Ağır ağır doğruldu yerinden genç adam. Cebinde özenle sakladığı son parasını çay bardağının yanına bıraktı ve yavaş, fakat muntazam adımlarla kahvehaneden dışarı çıktı. Kararsızlıkla bir süre kapının önünde bekledi, etrafına bakındı, filtresine kadar nefeslendiği sigarayı yere atıp sıkıntıyla ezdi. Kaldırımın ortasında duran büyükçe bir taşı ayağıyla kaldırımın kenarına doğru itti. Sonra yönünü seçip ağır adımlarla yürümeğe başladı. Yirmi beş-yirmi altı yaşlarında kadar görünüyordu. Uzun boylu sayılırdı. Üzerinde sade bir elbise vardı, ayakkabıları boya istiyordu.
İşsizdi. İki haftadır iş bulamamıştı. Sanki ne için ayrılmıştı son işinden? Beğenmiyorduysa da, ücreti azdıysa da, patronun diklenmelerine(1) tahammülsüzdü ise de, önce kapılanacak bir iş bulup ondan sonra “Bana eyvallah!” dese daha doğru olmaz mıydı sanki? Şimdi parasızdı. Parasız ne demek? Tam anlamıyla; “Meteliğe kurşun atıyordu.(2)” Bakkalın veresiye defterindeki kabarıklık, ev sahibinin yolundan çekince ile çekilmeleri de cabası idi.
Sabah erkenden kalkıp inşaat işçilerinin toplandığı yerlere de gidiyor, ancak ellerinde nasır olmamasından, kılık-kıyafetinin düzgünlüğünden, belki de çok yevmiye isteyeceğinden çekinenler onu işe almayı bırak, yanından bile geçmiyorlardı. Bir yokluk, bir bunalım içindeydi, günlerdir. Kafası hep eğikti, ama hep.
Düşüncelerini tekrar gözden geçirmeğe başladı. Artık bıçak kemiğe dayanmıştı çünkü. Açlıktan kimse ölmemişti. Açlığını önemsemiyordu da. Düşüncelerindeki başlangıcı yokladı. Gerçekleştirmeğe yöneldiği düşünceleri için iki gün harcamıştı, tam iki gün. Hata yapmayı düşünmek bile istemiyordu:
“Önce bahçede gördüğüm merdiveni pencereye dayayacağım. Mehtap olmadığına göre bunda bir zorlukla karşılaşmam herhalde. Pencereyi açmak önemli, ama oldukça basit. Nasıl olsa eski ev, zorlanmam herhalde. Evdekilerin uyumuş olacaklarından eminim. Sonra…”
Düşüncelerinin bu kısmını kendine bile anlatmak, tekrarlamak istemiyordu. Fakat yaşaması, bir iş buluncaya kadar yaşaması için plânını gerçekleştirmesinin gerekli olduğuna inandırmak istiyordu kendini. Yoksa canını, canına sahip olandan önce kendisinin yok etmesi gerekecekti. Bu nedenle yapmalıydı aklına koyduğunu, hem yapacaktı da… Devam etti:
“Eğer beni bir müddet idare edecek, ihtiyacım kadar para bulursam, hiçbir eşyaya el sürmeyeceğim. Sonra başka bir yerlere gidip yeniden iş arayacağım. İş bulup para kazandığım zaman dönüp aldıklarımı isimsiz bir mektupla gönderir, öderim geriye.” Kendinden bile utanıyor, “Çaldıklarımı” demek yerine “Aldıklarımı” demeyi tercih ediyordu.
Düşüncelerine son verdiğinde hırsızlık yapmayı plânladığı evin arka taraflarına geldiğini fark etti. Neredeyse in-cin top oynuyordu(1), etrafta. Sokak lâmbalarının karanlığı ve mehtapsız gece yardımcısı gibiydi.
Sigara paketini çıkardı, cesaretini kuvvetlendirmek istercesine. İçine baktı. Yarım ümidi de boş çıkmıştı, boş paketi buruşturup attı. Oradaki bir ağaca dayandı bir süre. Saçlarını düzeltir gibi yaptı, ne kadar süredir tıraş olmadığını hissetti, bayatlamış düşüncelerini tekrar gözden geçirmeğe çalışırken.
Bir şeyler çalmak için niyetlendiği müstakil ev, iki katlı idi. Evde vaktinden önce ihtiyarlamış bir baba, bir de kızı oturuyordu. İhtiyar adam karısını iki yıl kadar önce kaybetmiş, yeniden evlenmemişti doğası gereği belki. Mazbut(4), kendi hallerinde insanlardı, bildiği.
İhtiyar adamın kızıyla beraber oturduğunu, gündüzleri ev işlerini yapmak üzere bir hizmetlinin geldiğini öğrenmişti, takiplerinde. Zaten teferruat(5) önemli değildi. Önemli olan kendisinin ihtiyacı olanın, ihtiyar adamda ihtiyacından çok, fazla olmasıydı. Bunun dışında ihtiyar adamın oldukça varlıklı, ya da zengin olması bile ilgilendirmiyordu kendini.
Evde, girmesi mümkün pek çok pencere olmasına rağmen o, ağaca dayandığı andan beri kurtulamadığı garip bir hissin etkisinde kalarak, belki de yarı açık olduğu için dikkatini çeken, hafif pembe bir aydınlığın dışarıya yansıdığı pencereye dayadı merdiveni. Yavaş yavaş tırmanmağa başladı basamakları. İlk iki basamak biraz gıcırdadı ise de, diğerlerinin ses vermemesi cesaretlendirdi onu ve pencereye kadar tırmandı.
Pencerenin kanatlarını zorlamasına gerek yoktu, biraz ses yapmasına rağmen eliyle itekleyince ardına kadar açılmıştı. Geniş bir tebessüm yayıldı yüzüne. Seviniyordu. Çünkü neredeyse işinin en zor yanını, belki de yarısını yapmış sayılırdı.
Adımını pencereden içeri atan genç adam birdenbire hayrete düştü. Gözlerinin yanılmasına imkân yoktu. Bir gece lâmbasıyla aydınlanan bu oda boş değildi. İhtiyar adamın kızına aitti ve onu hayrete düşüren de uyuyan kızın büyüleyici güzelliğiydi. Büyülenmişti. Elinde olmadan yapmayı plânladıklarını unuttu ve soluyan bu güzelliğe daldı.
Belki dakikalar, belki saatler geçti aradan. Durgun, sessiz, sakin, çömelmiş, bilinçsiz bir duraksamayla kızın güzelliğinin karşısında duruyordu, nefes bile almadan, kıpırdamadan.
Ne sebeple yatağından kalktığı, uykusunu böldüğü belli olmayan ihtiyar adam, kızının yarı açık bırakılmış kapısının önünden geçerken, cereyan yapan perdenin kımıldayışını görmüş, kapatmak hamlesini gerçekleştirmek üzereyken, kızının yatağının yanı başında diz çökmüş yabancı adamı görünce şaşırmıştı. Fark edilmediğinden emin olunca şaşkınlığına son vererek sessiz adımlarla odasına yöneldi, ihtiyar adam.
Pencereden giren genç adam, hiçbir şeyin farkında değildi. O hâlâ kurtulamadığı bir etkinin altında talihine lânetler okuyor(6), kahrediyor, bu güzelliğin doyumsuzluğuna kısa an içinde ulaştığı için de Allah’ına şükrediyordu için için. Oda lâmbasının ani yanışı, yorgun bir ses, onu hayal dünyasından ayırdı. Kızın da uyanıp korkulu yeşilliklerle kendisine bakması üzerine ağır ağır yerinde doğruldu, bu mutluluk anını kendisine çok görürcesine seslenen ve ışığı yakmakla bozan ihtiyar adama doğru kinle, hatta nefretle baktı.
İhtiyar adam, oyun oynayan çocuklar gibi;
“Kımıldama! Eller yukarı!” demişti. Tabancayı tecrübeli biri gibi tutuyordu.
Kız şaşkın, dili tutulmuş gibiydi. Bu haliyle daha da güzeldi genç adamın gözünde.
Kızın şaşkınlığını fark eden pencereden giren genç adam, tehdide aldırış etmeden masa üzerinde duran telefondaki ahizeyi kaldırdı ve ihtiyar adama uzattı. Bu hareketi nasıl yapabildiğine kendisi de hayret ediyordu. Sonra, uzakça bir köşeye, görünür ve kendince o muhteşem varlığı görecek şekilde oturarak, genç kızın hayretlerinde ihtiyar adamın hareketlerini takip etmeğe başladı.
İhtiyar adam, bir süre genç adama şaşkınlıkla baktı, sonra tabancasının namlusuyla numaraları çevirdi ve konuşmaya başladı.
İhtiyar adamın kızı; gözlerinden akmasını engelleyemediği yaşları saklamak istercesine, sessiz, büzülerek, başını eğerek duran ve yalnızca nefes aldığı belli olan hırsızın hareketlerinden mana çıkarmağa çalışıyordu.
Zannediyordu ki; hırsız kaçmaya çalışacak, babası da aldığı günden beri, içine tek bir mermi bile koymadığı boş tabanca ile; “Tutun!” diye bağırarak peşinden koşar gibi yapacaktı. Tahmininin tutmamış olmasından üzüntü duyuyor gibiydi.
Odadaki üçlü grubun sessiz bekleyişi, üç polisin gelmesine kadar sürdü. Polislerin gelişi hırsız için acı, fakat gerçekti. Yerinden doğrulan hırsız, genç kıza son bir defa, belki de korkarak baktı ve tam bir teslimiyetle kelepçe takmaları için kollarını polislere uzattı.
Polislerin başında daha yaşlıca ve sivil olanı, takmak üzere hazırladığı kelepçeleri tekrar pantolonunun arkasındaki yerine iliştirdi. Deneyimleri ile biliyordu ki, böyle bir insan “Kötü” olamazdı, bir yanlışlık olabilirdi belki bu olayda…
Aradan kısa sayılmayacak bir zaman geçti. Genç adamın neler olduğunu düşünmeyi, hatırlamayı istemediği bir zaman dilimi. Mahkemede ihtiyar adam ve kızı kendisi için yanlışlık olacak hiçbir cümle sarf etmemelerine rağmen, genç adam gerçeği olduğu gibi anlatmış, çaldıklarını geriye ödeme tasavvurundan bahsetmemiş, niçin sonuca ulaşamadığını, niçin yakalandığını ise anlatmamış, anlatmak istememişti. Gerçeklerle rahatladığını sanıyordu.
Duruşmalar sırasında tek kazancı genç kızın ismini öğrenmek olmuştu: Bahar. Ve bakışlarını hapsetmişti gönlünün derinlerine yeşil yeşil. Ne güzeldi ismi. İsmi, içinden de olsa her tekrarlayışında ruhunda yeni bir baharın çiçeklendiğini hissediyordu. Mahkeme Salonunda karşı karşıya geldiklerinde, gözlerinde garip bir heyecan fark etmiş gibi gelmişti kendisine, sonradan, sonralardan oluşan, ilklerde olmayan.
Zihninde gelişen ve genleşen “Acaba” ları engelleyemeyeceğini biliyordu genç adam. Buna rağmen, hayal dünyasında onunla olmasını, onunla yaşamasını, onun hayallerinde yaşamasını kim engelleyebilirdi ki? Ona ulaşamayacağını, onun ulaşılamayacak biri olduğunun bilincindeydi, hele hırsızlığının tescillenişinden(7) sonra.
Ama düşüncelerine hapsettiği bakışları vardı Bahar’ın yeşil yeşil. Bu bakışlar anlamlıydı, sevecen gibiydi acımak yerine, üzüntü dolu hem, galiba.
Anlam vermemişti, veremezdi de zaten, sebep bulamamıştı, yorum yapamamıştı zihninde bir türlü. Beynindeki bütün hücreler; akıl, mantık, anlayış yönünden iflâs etmiş gibiydi. Gönlünde düşünceler birbirini takip ediyor, bu yarışta hep sonuncu oluyorlardı kendince…
Çok az bir ceza verilmişti genç adama. Bu arada ev sahibi, mahalle bakkalı, kahveden arkadaşları, eski iş yerinden arkadaşları ziyaret etmişlerdi. “Geçmiş olsun, sıkma canını, her şey olacağına ulaşır, yoluna girer, ödersin borçlarını” gibi sözlerini esirgememişlerdi.
Ziyaretçilerin en önemlisi ihtiyar adamdı. “Neden?” diye sormuştu kısaca. Anlatmazdı, anlatmayacaktı da asla. İhtiyar adam, “Bahar yaptı” diye gardiyana bir paket verdi. İçinde börek vardı açtığında, hem koğuş arkadaşlarıyla üleştiği dolu dolu. Ve bir satır, bir cümle; “Geçmiş olsun!”
İhtiyar adam, tekrar geldi aradan iki-üç gün geçmeden. Bu kere; “Nasılsın?” dedi sadece. İyi olduğunu söyledi.
Mahalle bakkalından sigara içtiğini öğrendiğini, sigara getirdiğini, Bahar’ın da okuyabileceği düşüncesiyle okuduğu kitaplardan gönderdiğini, iade etmesine gerek olmadığını söyledi.
Teşekkür etti genç adam. Uzun zamandır sigara içmediğini hatırladı, “Sigarayı bırakmak için iyi bir neden?” dedi. Sigaraları koğuş arkadaşlarına dağıtmak için alacağını, kitapları okuyacağını söyleyerek teşekkür etti.
“Bir sonrası için?” diye sordu yaşlı adam.
“Sağlığınız efendim, ilginize içtenlikle teşekkür ederim, yaptığım ayıba rağmen.”
“Konu her ne olursa olsun, beyefendi bir insansınız. Tanışmamız aykırı oldu, ama seni tanımaktan dolayı memnunum delikanlı!”
Düşündü genç adam; “Bir dahaki gelişinize Bahar’ı da getirin, göreyim desem, kabul eder miydi ki?” diye geçirdi içinden. Sustu. Susması gerekti çünkü;
“Teveccühünüz(8) efendim!” dedi elini sallama gayretini yaşarken.
Tanrı, sıkışan kullarına daima yardım edermiş. Sayılı günleri tükenmek üzereyken bir kere daha geldi yaşlı adam. Gururunu biliyordu genç adamın.
“Benim eski elbiselerden iki tanesini getirdim! Hiçbiri yeni alınmış değil. Birçok konuda hassas olduğunu biliyorum. Ama yapmam gerekenleri yapmam için de bana izin ver olur mu, oğlum?” dedi ve devam etti;
“Sanırım aynı boy ve kilolardayız, sana uyacağını tahmin ediyorum. İstemezsen arkadaşlarına ver! Çıkacağın günü de öğrendim. Karşılamayı da isterim. Ne dersin?”
İlk defa “Oğlum!” demişti. “Çıkacağını” deyip hapisten bahsetmemişti. Ve kitap getirmediğini, daha sonra isterse isteyebileceğini söyleyip;
“Kızım, gel!” demişti dışarıya seslenerek.
Bir insanın dualarının Allah’a bu kadar çabuk ulaşması mümkün müydü? Mümkün olmuştu işte. Karşısında duruyordu inanmak istediği insan: Bahar.
Utanmış, başını eğmişti, gözlerinin ucu ile bile bakamıyordu yüzüne.
“Merhaba! İyi misin? Geçmiş olsun! Bir dileğin var mı?” gibi saçma-sapan soruları sıralamıştı arka arkaya, o da yere bakarken utanırcasına.
Gardiyanın; “Görüşme bitmiştir!” sözü uzaklaştırmıştı onları kendinden. “Görüşmek üzere!” sözlerinde.
Rahattı, huzurluydu…
Cezaevinden çıktığında, hiçbir lekeli insana, hele hırsızlığa teşebbüsten hapse girmiş birine kısmet olmayacak şekilde bir iş bulmuştu. Daha doğrusu iş, onu bulmuştu.
İşine alışmıştı hemen. İşini seviyordu. Nasıl sevmesin idi ki? Daha haftasına yokluğunu hissettiği maddi imkânsızlığa karşılık avans bile vermişlerdi.
“Kısa zamanda öderim inşallah!” dediği bakkal ve ev sahibine borçlarının bir kısmına karşılık aldığı avansı yarı yarıya ev sahibine ve bakkala üleştirmişti, “Kalanı inşallah daha sonra” diyerek. Sigarayı bırakmıştı ya, aldığı avanstan ayırmamıştı kendisine bir kuruş bile. Öğle yemeklerini iş yerinde yemesi, iş yeri servisiyle gidip gelmesi yetiyordu kendisi için.
İş yerindeki patron, ustabaşılar dâhil çevresindekilerin de yaptığı işten, hatta işlerden memnun olduklarını hissediyordu. Çünkü boş durmaktan hoşlanmıyordu, çay saatlerinde bile, gördüğü aksaklık varsa, bir yerlerin temizliği gerekiyorsa, çekinmiyor, erinmiyor(9), alıyordu süpürgeyi, fırçayı ya da paspası eline, gideriveriyordu ne varsa aksaklık olarak gördüğü.
O tek odalı yalnız başına yaşadığı gecekondusunda da elinden gelen tüm işleri kendi kendine, kendi başına yaptığı için fabrikadaki işler kendisinse zor gelmiyordu. Anlayışlı bir ev sahibi vardı, kendisini hapishanede bile ziyaret eden, hatta “Harçlığın var mı?” diye para bırakan.
Hapisten çıkıp evine döndüğünde evi tıpkı bıraktığı gibi idi, her şey yerli yerinde ve muntazam. Sadece pencere aralarından giren tozlarla tozlanmıştı bir yerler. Onu da temizlikçi teyze ile birlikte halledivermişti bir çırpıda.
Halledilmeyecek gibi değildi aslında. Kutu gibi evi kendine yetiyordu her şeyiyle. Somya, yatak, masa, sandalye, ortada yaz-kış kaldırılmayan bir odun sobası, ufak bir televizyon, transistorlu bir radyo, azıcık tabak-bardak-çanak v.s. hepsi kendinin olan alaturka(10) tuvalet-banyo. Terlikleri bir çiftti yeterli olan. Kenarda alaturka bir askılıkta bir bayramlık, bir her günlük bir de ihtiyarın verdiği iki yeni elbise gıcır gıcır(11).
İçliklerini koyduğu dolap yerine geçecek bir televizyon kutusu. Hepsi kendinindi, hepsi kendine aitti özgürce kullandığı. Bu nedenle iş yerindeki Bekârlar Lojmanı denilen evde kalması teklifine içtenlikle “Hayır!” demişti. Bölüşemezdi kendinin olması gerekenleri. Bu nedenle hoşgörüsü(1) geniş olan ev sahibinin evinde, kiracı olarak kalmaya devam etmeği uygun görmüştü kendince.
Buna bir eklenti olan sebep de okumak istemesi dolaysıyla ev sahibinin ve bakkalın çocuklarının okumasını desteklediği kitapları getirmeleriydi, kendi satın aldıkları yanında. Evde yalnız kalıyor, düşünüyor, artık kahveye gitmiyor, sigara içmiyor, düşünmediği zamanlarda yalnız ve yalnızca kitap okuyordu.
Ev sahibi değişen hayatını desteklercesine İçişlerinin, yani hanımının -ki ev sahibi hanımına hep “İçişleri Bakanı” derdi, oysa evin “Cumhurbaşkanı” bile Müzeyyen Teyze idi bildiği kadarıyla- börek, yaprak sarma, ya da hoşlanacağını bildiği bir yemek yaptığı zamanlarda ya davet ediyordu hemen üst kata, ya da bir tabağa koyup getiriyordu genç adama.
Ve talihine şükrediyordu, yanlışlık yapmamak, hayatını bir kez daha karartmamak için kendine söz verirken. Bu talihi, kızının önerisiyle ihtiyar adamın hazırladığını bilseydi genç adam, kim bilir neler düşünürdü acaba? Bunu bilmedi, bilemezdi de zaten, öğrenmedi, öğrenemedi, öğrenemeyecekti de…
Bir Pazar günü, eline aldığı kitaptan bu kere usanmış gibiydi. Yatağından doğruldu, gerindi, bir iki defa elleriyle bacaklarını kırmadan yere doğru eğildi-kalktı. Huzursuz görünüyordu. İçindeki huzursuzluğa set çekmek için hiç de âdeti olmadığı halde tatil gününde tıraş oldu. Sinemaya ya da maça gitmeyi geçirdi zihninden. Taksitle alıp da henüz taksitlerini ödemeye başlamadığı en yeni elbiselerini giydi, yaşlı ihtiyarın hediye ettiği elbiselere boş vererek, umursamazca.
Evden çıktığında, adımlarının kendisini sinemalar ya da stadyum yerine nehrin kıyısına doğru sürüklediğini fark etti. Bir güç, kendisinin egemen olamadığı, tüm mevcudiyetiyle kendisini o yöne itekleyen bir güç vardı engelleyemediği. Kendisini o gücün etkisine bıraktı. Bahar, dallarda tüm serinliği ve gerçekliği ile ciğerlerine doluyordu, yeşillerde ve kokularda.
Tüm uyarışlarına rağmen içindeki huzursuzluğa sebep arıyor, bulamıyordu. Unutmak istemiyor, ama unutmasının gerekli olduğunu düşünüyordu yaşadıklarını, zihnindekileri ve yaşamak istediklerini, umutsuzca. Her şeye rağmen gerçekte ve gönlünde yaşadıkları, ona hem sevinç, hem de ızdırap veriyordu.
Huzursuzluğuna son vermek istercesine, nehrin yakalarında; “Sen olmasaydın eğer, aşka inanmazdım!(13)” şarkısını önce mırıldanmaya, sonra içten içe söylemeğe başladı. Bunu önce bir diğeri, sonra diğerleri takip etti. Sesi öyle pek ahım-şahım(14) değildi, ama kendince sesinin iyi olduğunu, musikiyi iyi bildiğini düşünürdü.
Adımlarının musikinin ritmiyle ahenkleştiği anda, bir söğüt ağacının altında, kitap okumakta olan Bahar’ı görünceye kadar yaşadığının farkında bile değildi genç adam. İnanmıştı düşüncelerinde kendine, yalnızlığına, umut değil tahayyül bile etmesinin(15) zorluğuna.
Gözlerini kapattı bir süre. Açtı, yeniden kapattı. Yanılmadığına inanası gelmiyordu içinden. Dikkatle baktı, bir kere daha, bir kere daha. Gözlerini ovaladı, sağa doğru kaykılıp baktı, sola doğru kaykılıp baktı, yanılmadığını onaylatmak istercesine gözlerine. Artık kesin olarak emindi. O; o idi.
Yapması gerekenleri düşünmeye çalışırken, Baharın kitaptan başını kaldırdığını, kendisine baktığını gördü. Öyle bir bakıştı ki bu, kış gecelerinin damlardan sarkan buzları bile sıcak kalırdı bakışlarının etkinliğinde. Oysa ne umut edebilirdi ki genç adam?
Sakin olmalıydı. Korkup kaçmamalıydı bakışlardan. Bir talih oyununda çok şey beklerken, hiçbir şeyi yakalayamamanın, amortiye(16) rıza gösterirken en büyük ikramiyeyi bir adım kala kaçırmanın şaşkınlığını yaşadığını hissettirmemeliydi ona. Onun kendisini hatırlamaması diye bir şey düşünemezdi. Hapishane de bile ziyaretine gelmişti. Odasında ilk karşılaşmalarında büyüyen gözlerinde de yer ettiğini sanıyordu.
Oysa genç adamın aklına bile gelmeyen bir yaşantı biçimliydi Bahar’ın gönlünde anlatılamayan, anlatılamayacak. Bunu yalnız kendisi biliyordu Bahar, yalnız kendi bilebilebilirdi suskunluğunda. Belki tesadüfe yardım eden, belki de hızlandıran kendisiydi. Çünkü babası anlatmıştı onu, ona. İşini, işindeki davranışlarını. Farklılığı yoktu genç adamın diğer işçilerden. Aynı iş kıyafetlerini giyiyordu, aynı yemeği yiyordu, aynı dinlenme vakitlerinden faydalanıyordu ve aynı ücreti alıyordu emsalleri ile, farksız. Çünkü iş yeri sahibi, ortaokul sıralarından arkadaşıydı babasının.
Genç adam, adımlarının, bir yengeç çarpıklığına aldırmadan yaklaştı ona;
“Merhaba! Rahatsız etmediğimi umabilir miyim?”
Genç kız başını kaldırdı, duygusuz bir bakışla sınırlandırdı düşünceleri, dudakları bile kıpırdamadı, başını eğdi kitabına döndü, sayfasını değiştirerek. Bekliyor muydu sözlerinin devamını, yoksa anlamsızlığın anlaşılmasını mı bekliyordu?
Cesaretini toplamağa çalıştı genç adam, bir kere daha. Tüm hatıralarını yoğunlaştırdığı bu gözlere direnmeli, hayatta ilk defa ve bu defa, söylemek istediklerini söylemeliydi. Ondan sonra da ne olacaksa olmalı, beklemeli, sonucuna tüm mevcudiyetiyle katlanmalıydı.
“Bağışlayın!” dedi genç adam. “Söylenecek çok şey var. Ama söyleyecek bir şeyim yok size karşı. Olumsuz bir ortamda oldu karşılaşmamız. Ve özür bile dileyemedim sizden. Oysa kapınıza gelmeliydim. Babanızdan, sizden özür dilemeliydim. Ne derseniz deyin sebebi için. Ya da yanlışlığım için. Ama şimdi söylüyorum. Hatalıyım. Özrümün kabulünü diliyorum sizden.”
Genç kızın hareketlerinde hiçbir değişiklik olmadı. Kitap okumaya devam ediyor gibiydi, sessizce. Devam etti genç adam:
“Geçmişimde bir leke var. Lekesiz bir adam değilim. Ama bu leke sayenizde küçüldü, yok oldu, silindi hatta. Beni affedebilecek misiniz? Özür dilemem yalnız o gece sizi rahatsız ettiğim için değil…”
Soluklandı genç adam. Son vuruşunu yapmak üzere gerilen bir savaşçı tavrındaydı, zapt edemiyordu kendisini, gerçekte böyle bir çabası da yok görünüyordu:
“Uzun ve süslü olağandışı sözleri hiç bilemem. Zaten buna gerek de görmem. Ama ilgimin sonsuzluğunu söylesem size ve desem ki; ‘Sizi sevebileceğim, hiç geçti mi aklınızdan?’ Çünkü sizi seviyorum.”
Bütün sözleri sırasına koymuş gibi, ezberlemiş de ezberden okuyormuş gibi nasıl söylediğine şaştı genç adam. Tuhaf olan o ki; bu sözlere karşı da genç kız hiçbir etkinlikte bulunmamış, duygusuz bir şekilde kitabından başını kaldırmamıştı.
Önce bir sessizlik yaşandı. Sonra genç kız, elindeki kitap ya da her neyse okuduğu şeyi ve kalemini bir kenara koyup yanlarına kadar ulaşan bir kuzuyu yakaladı, kucağına aldı. Düşünmek molasıydı belki yaptığı. Hareketsiz, suskun, sözlerine karşı tepkisiz, sadece kuzunun yanaklarını okşar gibi, sessizliğine belki de molasına devam ediyordu.
Genç adam düşünüyor, sessizliğin anlamını çözmeğe çalışıyordu. Cesaretinin dorukta olduğunu sandığı, düşündüğü anda, cesaretinin yamaçlara bile ulaşamamış olmasının sıkıntısını yaşıyordu. Yok olmak istiyordu. Hatta intihar etmeği bile geçiriyordu zihninden, sessizliğin ortalarında:
“Şu anda atıversem kendimi nehre, bu suskunluğu, bu sessizliği bitirsem, bitiriversem kendimce, arkamdan ağlayanım olmayacak nasıl olsa!” diye düşündü.
Sonra vazgeçti düşüncelerinden.
“İntihar zayıf insanlara mahsus, kendini ispat edememiş, kişiliksiz. Hem intihar edenin mahşerde() bile yeri yok. Hem de bu gösteriye gerek var mı, onun indinde?”
Zihninde oluşan karanlık bulutları yok etmeğe çalıştı. Genç kızın söyleyeceğini umduğu; “Git!” ya da “Kal!” umuduna ulaşan tavrını, söz veya cümlelerini beklemeğe başladı.
Bekleyişi ne kadar sürdü bilinmez. Genç kız, ses çıkarmamakta, hareketlenmemekte, söz etmemekte direnir gibiydi. Kuzu ise sıkıntıdan patlamışçasına, kaçmak tasavvuru, hatta çabası içindeydi. Genç kızı ayağa kalkarken kuzuyu bıraktı, anasının yanına ulaşması için ve genç adama döndü.
Şimdi sırasıydı. Ya şimdi, ya da asla. Genç adam dayanıksız bir haldeydi. Genç kızın kollarını tuttu, kendine doğru yaklaştırdı ve dayanılmaz bir istekle öpmeğe çalıştı onu. Kalplerinin sesini dinleyen seven iki insanın doğal bir hareketi gibi geliyordu davranışı. Genç kız sadece yüzünü döndü, dudaklarını uzaklaştırmak istercesine. Ne tokat atmak gibi bir eyleme girişmişti, kendisine yakıştıramayacağı, ya da negatif bir tepkisi, sözleriyle.
Buna rağmen kollarını bıraktı endişe ile ve ürkerek geriye çekildi genç adam. Umduğu ile bulduğunun ikilemini yaşıyor gibiydi, sonuçsuz kalan girişiminin. Ulaşılmayacaklara el sürmeye çalışmanın cezasını çekmeliydi gibi geliyordu, kendisine. Başlangıç ile sonu karıştırmanın endişesi vardı gözlerinde, zonklayan(18) beyin hücrelerinin tümünde. Bir şeyleri bilememenin hırsıyla bağırmamak için dudaklarını ısırırken;
“Bağışla!.. Bağışla lütfen!” dedi ve sonra;
“Bir an, aynı duyguları paylaştığımız düşüncesini yaşadım. Ne kadar haksızmışım kendi çapımda. Ya da ne sıfat uygun görülürse? Oysa zirve(19) nerede, zemin nerede? Bu farkı anlamalıydım. Sen baharın gonca gülü, dikensiz, ben çöl ortasında bir kaktüs. Sen bir ak güvercin, ben bir karınca. Sen ulaşılamayacak bir melek, ben Tanrı indinde basit bir kul.”
Dinlenircesine bir tavır içine hapsetti kendini genç adam ve sonra son kozunu oynamak istercesine, yalvarır gibi devam etti:
“Bundan böyle sizi rahatsız etme düşüncesini bile yaşamayacağım zihnimde. Hem hiçbir zaman. Ama seni seviyorum. Seni daima seveceğim. Ömür mumumun fitili tükeninceye dek!”
Artık oralarda durması gereksizdi kendisi için. Genç adam geriye dönmeye çabaladı, gönlündeki son ümit kırıntılarından bir şeyler umarak. Geriye sürüklenen adımlarına gayret vermek arzusunda ama isteksiz gibiydi.
Genç kız bir an şaşkınlaştı. Sonucun böyle olacağı beklentisi yoktu içinde (galiba). Umursamazlığının yanlış ya da kötü sonuçlarına hazırlıklı hissetmiyordu kendini, hem de hiç. Her şeyin, hem de bir anda sona ereceğinin düşüncesini yaşamıyordu belli ki.
Arkasından baktı genç adamın az, çok az bir süre. Mahkeme de öğrenip de beyninde yoğunlaştırıp, günlerce harmanladığı ismini bağırdı arkasından. Sesinin duyulmaması imkânsızdı:
“Mesut! Mesut!”
Mesut’un beklediği ama ummadığı bir seslenişti bu. Ama işitmemişti duygularının yorgunluğunda. Ya da Bahar’ın ona sesleneceğini düşünmemişti hiç, küçüklüğünün eseri gibi. Bir mabuttu(20) o, kendisi bir kul. Mabudun tahakkümü(21) belliydi de, kulun ona ulaşmak için duaları yeterli miydi?
Bahar duyurmak istercesine, kaybetmeyi istemezcesine koştu ve Mesut’un önüne geçti, elindeki Mesut’un kitap sandığı defteri gösterirken:
“Bir dakika bekle lütfen!” dedi soluk soluğa. Elimdeki defter seninle dolu. Günlerce neler yazdım, düşüncelerimde neler sayıkladım, neler özledim, neler düşledim, bilmek istemez misin hiç?”
Gözlerine dikti gözlerini, gözlerinde son nefesine kadar yaşamak istermiş gibi:
“Süslenmiş olarak söylediğin cümleyi bir kere daha söyle lütfen: ‘Daima’ diye başlayan ve ‘Ömür mumumun fitili bitinceye dek’ diye devam eden.”
“Seni seviyorum. Seni daima seveceğim, ömür mumumun fitili bitinceye dek…”
“Ben de seni seviyorum. İnan. Hem daima seveceğim. Ömür mumumun fitili bitinceye dek…”
Konuşacak o kadar çok şey vardı ki…
El ele tutuştular. Onlar şehre doğru giderlerken, olayı başından beri izleyen çoban, sonuçtan memnun, onlar için çalmak için kavalına uzandı…
YAZANIN NOTLARI:
(1) Diklenmek; Birine karşı ters bir davranışta bulunmak, karşı gelmek, kafa tutmak.
(2) Meteliğe Kurşun Atmak; Hiç parası olmamak, parasız kalmak.
(3) İn-Cin Top Oynamak; Issız, sessiz olmak. Bir yerde hiçbir canlı yaratık bulunmamak.
(4) Mazbut; Derli toplu, düzgün, düzenli, beğenilen, sağlam. Doğa olaylarından etkilenmeyecek bir biçimde yapılmış, korunmuş. Ele geçirilmiş, zapt edilmiş, bir deftere kaydedilmiş, korunmuş, muhafaza edilmiş, unutulmamış, hatırda kalmış.
(5) Teferruat; Bir şeyin bütün niceliği, incelikleri, ayrıntılar.
(6) Lânet Okumak; Bir kimsenin Tanrı’nın merhametinden mahrum kalmasını dilemek.
(7) Tescillenmek; Bir şeyin resmi olarak kaydedilmesi, resmileştirilmesi, kütüğe geçirilmesi, bir taşınmazın üzerindeki hakkın kurulması için tapu kütüğüne düşülmesi gereken kaydı yapılması.
(8) Teveccüh; Güleryüz gösterme, yakınlık duyma, hoşlanma, sevme. Bir yana doğru yönelme, yüzünü çevirme.
(9) Erinmek; Kendinde bir gevşeklik duyarak bir işi yapmaya eli varmamak, üşenmek, tembellik yapmak.
(10) Alaturka; Eski Türk Töresi. Alışkanlık, tutum ve davranışlara uygun olma.
(11) Gıcır Gıcır; Tertemiz, yepyeni, pırıl pırıl. Gıcırtı.
(12) Hoşgörü (Müsamaha); Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi anlayışımıza aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak.
(13) Sen olmasaydın eğer, aşka inanmazdım… Güfte ve Bestesi Yesari Asım ARSOY’a ait Hüzzam makamında bir Türk Sanat Müziği eseridir.
(14) Ahım-Şahım; Beğenilecek, değer verilecek nitelikte olmak. Güzel.
(15) Tahayyül Etmek; Hayalde canlandırma, simgeleştirme, imgeleme.
Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan… “EĞER” Rudyard KIPLING
(16) Amorti; Piyangoda bilete verilen para kadar olan ikramiye. Ticari terim olarak; Tamamı birden ödenerek faizinin işlemesi önlenen tahvil.
(17) Mahşer; Dinsel inanışa göre, kıyamet günü dirilecek olanların toplanacakları yer. Büyük ve gürültülü kalabalık.
Kur’an’ı Kerim, Nisa Suresi, Kırk Üçüncü Ayeti ve aynı Surenin Doksan üçüncü Ayeti şöyle demektedir; “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası içinde ebedi kalacağı cehennemdir.” Buna göre insanın kendisini öldürmesi (intihar etmesi) de aynı düşünce içine hapsolmaz mı?
(18) Zonklamak; Vücudun bir yerinin, ya da yaranın nabız atışı gibi kesik kesik ağrıması yahut sancıması.
(19) Zirve; Doruk. Şahika. Yüksek, yüce, dağın en üst noktası.
(20) Mabut; Kendisine tapılan varlık, tapacak, tanrı, ilâh.
(21) Tahakküm; Hükmetme, baskı, zorbalık, buyrukçuluk, etkileme eylemi.