değil mi?
Sona ulaşmak üzereydi tatilimiz de. Ya bir gün kalmıştı, ya da akşama kalmadan kaydımızı sildirip ayrılacaktık. Murat Patron henüz tekmil vermemizi istememişti. Olacaktı o kadar. Kumandandı ve kumandanlığını yapacaktı.
“Beyler! Pamuk eller ceplere. Borcumuz şu kadar, üçe bölünce adam başı şu kadar ödeyeceğiz!”
Mızıkçılık yapabilirdim;
“Hani her şey sizdendi!” diye.
Onlar da kıvırttıracaklardı;
“Biz sadece pansiyon bedeli ve otobüs parası ödemeyeceksin, demek istemiştik!” diye. İsteseler tüm giderlere bir bölü üç oranında katılabilirdim hâlbuki. Çünkü zevk almıştım ve sırtüstü, kurbağalama, kelebek, serbest stil gibi tüme yakın yüzme şekillerinin çoğunu öğrenmiştim, sayelerinde bilgi sahibi de olmuştum, çok konuda okuduklarımla.
Ben denizi paylaşıyordum kendimle, son gündü, denize girerken Murat ve Mehmet de haşlanmış mısır ile biralarını üleşiyorlardı, kendi başlarına, sohbetlerinde.
Birden yan taraflarımda “Gulu, Gulu!” gibi sesler ve arasında “İmdat!” diyen bir ses duydum.
Olduğum yerde dönüp yöneldim o sese. Kırmızı bir saç kümesinin ucunu gördüm son anda. Gücümün yettiğince o tarafa doğru yönelmek için hızlı olmaya çalıştım.
Yanına ulaştığımda eli ile ayağını, daha doğrusu baldırını tuttuğunu, muhtemeldir ki o ayağına kramp girdiğini tahmin ettim, beden gücünü bu nedenle tüketmiş olabilirdi. Vücudunu göğsüme alıp tek elimle sahile doğru yönlenmeye çalıştım. Genç kızın sesini Murat ve Mehmet de duymuşlar, belki de beni gözleriyle takip ettiklerinden olayın farkına varmışlar, var güçleriyle bana yüzerek yönelmiş ve yardımcı olmuşlardı onu taşımama.
Sudan çıkar çıkmaz bir havlu serdim şezlonglardan birinin üstüne ve mümkün olanın azamisinde düz tutmağa çalıştım onu.
“Mehmet hemen 112’yi ara, ambulans çağır, ‘Boğulma olayı’ de!”
Etrafıma bakındım;
“Suni teneffüs, kalp masajı, ilk yardım bileniniz var mı aranızda, sertifikası olan?”
Ben genç kızın ayağını ovalamaya, gerginliğini yok etmeye çalışırken ses çıkmadı.
Genç kızın omzuna dokundum;
“Bayan! Bayan! İyi misiniz?”
Ses çıkmadı genç kızdan da.
Çenesini kaldırdım, dilinin genzini tıkayıp tıkamadığını kontrol ettikten sonra, seyre gelenlerden birinin fularını genç kızın dudakları üzerine kapatıp ciğerlerine nefes verdim. Nefesimi dışarıya boşaltıp tekrar nefes verdim genç kızın ciğerlerine ve sonra iman tahtasını ölçüp-biçip kalbine masaj yaptım 20–30 kere.
Tekrar suni teneffüs, tekrar kalp masajı. Bu seferinde mi, yoksa daha sonraki seferinde mi, ambulans geldiğinde nefes alıp vermeğe başlamıştı genç kız. Sevinmiştim, üzüntüm genç kızın gözlerini açamamış olmasıydı, buna belki de memnun da olmuştum. Çünkü iyilik karşılıksız olmalıydı. Sağ el bir şeyler vermişse, sol elin haberi olmamalıydı bundan.
Ambulans Şoförü, görevli hemşire, ya da doktor;
“Kişi sayenizde kurtulmuş, kimdir, adı nedir, biliyor musunuz?”
“Bilmem! Yakınımızdaydı, arkadaşlarımla yardımcı olup kurtarmaya çalıştık. Kim olduğunu bilmiyoruz.”
“Peki sizler?”
“Önemli mi? Sadece yardım etmeği başaran insanlar, vatandaşlar kısaca!”
“Peki! Kendine iyice geldiğinde söyleriz sizlerin iyiliksever vatandaşlar olduğunuzu.”
“Pek de gerekli değil!”
Ayrılacağımızı söylemeyi uygun görmemiştim ben, genç kız hastaneye doğru yöneldiğinde. Ve hazırlıklarımıza başlamıştık ayrılmak üzere. Yeni müşteriler gelmeğe başlamışlardı pansiyona çünkü…
Günler geçti dönüşümüzden itibaren. Kırmızı saçlı kız, flulanmış(54), silikleşmiş, kaybolmak üzereydi cismimden. Gerçek şu ki, o kadar aykırılığına, asortiliğine(55), iticiliğine rağmen cezbetmişti(56) beni, etkilenmiştim. Unutmamış, unutamamıştım kim ne derse desin? Bunu yalnızca ben ve kendim kendime itiraf ediyordum.
Dairede pek ziyaretçim olduğu söylenemezdi. Vatandaş, kurum ya da kuruluşlarla ilgili değil, sadece kendi kurumumla ilgili idi görevim, daha doğrusu karşımda oturan Murat’la bizim görevimiz.
Danışmadaki görevli arkadaş, ziyaretçim olduğunu söylediğinde fazla hayret etmemiştim. Bu nedenle gelenin eş-dost, mahalleden, sokaktan, okuldan bir tanıdık olduğunu düşünmüş, Danışmadan sorgulamak aklımın ucundan dahi geçmemişti.
Biraz sonra kapı çalındı. Murat benden önce davranmış ve “Gel!” demişti.
Kapı açıldığında içeri siyah saçlı, hafif makyajlı, giyimi tayyör-etek ve siyah abartısız pabuçlu, haydi biraz daha ileri gideyim, boyu-boyuma uygun, simasını tanır gibi olduğum bir bayan gelmiş, meraklı bakışlarıma aldırmadan kapının önünde beklemişti.
“Buyurun! Bir şey mi istemiştiniz?”
İkimizi de gözleriyle süzen genç bayan, olasıdır ki benim ben olduğuma karar vermiş, yine de şüphesini yenemeyerek sorarcasına;
“Hasan Bey diye biliyordum, ama Danışmadaki memur Hasen Bey dedi?”
“Buyurun ben Hasen!”
“Ben tatil yöresinde hayatını kurtardığınız Nesteren!”
“Ooo! Buyurun efendim. Oturun lütfen! Tanıyamadım sizi birden. Hem beni bulacağınız hiç de aklımdan geçmedi.”
“Gençlik heyecanı boyamdan, elbisemden, tavrımdan mı bahsetmek istiyorsunuz? Bir gençlik heyecanı idi, geçti. Sizi bulmamsa… ‘Sora sora Bağdat bulunurmuş!’ derler. Ben de pansiyondan itibaren sordum, soruşturdum, araştırdım. İnternetten de adresinizi buldum. Hayatımı borçlu olduğum, ancak başlangıçta yıldızımızın barışık olmadığı insana teşekkür etmek istedim. Devlet Memuru olduğunuza göre iade etmem gereken bu jest(57) maddi olmamalı diye düşündüm. Maddi değeri hiç olan bu kalem setini hatıra ve tatlıyı da ağzınızın tatlanması için getirdim, eğer kabul ederseniz…”
“Ne demek efendim? Lütfetmişsiniz. Hayır diyebilir miyiz? Sizi kurtarmamda katkısı olan arkadaşlarımdan biri de Murat’tı!”
Murat yerinden doğruldu, Nesteren Hanımın “Size de teşekkür ederim!” demesine fırsat bırakmadan, ben akıl edememiştim, elini uzatıp;
“Memnun oldum, buyurun oturun efendim, ben de size çay söyleyeyim!” diyerek telefona uzandı.
Ben de bir şeyler söylemek istedim, boş bulunup;
“Yıldızımız barışık değil, dediniz. Sebebini biliyor, olmalısınız!”
“Bu da boğulmamı önlemeniz için, beni dudaklarımdan öpmek ve memelerimi mıncıklamak(58) hakkını verdi size, öyle mi?” deyip ayağa kalkıp aşk ile denilebilecek bir şekilde tüm gücü ile tokatladı beni yanağımdan.
Benden çok Murat şaşırmıştı genç kızın hareketine. Açık kapıdan tokadın (ya da şamarın, nasıl denirse) sesinin duyulması ise bir başka handikaptı(59) benim için. Meraklılar açık kapının önünden geçme şeklinde ne olduğunun merakı içinde idiler. Allah’tan sol yanağıma atılmıştı tokat, o tarafım cam tarafındaydı ve yanağım kızarmış olsa dahi görünemez pozisyondaydı.
Demek oluyordu ki tokadı atan Nesteren arkadaş oldukça güçlüydü! Ve Murat gene açıkgözlülük edip alkışlar gibi, ellerini çırpmıştı birbirine iki defa. Tokadın şiddeti kadar olmasa bile kuvvetliydi sesi gene de.
“Ne kadar güzel bir haber bu! Demek nişanlandınız! Eee! Düğününüze davet edersiniz, değil mi?”
Genç kız, şaşkın, mahcup(60) ve hayret eder bir durumdaydı. Murat onun tavrına dikkat etmemiş gibi kapıdan geçenlere yöneldi:
“Hayırdır! Sevincimi bir akrabamla paylaşırken fazla mı abarttım?” diyerek kapıdaki kalabalığı handiyse(61) kovaladıktan sonra;
“Bir yanlışınız olmasın Nesteren Hanım? Biri mi anlattı, beyninizde siz mi kurgulayıp bir mizansen yarattınız, bilmiyorum, ama Hasen sizi öpmediği gibi, böyle bir davranışı bırakın, belki ağzında mikrop olacağı düşüncesiyle temiz bir bez ya da başörtüsünü dudaklarınıza örterek ciğerlerinize öyle hava üfledi. İkincisi ise, iman tahtanızı ölçtü biçti ve öyle kalp masajı yaptı bedeninize, göğüslerinize dokunmamaya özellikle dikkat ederek. Ben de arkadaşım Mehmet de orada idik ve sizi yüzmeyi yeni öğrendiği halde, kıyıya ulaştırmak için var gücünü sarf ederken biz de kendisine yardımcı olduk. Ve bütün bunların karşılığı bir tokat! Teessüf ederim. Mehmet’i de çağırayım, birer tokat da bize atın ki, biz de ettiğimiz yardımın karşılığını hak etmiş olalım, ne dersiniz?”
Benim bir şey söylememe gerek kalmamıştı. Nesteren Hanım düşünceli bir şekilde başını eğmişti yere. Ne söylemesi gerektiğini bilmez bir utangaçlılık içindeydi;
“Affınızı dilemek için ne yapabilirim? Çok utandım. Söyleyin lütfen, çok, çok özür dilerim!”
Murat mikrofonu tekrar eline aldı;
“Tokadın iadesi olmaz. Öyle yemekle, pasta ikram etmekle de kabul olmaz özür. Aklıma Nasrettin Hoca’nın bir fıkrası geliyor, bu konuda tam olarak örtüşmese de. Hani çocuğa testiyi verip çeşmeye gönderirken bir de peşinen tokat atmış ve ‘testi kırıldıktan sonra tokat atmışsın neye yararı var?’ demiş ya hani…”
“Demek istediğiniz ne Murat Bey, daha açık bir şekilde, anlayabileceğim bir şekilde anlatmak istemez misiniz?”
“Valla ben hemen dışarıya çıkayım. Madem siz tokadı peşin attınız ‘Öptü!’ diye, o zaman tokadın karşılığını da ben dışarıda iken ödeyin!”
“Öpeyim yani Hasen Beyi, diyorsunuz!”
“Öpün diye teklif ediyorum Hasen’i. Kabul edip etmemeniz size kalmış.”
“Peki, Hasen Bey kabul edecek mi?”
“O da ona kalmış, ama ben ‘Kabul edecek, kabul edecek!’ diyorum. Çünkü tatilden döndüğümüzden beri kaç defa; ‘Nerede oturuyor acaba, adı neydi, kimdir?’ diye bana kaç defa anlatıp sorduğunu söylesem. Biliyorsunuz; ‘Doğru sözler için asla adres aranmaz!’ Ben de doğruyu düşündüğümü sanıyorum. Bu nedenle attığınız tokada ses çıkarmadı ve hâlâ suskun. Biliriz ki; ‘Annelerin vurduğu yerde gül bitermiş!’ Ben ekliyor ve iddia ediyorum ki; “Sevilenlerin vurduğu yerde de gül biter!”
O kadar çok konuşuyordu ki, nefes almağa ancak vakit ayırıp devam etti;
“Ben şimdi beş-on dakikalığına dışarıya çıkıyorum. Kapıyı dışarıdan kapatıp nöbet bekleyeceğim. Ödeşince kapıyı çalın. Dairede böyle bir şey uygun olmayabilir ama borcun ertelenmesine, ya da taksitlendirilmesine de karşıyım! Peşin ödemede ısrarcıyım, sizler de kabul edersiniz. Bana, şimdilik kaydıyla; ‘Allahaısmarladık!”
Nesteren sadece gözlerini kapattı, yerinden bile kalkmadan.
Yerimden kalktım, ellerinden tutup ayağa kaldırdım Nesteren’i;
“Gözlerini aç!” dedim, emirden ziyade, basit bir rica idi bu;
“İstemiyorsan, Murat’a; ‘Öpüştük!’ derim. Biter ve sen de sırtını döner gidersin.”
Ben onu, o iken, otobüste, plajda, kurtarırken sevmiştim, hem bir çırpıda, hem inkâr etmeden, hem bütün benliğimle, hem bir defada, dış görünüşüne hiç itibar etmeden. Onun içini, belki bugününü görmüştüm o günden. Aslında sevgi konusunda bir hadis vardı;
“Sizden biriniz, birini sevdiği zaman onu sevdiğini bildirsin, belli etsin, haber versin, anlatsın” kısaca; “Sevginizi paylaşın!” diye. Acaba bu, özveri olduğunu sandığım düşüncemin ifadesiyle onu sevdiğimi belli mi etmiş oluyordum ki?
Nesteren iki kelime söyledi, duraklayarak, gözlerini kapatmadan, göğsüme sokulup, yaslanarak;
“Ödeşelim! İstiyorum!...”
Pencere pervazına konmuş kuşlar bize bakıyorlardı, herhalde mutluluk dilekleriyle…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Hasene; Güzel, iyi, hayırlı iş, iyilik. Osmanlı altın paralarından birinin adı.
Hasen; Güzel, süslü. Güzel işler hayırlı işler.
Nesteren; Genelde bir bayan ismi olarak kullanılan Farsça kökenli “Nastaran” olan Türkçemizde Nesteren olarak kullanılan bu isim “Ağustos ayında açan beyaz gül, Ağustos Gülü, Yaban Gülü” demektir.
(1) Mizaç; Huy. Gerçek yeteneği, yatkınlığı belirleyen psikolojik özelliklerin tümü. İnsan bedeninin fizyolojik yapısı.
(2) Mazbut; Derli toplu, düzgün, düzenli, beğenilen, sağlam. Doğa olaylarından etkilenmeyecek bir biçimde yapılmış, korunmuş. Ele geçirilmiş, zapt edilmiş, bir deftere kaydedilmiş, korunmuş, muhafaza edilmiş, unutulmamış, hatırda kalmış.
(3) At Gözlüğe İle Bakmak; Olayı dar açıdan değerlendirmek.
(4) Geri Kafalı; Yenilikleri istemeyen, eskiye bağlı (kimse).
(5) Bağnaz; Fanatik. Bir öğretiye, bir dine, bir kimseye, bir şeye çok aşırı ölçüde, coşku ve tutkuyla bağlı olan.
(6) Tesettür; Kapanıp gizlenme. Örtünme. Giyinip kuşanma.
(7) Bir Gıdım; Bir fırt, azıcık, minnacık gibi anlamları vardır. Bir tike ise; genelde yiyecekler için kullanılan bir sözcük olup, aşağı-yukarı az, azıcık gibi aynı anlamı içeriyor gibi gözükse de daha ziyade bir lokma, bir parça anlamındadır.
(8) Taviz Vermek; Ödün vermek. Uzlaşma sağlayabilmek için haklarının, isteklerinin ya da düşüncelerinin bir bölümünden karşı tarafın yararına vaz geçmek, karşılıklı bir takım özverilerde bulunmak.
(9) Baş Göz Etmek; Evlendirmek.
(10) Görücü Usulü Evlilik; Arada aşk olmadan, ailelerin birbiriyle konuşup anlaşması, oğlanın ailesiyle kızın görülmeye gidilmesi, belki fotoğraflarla kız ve oğlanın tanışması ve sonrasına “Siz bilirsiniz?” reklâmıyla oluşan evlilik.
(11) Dünür; Evlenmeye karar veren eşlerin evlenip karı koca olduktan sonra baba ve annelerinin birbirlerine göre durumu. Ayrıca kız istemeye giden erkek tarafındaki kimselere de aynı ad verilir.
(12) Addetmek; Saymak, yerine gibi farz etmek
(13) Chat Yapmak; Bir bilgisayar terimi olup “Muhabbet etmek, hasbıhal etmek, lâfa tutmak, hoşbeş etmek, çene çalmak, gevezelik etmek, söyleşmek, lâklâk etmek gibi muhtelif anlamlara gelir.
(14) Natürel; Doğal. Doğal olan, bulunan. Doğanın tabi olduğu kurallara uyan ve buna özgü özelliklerini yitirmemiş, yapay karşıtı, yapmacık olmayan, katıksız, saf.
(15) Müstehcen; Açık saçık, edebe aykırı, yakışıksız. Göreneğe aykırı derecede çıplak ve örtüsüz. Yüz kızartıcı, cinsel çağrışım yüklü söz ya da anlatım.
(16) Gaile; Sıkıntı, keder, dert, üzüntü, uğraştırıcı iş, çekilmesi zor yük, istenmeyen bir durum.
(17) Ehven; Daha az kötü, yeğ, değersiz, zararsız, ucuz.
(18) Varoş; Kent veya kasabada dış mahalle.
(19) Asude; Sakin, rahat.
(20) Amma Velâkin; Ne var ki, ancak, bununla beraber, bununla birlikte.
(21) Mekruh; Haram gibi kesin ve bağlayıcı olmamakla birlikte yapılmaması istenen, hoş görülmeyen, beğenilmeyen şey.
(22) Oku Emri; Kur’an’ı Kerimle gelen ilk emir; “İkra (Oku) dur. “Rabbinin adıyla oku!” şeklinde olup Alak Suresi ve 1. ve 4. Ayetlerde geniş kapsamlı izahı vardır.
(23) Ataerkil; Pederşahi. Ataerkil temeline dayanan aile (topluluk, düzen).Soyda temel olarak babayı alan ve erkek otoritesine dayanan bir toplumsal düzen.
(24) Zurnanın Son Deliği: Zurnada pek de fonksiyonu olmayan son deliğe izafeten söylenmiş bir deyiş olup, gereksiz şeyler ve özellikle insanlar için kullanılan bir deyim. (Buna benzer olarak “Dış kapının mandalı” gibi bir deyim de kullanılmaktadır).
(25) Rezervasyon; Müşterilere yer ayırma işi ve bu işi yapan bölüm.
(26) Garip; Aile ocağından uzakta, kimsesiz, gurbette yaşayan, doğduğu yerlerden ayrı düşmüş, yabancı.
(27) Bir Of Çeksem Karşıki Dağlar Yıkılır; Derin bir umutsuzluk ve karamsarlık ifade eden, özellikle askerlerin söylediği, askerler için söylenilen bir Kayseri Türküsü.
(28) Abesle İştigal (Etmek); Yersiz, yararsız, boş ve anlamsız şeylerle vakit geçirmek.
(29) Balıketi; Ne zayıf, ne de şişman, etine dolgun kız, ya da kadın.
(30) Cırtlak; Hoşa gitmeyen, keskin, çiğ ve tiz ses. Kendini beğenmiş, şımarık, her söze karışan.
(31) Makulce; Akla uygun, akıllıca, mantıklı, belirli, aşırı olmayan, elverişlice.
(32) Nuh Deyip, Peygamber Dememek; Dediğim dedik, sadece kendi dediğinin doğru olduğuna inanmak, başka fikirleri kabullenmemek.
(33) Kontenjan; Bir yararlanma ya da yükümlülük işinde, o işin kapsamına girenlerin oluşturduğu topluluk. Bir kimsenin ya da bir kuruluşun seçip almakta kullanabileceği, yararlanabileceği sayı, miktar.
(34) Sitem; Bir kimseye yaptığı bir hareketin veya söylediği sözün üzüntü, alınganlık, kırgınlık vb. duygular uyandırdığını öfkelenmeden belirtme.
Garez; Birine karşı kötülük etme isteği, kin, düşmanlık. Amaç.
(35) Dekolte; Kadın kıyafetlerinde kısmen açıkta bırakan giyim [Décolleté; Yakasız( Fransızca) Boyun, omuz, göğüs ve sırtın bir bölümünü açıkta bırakan kadın giysisi. Açık, örtüsüz, çıplak.
(36) Cafcaflı; Gösterişli, fazla şık, şatafatlı (Karışık, gürültülü, patırtılı, hatta tehlikeli anlamları da vardır).
(37) Hızma; Burun kanadına takılan süslü, altın ya da gümüş küpe gibi bir şey. Aslında ayı, boğa gibi hayvanların dudaklarına veya burunlarına geçirilmiş halkaya verilen ad.
Halhal; Genellikle Arap ve Hintli kadınlarca kullanılan, Anadolu’nun kimi yerlerinde de kadınlarca kullanıldığı görülen, ayak bileklerine takılan, çoğunlukla gümüş ya da altın halka.
(38) Bir Kaşık Suda Boğmak; Karşısındaki kişiye aşırı zarar vermek istemek. Bir kimseye çok kızmak, öfkelenmek.
Canına Okumak; Berbat ve perişan etmek.
(39) Aman Benden Irak Olsun; Benim yakınlarımda olmasın da ne olursa olsun, ne yaparsa yapsın (“Ne halt ederse etsin!”, “Cehenneme kadar yolu var!” gibi eklentilerle kullanılması daha olağandır.)
(40) Namahrem; Yabancı, el. İslâm hukukuna göre evlenmelerinde sakınca olmayan anlamında olmakla beraber kendisinden kaçınılması gerekenler, mekruh hatta günah sayılma durumu.
(41) Uçkur; Şalvarı, ya da iç donu bele bağlamak ya da torba kese gibi şeylerin ağzını büzmek için bunlara geçirilen bağ.
Uçkuruna Sağlam Olmak; Cinsel isteklerin tutkunu olmamak, namuslu olmak.
(42) Mahzur; Çekinilmesi, dikkatli olunması gereken, sakınmayı gerektiren durum.
(43) Vıdı Vıdı Etmek (Yapmak); Sıralı sırasız, yerli yersiz konuşma, çevresindekiler rahatsız olacak biçimde, yerli yersiz durmadan konuşma.
(44) Nebze; Çok az şey, az, pek az, “Bir parça” anlamıyla “Bir nebze” şeklinde kullanılır.
(45) Minyon; İnce, küçük, sevimli, çıtı pıtı, sevimli.
(46) Karınca Kararınca (Karınca Kaderince); Az da olsa elden geldiğince.
(47) Zıkkımlanmak; Genel anlamda yiyip-içmek gibi bir anlam taşırsa da, özellikle içmek anlamında kullanılan argo bir deyim, tıpkı “Ziftlenmek” gibi.
(48) Dürtüklemek; Birini uyarmak, ya da kışkırtmak. Üst üste birkaç kez dürtmek.
(49) Akdeniz Akşamları; Ayna Grubunun seslendirdiği bir şarkı.
(50) Hayıflanmak; Acınmak, yerinmek, esef etmek, kaybedilen bir fırsat için üzülmek.
(51) Yalap Şalap; Yalapşap. Baştan savma, üstün körü, yarım yamalak.
(52) Kader böyle imiş… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Beste ve Güftesi; Coşkun ERDEM’e ait olup eser Rast Makamındadır.
(53) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).
(54) Flulanmak; Tam olarak belli olmamak, fotoğrafta net olmayan görüntü, bulanıklık bırakmak.
(55) Asorti; Birbirine tutar renk ve yapıda, birbirine uygun olmayan.
(56) Cezbetmek; Kendine çekmek, kendine bağlamak, etkilemek, etkisi altına almak.
(57) Jest; Genellikle yerinde yapılan ve beğenilen davranış. Herhangi bir şeyi açıklamak için genellikle el-kol ya da başla yapılan iç güdüsel ya da istençli hareket.
(58) Mıncıklamak; Örseleyecek veya biçimini bozacak, ya da zevk alacak, ya da eziyet verecek şekilde ellemek, sıkıştırmak
(59) Handikap: İngilizce engel anlamındaki “handicup” kelimesinden gelmekte olup durumun elverişsiz olması, engel anlamında kullanılmaktadır.
(60) Mahcup; Bir toplulukta güvenini yitiren, rahat konuşamayan ve rahat davranamayan, utangaç, sıkılgan, kendine güvenini yitirmiş.
(61) Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.