Önce kendimden bahsedeyim biraz;
Türk’üm. Başlar başlamaz bunu söylememin nedeni; ismimin Eugénio Vahit(1) olması. Öyküsü de kısaca şöyle: Bir görevle babam İspanya’ya görevli gitmiş, annemi görmüş, ondan sonrası “Love Story!”(2) Herkesin tahmin edip bileceği gibi.
Türkiye’ye yerleşmişler. Annem Müslüman olmayı denemiş, becerememiş. Ölürken Aimée(3) gibi Hıristiyan Mezarlığına, haç altında gömülmeyi dilemiş annem. Öyle de yapmış babam ve kendisi Müslüman Mezarlığını istediğinde ilk ve son defa ayrılmışlar birbirinden.
Daha doğusu önce annem, daha sonra onun hasretine dayanamayan babam. Arka arkaya kaybettim onları, üniversiteyi bitirdikten birkaç yıl sonra ve birkaç ay içinde. Ve yalnız günlerim başladı. Söylemem gerekli mi?
Annem gerçek bir Hıristiyan olmasına karşılık beni, babamın da katkılarıyla gerçek bir Müslüman gibi yetiştirdi. Zaten Türkiye’de doğmuştum. Komşulardan öğrenmiş, loğusa şerbeti(4) yapmış, sonra mevlit okutturmuş, gereğinin gerektiğini öğrenip sünnet ettirmiş, mahalle çocuklarının ona ve bana; “Gâvur(5)” demelerinden duygulanarak, benim etkilenmemi önlemek için evimizi ve okulumu değiştirmişti.
Kur’an Kursuna gitmemi teşvik ederek dinimi öğrenmem için de desteklemişti beni. Öylesine iddia ederim ki; dini birikimim, babamdan daha da fazla idi.
Fiziksel özelliklerime gelince boş verin, hepsi bir yana; yaş, en, boy, kilo, gözüm, kaşım dememe gerek yok. Tek bir özelliğimi söylemem yeterli bana ait. O da; esmerin ötesinde siyah oluşum, haydi biraz daha özelleştireyim; kahverengi, ya da gri yahut da alacalı bulacalı diyeyim. Nasıl kabul edilirse artıkın(6)? Annem kara, babam beyaz olunca, ben de böyle kahverengi olmuşum.
Annem bazen anılara dalar ve ağzından kaçırırdı, aslen İspanyol olmadığını ve köklerinin belki de Afrika’ya kadar uzandığını… Çünkü yerli İspanyollar, “Ya gidin, ya İspanyol olun, ya da öldürürüz!” demişler, yerli olmayanlara, sonradan gelip İspanya’ya yerleşenlere. Ataları ölmediğine göre, bu konuda haklı olması gerekirdi annemin.
Pardon, belki de söylemeyi unuttum. İsmim, annemin ısrarı ile anne dedemden ve baba dedemden birleştirilmiş; “Eugénio Vahit” olarak. Genelde söylenmesindeki zorluk nedeniyle ben de, hemen herkes de Eugénio yerine Vahit ismini kullanır, söylerdik.
Çünkü Eugénio derken “h” ve “g” seslerine yakın bir sesi gırtlaktan çıkarmak gerekiyordu. Rahmetli(7) Annemin adı; Mercedes(8) idi. “Babam Merché (8)” derdi, kısaca.
Özel sektörde çalışıyordum. Durumum çok çok iyi idi, hem maddî, hem de manevî bakımdan. Annemden öğrendiğime İspanyolcaya ek olarak kendi çabalarımla öğrendiğim lisan bilgim de çok iyi idi, İngilizce, Fransızca, Almanca olarak.
Espri bir yana, en iyi tarafım da çok iyi Türkçe bilmem idi. “Yalnız, yanlış, herkes, her kez, bilâkis, bilhassa, kanepe, çikolata” kelimelerinde asla hata yapmazdım, ama bir keresinde “Adınız ne?” yerine “Senin adın kim?” bir başka seferde de “Kim o?” yerine “Kim Osunuz?” demem de espri konusu olmuştu!
Bazen İngilizcede; “Tree-three, fifteen-fifty”(9), bazen Almancada “gehen-fahren”(9) gibi hatalarım olmuyor, değildi. Hocam sayesinde, öldüyse “Allah rahmet etsin!”, yaşıyorsa “Allah selâmet versin!” eh biraz biraz Arapçam, çat-pat denecek kadar Farsçam da vardı, kendimi kurtaracak kadar.
Örneğin; “İnkılâp ile İnkilap(10)” arasındaki bir nokta ile değişen anlam farklılığını belirleyecek kadar hatmetmiştim. Mühendis, müzeyyen ne demek,(11) ke-te-be(12) harflerinden neler türer, dikkatimi engellemezdi.
Bu nedenlerledir ki, patronlar yurtdışı tüm angarya(13) işlerine beni koştururlardı. Lâf aramızda onların verdiği maaşı, hiçbir resmî ya da özel kurumda alabilmem söz konusu olamazdı, bu bir. İkincisi ise seyahat yapmaktan da hoşlanıyordum, eğer yolculuğu ben, ben başıma yaparsam. Çünkü gücüme giden, bazen üç günde bitecek iş, çoluk-çocuk-patron seyahate katılınca üç günde biter, ama on günde bitmezdi.
En çok da hanımefendilerle tercüman gezentisi, ya da dolaşması zıttıma giderdi(15);
“Dışı plâstik gibi de, ama tam plâstik değil, içi muflonlu(15), kolları ve beli lâstikli ip bağcıklı, su geçirmez, kukuletalı(16), anorak(17)” diye bir şey tarif ederlerdi, Türkçesini anlayamazdım ki, diğer lisanda anlatabileyim.
Gene de tezgâhtarlar anlar gibi yaparlar, çeşitli şeyleri masalar-tezgâhlar üzerine sıralar, yığarlardı. Bizimkiler ya beğenmezler, ya da el-kol işaretleriyle Türk Usulü pazarlıkta uyuşamazlar, ellerini göğüslerine bastırarak çok iyi bildikleri şekilde; “şükran, mamnuun, thank you, thanks, merci, danke, gracias(18)” deyip ayrılırken ortası uzun bir “Bay(19)!” ya da “Bye-bye!(19)” demeyi de unutmazlardı çoluk-çocuk.
Patron işin kolayını biliyordu, hepsini başıma bırakıp, kendi “Bütün gezilecek-görülecek yerlerini ve meyhanelerini” dolaşıyordu, şehirlerin…
Evimde her zaman yalnızlığımı yalnızlığımla yaşıyordum. İnternet dostumdu, bazı bazı televizyon da izliyor, yine arkadaşlarımla bir akşamı, ya da bir tatil gününü briç, tavla, satranç, maça kızı oynayarak ya da zıkkımlanarak(20) geçiriyordum. Evde tek başıma zıkkımlanmak huyum yoktu, ya da zevk almam mümkünsüzdü.
Ev işlerimi, babamın uzaktan bir yakını, onlar yaşarken de gidip-gelen bir abla, daha doğrusu bir teyze hallediyordu. Anne-babamın yaşadığı o günlerde üç kuruşluk iş yapıp beş kuruş alıyorduysa, şimdilerde beş kuruşluk iş yapıyor, ben yirmi kuruş bırakıyordum, gereğini bildiği yere. Teyze bazen vakti darsa, işleri yetiştirebilmek için kızı ile beraber geliyormuş, temizliğe, çamaşıra, yemek yapmağa.
Bir gün karşılaşıverdik onunla, teyzenin kızıyla yani. Felâketti, beni kazık gibi yerimde dikilttiren, yıllar sonra gördüğümde. O da görmüştü dalgınlığımı, heyecanımı, her ne denirse densin, canımı nasıl yakacağının hesabı içindeydi sanki;
“Bu; Müsemma mı yoksa abla?” dedim.
“He ya, benim kızım!” dedi henüz şehirleşememiş olmanın lehçesi ile…
“Evet, ben onun kızıyım!” dedi, felâket kız, gözlerini süzerek mi, ya da öyle gelmesini isteyerek mi, yoksa!
Bilir gibi değildim. Ama o; beni biliyordu, inanıyorum, hem her bakımdan. Annemi, babamı tanıyordu, belki beni de çocukluğumuzdan, ablalarının düğünlerinden. Çünkü taş çatlasa benden ya iki, ya üç-beş, ya da en fazla on yaş küçüktü.
Kısmeti mi çıkmamıştı, ya da kısmetini mi tepmişti, bilmem imkânsız. Bildiğim eğitim olarak liseyi bitirdiği idi, sonra okumuş muydu, onu da bilemiyor, hatırlamıyor, hatırlayamıyordum çünkü. Ve zaten sadece çocukluk anılarımız vardı belleğimde ve belleğimizde.
Bu nedenle büyüyüp Mürüvvet Teyzenin kızı olduğunu, ancak karşı karşıya görünce tahmin etmiştim.
Bu arada küçük bir parantez açayım: Telefon eder, ya da not bırakırdım Mürüvvet Teyzeye, özel isteklerim varsa, temizlik, ya da yemek konusunda. Çok kere de; “Kafana göre takıl, neyi, nasıl istiyorsan öyle yap!” derdim, karışmazdım hiçbir işine ve harçlığını da portmantonun(21) önündeki, akşamları dönüşümde anahtar ve cep telefonumu koyduğum ufak sepetin içine koyardım.
Harçlığının hepsini almazdı çok zaman. Ve de çok zaman yarısı kadarını bırakırdı, hak etmemiş gibi, cebindeki bozukluklarla tamamlayarak. “Anan yahşi(22), baban yahşi!” dinlemezdi hiç. Hem de hiç!
Yalvar, yakar, “Gel harçlığının tamamını al!” derdim de öyle alırdı kalanını, bir sonraki gelişinde. Yoksa o miktar tekrar gelene kadar aynı yerde kalırdı, bunu bilirdi. Bu nedenle kızını, yani Müsemma’yı uzunca bir süre görmemiştim. Belki de ona, gönül gözümle çarpılışım ondandı…
“Müsemma! Sokakta görsem tanımazdım seni vallahi!”
“Hiç aramadın, hiç sormadın ki beni!”
“Özür dilerim! Liseden sonra herhangi bir yere, yani okula gittin mi?”
“Açık Öğretime gittim, İktisat-Maliye Bölümüne. Sonra bilgisayar, muhasebe, daktilo, hatta İlk Yardım Kurslarına bile gittim. Ama ve hâlâ işim yok. İş arıyor, evde pinekliyor, ara sıra da anneme yardım ediyorum, işte böyle!”
“Peki! Hemen cevap vermeni istemem, ama benimle, bizim şirkette çalışmayı düşünür müsün?”
“Düşünürüm tabii.”
“Söz vermiyorum, ama cep telefonun var mutlaka, yoksa annene eve telefon ederim. Patronlarla görüşür, en kısa zamanda sana haber veririm, olur mu?”
Gizlenmeye çalışan bir sevinç hisseder gibi oldum gamzelerinde, belki buna gözlerinin de katkısı vardı.
Patronumun Müsemma tipinde bir elemana ihtiyacının olduğunu biliyor, sağdan-soldan, eşten-dosttan öneri ve dilekler bekliyorduk. Patron titizdi, alınan eleman ya da işçiler konusunda. Seçilenleri mutlaka en son olarak kendisi görür ve çalışıp çalışmayacağına dair son kararı kendisi verirdi, daima.
“Haber vermeni bekleyeceğim, her ne olursa olsun. Vereceğin haber sevincim olacak, ama olumlu olursa o zaman sana ‘Allah razı olsun senden!’ bile derim.”
“Umarım!”
“Ben de şu andan itibaren umut etmeğe başlıyorum!”
“Sanıyorum, Mürüvvet Teyzemin bundan sonraki işlerini kendi başına halletmek zorunda kalacağına dair bir his var içimde.”
“İnşallah!”
“İnşallah!”
“İnşallah!”
Üçüncü inşallah kelimesini sanki daha bir arzulu, daha bir istekli söylemiş gibiydim…
Ne ertesi sabahı, ne şirkete gitmeyi düşündüm. Eve girer girmez telefon açtım patrona.
“Merhaba! Muhasebe için sekreter, muhasip(23) tipinde bir eleman arıyorduk ya şefim, sanırım onu buldum gibi. Genç, güzel, uz(24), becerikli ve tahsilli, yani üniversite mezunu. Yalnız vereceğiniz maaşı yeterli görür mü, bilemem. Siz bir mülâkatını(25) yapın, takdiriniz uygun olursa bir ay kadar istediğiniz gibi çalıştırırız, deneriz. Yeterli değil derseniz de takdir sizin.”
“Olur! Söyle sabah seninle gelsin! Ama hiçbir şey vaat etme!”
“Sizin görüşünüzü almadan hiç kimseye ümit verdim mi şimdiye kadar Şefim?”
“Haklısın! İyi geceler!”
“İyi geceler!”
Sanırım evlerine henüz varmamıştılar. Gene de ev telefonundan aradım önce. Sonuç; “Başarısızlıktı!” Bu kere cep telefonundan aradım kendisini. Telefon numaramı henüz kaydetmiş olmasına rağmen, endişeli gibiydi galiba, oysa ben heyecanlı, coşkulu, istekli ve doyumsuzdum;
“Müsemma?”
“Efendim Vahit?”
Müsemma ismimi Eugénio olarak çok iyi bilmesine, çok iyi telâffuz edip başarmasına rağmen, Vahit ismimi kullanmayı tercih ediyordu.
“Ben yarın sekiz on beşte şirkete gidiyorum. İstersen gece boyu düşün. Patronum seni görmek, tanışmak ve tanımak istiyor. Eğer; ‘Evet!’ diye karar verirsen, seni şirkete götürmek için bekleyeceğim, şirketin arabasıyla beraberce gideriz!”
Derin bir sessizlik oldu önce ve sonra sadece tek bir sözünü duydum, fısıldarcasına, sessiz;
“Peki!”
Sabah her zamanki vaktimde çıkamadım evden, her nedense. Şirketin arabasına ulaştığımda, onu beni bekler gördüm;
“Çok bekletmedim, umarım?”
Cevap her zaman ki, herkesin söylediği gibi idi;
“Yoo! Henüz şimdi geldim ben de!”
Düz bir takım, mont, kaşkol, pantolon, çanta, bir bloknot, ona iliştirilmiş bir kalem vardı ellerinde.
Aylardan Kasım(26), soğuk bir sonbahar ertesi idi. Ama uzaktan da olsa sıcaklığını hisseder gibiydim.
“Patron onun için öngördüğüm maaşı vermese bile, üstünü tamamlarım!” diyordum. Bordroda hile-hurda yapmanın imkânsızlığı bir yana, ya fark ederse yardım gibi, iane gibi, sadaka gibi düşünürse, bu onda onulmaz yara açar ve yakınlaştırmaz, uzaklaştırırdı onu benden.
Kısa süre içinde neler düşünmeye başlamıştım. Yoksa çocukluktan, gençliğimden beri bilinçaltında olan duygularım neşvünema(27) bulmaya, vücut şekline gelmeye, gerçekleşmeye mi başlamıştı acaba? Kim bilir, belki, bilemem. Ama öyle olsa sevinirdim herhalde. Gönlümde eskiden beri var olan, gerçekleşmeye yönelmiş duygular diye düşünürdüm, galiba.
Arabayı çalıştırmış, yola çıkmış ve suskun bir şekilde yönelmiştim şirkete. Motorun sesinden başka bir ses duyulmuyordu, herhalde evrende. Radyo açık değildi. Suskunluğumda o da bir şeyler sormak gereğini hissetmiyor, istemiyor, dilemiyordu, belki de.
“Patronun en gıcık olduğu(28) konulardan birkaçı; çekimserlik(29), mızmızlık(29), kendine güvensizlik, müşkülpesentlik(29) ve anında, gereğine uygun karar verememek… Bensiz kalacaksın patronla, yalnız bırakacağım seni, bir gereklilik var çünkü yapmam gereken. Uzaktan akraba olsak da seni etkileyecek, ya da patrona karşı sempatik görünmeni sağlayacak bir davranışım olamaz. Bilmem anlatabildim mi?”
“Vahit! Beni ne kadar tanıyorsun? Hiç mi çocukluk günlerimizden aklında kalan bir şey yok ki, beni nasihatlerinle boğuyorsun? Bu bir. İkincisi; bana yol gösterdin, senin yüzünü kara çıkartır mıyım ki? Üçüncüsü; kişiliğimden bir şeyler yitirmektense; ‘Canı cehenneme!’ der, açlığa talim ederim ve hiç de umurumda olmaz!”
“Seni alkışlıyorum akrabam!” derken, uzanıp elinin üstüne koydum elimi. Çekmedi elini, elimin altından.
“Sahi, biz seninle kuzen mi, yeğen mi, ne oluyoruz akrabam?”
“Hiçbir şey olmuyoruz. Didinin didisi(30), dış kapının mandalı gibi bir şey! Senin büyük dedenle, benim büyük dedem kardeşmişmiş. Soyağacını ona göre şekillendir istersen zihninde. Ama bizim aileler arası saygınlığımız o denli güçlü imiş ki, yıllar yılı aynı bağlılıkla devam etmiş. Bunları zaten biliyorsun da, şaklabanlık(31) olsun, gevşeyeyim, patronun karşısında rahat olayım diye sordun, onun için konuşturdun beni, değil mi?”
“Başarılı olacağına öylesine inancım var ki, endişem yok!”
“Sağ ol! Eğer annem rahat edecekse her şeye katlanırım!”
“Eyvah! O zaman ben açıkta kalacağım desene!”
“Benim sözüm, ‘Sen hariç!’ anlamında. Çünkü sen akrabamızsın annemin indinde. Akrabalarımızın emanetisin ve hayırlı bir kısmetle gönül dostluğun oluncaya kadar annem de, ben de senin her türlü eksiğini karşılamağa çalışacağız!”
Tam sırasıydı;
“Her türlü mü dedin?”
“Ne gibi?”
“Her türlü gibi!”
“Tabii! Perdelerini yıkar, ütüler, çamaşırlarını yıkarız, yemeklerini yaparız, ne bileyim pabuçlarını boyarız. Gerekirse boya-badana… Yapamasak bile yaptırırız. Başka ne yani?”
“Şöyle eli-yüzü düzgün, helâl süt emmiş, sıra-sıra çocuklar verecek biri diye…”
“Sakın düşünme! O senin kendi çabanla… Bizden ne medet(32), ne ümit, ne de yardım bekleme, sakın!”
“Peki anlaşılmıştır. Uzatmağa da gerek yok, zaten şirkete de geldik! Yalnız bu konuya tekrar dönüp yardım ve düşüncelerinde ısrarcı olacağımı bil.”
“Şimdi konsantrasyonumun(33) üst düzeyde olması gereken bir zamanda sözlerinin doğru olduğunu mu sanıyorsun?”
“Affedersin! Bazen böyle bencilliğim tutuveriyor. Unutmanı dilesem?”
“Unuttum bile!”
“Demedim bile!”
Arabayı park edip, şirketten içeriye girerken elini arkaya doğru uzattı, destek bekler gibi. Tuttum elini. Sıktı, sıkı sıkı.
Patron her zamanki gibi erkenden yerinde, masasının arkasındaydı.
“Müsemma Hanım, size bahsettiğim genç kız efendim. Ben izninizle…”
“Senin de kalmanı istiyorum.”
“Peki efendim.”
“Buyurun, oturun kızım. Vahit sen de kızımızın arkasında dur, akraban diye kaş-göz işareti yapıp yönlendirmeğe çalışıp da aklını karıştırma cici kızımızın.”
Onlar oturuyor, konuşuyor, Müsemma devamlı olarak not alıyor, ben salon abajuru(34) gibi Müsemma’nın arkasında dikiliyordum, kazık gibi, akrabası olaraktan.
Patron mutluydu, düşüncesi bir idi, ben iki olsun demiştim, o üçü uygun görmüştü bir çırpıda ve Müsemma patronun;
“Vahit, kızımın masasını göster, hemen bugün başlıyor. Muhasebeye, Serap ve Merve Hanımlara, Mehmet Emin Beye de söyle, bundan sonraki âmirleri Müsemma Hanım. Sadece belirli konuları kavrayıncaya kadar sen ona yardımcı ol! Diğer arkadaşlar da ona yardımcı olsunlar, lütfen. Bu bir emirdir. Ne gerekiyorsa, bana sormadan her zamanki gibi gereği yap, lütfen. Yetkinin genişlediğini de bilmeni isterim. Bununla ilgili yazışmayı da hazırla, Resmî Daireler, diğer kurum ve kuruluşlar, fabrikalar ve temsilcilerine doğru. Yazıları masamda görmek isterim, en geç akşamüzeri saat üç veya dörde kadar. Tekrarlamama gerek var mı?”
Sonra Müsemma’ya elini uzattı;
“Yuvamıza hoş geldin kızım. Umarım; huzurlu ve uzun seneler beraber olacağımız günler yaşarız. Kazanırsak beraber kazanırız, kaybedersek de gene beraber. Bilmen gereken tek konu bu, benim için. Allah’a emanet ve başarılı olmanı dilerim.”
Patronun odasından çıkışımızda Müsemma elimi tuttu tekrar;
“Sağ ol Akrabam!” dedi. “Annem bundan sonra çok, ama çok rahat edecek. Allah senden razı olsun! Sonra elimi bırakıp, elimi omzuna atıp, diğer elini belime sarıp, başını göğsüme yaslar gibi yaptı, çevreden görülecek olmasına boş verir gibi, tekrar “Sağ ol Akrabam!” derken.
Oysa bu hazırlıksız bir davranıştı. Ben kara, o ak, kimse kardeş diyemezdi bize. Acaba? Muhtemeldir ki, hayır! Dedim ya, ben kahverengi, o ak-pak…
Gören olmuş muydu bizi öylesine? Hayır, ya da yok! Hiç de önemli değildi. Sıcaklığını tüm cismimde öylesine hissetmiştim ki; ılık değil, sıcak, sıcacık, sımsıcak. Ve tereddütteydim galiba bana bir şeyler oluyordu! Belki de çok, çok önceleri olmuştu da, ben dangıllığım(35), ya da ne denirse o ruh halimle şimdi hissetmeğe başlamıştım…
Çok gayretliydi. Çok iyi çalışıyordu. Tüm konuları handiyse(36) bir çırpıda öğrenmişti, öğrenmenin yaşı yok, öğrenmeye de devam ediyordu.
Sabahları beraber gidiyorduk işe servis gibi ve akşamları beraber dönüyorduk, hiç konuşmadan, radyoyu bile açmadan, sessizce, sakince, siyah ve beyaz. İş bile konuşmuyorduk. “Annene selâm! İyi geceler!” ya da “Hayırlı geceler!”
Başlangıçta fabrikanın arabasını kendi evimin önüne park ediyordum. O, yürüyerek gidip-geliyordu evine. Sonra kendiliğimden evine bırakıp evinden almağa başladım onu, değişmeyen aynı dileklerle.
Çekinikliğimiz yoktu kimseden, çünkü arabanın kapılarında şirketin amblemi vardı, hem nihayetinde biz akraba değimliydik ki?
Elektrik değil, bir şeyler vardı aramızda, kendimize bile söylemekten çekindiğimiz ya da yanlış diye kabullendiğimiz. Oysa neresi, ya da ne yanlıştı ki? Ben söyleyemiyordum, o hissettirmeyi engellemeye çalışıyordu bence.
Uyuyamıyordum, yiyemiyordum, içemiyordum ve en kötüsü alışkanlığım olduğu halde dua edemiyordum. Ya da nasıl, niçin, ne için, ne diye dua edeceğimi bilemiyordum.
“Ölülerimize rahmet et, sağlık-afiyet ver!” demenin dışında başka bir söz geçmiyordu zihnimden! Neyi, nasıl, neden dilerdim ki ondan? Hem Tanrı; onun iyi, mükemmel kulu mu idim ki, pattadak(37) dualarımı kabul etsin?
Esprisi vardı; “İslâm’ın şartı bir! Hac-zekâta paran, oruç-namaza niyetin yok, kalıyor bir kelime-i şahadet!” diye. Oysa öyle değildi yaşantım, ramazanda oruç tutar, teravihlere ve Cuma günleri de Cuma namazlarına gider, kalanını borç haneme kaydederdim.
Ve ilk maaşını aldı Müsemma. Tatlı alıp dağıttı büroya. Tesadüf, belki de bile bile rastlantı, gittim odasına. Odasında, emrinde bir kısmı kendinden de yaşlı, ama eğitim durumları bence yetersiz beş genç kız vardı ve odanın baş kısmında, kapıdan en uzak noktada kendisi oturuyordu, resmî, meşgul, ilgisiz.
“Müsemma Hanım!” dedim. “İsterseniz arkadaşlardan birini ya da bir kaçını alın, benim odamda hem sohbet edelim, hem de bazı konularda işbirliği ve programlarımızı belirleyip geliştirelim.”
Sözlerimi bitirirken kaşlarımı kaldırarak başkasını istemediğimi anlatmağa çalıştım. Çünkü niyetim ciddi idi, artık açılmalıydım, açılmamın vakti geçmiş gibi bile geliyordu bana, o yıllardır bende idi ve fakat gönlümün tetiklenmesi gerekiyordu. Bu tetiklenme bana göre, o gün kendisini bir genç kız olarak annesinin yanında görmemle başlamıştı.
Ve o gün, bu gün o özlemdi gönlümde, ama ekonomik özgürlüğü serbestîlik tanımış olabilir miydi ona? Ya, ya da gönlü yoktuysa, ya da gönlü başkasında idiyse. Hissettiğimi sandığım duygular, benim düş ve düşüncelerimde yarattığım bir hüsnü kuruntu(38) olabilir miydi?
Gerçeği öğrenmek, yaşantımın bundan sonrasını şu, ya da bu şekilde yönlendirmek benim elimdeydi. Belki azıcık da olsa katkısını beklemem mantıklı olabilirdi.
Odama çekilişimin ardından dakikalar belki de saatler geçmişti. Gelmiyordu, ben de çalışamıyordum, beklemekle. Bana göre, sanki bir yıldan fazla bir zaman geçmişti onu beklerken bu kısa devrede.
Kapıyı sanırım o çaldı, bekledi; “Gel!” dememi.
“Kapıyı çalmana gerek yok, şirkette de, gönlümde de sen bir tanesin!”
“O ne demek oluyor o?”
“Seni sevdiğimi anla, demek!”
“Doğru! Yalnız adamsın. Evine bir kadın gerek! Gönlünün sultanı(39) olması gerekli değil. Aşını yapsın, işini yapsın, gönlünü, bedenini hoş etsin. Değil mi? Bu konuda da ilk aday olarak beni benimsedin. Ve sen bunun sevgi olduğunu anlatmaya çalışıyorsun bana!”
“Vallahi değil! Seni ilk gördüğüm gün, seni çok ilerlerden hissettiğimi çözümledim, sevdiğimi anladım. Yakınlığın bile benim için devlet! Boş ver seni sevdiğimi söylememe. Ama bil! Gerçekten ömrümün sonuna kadar sana dokunmasam bile, aynı yerde, hatta akraba gibi dursak bile razıyım. Yeter ki sen uzak durma, uzaklaşma benden. Yeter ki dokunmasam bile ellerim boşlukta kalmasın. Çünkü gerçekten seni seviyorum, inanman, ya da inanmaman senin en doğal hakkın. Tek üzüntüm gerçeğimi ancak senin uzanan ellerinde hissedebilmiş olduğumu anlamamış, ya da anlamamış olmakta direnmen!”
“Gerçek mi?”
“Nasıl ispat etmemi dilersin?”
“İspat etmen gerekli değil ki. Ben söylediklerinden hissediyorum. Ancak benim eksik olduğuna inandığım bir şeyler var!”
“Seni seviyorum ve bunu söylememdeki eksiklik ne olabilir ki?”
“Gün gelecek tüm söylememi istediklerini söyleyeceğim tane tane. Ve gün gelecek tüm gönlümle, tüm düşüncelerimle, tüm mantığımla ve varlığımla senin olacağım, seni sevdiğimi içtenlikle söyleyeceğim senin gibi. Sabret! Ya da bana süre ver! Çünkü birincisi kendimden, ikincisi senden emin değilim, tüm söylemlerine karşın. Senin benim olduğuna dair şüphelerimi, tereddütlerimi yok etmem gerek beynimde. Senin sevdiğini sandığın beni değil, seni paylaşacak birini istiyorsun kanımca. Belki bu ben de olmayabilirim. Ne gibi mi? Gözünü açıp çevrene bak lütfen! Nasıl’ı ben anlatmayayım sana istersen, olur mu?”
“Gerçekten ben seni seviyor ve seni istiyorum, tereddüt ve şüphelerini yok etmeyi istiyorum. Dışarıya bakan gözlerim var diyorsan, senden başkasını gören gözlerim kör olsun, bana bakan başka gözler içinse benim kusurum yok, demek istediğin bu ise?”
“Senin benim olmadığın düşüncelerimi silmem gerek defterimden!”
“Yani sen şimdi ‘Allahaısmarladık!’ mı demek istiyorsun ki?”
“Demem, diyemem! Bilmesen de hissediyorsundur bunu!”
“O zaman ne?”
“Kendini tart! Bir süre değil, benim düşündüğüm kadar bir süre. Ve sonra bil ki, belki ben senin ayaklarına kapanabilirim, sevgim kadar, içimden geldiği gibi, ama şu an içimden gelmediğini söylersem, zulüm olarak yorumlamazsın, değil mi?”
Yaklaştı yanıma, dudaklarını değdirdi sadece yanağıma, öpmek değildi bu, vaat değildi, umut değildi, yarın değildi.
Belki de sadece; “Düşün ve beni kazan!” Ya da; “Ödülün olayım!” anlamında bir beklentinin şekillenmesini dilemek olabilirdi. O zaman ben, benim ona ait olduğumu ispat etmeliydim. Ama nasıl? Bilemiyordum şu an.
O gitmiş, ben ayakta kalmıştım, masamın önünde. Çalışamıyordum. Düşüncelerimi yoğunlaştıramıyordum, yardım bekler, yardım ister gibiydim. İzin alayım, bir-iki gün evimde, ya da bir tatil yerinde vakit geçireyim, dobra dobra(40) detaylı düşüneyim istedim.
Patronun odasına yöneldiğimde kış akşamı çoktan başlamıştı, yazdan kalma gibi sıcak, ama karanlığın sisle üleştiği. Mevsimler de şaşırmıştı, ya da şaşkındı benim gibi, galiba. Evvelden bu tarihlerde kar yağar, aslında mart aylarında olması gereken kocakarı soğuklarının(41) benzerleri bazen bu koca köyde mevsimini şaşırır, bu aylarda da kol gezerdi, sadece dağda-bayırda değil gün ortasında, şehir merkezinde bile.
Kar yağar, buz olur, damlardan buzlar sarkardı, ölüm tehdidi gibi. Kış, kışlığını unutmuş gibi, oysa ben baharımda kışı yaşıyordum, mevsimi gelmeden bile, tabiidir ki; bence.
Patronun odasına yönelmek isterken elemanları olan kızları, ya da hanımları gördüm masalarında. Bir şarkı geçti dilimin ucundan; yalnızlığımda çekinmeden mırıldandım:
“Ay beyaz, deniz mavi, eğlenin kızlar, yârinden ayrılanın yüreği sızlar!”(42)
Sonra onu gördüm masasında, dikkatini önündeki belge ve bilgilere yöneltmiş gibi. Resmi, dalgın, ilgisiz ve birazcık da şaşkın gibi ve de dahi galiba. Bir başka beste şekillendi dilimin ucunda;
“Bir inat yüzünden dargınlık icat ettin, Bunca söze yemine inanmadın da gittin.”(43) Oysa ben onun için; “Benim olsan seni bir gül gibi koklar sararım!(44)” demek isterdim. Ve dahi bir düşünce dank etti(4) beynimde; “Ben olmasam, onu getirip-götürmesem nasıl gidip-gelirdi şirkete, sabah çok erken, gece geç vakitlerde, kim onun güvenle gidip döneceğini garanti ederdi ki?”
Adımlarım, geriye yöneldi, patronun odasına yönelmekten vazgeçtim. Oysa aynı sorunu ben yurtdışlarına gittiğimde de yaşayacaktı Müsemma. Bunu hiç aklıma getirmemiştim o an. Sanırım ki o zaman patron bir fedakârlık yapar, gerekli sertifikaları yanında, ehliyeti de olan Müsemma’ya örneğin bana zimmetli olan arabayı verebilirdi.
Belki bu konuda Müsemma’nın tek sıkıntısı uzun zamandır araba kullanmamaktan dolayı sıkılganlığı, tecrübesizliği olabilirdi. Acemilik diyemem. Çünkü iki gün içinde direksiyonu ona vererek araba kullanmasına yardımcı olabilirdim. Sıkılganlığını, tecrübesizliğini atardı üzerinden, onun da üstesinden gelirdi akrabam.
Bu hareketim, benim için de iyi olabilirdi. Minnettarlığını(46) çekinmeden adlandırabilir, bana sevgisini yönlendirmesine de yardımcı olabilirdi, belki! Ya da patron şoförlerden birini görevlendirerek onun gidiş-gelişine servis gibi yardımcı olabilirdi. Hani, aramızda akrabalık var ya, böyle bir durumda patronun kulağına fısıldardım. Oysa düşünmediğim, aklıma dahi getirmediğim şeyler de vardı.
Günlerden bir gün, sevgimle ilgili durağan(47) günleri takip eden günlerden bir gün, patron, yeni bir yurtdışı görev için, ikimizi birden odasına çağırmış, bir sonraki aybaşında İspanya’ya ikimizi birlikte görevlendiğini söylemişti.
Bu; bulamayacağım, aklımdan bile geçiremeyeceğim bir fırsattı. Pasaportum hazırdı benim. Onun pasaport, vize falan işlerini de aybaşı denilen devre başlayıncaya kadar hallederiz gibime geliyordu. Sevinçliydim, ya da sevinmeliydim. Ya da ben öyle düşünmüştüm ki, patronun eşi;
“İspanya’yı, toreroları(48), Kolomb’un gemisini, Flamingoyu(49), görmedim, seyretmedim. Madrid’i, Barcelona’yı görmek istiyorum. Gençlere ben de takılayım!” demişti…
Söylemeğe gerek var mı? “Çay sıra gidip, yol sıra geri gidecektik.(50)” İki gün de bitti işimiz, yarım saat-bir saat de ertesi güne taştı, ama önemsizdi o kısım, biz ise, iki satır bile konuşamamıştık! Onlar, ikisi bir odada, ben ayrı bir odada kaldık otelde, çok zaman kahvaltı ve yemeklerde bir arada olsak bile hep patronun hanımını dinlemek zorundaydık.
Görev bittikten sonra üç gün daha emirlerinde oldum onların, bir saat bile ayrılmadan yanlarından. Çünkü ikisi de İspanyolca konusunda “Tamtakır, kuru bakır(51)” idiler ve Müsemma’nın İngilizcesini de İspanyolların anlama mecburiyetleri yoktu!
Tek kazancım itiraf etmeliyim ki; annemin albümünden çıkarttığım fotoğraf, mektup ve adreslerle Barselona yakınlarındaki Reus kentindeki akrabalarımı ziyaret etmek, onlarla fotoğraf çektirmek ve birkaç saat için de olsa, hatıralarla yaşamak oldu. Duygulanmam patronun eşini de, Müsemma’yı da etkilemişti.
Akrabalarımı ziyaretim sondan bir evvelki gündü ve söylemeğe gerek var mı, yanımdaki iki hanımefendi akraba-eş ve dostlarına hediye alma yarışında idiler, tercümanları sağ olsun kabilinden onun refakatinde(52)!?
Ve “Oh!” diyeceğim gün uçağa binmemizle başladı. Uçaktan inişimizde her ikisinin de cep telefonları çalıştı harıl harıl. Benim kimim vardı ki? Zaten uçağa binmeden önce de telefon etmişti patronun eşi. Gelen araç önce onu, sonra da bizleri bıraktı evlerimize.
Müsemma’nın ablaları Birgül ve Bingül, enişteler, çocukları ve anne-babası kapıda karşıladılar onu. Bana kuru kuru el sallayarak; “Gel, buyur!” gibi bir söz sarf etmeden.
Gelinlerin sadece düğünleri kalmıştı belleğimde ve annemin Türk örfüne(53) göre her ikisine de bilezik takışı, ancak onların annemi kabullenemeyişlerinin görüntüsü. Bu nedenle kibir(54), nefret, ayıplama, kin değil, ama onları kabullenememek, ya da uzak kalmak yer etmişti benim de gönlümde.
Dedikodu değilse bile duyduklarımın, kalanlar, miras, isim gibi hiç olmazsa bir kısmının yanlış, ya da dedikodu olmasını dilerdim, bazı şeyler için “Para-pul önemli değil!” deyip.
Bu arada şunu da ekleyeyim; ablalarının isimleri Birgül, Bingül idi ve Müsemma anlardan sonra gelmişti dünyaya. Neden ona Nurgül, Songül gibi içinde gül olan bir isim konulmadığını düşünmüştüm? Belki de “Adıyla yaşasın!” derler ya hani, belki de onun için o ismi vermişti büyükleri ona.
Daha kapıdan girer-girmez ablalı-enişteli total olarak hep birlikte hücum ve saldırılarını bilemezdim tabii ki ona;
“Şart mıydı beraber gitmen, akrabamız da olsa el sayılır, iyi ki o kadın da yanınızda gelmiş, yoksa Hafezan Allah!(55)”
Biri bırakıp diğeri devam etmişmiş;
“Hem bakışlarını da beğenmedik!”
“Yok canım daha neler? Ayşe’nin düğününde konuştuğu Rüştiyeli Molla Mehmet’in torunu, Derezinci(57) Hassön(58) Amcanın oğlu o subay çocuk, Fatma’nın düğününde dans ettiği Köfüncüoğulların Üftadiye(59) Ablanın o doktor oğlan varken kim bakar ki uzaktan akrabamız da o çulsuza(60), değil mi?”
“Bir de Gelin Abamın(61) mühendis oğlu da beğenmişti, henüz tanışmadığı. Kimler kimlere lâyık benim kardeşim?”
“Evet, evet yanlış yapmaz benim baldızım!”
Daha da devam edeceklermişti, ama sözlerinin sonuna yetişmiş ve sözlerini kesmek gereğini hissetmiş, Müsemma;
“Önce bir ‘Hoş geldin!’ deyip de kucaklamalarınızı hissetseydim keşke. Ve itiraf ediyorum, ne derseniz deyin, ne kadar ters konuşursanız konuşun, hiçbir çabanıza karşılık vermeyeceğim. Çünkü siz ‘Gâvur!’ da deseniz, ben bu Müslüman Vahit’i çocukluğumdan beri seviyorum. Ama şunu bilin ki, ona bugün dâhil, bugüne kadar, ne ümit, ne yüz, ne cesaret, ne de ümit verdim!”
“Yani, demek istediğin ne?”
“Beni dilerse, beni isterse ona giderim demek! Ama önce beni neden istediğini bilmesi ve benim bunu ona öğretmem gerek! Eğer gerekir ve eğer gerçekten isterse!”
“İyi düşündün mü?”
“Yıllarımı boşa geçirmedim bu yaşıma kadar!”
“Öyleyse ‘Allah gönlüne göre versin, gönlünü ona göre işlesin!’ demekten başka bir söz söylemeğe hakkımız yok! Bu senin hayatın!”
“Bence de!”
Sözlerini böyle noktalamış Müsemma.
Hemen ertesi gün başladık görevimize. Şirketin arabası evimin önündeydi, her zamanki gibi. Ve beraberce konuşmadan gittik işyerimize, yine her zamanki gibi.
O; tüm arkadaşlarını memnun etmişti ayrı ayrı, ben dâhil. Bense bir kutu Türk Lokumu ile gelmiştim yalnız. Öyle; “Param Türkiye’de kalsın!” düşünceleri ile değil, akıl edemediğimden ve tercümanlık dışında başka bir şey düşünemediğimden. Oysa Müsemma, yanında olduğum halde beni bile unutmamış, İspanya renkleri sarı-kırmızı ve tam ortasında boğa şekli olan bir kravat almıştı bana.
Sarı-kırmızı ve boğa İspanyol fantezisi(62) idi, ama bu aynı zamanda sempatim olan futbol takımın renkleri ve ayrıca doğum tarihim nedeniyle boğa burcunda olmamın da göstergesi gibiydi. Tuttuğum futbol takımımı ve doğum tarihim nedeniyle burcumu biliyor muydu? Yok canım, daha neler! Bu da kendi kurguladığım bir fantezi olmalıydı herhalde.
Bir diğer konu, patronla değişik, hatta karşı takımların sempatizanları(63) olmamızdı. Ve işler futbol takımlarımızın skorları konusunda rast gitmezse mutlaka birbirimize sataşırdık.
Daha doğrusu patron sataşırdı da, ben susardım. Aksi olunca sabahın erken saatinde ben odasına gider; “Günaydın Patron!” derdim, o da ne demek istediğimi anlar, eliyle “Git!” anlamında işaret ederek kovardı beni kapısından! Kısaca sataşırdık birbirimize ve bu zevk idi, fanatizm(64) olmadan. Ah, keşke tüm dünya bizim gibi aynı duyguları yaşayabilseydi, aynen!
Müsemma aldığı kravatı odama kadar getirmişti;
“Sana lâyık görmedim amma hatıra olsun istedim, sense böyle şeyleri düşünmüş müsündür, bilmem, çünkü hiçbir yerden alışveriş ettiğine şahit olmadım da!”
“Beni o kadar yanlış tanıman için hangi yönümü gördün ki?”
“Düşünmüş müydün?”
“Doğum günün 23 Aralık, değil mi?”
“Evet?”
Çekmecemin gözünü açtım, o gün vermek için sakladığım maket gülün sap kısmına bastım, bir melodi çınladı odamın duvarlarında;
“Kutlu olsun bugün, senin doğum günün” ve devamı…
“Senin!” dedim. “Doğum gününde vermek için almıştım.”
Masamın yanına gelmişti almayı düşünür gibi. Masamın gözünden bu kere içinde yüzük bulunan kutuyu açtım ve diz çöktüm:
“Evlen benimle! ‘Ömrümüzün baharı birlikte geçsin…(64)” diyorum.”
“Ne yapıyorsun, bir gören olacak, çabuk, hemen ayağa kalk!”
Telâşı umutlandırmıştı beni gereğinden çok;
“Kim görürse görsün, kim ne derse desin, umurumda değil, yaşamıyorum çünkü sensiz, sana muhtacım! Seni sevdiğimi sana nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Seni seviyorum diyeceğim tek cümle bu. Ve cevap verinceye kadar da ayağa kalkmayacağım!”
“Ne dememi bekliyorsun!”
“Hayır de, olsun-bitsin!”
“Ya ‘evet!’ dersem?”
“Benim istediğim cevap bu, zaten!”
“Niye şaşırttın ki beni?”
“Seni ancak böyle sahiplenebilirdim. Şimdi tekrar soruyorum: ‘Benim olsan seni bir gül gibi koklar’ diye başlayan’ bir şarkıyla seslenerek. Kalbinin sesini dinleyerek, şaşırmadan, bir şeylerin eksik olduğu inancını göz ardı(6) ederek söyle bana, ben ayağa kalkmadan. Benimle evlenir misin? Eşim, karım olur musun?”
Elimden yüzüğü alıp parmağına taktı. Ne demek istediğini anladım, ayağa kalktım, elinden tutarak…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Müsemma; “Adı verilmiş, adı olan” anlamında Arapça bir kelime. “Eceli müsemma”, “İsmi ile müsemma” gibi kullanılan Arapça terkipleri de olan ve özelikle kız çocukları için kullanılan bir isimdir.
(1) Eugénio; İspanyolların, en çok kullandığı isimlerden biri.
Vahit; “Tek, yalnız” anlamında olup Türkçemizde kullanılan isimlerden biridir. “Abdülvahid, Abdülvahit” (Tek ve eşsiz olan Allah’ın Kulu” şeklinde de seslendirilir.
(2) Love Story; İngilizce de olsa Türkçemize de yerleşmiş olan “Aşk Hikâyesi” demek.
(3) Aimée; Tam isim olarak “Aimée du Buc de Rivery” ya da “Nakşidil Sultan” dır. Sultan I. Abdülhamit’in eşi, Sultan II. Mahmut’un annesi. Sonraları tam terkibi ile Nakş-i Dil Haseki Sultan, daha sonra da Valide Sultan olmuş. İsmi ile, sultanlığı ile, yaşayışıyla ilgili rivayetler ne olursa olsun Margaret L. LAW, “Aimée” adlı romanında, eğer hatırımda yanlış kalmadıysa; “Saray mensubu olduktan ölünceye kadar Osmanlı örf ve âdetlerine uygun, Müslüman gibi ibadet ederek yaşadığını, ancak ölmeden önce Hıristiyan gibi öldüğünü, naaşının ya da cesedinin buna göre Hıristiyan Mezarlığına, Hıristiyan usullerine göre gömülmesini ve başına haç dikilmesini istediğini” söylemiş. Oysa bilindiği üzere İstanbul Fatih Camiinde Nakşıdil Sultan Türbesi vardır. Yazar, herhalde romanında konuyu uydurmuş olmalı.
(4) Lohusa (Lohusa) Şerbeti; Lohusa Şekerinden yapılan doğum dolaysıyla kutlamaya gelenlere geleneksel, sıcak ya da soğuk olarak ikram edilen çok şekerli, tarçınlı, kırmızı renkli (boyalı) şerbet.
(5) Gâvur; İslâm’a göre peygamberi olmayan, Müslüman olmayan kimseler. Dinsiz, merhametsiz, acımasız, inatçı.
(6) Artıkın; Yöresel olarak “Artık” kelimesi yerine kullanılan; “Bundan böyle, bundan sonra, yeter” anlamlarında kullanılan söz.
(7) Rahmetli; Müslüman olmayan, yabancı birine “Rahmetli” denmeyeceği söylenir, bazı çokbilmişler(!) tarafından. Oysa Allah’a eş koşmayan, inkâr etmeyen, Allah’ı bilen herkes “Rahmetli” diye anılmalıdır. Hele bu kişi bu öyküyü anlatanın, duygusal yönden yüklü olduğu annesi ise, değil mi?
(8) Mercedes; İspanyolca “Hayırlı Olay” anlamındadır.
Bir Ansiklopedi Bilgisi; Karl Benz ürettiği arabaya başlangıçta isim bulamayınca, kızının ismini araba markası olarak belirlemiş, ya da tescil ettirmişmiş. Kısaca; “Merché” olarak Mercedes’in kısaltılmışı olarak kullanılan bu isim; “Marché” (marş olarak okunmakta) Türkçeye de yerleşmiş bir terimdir. Diğer ülke terimlerinde de rastlanmış olduğunu düşünmek uygun değilse de, ilme şive olarak karıştırılmamalıdır. (“Marş! Marş!” der gibi).
(9) İngilizce söyleme şekli yanlışlığı; (tree-three) ağaç-üç, (Fifteen-fifty) 15-50 demenin yanında Almanca söyleme yanlışlığı; birincisi (gehen) yürüyerek gitmek, ikincisi (fahren) bir taşıtla gitmek anlamındadır.
(10) İnkılâp; Islahat, iyileştirme, devrim anlamına gelmektedir. İnkilap ise, birincisi kelb (köpek) kökünden gelip “Köpekleşmek”, ikincisi, kilap kökünden gelip “Devrilmek” anlamındadır.
(11) Mühendis; Hendeseden gelen, geometri ile uğraşan, müzeyyen; ziynetten gelen, süslü anlamındadır.
(12) Ke-te-be; Üstün-esre-ötrelerle şekillendirerek (Türkçedeki okunuş şekliyle) kitap, kâtip, kâtibe, kütüp (kitaplar), mektup, kitabe, kütüphane gibi kelimeler türetilebilir.
(13) Angarya; Bir kimseye veya bir topluluğa zorla, ücret verilmeksizin yaptırılan iş. Usandırıcı, bıktırıcı, ya da yapmak zorunda olmadığı bir işi istemeyerek, ya da ek emek sarf ederek yapmak. (İmece değildir).
(14) Zıttına Gitmek; Karşısındakini sinirlendirmek, sinirini bozmak, bir şeyin tersine hareket etmek.
(15) Muflon; Müflon. Pardösülerin içine iliklenerek geçirilen bir çeşit çok kalın, eğreti astar. Yaban koyunu anlamına da gelmektedir.
(16) Kukuleta; Yağmur, soğuk vb. dış etkenlere karşı ve tanınmamak için başa geçirilen, giysiye dikili veya ayrı olarak kullanılan başlık.
(17) Anorak; Su geçirmez kumaştan yapılmış, yağışa karşı başlıklı, spor ceket.
(18) Teşekkür Ederim demenin çeşitli lisanlarda yazılış şekli olup söylem farklıdır tabii ki.
(19) Bay; Genelde “a” harfi uzatılarak bir defa, ya da uzatmadan iki defa tekrarlanarak kısaca; Allahaısmarladık anlamında İngilizcedeki “bye-bye!” veda sözcüğünün Türkçede yer bulmuş şekli.
(20) Zıkkımlanmak; Genel anlamda yiyip-içmek gibi bir anlam taşırsa da, özellikle içmek anlamında kullanılan argo bir deyim, tıpkı “Ziftlenmek” gibi.
(21) Portmanto; Evlerde palto, manto, şapka gibi şeyler asılan, bir bölümü aynalı, askı aracı.
(22) Yahşi; İyi, güzel, çok güzel. Toy, deneyimsiz. Yiğit. Yakışıklı.
(23) Muhasip; Sayman. Genel anlamıyla aylıkla çalıştırılan ve saymanlık işlerinin çoğunu yapabilecek bir yetenekte kişi. (Puantör değildir)
(24) Uz; Eli işe yatkın, işini iyi yapan, becerikli, usta, uzman. Güzel, iyi.
(25) Mülâkat; İnsanların karşılıklı olarak konuşmayla düşünce alışverişi, kişisel tanınma işlemi. Ancak bugünün Türkiye’sinde (resmi işlemlerde) kısaca elemek-beğenmek üzerine kurulu torpil sistemi. Röportaj anlamına da gelir.
(26) Bir teselli ver diye başlayan Yine aylardan Kasım diye nakaratı olan şarkı “Gökhan İMAMOĞLU” eseridir.
(27) Neşvünema: “Büyüme, gelişme, yetişme” anlamında Arapça bir sözcük olup, neşv-ü nema, neşvü-nema şeklinde de kullanılmaktadır.
(28) Gıcık Kapmak (Olmak, Almak); Sözleri, hareketleri ve davranışlarıyla kendisini kızdıran, sinirlendiren kimseden intikam alma duygusu.
(29) Çekimserlik; Bir şeyi yapmakta, eğilim göstermekte kaçınma, kararsız, taraf olmama.
Mızmızlık; Mızmız olma durumu ve davranışı. Her şeyde kusur bulma, hiçbir şeyden memnun olmama, yavaş olma.
Müşkülpesentlik; Güç-zor beğenme. Memnuniyetsizlik. Bir işi yapmamak için türlü bahaneler uydurma.
(30) Dıdının Dıdısı; Dıdının didisi, yahut didinin dıdısı, didinin didisi şeklinde kullanılan uzak akraba ya da arkadaşları anlatmak için kullanılan bir deyim.
(31) Şaklabanlık; Dalkavukluk. Basit şakalarla herkesi güldürmek.
(32) Medet: Zor bir dönem geçiren birinin, birinden çare dilemesi, yardım istemesi.
(33) Konsantrasyon; Konsantre olma eylemi. Dikkatin toplanışı (odaklanma). Yoğunluk (Bir çözünen madde miktarının çözen madde miktarına oranı).
(34) Abajur; Üzeri siperli masa lâmbası, ya da ayaklı ve üzeri siperli lâmba. Işıkkesen. Işığın gözlere doğrudan vurmasını önlemek için lâmbanın üzerine konan siper.
(35) Dangıllık; Argoda; kısaca “Dangalaklık” şeklinde bir deyiş, kabaca davranış, konuşma biçimi.
(36) Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.
(37) Pattadak (Pattadanak); Birdenbire, ansızın.
(38) Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)
(39) Gönlümün Sultanı; Kişinin gönlünde yaşattığı, hayal, rüya ve düşüncelerinde oluşturduğu, eşi olmasını istediği bir biçimin adlandırılışı.
(40) Dobra Dobra Konuşmak (Söylemek, Olmak, Demek, Anlatmak, Dobralaşmak); Açık, net, sakınmadan, çekinmeden, gerekli doğruları, gizlemeden konuşabilmek, söyleyebilmektir.
(41) Kocakarı Soğukları; Berde’l Acûz, Eyyamı husûm da denilen art Ayı ortalarındaki soğuklar.
(42) Ay beyaz, deniz mavi… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Zeynettin MARAŞ’a ait olup Makamı Ferahnâk’tır.
(43) Bir inat yüzünden sen, dargınlık icat ettin… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait olup eser Hicaz Makamındadır.
(44) Yasemen; Benim olsan… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mustafa Nafiz IRMAK’a, Bestesi; Sadettin KAYNAK’a ait olup eser Rast Makamındadır.
(45) Dank Etmek; Hızlıca çağırmak, aklına gelmek.
(46) Minnettarlık; Bir kimseden gördüğü iyiliğe karşı teşekkür borcu bulunan, gönül borçlusu olanın hisleri.
(47) Durağan; Yerini değiştirmeyen, olduğu yerde duran, devinimsiz. Etkinliği olmayan, olduğu terde kalan.
(48) Torero; Aslı boğa güreşçisi olmakla beraber, boğa güreşi anlamında da söylenmektedir.
Boğa Güreşi; Kimi ülkelerde özellikle İspanya ve Meksika’da aşırı bir ilgi gören ve yüzyıllardan bu yana gerçekleştirilen özel olarak yetiştirilmiş boğayı bir arenada bir matadorun türlü biçimlerde yorup şişleyerek öldürmesi biçimindeki gösteri.
(49) Flamingo; Flamenko. İspanyanın Endülüs (Andolicia) bölgesine has bir dan –s türü olmakla birlikte İspanya’nın tümünde görülen bir dans.
(50) Yol Sıra Gidip, Çay Sıra Gelmek; Aslı; “Çay sıra gidip yol sıra gelmek” şeklinde düzenlenen deyiş; boşa gidip-gelmek, herhangi bir işi isteksiz yapmak ve bunun karşılığında da öğrenmek dahil hiçbir kazancı olmamak.
(51) Tam Takır-Kuru Bakır; İçinde hiçbir şey olmayan, yok, bomboş, anlamında kullanılan bir deyim.
(52) Refakat; Birlikte bulunma, birlikte gitme, eşlik etme.
(53) Örf; Yasalarla belirlenmemiş, halkın kendiliğinden uydurduğu gelenek.
(54) Kibir; Gurur. Kendini herkesten üstün tutma, büyüklenme.
(55) Total; Toplam. Bütünsel.
(56) Hafezan Allah; Arapça; “Allah korusun!” anlamındadır.
(57) Derezinci; Derezini (Aslı; Drezin) kullanan. Drezin; şu anda Türkçemizde ve işlevsel olarak da demiryollarında kullanılmayan, eskiden demir yollarında yol bakım ve kontrolleri için kullanılan “terazi” de denilen, demir tekerlekli, tahtadan bir araçtı. Buna binen işçiler ve kullandıkları malzemeler elle kumandalı bir kolla mekanik olarak çalıştırılır ya da iteklenirdi. Bu işçiler bir baş (Yol Çavuşu) nezaretinde hatlardaki hatalar için verilen belirlenmiş görev bölümünde hat boyu çalışır ve gerekli düzeltmeleri yaparlardı. Örneğin traverslerin su terazisine göre ölçüsü yapılarak altlarına taş sıkıştırılır, rayların çapakları alınır, gurup, gurp, grup ya da kurupların (mekanikte kurve) denilen “eğri, dönemeç, büküm, dönüş, viraj” anlamında kullanılan dönüşlerdeki eğrilikleri, merkezkaç kuvvetleri dikkate alarak düzeltirlerdi. O zamanlar iletişim araçları yeterli olmadığından tren yolunun açık tutulması için o mevkilerden trenlerin geçiş vakitleri dikkate alınarak ve tehir durumlarının olasılığı düşünülerek, drezinler daima hattan uzak, uygun bir yerde el birliği ile alınıp bir yerlere konulurdu. Bu uzun tarifi yapmamın nedeni, o günlerden kalma yaşamım, bilgi birikimimdir. Çünkü Rahmetli anne dedem ki kendisine “Efendi Baba” derdim, bu işte Yol Çavuşu olarak işçilerin başıydı. Efendi Babama büyükleri Kara Osman, küçükleri Osman Çavuş derlerdi. Efendi Babam bazen çocukluğumun geçtiği köyden geçerken bizlere leblebi şekeri ya da bonbon şekeri verirdi, sevinirdik.
(58) Hassön; Şive olarak “Hasan-Hüseyin” in kısaltılmış şekli olarak kullanılmaktadır.
(59) Üftâdiye; Genelde Üftâde olarak bayan ismidir. “Gönül vermiş, âşık, düşkün, karşılık beklemeden yoğun ilâhî aşk duygusu” anlamını taşımaktadır.
(60) Çulsuz; Varlıksız, parasız, çulu olmayan.
(61) Gelin Aba; Genelde eve gelin gelenlere evin küçüklerinin, ya da ikinci kez evlenen babanın yeni hanımına çocuklarının “Gelin Abla” anlamında söyledikleri sözdür. Aynı minval üzerine “Küçükanne” sözü de “Analık” gibi kullanılır. (Kaba anlamda; sahiplenmemeyi içermektedir. Ancak “Cicianne” sözü yakınlık görülenler için kullanılmaktadır.)
(62) Fantezi; Sonsuz, sınırsız hayal. Değişik heves, beğeni, düşünüş. Süslü ve türü değişik olan.
(63) Sempatik; Kişide yakınlaşma duygusu uyandıran, hoş gelen, cana yakın, sevimli, hoşa giden.
Sempatizan; Duygudaş. Bir kimseye ya da bir konuya sempati besleyen, üyesi olmakla beraber bir partinin, bir örgütün görüşünü benimseyen, onu destekleyen, ya da bir öğretiyi, görüşü, akımı tutan, yandaşı olan.
Sempati; İki kişinin birbirine karşı duyduğu içgüdüsel, doğal eğilim ve yakınlık duygusu, muhabbet. Bir kimsenin başka bir kimseye duyumsadığı, beslediği sıcak, içten sevgi.
(64) Fanatizm; Bağnazlık. Bir dine, bir öğretiye, bir kimseye, bir şeye çok aşırı ölçüde, coşku ve tutkuyla bağlılık, insanı bu konularda aşırılıklara sürükleyen, körü körüne yandaşlık.
(65) Ömrümüzün baharı birlikte geçsin… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup Aşkefza Makamındadır.
(66) Göz Ardı Etmek; Gereken önemi vermemek.
(*) Kırkikindi Yağmuru; İlkbahar sonları ile yaz başlarını kapsayan, ilkyaz dönemlerinde hava çeşitli nedenlerle farklı ölçüde ısınır, buna bağlı olarak oluşan türbülanslarla yağışlar genellikle öğleden sonra, bazen ikindiye kayan zamanlarda meydana gelen yağışlar olduğu için genelde bu şekilde anılmaktadır, tıpkı “Kocakarı Soğukları” gibi… Buna bağlı olarak “Yağmur Boşanmak” tabiri de; aniden ve şiddetli şekilde yağan yağmuru ifadelendirmektedir. “Yağmura yakalanmak” deyimi ise, yağmura tutulup ıslanmak anlamındadır. Öyküdeki gibi.
(*) Ceren; Farsça “Dişi ceylân yavrusu” anlamında olup, halk arasında daha ziyade “Ceylân” anlamında ve kız çocukları için kullanılan bir isimdir.
Eren; Tanrı’ya ermiş, evliya, deneyimli, akıllı, bazı gerçekleri önceden gören. Kız çocukları için de, erkek çocuklar için de kullanılan isim.
Zeren; Anlayışlı, zeki. Kız çocukları için de, erkek çocuklar için de kullanılan isim.
(1) Mazgal; Yağmur sularını, kanalizasyon şebekesine çekmek için kullanılan delik. Kale duvarlarındaki iç yanı geniş, dış yanı dar delik.
(2) Alternatif; Seçenek. Şık. Bir konuda birinin yerine seçilebilecek bir başka yol, yöntem, tutum. Yerinde gereği gibi.
(3) Hoşgörü (Müsamaha); Tolerans. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme.
(4) Tufan; Çok şiddetli yağmur ya da çok şiddetli yoğun bir şey.
(5) Feyezan; Taşkın, taşmış. Su baskını. Suyun çok olup taşması. Seylap.
(6) Rögar; Suyolu, lâğım, maden ocağı vb. yer altı yapılarının hava deliği. Çatı penceresi. Kanalizasyona inmek ve tıkanıklığı gidermek üzere yapılmış öze baca.
(7) Savsaklamak; Zorunlu, geçerli bir neden olmaksızın bir işi bilerek, isteyerek geri bırakmak, zamanında yapmamak, geciktirmek.
(8) Barikat; Bir yolu veya geçidi kapamak için her türlü araçtan yararlanarak yapılan engel.
(9) Havsala; Zihnin bir şeyi anlama ve kavrama yetisi, kavrayış.
(10) Protesto; Bir davranışı, bir uygulamayı, bir düşünceyi vb. haksız, gereksiz, yersiz ve yolsuz bularak karşı çıkarak bunu her türlü yoldan belirtme. Bu karşı çıkışı bildiren yazılı açıklama.
(11) Eşşek; Yöresel olarak, eşşekliğin katmerli bir şekilde büyütülmesi ifadesi.
(12) Daniska; En güzel, en iyi.
(13) Bencillik; Egoistlik. Yalnız kendini düşünen, kendi çıkarını herkesinkinden üstün tutan (hodbin, hodkâm).
(14) Minval; Biçim, yol, tarz.
(15) Siluet; Bir şeyin yalnız kenar çizgileriyle ve tek renk olarak beliren görüntüsü, gölge.
(16) Tedirgin Olmak; Rahatı, huzuru kaçmış, bizar olmak.
(17) Bay; Genelde “a” harfi uzatılarak bir defa, ya da uzatmadan iki defa tekrarlanarak kısaca; “Allahaısmarladık” anlamında İngilizcedeki “bye-bye!” veda sözcüğünün Türkçede yer bulmuş şekli.
(18) Dobra Dobra Konuşmak (Söylemek, Olmak, Demek, Anlatmak, Dobralaşmak); Açık, net, sakınmadan, çekinmeden, gerekli doğruları, gizlemeden konuşabilmek, söyleyebilmektir.
(19) Ayan Beyan; Aşikâr. Besbelli, ortada olan, gizli olmayan, açık, apaçık.
(20) Manidar; Anlamlı, anlamı olan, manalı.
(21) Yağmurlu bir gündü, tıpkı bugün gibi… şeklinde başlayana “Sensiz yıllarda” şeklinde ünlenen Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Fikret ŞENEŞ’e Bestesi; Selmi ANDAK’a aittir.
(22) Müneccimlik; Yıldız falcılığı. Yıldızların durumundan ve hareketlerinden anlam çıkararak falcılık yapma. Gök Bilimciliği, astronomluk.
(23) Allak Bullak Olmak; Şaşkınlaşmak. Şaşkına dönmek. Şaşırmak. Düzeni bozulmak, karmakarışık bir duruma gelmek, altüst olmak. Yüz çizgilerinde kırışıklıklar olmak.
(24) Sulu Sepken; Yağmurla karışık bir biçimde yağan kar olmakla birlikte, kişinin bu şekle uygun davranışı.
(25) Nafile; Yararsız, boşa giden, boş, işe yaramayan. Boşuna, boş yere. Fazladan kılınan namaz, ya da oruç.
(26) Listen And Forget It; Dinle ve unut! (İngilizce)
(27) Bilakis; Tersine olarak, tersine, aksine.
(28) Vır Vır Etmek; İpe sapa gelmez bir biçimde durmadan konuşmak.
(29) Şifreli Konuşmak; Karşısındaki üçüncü kişinin anlamayacağı bir şekilde anlamları ancak kendilerince bilinen sözlerle konuşmak.