Babam ne zaman iş yapmam için, genelde gündüz vaktine göre daha az iş çıkacağını düşünerek, ders çalışma imkânımın da olacağı varsayımıyla(1) taksisiyle beni gece görevine göndermeğe kalksa, bilmem kaçıncı baskı da olsa aynı sözleri söyler dururdu;
“Sen de ağabeylerin gibi oku, adam ol! Yoksa sonun benim gibi taksi şoförlüğü, yarı aç, yarı tok. Hem oku, hem de adam ol ki kız kardeşini de okut!”
Ben de annemin “Hayır dualarını” aldıktan sonra Sonnur’un yanağına usulca bir çimdik atar, ya da fiskeyle dokunur;
“Emrin olur baba, hoşça kal fıstık!” deyip sokak kapısından dışarı atardım adımımı.
Durak Taksisi değildi arabamız. Babam neden Durak Taksisi olmayı tercih etmemişti, bilemiyorum. Belki bağımsızlığa, özgürlüğe aşırı düşkünlüğünden olsa gerek. Bu nedenledir ki ben de -babam gibi- nerde akşam, orda sabah olarak, bazen bir sokak köşesi, bazen bir bakkal yanı, bazen de lâmbası yanan bir elektrik direğinin altını mesken tutardım.
Öyle; “Şu vakitte gel, bu vakitte git!” diyen devamlı müşterimiz de yoktu. Hoş olamazdı da. Babam gibi ben de birilerine bağımlı olmaktan, hele hele beklemekten ve bekletilmekten hiç mi hiç hoşlanmıyorduk.
Bu arada belirtmemde yarar var ki; aç-açık da değildik, evimizi bu taksiyle almıştık, bu taksi idi tüm servetimiz, ağabeylerim bu taksiyle okumuşlar, ben de bu taksiyle okuyordum. Yani babamın abarttığı gibi asla yarı aç, yarı tok tek günümüz bile olmamıştı. Yeter ki sağlığımız devamlı olsun idi. O da Allah’ın izniyle devamlı idi.
“Lâmbası yanan elektrik direği” dedim, Neden? Tasarruflu oluyordu da onun için! İnsan, Üniversite son sınıf öğrencisi olunca boş bulduğu tüm vakitlerde, ders çalışmak mecburiyetinde oluyordu.
Öyle kitap-defter-kalem taşımak da gerekmiyordu. Çünkü teknolojinin en mükemmel yaratıklarından biri olan laptop ya da diğer adıyla dizüstü bilgisayarımda o sokak direğinin ışığından, ışıklarından yararlanıyor, derslerime çalışıyor, çalışabiliyordum.
Fazla uzaklaşmak içimden gelmemişti bu gece de, çok geceler olduğu gibi. Evimizin hemen biraz ilerisindeki o lâmbası yanan elektrik, ya da sokak direği benim durup ders çalışmam için biçilmiş kaftandı(2), daha öncelerinde de kereler kerelerce olduğu gibi.
Yarından sonraki sınav benim için oldukça önemliydi, ders çalışmam gerekliydi, ama babamı da “Sınavım var!” diyerek kırmam mümkün değildi.
“Git biraz çalış, bayram geliyor, biraz harçlığın olsun!” demişti babam başlangıçta.
“Varsın bu gece müşterim olmasın, varsın bayram için harçlık kazanamamış olayım, ama mutlaka dersime çalışayım” istiyordum.
Büyük ağabeyim İlker, subaydı, Trakya’da bir yerlerde, evli, bir kız, bir oğlan iki çocuklu, diğer ağabeyim İlkkan, astsubaydı, Güneyin biraz doğusunda bir yerlerde, o da evliydi, onun da biri kız, biri oğlan iki çocuğu vardı. İkisi de babamın istediği gibi okumuşlar ve onun gözüne girmişlerdi, hem her bakımdan. Şimdi babam, onlar gibi benim de sıraya ve gözüne girmemi istiyordu.
İki “İlk” kelimesiyle başlayan isimden sonra bana “Soner” adını takmıştı babam. Sanırım ağabeylerimin subay olacaklarını tahmin etmiş, ya da okudukları okullara göre olmaları gerekeni düşünüp bana da “Er” olmayı yakıştırmış olsa gerekti, herhalde “Erkeklerin sonuncusu” demek istemiştir diye de düşünmedim değil.
Benden sonraki fıstığın, yani kız kardeşimin adı bana göre; İlknur olmalıydı ağabeylerimin isimleri temel alındığında. Ama onun ismini de bana uydurmuşlar “Sonnur” demişlerdi ona.
Gerçi benim için adının hiç mi hiç önemi yoktu, benim için o hep “Fıstık” idi. “Gel aşağı Fıstık!”, “Git yukarı Fıstık!” Ailemin tanıtımını bitirivereyim hemen; babam topraktan şoför, annem kocaya vardığından beri ev kadınıydı!
Ders çalışmaya devam ediyordum. Birden arka kapım açıldı. Genç bir bayan ne yaptığımın farkında olmadan eğilerek;
“Müsaitsiniz değil mi?” dedi.
Bir yaz gecesinde, böyle genç ve güzel bir bayanın emniyetini dikkate alarak telefonla taksi çağırmak yerine kapımı açması garibime gitmişti.
Sonra şöyle yorumladım aklımdan geçeni: Sanırım, direğin altında durduğumu yakın pencerelerden birinden görmüş ve telefon etmek yerine arabama yönelmeyi tercih etmişti. Herhalde benim karakaşımı-karagözümü ta uzaklardan beğenip de gelmiş olamazdı, değil mi?
Henüz serinliğe adapte olamamış bu yaz gecesinde oldukça dekolte(3) giyinmişti. Kapıdan eğildiğinde, neredeyse sutyeninin zapt etme arzusu olmasa göğüsleri görünecek gibiydi. O ip gibi omzundan geçen şeylerse bu giyimde hiç de başarılı olacaklarmış izlenimini vermiyorlardı!
Yorgun gibiydi. Bu kere genç kız diyeyim, çünkü bayan olacak kadar yaşlı olmadığını fark etmiştim, ya da fokuslanmıştım(4). Sonra dikkatimi çekti; o eski Murat 124 veya Serçe marka arabalarla kıyaslayacağım bavulu!
Centilmenlik ne güne duruyordu ki? Hemen arabamdan inip sürüklemeğe çalıştığı bavulunu elinden aldım. Gaz tüpü nedeniyle oldukça daralmış bagaja yerleştirmeğe çalıştım o bavulu. Ama bu konuda uzman olan babamın bagaj kapağını kapalı tutan lâstikleri sağ olsunlar, sağ olmuşlardı!
Arka kanepeye oturan genç kız;
“Havaalanına, Dış Hatlar Terminaline lütfen!”
“Başüstüne efendim!” dedim, kontağı çevirirken.
Bakmayın öyle “Genç kız” deyişime. Belki bunu biraz evvel dedikten sonra değil, şimdi, dikiz aynasından yüzünü ve kendini iyice gördükten sonra söylemem daha uygun olabilirdi.
Neden mi? Erkek milleti değil miyiz? Gözlerimiz hep eğecekte-delecekte(5), azat edilsin istediğimiz şeylerde değil miydi canım? Tövbe! Tövbe! Gecenin bu ilerlemiş vakitlerinde neredeyse gıybet(6) edip günaha giriyordum yahu!
Bir de dikiz aynasından genç kızı dikizlediğimi söylersem, hani çevremden değil ama kendimden biliyorum, cehennemde cayır-cayır yanacak bir günahkâr olacağımı kesinkes söyleyebilirdim!
Gidiyorduk. Ben dikiz aynasından bakmasam bile o sanki yerinde duramıyor, gıvıl-gıvıl(7) bir şeyler yapıyor, yazıyor, çiziyor, çalışıyordu. Bu da benim dikkatimden kaçmıyordu tabii, ne de olsa! Birden;
“Allah iyiliğini versin senin gibi laptopun! Tam şarjını bitirecek zamanı buldun! CD var ama bilgisayar yok! Ne yaparım ben şimdi? Vaktim de o kadar dar ki!” diye söylenmeğe başladı kendi kendine.
Dikiz aynasından baktığımda belki dua eder gibi dudaklarının kıpırdamasından anladığım kadarıyla kendi kendine de bir şeyler söylüyor, anlatıyor (ya da ayıp olmasın, küfrediyor) olabilirdi.
Onun söylediği o ilk sözü biz nedense hep; “Allah belânı versin!” ya da “Allah kahretsin!” şeklinde söylerdik, o iyi niyetle söylemişti herhalde (O halde küfrediyor olması da mümkün değildi!).
Arabayı sağa çekip durdum. Çekinmişti, aniden ve böyle yol ortasında durmamdan. Belki de benim davranışımın utanmazlıkla, belki umutla, belki de önemlisi övünmek için hava atmakla ilgisi olabilirdi;
“Lütfen endişelenmeyin efendim. Mademki işleriniz var, terminale kadar benimkini kullanabilirsiniz!”
Bir çığlık attı;
“Sahi mi? Laptopunuz mu var?” dedi.
Yan koltuğumdan aldığım laptopumu uzattım arkama, kendisine doğru. Hemen açtı;
“Şifreniz nedir?”
“İsmim Soner. Şifrem de Soner’in yazılabildiği cep telefonundaki rakamlar!”
“İlginç! Benim ismim de İlkan, ama bilgisayarım için hiç böyle şifre kullanmamıştım, üstelik hiç de aklıma gelmemişti. Laptop için teşekkür ederim, sağ olun!”
Hareket ettim tekrar ve Dış Hatlar Terminaline geldik.
“Çalışmanız daha devam edecekse bitirinceye kadar beklerim efendim!”
“Yok! Sağ olun! Terminalde şarj yeri bulur, uçak vaktine kadar çalışmaya devam ederim. İlginize ve yakınlığınıza teşekkürler!”
Taksimetre yetmiş lira yazmıştı.
Laptopu çantasına yerleştirdi, bavuluna yardım etmeme de teşekkür ettikten sonra, yüz lira uzattı, üstünü almadan bavulunu sürükleyerek terminalden içeri girdi, belki de gözden kayboldu hemen. Nasıl anlatsaydım onu, karanlıklardan aydınlığa çıktığında? Terminalin ışıkları gerçekten ve bu kadar mı zayıftı ki tüm terminali onun ışığı aydınlatmıştı?
Dekoltesini anlattım daha başlangıçta, hoşuma gitmemişçesine. Geçelim onu bir kalem. Belki tek eklenecek şey transparan(8) mı ne diyorlar öyle şeffaf beyaz bir bluz, ya da gömlek her ne deniyorsa ondan giymişti, siyah renkli sutyeni belli oluyordu gecenin kör karanlığı olmasına rağmen, terminalin ışıklarında.
Neredeyse Bermuda(9) diyeceğim pantolonunun kapatamadığı bacakları düzgün, ayakkabıları oldukça yüksek topukluydu. Vücudu? Lâf aramızda 90-60-90 sözü sanki onun için söylenmiş gibiydi. Ya da bu kadar uzun sözler yerine kısa bir deyişle söz edeyim ondan;
“O; Tanrı’nın özenerek yarattığı bir genç kız idi!” Genç bir kadın olamaz mıydı? Nedense içimden geçmedi böyle bir deyiş. Ve bu konuda son cümlem; “Allah sahibine bağışlasın!” demek olacak, her ihtimale karşı!
İsmi de çekmişti dikkatimi; İlkan. Ağabeyime ilk gelen kan anlamında gibi İlkkan ismi verildiğine göre, bu kızcağız da anne ve babasının ilk anıydı herhalde (meselâ).
Geri döndüm, bu akşamki nafakam tamamdı. Ama eve geri dönmek yerine aynı sokak direğinin altına geldim, ders çalışmaya devam etmek için. Olacak iş değildi, arka kanepedeki laptop benim değildi. Üstelik açmağa çalışınca da şarjı bitmiş olduğundan açamamıştım. Bir de “Şifreniz nedir, benimki ismim değil” dediğini hatırlayınca;
“Yandı gülüm keten helva!(10)” demekten başka elimden gelen bir şey olmayacağını anlamıştım. “Bildiğim tek şey bilmediğimdir(11)” ya da “Ben bilmediğimi bildiğim için diğer insanlardan akıllıyım(11) diyene nispet, bilmediğim şeyler de bilmediğimdir, dedim kös-kös(12) eve dönerken.
Ama öncesinde yapacağım tek şey vardı. Bir internet kahveye gitmek, kendime mesaj çekmek. Hatta sadece adının İlkan olduğunu bildiğim o genç kızla msn’den irtibat kurmağa çalışmak. Çünkü o laptop benim elim, ayağım, gözüm-kulağım, kısaca her şeyimdi.
Ve eğer o laptop bana geri gelmezse sınıfta kalıp, mezun olamamam değil, babamdan yiyeceğim bir araba fırça(13), istihza(13) ve sitem(13) yetecekti bana.
“İlkan Hanım, Ben Soner. Taksi Şoförü efendim. Laptoplarımız karışmış. Siz size ait bilgilerin ben de kalmasını ve benim de sınıfta kalmamı istemezsiniz herhalde. Lütfen cevap verin!” diye msn’den de kendime yalvarma mesajları çektim. Mail adresimi bilmeden bu mesaja nasıl ulaşıp, nasıl cevap vereceğini düşünmeden.
Ve küçük olmasına rağmen evvelemirde kız kardeşime ilk imkânımla benimkinden daha iyi özellikleri olan bir dizüstü bilgisayarı almaya yemin ettim. Çünkü her gün internet kahveye gidiyordum. Cevap yoktu. Üç gün-beş gün, bir hafta-on gün, neredeyse…
Tabii her makineyi açıp kapatışım mal sahibi için kazançtı. Cep telefonunun numarasını da bilmem olanaksızdı tabii.
Ümitlerimin kırılıp yok olmasına ramak kala(14) cevap aldım ondan.
“04.45’de Esenboğa’ya inecek uçakta olacağım. Çok erken bir vakit ama orada olmak istemez misiniz? Karşılıklı değiştiririz makinelerimizi. Üzülmenize ve laptopumun şifresini çözememenize üzüldüm. Şifresi Ankara’nın Plâka Numarasının iki kez tekrarlanması idi. Yani; 0606”.
Ve kafamdan şöyle geçti; o okumuş, adam olmuş, Dış Hatlar Terminalinden dışarıda bir yerlere gitmiş, dönüyordu, bense adam olmak bir yana, sürünüyor ve okulumu bitirmeğe çalışıyordum.
Bir de bazı şeyleri aklımda tutuyor, ya da tutmaya çalışıyordum. Eyvah ki, eyvah! Ulaşılamayan üzüm mutlaka koruktur, elde edilemeyen ciğer ya mundardır(15), ya da tarifini bilmeyen için ağız tadıyla yenmeyecek bir şeydir. Gökten halka yağsa, biri bile rastlamazdı bana. Aç tavuk kendini darı ambarında gibi görse bile, dağ yolunun goncası, gül dalının goncası ile kıyaslanamazdı! Bilmem bunlar benim his dünyamın açıklaması gibi yorumlanabilir miydi?
“Deprem, tsunami(16) oluyor, dünya yıkılıyor, batıyor!” dense de dizüstü bilgisayarımı almak, çalışmak, çok çalışmak ve bir önceki sınavı lakada-lukada(17) geçirmiş olsam da mezun olmak zorundaydım. Sebep malûm (Galiba bunun için söylenmiş bir özdeyiş vardı: “Kendim için bir şey istiyorsam, namerdim(18)!” gibi!).
Ha! Bu arada unutmadan, olayın oluşumunu evde anlatınca, günlerin mana ve ehemmiyetlerine uygun olarak babamdan fırçayı, kız kardeşimden de kendisine laptop alacağımı vaat etmeme rağmen uygun sitemleri yediğimi belirtmeliyim.
Annem, nötrdü(19), tarafsızdı, yansızdı, bir tarafta evlât, diğer tarafta eş ve çocuk! Buna rağmen babamın asılan suratını yok sayabilirsek;
“Benim oğlum adam olacak, üstelik ağabeyleri gibi değil, hep yanımızda kalacak!” demeyi de farz(20) bilmişti!
Babam; “Hadi hanım sen de!” der gibi, anlaşılır ama anlaşılamayacak bir söz söyleyip işaret yapmıştı…
O gece aracımı havaalanının park yerine park ettim, çalınması olasılığına karşın şarjını da tamamladığım genç kıza ait laptopu koltuğumun altına alarak onu beklemeğe başladım.
Ararcasına çıktı terminalin kapısından. Çünkü ne ben onun, ne de o benim simalarımızı hatırlıyorduk, zannımca. Bu nedenle koltuğumun altındaki laptop bir bakıma sözleşme şifresi olmuş gibiydi. Aslında laptopu gizleyip o beni tanısın istiyordum. Bencilce bir yaklaşım. IQ(21) derecesi sıfır olsa bile elinde laptopla araştırmacı bir kimlikle duran birini kim ve nasıl tanımazdı ki birden, değil mi? Hem de anında…
Burada hemen tüm taksi şoförleri adına özür dileyerek “Pardon!” demem gerekli. Belki ayıplanabilir, belki de kendimizi nimetten sayıp övündüğümüz düşünülebilir, ama biz taksi şoförleri cisimleri, yapılanları, müşterilerimizle yaşadıklarımızı asla unutmazdık. Sitemli bir söz, ya da neşeli ya da hüzünlü bir tavır, asla silinmezdi belleğimizden. Bahşiş asla ve hiç önemli değildi bizim için.
Ayaklarla ya da dizlerle hele tam arkamızda oturup da dikkatimizi dağıtacak şekilde koltuğa abanmak, yasak olmasına rağmen sigara içmeye çalışmak, sakız patlatmak diğer sayılabilecek menfi hususlardı.
Bu konuda sarhoşlar, uğursuzlar, kötü kadınlar, kendini zeki, espritüel(22), şakacı zanneden “Lütfen şoförün dikkatini dağıtacak şeylerden sakının!” uyarısının tersine sayılabilecek oluşları yapan o kadar çok insan daha var ki! Sanırım bunlar herhalde bir kitap konusu olabilirdi, o nedenle deşip sıralamaktan vazgeçtim bu konuyu.
“Teşekkür ederim!”
“Bir şey değil, efendim!”
“Ne çok sevenin varmış senin?”
“Bakıp okudunuz mu yoksa?”
“Senin mailini okumam gerekli ise, sana cevap vermem de mutlaka zaruri(23) ise neden şifreni çözüp sana ulaşmayı denemeseydim ki?”
Laptoplarımızı değiştirirken ufak bir delikanlıymışım gibi, kız kardeşime benim yaptığım gibi yanağımı çimdikledi. Tek farkla ama, sanki parmağının izi kalmışçasına yanağımı silmek, belki de okşamak gayretini de yaşadı.
Bavulunu sürükleme çabası içindeydi. Olayları hafızama yüklemeye, yorumlamaya, ya da biriktirmeğe mi çalışıyordum, bilmiyorum. Bildiğim “Angut gibi(24)” dikilip baktığımdı.
Genç kız, yani İlkan;
“Ne var, ne oluyor, ne o ağzı açık ayran delisi gibi bakışın?” anlamında gözlerini gözlerime dikip, başını hafifçe sallamasa kim bilir ne kadar süre ile daha bakardım kendisine?
Elimle “Bir dakika!” diye işaret ettikten sonra park yerine koştum. Arabayı yanına getirişim, bavulunu aynı lâstiklerle bagaja hapsedişim bir dakikadan fazla sürmemişti.
Ufak bir ayrıntıyı anlatmazsam olmaz. Aslında iki demem gerek. Önce birincisi; her ne iş için, her nereye gitmişse orası Türkiye’mize göre soğuk bir yer olmalıydı ki giyimi giderken olduğu gibi değildi. Belki de bu aktarmalı uçakla ülkesine sabah vakti ineceğini bildiği için de böyle giyinmiş olabilirdi. Kısaca cömertliği yoktu, desem anlaşılır herhalde demek istediğim.
İkincisi ise; “Sana lâyık değil ama!” deyip bir parfüm kutusu vermesiydi, daha makinelerimizi değiştirirken. Belki de yanağımı çimdiklerken, ya da diğer bir deyişle makas alırken.
Hareket ettim. Genç kız bu kere çalışmıyor, etrafını seyrediyor, ağzını açmadan bir şarkıyı söylemeğe çalışıyordu. Belli ki özlemişti ülkesini.
Gün ağarmak tereddüdü yaşarken, birden;
“Dur! Bir dakika durur musunuz lütfen? Ülkemin ufkunda doğan güneşi(25) de özlemişim. Doğuşunu seyredelim mi beraber? Gelir misin yanıma?”
Motoru durdurup biraz arkasında durdum aynı yönde. Gözlerini ufuktan ayırmadan, sağ elini arkaya doğru uzattı, elimi tutmak istediğini düşündüm. Elimi yakaladı ve yanına doğru çekti beni. Başını dayadı omzuma. Boyunun benden kısa olduğunu fark ettim bu defa. Hareketini engellemek, incitmek istemedim.
Ne kadar süre geçtiğini bilmiyorum. Güneş yükselmişti bir miktar. Burada modern âşıklar gibi böylesine biraz daha durursak, çok önemli olan dersime yetişmeyi hayal bile etmemeliydim. Elimi bırakırken;
“Yakışıklı olduğunu hiç söyleyen olmuş muydu, sana?”
“Hayır efendim. Hem o bakan gözün iyiliğidir, hoşgörüsüdür(26), nezaketi, kibarlığıdır, bence!”
“Diyorsun, ama ben gerçeği söylediğim inancındayım!”
“Dediğim gibi bu sizin iyiliğiniz efendim.”
Hiç sırası sekisi, hiç yeri değilken yanağımdan öpüp yanağımı parmaklarıyla tekrar çimdikledi, sıkıştırdı, ya da makas aldı diyeyim ve hiç bir şey olmamışçasına gibi arabaya yönelirken anlatmağa başladı, hareket ettiğimizde de devam ediyordu anlatışı;
“Uçağın kalkış vaktini beklemek üzere perona girdiğimde, ilk işim laptopumu şarj edecek bir yer aramak oldu. O zaman fark ettim yanlışlığımı. Bence yapacak bir şeyim yoktu. CD üzerinde çalışmaya devam ettim, o katılmam gereken iş toplantısı için. İçimden sadece sana teşekkür etmek geçti, ne yalan söyleyeyim. Çünkü bir kere laptopum çalındığı ve tüm bilgileri yitirip yeniden hazırlamam gerektiği için her şeyimi CD’lere aktarıp öyle bir ikinci kopya yaratıyordum kendime. Umudum; sana yine o direk altında rastlamak ve laptopunu iade edebilmekti. Tek şansım o idi çünkü. Ne telefon numarası, ne araç plâkası, ne de Soner adından başka bir şey yoktu elimde, toplantının bittiği güne, son ana kadar. Son gün pil kutusunda yazılı mail adresin çekti dikkatimi ve öyle ulaşabildim sana. Tekrar teşekkür ederim.”
Sözünü bitirdiğinde aklına gelmişçesine sordu;
“Nereye götüreceğini, ya da nereye gideceğimizi sormadın bile?”
“O lâmba direğinin altına gidip talimatınızı bekleyecektim efendim.”
O ne kadar “Sen” dese de ben aramızdaki uçurumu hissedercesine “Efendim!” demek zorunluluğunu yaşıyordum.
Camı araladı. Güneşin doğuşunu, yükselişini seyretmek ve ciğerlerini doldururcasına nefes almak yetmemişti galiba kendisine. Tüm cismini doyurmak istercesine çekmeğe devam etti memleketinin havasını ciğerlerine (sanırım).
İlk defa “Alıcı” gözüyle baktım kendisine dikiz aynasından. “İlk defa” demem kendimi bile aldatmaya çalışmak olur. Eğer trafik olayına takılmayacağımı bilsem, değil dikiz aynasından, geriye dönüp gözlerimi bile ayırmazdım ondan.
Neden mi? Gayet basit! Her insanın, kadın-erkek ayrımı yapmıyorum, beyninde yarattığı bir resim, gönlünde şekillendirdiği bir cisim vardır. Buna ismin katkısı? Belki olabilirdi ama o bir teferruattı. Benim resmim, cismim, ismimdi bu genç kız, düşünceme göre.
Dikiz aynasından bakıp;
“Çok özlediniz ülkemizi, herhalde?” dedim, sorarcasına.
“Ne demezsiniz? Kırk defa dünyaya gelsem, hepsinde de Türk olmak, bu vatanda doğmak, bu bayrağın altında büyümek ve ölmek isterdim!”
“Ölüm kelimesinin ağzınıza yakışmadığını söylememe kızmazsınız değil mi, efendim?”
“Peki, unuttum gitti! Ülkemin sadece bayrağı, sesi, taşı-toprağı değil, insanları da çok iyi, güzel, yakışıklı desem, bu sözümün sizi de kapsadığına inanırsınız değil mi?”
İyi, güzel, yakışıklı… Ve ben? “Kişi noksanını bilmek gibi irfan olamaz(27)” demiş bir büyük. Evet, kör-topal-kambur falan değildim, kaldı ki gönül gözüyle gören biri için meselâ annem için bunlar da önemsizdir, hatta Kuzguna yavrusu Anka görünür(28) örneği, gönül kimi severse güzel odur.
Ancak Tanrı suratımı şekillendirirken herhalde aceleye getirmişti biçimlenmemi. Bugüne, hatta şu ana kadar olmayacak duaya “Âmin” demem mümkünsüz olsa bile, azıcık da olsa eksiklerimin olmamasını, kısaca birazcık da olsa yakışıklı olmayı isterdim. Ama sadece onun için.
Âşık mı oluyordum, ne? Oysa Tanrı huzurunda kul neyse, ben onun huzurunda öyle bir şeydim işte.
O lâmba direğinin yanına gelmek üzereyken;
“Sağdaki sokak, sağdaki 22 numaralı ev lütfen!” dedi. Durduğumuzda;
“Durak Taksisi değilsiniz. Telefon Numarası yazılı değil çünkü bir yerlerde. Adınızı biliyorum. Plâka Numaranızı da kaydettim hafızama. Bazen erken vakitlerde ve gelen telefon mesajlarına göre aniden gitmem gerekiyor bir yerlere. Komşumuzu uyandırıp rica etmek zorunda kalıyorum, bu durumda. Belirli zamanlarda göreve gidişim sorun yaratmıyor, şirketin arabasıyla, ya da anlaşmalı taksilerle gidip-gelebiliyorum. Acaba imkânlarımın yeterli olmadığı böyle günlerde bana yardım edip-edemeyeceğinizi sorsam, ayıp mı etmiş olurum ki? Bir telefon numarası verseniz meselâ?”
Sorar gibiydi, ama tahakküm eder(29) gibiydi de, belki de emrediyordu, bilemiyorum;
“Olur efendim, cep telefonumu vereyim!”
Bavulunu kapısına kadar götürdüm, gün onun için bitti, benim içinse yeni başlıyordu, dersime yetişmem gerekti.
Ve bir soru;
İlkan kimdi?
Zamanın bana uyması mümkün değildi, ben zamana uyacaktım. Evini biliyordum, o da benim telefonumu. Hani olmaz ya, espri olarak; iki duvar bile aralarında konuşurken (meselâ); “Gel köşede buluşalım!” demişler. Biz bir pastanede neden buluşmayalımdı ki? Ateş yanmadan kül olması nasıl mümkünsüzse, benim de hayallerimin oluşması o kadar imkânsızdı, bence. İnsan hayal etse de hayallerinin kül olmasına da o kadar izin vermeliydi.
Günler geçti aradan. Aramadı beni. Ben de bir iki defa(!) geçip evinin ışık yanan penceresine baktım. Âşıklar gibi “Serenat(30)” yapmak geçse de içimden; “O kimdi, ben kimdim?” Onu düşünmek bile yasak olmalıydı bana. Nihayeti laptoplarımız karışmış, iki insan gibi karşılıklı olarak değiştirmiş, bir, bilemedin, bir buçuk-iki saatlik bir zaman dilimini de bir arada geçirmiştik. Bu yeterli miydi? Aşk denilen şey için, iki ayrı cinsin, iki saat kadar birbirine bakması yeterli olabilir miydi ki? Peki, sadece beğeni desek! Belki…
Yorgun-argın, hem hiç aranmadan-taranmadan geçen günlerimin sonunda mezun oldum okulumdan. İşe başlayabilmem, sonra vatan görevimi tamamlamam için eksik kalan stajımı(31) tamamlamam gerekiyordu. Neden eksik kaldığı pek hatırımda değil. Sanırım “para tifo(32)” diye bir hastalık sebebiyle yarım bırakmıştım o seneki zorunlu stajımı.
Bir fabrikada “Sorumlu Yöneticilik(33)” diye bir görevi üstlenen bir ağabey vasıtasıyla o fabrikada staj yapma imkânına kavuştum. Fabrika, şehirden biraz uzaktı, ama servisi vardı ağabeyin dediğine göre. Kendisi ile gidip-gelmem mümkün olacaktı, staj başlangıcından bitimine kadar. Ben ilk gün babamın arabasıyla beraber gitmeyi teklif ettim kendisine. “Olur!” dedi.
Fabrikanın Personel Şefi ve Mühendisi belgelerime bakıp;
“İyi, bugünden yorulmaya başlamana hiç gerek yok, hem muhasebeye de verecek evrakın var, bugün gidip onları tamamlamaya çalış ve ağabeyle birlikte yarın gel, stajına başla!” dediler.
Abi beni bırakmadı;
“Muhasebeye çıkıp istenen evrakın neler olduğunu öğrenelim ve bugün tanışma faslını da halledelim!” dedi.
Muhasebeye indik oranın yetkilisi ve personeli ile tanıştık ve istenen evrakı öğrendik. Sonra Fabrikayı dolaştık, Mühendislik Bölümüne girdiğimizde hemen yakınlarımızdan;
“Soner?” diye soran, hayret eden gibi bir ses yükseldi.
Böyle bir tesadüf hayatta değil, ancak Türk filmlerinde olabilirdi. Karşımdaki o idi ve ben ne diyeceğimi bilemiyordum. Zoraki olarak önce iki taksit halinde ismi, sonra yine iki taksit halinde demek istemediğim söz çıktı ağzımdan;
“İlk-ay Ha-nım?”
O; ismini yanlış olarak hecelememe rağmen hiç oralı olmadan, etrafındaki kimseye değer vermeden, aynı mahallenin iki çocuğuymuşuz gibi sarıldı, yanağımdan öptü.
Çok dar vaktim vardı, sorarcasına fısıldadım kulağına, sarılırken;
“Aramadın?”
Yüzüme baktı sadece. Abi;
“Stajyer arkadaş!” dedi.
Ağabeyimin ismi aklıma gelince zihnimdeki İlkan oldu ve gözleri büyüdü İlkan’ın, galiba direksiyondaki Soner olduğumu sanmıştı. Stajyer deyince; “Ne stajyeri?” dercesine baktı yüzüme. Oysa ders çalıştığımı, laptopumun içeriğini nasıl hatırlamazdı ki?
“İyi günler! Yarın görüşmek üzere şimdilik Allahaısmarladık!” dedim.
Alelacele çantasını aldı masasından;
“Ben de Bakanlığa gidecektim, mümkünse yolunuz üstünde beni indirirseniz ben oradan bir taksiyle devam ederim.”
“Neden olmasın ki?” dedim.
O yanıma gelince, sorumlu yönetici ağabey yerinde saydı. Hareket ettik, henüz uzaklaşmıştık fabrikadan ve koluma dokundu;
“Anlatacak mısın, benim sormamı mı bekliyorsun?”
“Önce siz beni neden aramadığınızı anlatmayı denemek istemez misiniz?”
“Hiç yurtiçi, ya da yurt dışı görevim olmadı, şu sıralarda seni aramaya ihtiyaç duyacağım. Bu bir… İkincisi, ablan sayılırım, bakışların umut vermemi diler gibiydi. Sana hakkım yoktu benim. Uzak durursam beni unutursun diye düşündüm. Üçüncüsü, seni zapt edemeyeceğim inancını yaşadığım için mesafe olsun istedim aramızda, olamayacağını bile bile. Kaç geceler kaç kere kapımın önünden sessiz sessiz geçtiğini fark etmedim mi, sanıyorsun. Ben de sana karşı ilgisiz değildim, değilim artık itiraf etmem gerek, ama buna hakkım yok.”
“Tek konu benden önce doğmuş olman mı?”
Cevap vermedi önce;
“Benim de ellerimin boşluğu dövdüğü anlar oldu. ‘Bilmem ki bu dünyaya ben niye geldim!(34)’ derken ‘Geldim’ kelimesi önüne ‘Erken’ kelimesini de ekledim. Boşta kaldım hem bomboş. Anladım ki sensizlik işime yaramıyor, hem de hiç. Ama sırf sevgi eksikliğim nedeniyle ve ben istediğim için, sana egemen olmayı isteyemezdim, düşünemezdim bile. O nedenle sakladım kendimi. Hiç de belli etmeyecek, kapımı çalsan bile açmayacaktım. Ama görünce seni, kalbim öylesine bir kuvvetle çarptı ki, dışarıdan belli olacak diye çekindim, dudaklarımın uçuklar gibi olduğunu hissettim. Ve içimden geldiği gibi kokladım, kucakladım, öptüm seni.”
“Siz” yoktu artık benim için de…
“Söyle, ne yapmamı istiyorsun? Diz çöküp yalvarmamı mı? Ağlayıp ‘Ne olur evlen, benimle!’ dememi mi? Bil ki bu andan sonrası yok benim için. Bir ay staj sürem. Bir ay süresince benimle yaşayıp da, bensiz olmaya tahammülün olacak mı İlkan’ım? Ben senin sahibinim, senin tek hissedarınım, hissediyorum bunu, gel sen de benim sahibim ol!”
Durdurdum arabayı sağa yanaştırıp, fabrikaların bitip boş arsaların olduğu yerde, döndüm, sarıldım beline;
“Gel koynuma küçük serçe!” dedim, onu öpmeğe çalışırken direnmeye, karşı koymaya çalıştı, sonra gardı düştü(35), koynuma sokuldu, tüm geçen arabalara boş verircesine hem.
“Senden vazgeçmeyeceğim, ufak ayrıntılarla vakit geçirmeyeceğim hiç mi gelmedi aklına? Sen benim olmayı isteyip düşlediysen, benim olacaksın, bir ömür boyu.”
Zaman çabucak geçmedi bu kez. Karşı gelenimiz yoktu. Belki Leyla-Mecnun, belki Tahir-Zühre, belki Romeo-Jülyet değildik bir romana konu olacak kadar.
Ama biz kendimiz romandık, birbirimize, kendi kendimize…
Karım;
“Dört çocuğumuz olsun Soner!” dedi. “İster birer-birer dört kere de, ister iki artı iki, ister üç artı bir, hiç fark etmez. Yeter ki hepsi sağlıklı olsun, hemen ve arka arkaya doğurayım ve büyütelim onları.”
Boynumu eğdim, mutlaka bir düşüncesi vardı ki, bu sözleri söylemişti. Ama baktı bende bir tepki yok, o daha önce olduğu gibi dikti gözlerini, gözlerime sorarcasına;
“Hiç mi merak etmiyorsun, dört deyişimin nedenini?”
“Sen nedensiz konuşmazsın, bilirim. Gene de nedenini yorumlayamıyorum!”
“Seni ilk ne zaman öptüm?”
“Sanırım o iş dönüşünde havaalanından dönerken.”
“Vakit ne zamandı?”
“Tan yeri kızıllaşıyor, ufuk kendine gelmeye çalışıyor, güneş yüzünü gösterdi, göstermek üzereydi galiba.”
“İşte söylemek istediğim bu, bana hükmetmeğe başladığın an. Güneş ufuktan doğuyordu. İşte ben de bundan esinlenip sen istesen de, istemesen de o anın heyecanını hissederek bebelerimize Ufuk, Tan, Doğan ve Güneş(36) adlarını vereceğim. Bir dini bayramda onları soframıza ‘Ufuktan doğan güneş!’ diye çağıracağım. Tıpkı senin gönlüme doğuşun gibi.”
Stajımı bitirip aynı fabrikada işe başladım. Sonra ağabeylerimden birinin olmadığı bir yerde askerlik görevime başladım, er olarak.
İlk günlerin ertesinde bir gün “İyi bir haberim var” diye yazmıştı devamı; “Müjde bebeğimiz olacak, değişiklikleri hissediyorum!” diye yazmıştı karım.
Askerlik görevimizi yaparken cep telefonu yasaktı, laptop, ya da bilgisayar zaten imkânsızdı. Sadece çarşı izninde görüşebiliyorduk telefonla, o da inzibatlardan kendimizi kurtardığımızda, ya da diğer arkadaşlar inzibatları meşgul ettiğinde.
Onlar da görev yapıyorlardı, ama benimkisi de mecburiyetti(!).
Telefonu çevirdim;
“Dün ultrasona girdim, bebeklerimizi gördüm!” dedi heyecanla, daha sormadan. Anlamamıştım.
Cevabım gayet mantıksız, anlamsız ve sorar gibi olmuştu;
“Evet? Bak dediğin olmuş, ikiz diyordun, ikiz bebeğimiz olacak!”
“Ben ikiz demedim ki!”
“Ya ne dedin ya?”
“Dördüz olacaklar babaları, dördüz, üçü kız, biri oğlan!”
“Ne?” dedim sadece.
Ufuk, Tan, Doğan, Güneş; “Ufuktan doğan güneş” olarak annelerinin ricalarını kırmayarak dördü birden çıkmışlardı yola demek ki…
YAZANIN NOTLARI:
(1) Varsayım; Deneyle henüz kanıtlanmamış, doğrulanmamış olmakla birlikte, kanıtlanmadan, geçici ya da kalıcı olan, kanıtlanabileceği umulan, mantıksal bir sonuç çıkarmaya dayanak olarak öne sürülen benimsenen kuramsal düşünce, önerme. Bir olayı açıklamada yararlanılan bilimsel ilke, hipotez.
(2) Biçilmiş Kaftan; Tümüyle uygun, elverişli.
(3) Dekolte; Kadın kıyafetlerinde kısmen açıkta bırakan giyim [Décolleté; Yakasız( Fransızca) Boyun, omuz, göğüs ve sırtın bir bölümünü açıkta bırakan kadın giysisi. Açık, örtüsüz, çıplak.
(4) Fokuslanmak; Odaklanmak.
Odak; Herhangi bir düşüncede, nitelikte olan kimselerin kaynağı veya bir şeyin toplandığı, yoğunlaştığı yer. Bir ışık veya ısı kaynağından yayılan ışıkların toplandığı yer. Mihrak. Fokus.
(5) Eğecekte-Delecekte; (Genelde elecekte-delecekte olarak kullanılan bir deyim), iyi niyet olmayan bir şekilde, bir bakıma gözleri fel-fecir okumak şeklinde de kullanılan bir söz (argo da olabilir).
(6) Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir
(7) Gıvıl Gıvıl; Genel anlamda toplu olarak hareket etmeyi anlatan bir deyim olmakla beraber, yerinden duramaz bir şekilde, devamlı hareket etmeyi anlatan yerel bir deyiştir, öyküde bu anlamda kullanılmıştır.
(8) Transparan; Işığı geçiren, arkasını gösteren. Saydam.
(9) Bermuda; Boyu dize ya da diz altına gelebilen dar ve kısa pantolon.
(10) Yandı Gülüm Keten Helva; “Olanlar oldu, iş işten geçti!” anlamında olumsuz sonuçlar için kullanılan bir söz. Kaçırılmış bir fırsat da denilebilir.
(11) Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir. Bildiğim bilmediğimin içinde. Ve “Ben bilmediğimi bildiğim için diğer insanlardan akıllıyım... diyen SOCRATES’e ait meşhur sözler. (Sokrat; Milâttan Önce 469-399 yılları arasında yaşamıştır.)
(12) Kös Kös Dönmek; Başı önde, sağa-sola bakmadan, yorgun, üzgün, düşünceli bir durumda geriye dönmek.
(13) Fırça Yemek; Azarlanmak, paylanmak (argo).
İstihza; Gizli, ince ve kinayeli bir şekilde alay. Saraka.
Sitem; Bir kimseye yaptığı bir hareketin veya söylediği sözün üzüntü, alınganlık, kırgınlık vb. duygular uyandırdığını öfkelenmeden belirtme.
(14) Ramak Kalmak; Bir şeyin olmasına az kalmak. Hemen hemen, az daha olacak, kıl payı kurtulmak.
(15) Mundar; Murdar. Şeriata uygun olarak kesilmemiş hayvan. Kirli, pis.
(16) Tsunami; Liman ya da deniz dalgası. Denizlerin tabanında oluşan deprem, yanardağ patlaması ve bunlara bağlı taban çökmesi, zemin kaymalar sonucu denize geçen enerji nedeniyle oluşan uzun periyotlu deniz dalgası.
(17) Lakada-Lukada; (Genelde lagada-lugada şeklinde de söylenir) Önemli olmayacak biçimde, değer verilmeden anlamında argo olarak kullanıldığını sandığım bir söz (Bazen, nadiren de olsa harala-gürele şeklinde de söylenmektedir).
(18) Kendim için bir şey istiyorsam namerdim! Eski cumhurbaşkanlarından Süleyman DEMİREL patentli bir söz. Kendim için bir şey istiyorsam namerdim. Allah' ım anneme güzel bir gelin nasip et. ANONİM
(19) Nötr; Yansız. Hiçbir yanı tutmayan, yansız kalan. Turnusol benzeri bir ayıraç karşısında ne asit, ne de alkali tepkisi göstermeyen.
(20) Farz; Tanrı emri olarak mutlaka yapılması gereken şeyler.
(21) IQ; (Intelligence Quotient) ya da EQ (Emotional Quotient) olarak belirlenen zekâ testi.
(22) Espritüel; Yerinde ve zamanında güzel ve hoş karşılanan, ince anlamlı, düşündürücü söz söyleyen, nükte yapan.
(23) Zaruri; Zorunlu, gerekli.
(24) Angut Gibi Bakmak; Bakışların boş, bomboş, donuk bir şekilde olması. Aslında angut bir kuştur ve her şeye rağmen eşinin başında ölünceye kadar bekleyen duygusal bir kuştur.
(25) Sözlerin “Dağ başını duman almış” diye başlayan Gençlik Marşındaki; “Güneş ufuktan şimdi doğar!” dizesi ile hiçbir ilgisi yoktur!
(26) Hoşgörü (Müsamaha); Tolerans. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme.
(27) Kişi noksanını bilmek gibi irfan olmaz; İlk satırı; “Çeşm-i insaf gibi ârife (bazı deyişlerde; kâmile) mîzân olmaz” şeklinde olup haddini bilmek, başkalarının kusur ve yanlışlıklarını görmemek anlamında kullanılmaktadır. Buna benzer iki şairin şöyle deyişleri de vardır; Ayinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz / Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde” ve “Söyletirsen dillerinde lâf çok / Zerre kadar birisinde hâl yok!”
(28) Kuzguna Yavrusu Anka (Şahin) Gözükmek (Görünmek); Herkesin kendi yarattığı şey, çirkin de olsa gözüne güzel görünürmüş anlamındadır.
(29) Tahakküm Etmek; Hükmetmek, zorbaca baskı ve buyruklarla etkilemek.
(30) Serenat (Serenad); Geceleyin, açık havada sevgi duyulan biri için bir müzik aracıyla verilen küçük konser.
(31) Staj; Herhangi bir mesleği edinecek olan kimsenin geçirdiği uygulamalı öğrenme dönemi ve bu kimsenin meslek bilgisini artırmak için kurumun bir veya birçok bölümlerinde çalışarak geçirdiği dönem.
(32) Paratifo; Tifoya benzeyen, ama başka bir basilin yol açtığı hastalık.
Tifo; İnsan dışkısıyla kirlenmiş sularda, bu sularda yaşayan istiridyelerle ve bu sularla sulanmış ya da yıkanmış sebzelerde bulunan basilin açtığı ateş ve ishalle kendini gösteren, ortalama üç hafta süren, bulaşıcı ve tehlikeli bir bağırsak hastalığı.
(33) Sorumlu Yönetici (Mesul Müdür); Gıda ve gıda ile temas eden madde ve malzemeleri üreten, işleyen, ambalajlayan, depolayan, nakleden, pazarlayan işyerlerinin asgari ve teknik şartların ikamesinden denetiminden mesul olan gıda mühendisi.
(34) Bilmem ki bu dünyaya ben niye geldim… “Neden saçların beyazlanmış arkadaş…” diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Cengiz TEKİN’e, Bestesi; Hüseyin Rıfat ŞENGEL’e ait olup eser Muhayyerkürdî Makamındadır.
(35) Gardı Düşmek; Savunma durumunu yitirmek. Müdafaasız kalmak.
(36) Ufuk Tan Doğan Güneş – Ufuktan doğan güneş; İsimleri bu şekilde çağrışım yapılarak konulmuş olanlar varsa özür dilemek borcum. Bilindiği üzere çok eserlerde; “İsim ve kurumların gerçekle ilgisi yoktur” anlamında deyişlerin bu öykü için de kullanılması dileğim. Örneğin bu deyişin değişik bir şekli; “Sabahtan coşan (ya da coşkun) yağmur” ya da benzeri de olabilirdi.