Onu ilk defa bir yaz akşamında görmüş, o yaz akşamında tanımıştım. Serinliğe susamış bir yaz rüzgârı; siyah saçlarını dalgalandırıyor, elinde ufak bir valiz, yalnız ve kendinden emin adımlarla belli bir yöne doğru gidiyor gibiydi.
Neden düşünceli, neden yalnızdı? Bu sorunun duygusallığında ona yaklaştığımın farkında bile değildim. Soğuk bir bakış, kararlı bir yürüyüş ritmi, düşüncelerimin yanlışlığının ve duygusallığımın cevabı olmuştu.
Henüz pek uzaklaşmamıştım ki, yanımdan geçen bir taksinin aniden durması, kısa bir tartışma sonucunda “İmdat!” diye seslenişini duyuca geriye döndüm. Zorla taksiye bindirilmek isteniyordu. İnsanlığın gerektirdiği en doğru hareketi yapmalıyım inancındaydım.
Takside bulunanların benden fazla yani; kalabalık olduklarını görmeme rağmen, denemeliydim. Allah’tan yardım umuyordum düşüncelerimde ve koşarak ulaştım yanlarına…
Kaç kişi olduklarını anlayamadığım insanlık dışı saldırganların taksiye binerek ve kaçarak uzaklaştıklarını hayal-meyal hatırlıyorum. Çünkü mücadeleye karışmam, onların zaman harcamalarına, civardan görenlerin bana yardıma gelmeleri endişeleri ise eylemlerini yarım bırakmalarına neden olmuştu.
Oysa vurdumduymaz(1) bir ülkenin insanları ne olduğunu bile anlamamış gibi uzakta kalmışlardı. Yardım mı? Hadi canım sen de! “Aile kavgasıdır!” deyip çıkmışlardı işin içinden.
Oldukça hırpalamışlardı beni apaşlar(2), ayakta duracak kadar bile takatim yoktu. İşte o zaman bana destek veren, gayretlendiren O olmuştu, sanırım;
“Eviniz nerede?”
Biraz evvelki umursamaz tavrı kaybolmuştu, yarısı kapalı gözlerimle fark ettiğim kadar. Biraz evvelki çağla bakışlarındaki kararlılık yoktu, inlerken gözlemlediğim kadar. Az ötedeki evimi sıkıntılarımla tarif etmeğe gayret ederken son gücümü harcamış, yağı bitmek üzere olan bir kandil gibi hissediyordum kendimi.
“Az ötede” diye tariflediğim evim, yine de pek yakında sayılmazdı. O yolu tükenmeden nasıl yürüdüğümüzün farkında değildim o anlarda. Annemin sonradan anlattığına göre, bir yük gibi onun omzuna çökerek, onu bir hamal sanıp kendimi tüm ağırlığımı omuzlarında taşıtarak gelmişim eve. Üstelik önce beni taşımıştı yorgun-argın, sonra korkarak da olsa koşarak gitmiş, belki de tek serveti olan valizini getirmişti.
Yatağımdaydım sonra, hissettiğim kadarıyla. Başım müthiş bir şekilde zonkluyor(3), ağrıyordu. Sol kaşımın üstünde bir baskı, diş ağrısı gibi beynimi tırmalıyordu. Bir ılıklık ara sıra alnımda, yanaklarımda geziniyordu. Gözlerimi açmaya çalıştım. Onun ıslak bir bezle alnımı silmeye çalıştığını, anneminse ayakkabılarımı çıkarmaya uğraştığını görebildim gözlerimin açılabilen kısımlarıyla. Belki de hissettiklerimi gördüğümü sanıyordum!
Babamdan kalan tek hatıra olan evimizin soluk ışığında annem, yüzündeki hüznü saklayamamanın üzüntüsünü yaşıyor gibiydi;
“Nasılsın oğlum? Kendini nasıl hissediyorsun? Ağrıyor mu bir yerlerin? Acın var mı?”
Düzensiz bir ritimle(4) sıralamıştı sorularını. Şuur altımda(5) gizlenen bir sezgiyle onun, anneme olayı anlattığını düşünüyordum. Anlamsızca;
“Hayır!” diyerek kalkmak istedim, ne dediğimin, neye cevap verdiğimin bilincinde olmadan. Tonlarca yük vardı sanki üstümde kaldıramadığım. Önce belimde ızdırap veren bir ağrı, sonra hayal-meyal(6) duyumsadığım onun; “Yat!” der gibi, rica eder gibi hissedebildiğim bakışları, kalkmamı önledi yataktan. Dalmışım…
Kendime geldiğimde, haydi buna Uyandığımda” da diyebiliriz, sabahın ilk ışıkları pencere perdelerinin arasından sızıyordu. Yatağımdan kalkmak için içimde bir arzu, bir heyecan vardı. Yaralarımın sızısından, başımın ağrısından başka her şeyi unutmuş, yine kendi dünyama, kendi yaşantıma dönmüştüm sanki.
Yatağımda doğrulmak için hamle yaptığımda, gördüğüm ilk şey, beni yaşadığım gerçeğe döndürdü. Bu; onun valizi idi, kenarda duran, akşamdan hatırımda kalan. Akşam hem beni, hem de valizini nasıl taşıdığını yorumlamağa çalışıyordum zihnimde. Valizini orada görmem sevinç yüklemişti gönlüme. Yalnızlığımın, yalnızlığımızın umutlanışı olabilir miydi düşüncelerimi şekillendiren? Belki…
İki oda, salon, mutfaktan ibaret evimizin mutfağından kulağıma gelen seslerle gerçekler âlemine(7) dönüp saatime baktım. İşime yetişmem için çok az bir zamanımın kaldığını görmekten, nedense ve nerdeyse üzüntü yer etti gönlümde, biraz da olsa.
Kalktım. Tıraş olmam ve giyinmem için vaktimi ziyan etmeden kullanmam gerektiğinin bilincindeydim, ancak sorular da zihnimi kendisiyle baş başa bırakmıyordu. Kendim, kendime sordum;
“O kimdi? Nereden gelip nereye gidiyordu? Valizi odamda olduğuna ve muhtemelen bu gece evimizde kaldığına göre ailesi, arayanı-soranı, bekleyeni yok muydu? Adı neydi? Kimin nesiydi?”
Sıralayacağım öylesine çok sual vardı ki beynimde, sıraya koymak için uğraşıyor, sorularımı zapt edemiyordum, yalnızca beynimde değil, gönlümde de. Sormam, öğrenmem gerekti mutlaka. Hatta giyinirken onu gideceği yere nasıl ve neler söyleyerek götüreceğimin plânını yapmaya gayretli gibi görüyordum kendimi.
Giyinip odamdan çıktığımda, bir an karşı karşıya, belki de göz göze geldik. Gözlerinde derin bir ızdırap, bitkinlik, belki de küskünlük okunur gibiydi.
“Günaydın! Özür dilerim ağabey. Benim yüzümden hırpalandınız, oldukça sıkıntılı bir gece geçirdiniz. Umarım iyisinizdir, şimdi… Giyinmişsiniz. Keşke dinlenip daha sonra gitseydiniz işinize…”
“O ne demek? İnsan olmak görevimiz. Benim de üzüntüm o ki, akşamki olay sizi ulaşmak istediğiniz hedefe geciktirdi. Bunda belki benimle ilgilenmek zorunluluğunu hissettiğiniz için olsa gerek, ben de suçlu gibiyim galiba?”
Durdu, durakladı birden. Hıçkırıklarına engel olmak arzusunu hissettim;
“Hangi hedef?” deyişini kendimi zorlayarak ancak duyabildim yanımdan uzaklaşıp mutfağa yöneldiğinde.
Yalnız kahvaltımı suskunluk içinde geçiştirdim. Bir makine düzeninde masayı düzenlemesi, kaldırması, yorgun, uykulu gözleri ve düşünceli tavrı dikkatimi çekti, ister-istemez.
“Hangi hedef?’” demişti. Zihnimi kurcalıyor, hatta karıncalandırıyordu. Tırmalıyordu beynimin tüm hücrelerini bu düşünce. Sormalıydım. Sormadan çıkamadım, ayrılmadan önce evden;
“Neden ‘Hangi hedef?’ dediniz?”
“Çok… Çok uzun bir hikâye… Kısaca hedefim yok. Çünkü ne yatacak yerim, ne kimsem, ne amacım var şu anda. İş arayıp bulmam gerek, yaşamımı devam ettirmek için…”
Annemin gelişi, belki de daha fazla konuşmasını engellemişti. Oysa derdini dinlemeyi, bunun için işime gecikmeyi bile göze almıştım. Düşünmem gerekti veya hemen karar vermem. Önüne geçemediğim bir özlemle, düşündüklerimi yoğunlaştırdım zihnimde ve anneme döndüm:
“Misafirimizin bugün burada kalmasının uygun olacağını düşünüyorum anneciğim. İş aramasında yardımcı olabilmek için izin alacağım. Ancak bugün oldukça çok ve yoğun işlerim var, yarına belki gerçekleştirmeğe çalışırım düşüncelerimi... Siz de bugün detaylıca(8) dinlenir, tanışır, karşılıklı konuşursunuz. Ondan sonra da size nasıl yardımcı olabileceğimizin plânını yaparız, olmaz mı? Hem ben adınızı bile bilmiyorum sizin. Adınız ne?”
“Zeynep. Yardım etmek isteğiniz ve arzularınız için teşekkür ederim, elimden size katkıda bulunacak bir şey gelmemesi üzüntüm.”
“Benim ismim de Hakan. Bana bir gün izin verirseniz, söylediklerinizi daha sonra konuşmamız uygun olmaz mı Zeynep Hanım? Hem de ‘Hangi hedef’ ile ilgili gerçekleri anlatırsınız bize, belki yardımcı olabileceğimiz. Olmaz mı? Şimdi, işe yetişmem gerek, akşama görüşmek dileğiyle; ‘Allahaısmarladık!’ diyorum.”
Annemin elini öptüm. Emrivaki(9) yapmak, insanları baskı altında tutmak; sevmediğim, ama itiraf etmem gerek ki; her zaman uyguladığım ve uygulamaktan zevk aldığım bir huyumdu, şimdi de gerçekleştirmeğe gayret ettiğim gibi.
Yoğun ve oldukça yorucu işlerle dolu günümü -ve yine kendime usulen de olsa söylemem gerek ki; onunla ilgili düşüncelerimle hapsedilmiş olarak- nasıl geçirdiğimi hatırlamıyordum bile.
Eve; düşüncelerle, belki yıllardan sonra ilk defa yemek ve mutfak için gerekli olabilecek bazı şeyleri alarak dönmüştüm o gün. Dönmüş ve hüsranı kucaklamıştım.
O yoktu. Gitmişti. Daha kapıyı açar-açmaz söylemişti annem, gidişini.
“Ne zaman gitti? Bir adres bırakmadı mı? Veyahut da onu nerede bulabileceğimiz bir telefon numarası falan?”
Hakkında hiçbir şey bilmemek, bilememek ve etkilenişim dışında ondan elimde hiçbir hatıra kalmamış olması üzmüştü beni.
“Öğlene doğru gitti. Hatta; ‘Öğle yemeğini de ye, öyle gidersin!’ dememi bile dinlemeden çıktı evden. Ne adres, ne bir not, ne de bir şey bırakmadı, sık sık ve belki sekiz-on defa teşekkür etmekten başka.” dedi annem.
Zihnimde belli-belirsiz tam sayısını hatırlayamadığım kadar soru işareti, beynimin tüm hücrelerini dolaşıyor, bu da yoruyordu tüm varlığımı.Nedendi? Neden? Gurur denen kavram -bence- neden bazen bu kadar soysuzlaşıyordu, gözlerinde gördüğüm, belki de hissettiğim?
İçimi kaplayan isyan ya da isteksizlik, kapıya doğru yönelen adımlarımı engellemedi, engelleyemedi yahut. Bütün bir akşam ve gece boyu bir ümit, belki de zihnimdeki gerekçesiz bulutları dağıtmak istercesine onu aradım kocaman şehirde; çok caddelerde, çok sokaklarda, çok kenarlarda, çok köşelerde.
Bir çuval pirinç arasında bir taşı bulmak gibi bir ümit kırıntısıyla. Koca şehirde bir ad, zihne resmedilmiş bir şekille onu bulabilecek miydim? Bulmak ümidi yaşıyordum, “Heyhat! (10)” demeden. Bulamamayı yaşamak değil, düşüncesini bile taşımak istemiyordum gönlümde. Ama zaman öylesine insafsızca tükeniyordu ki. Eve ne zaman döndüğümü hatırlamıyordum bile…
Aradan kısa sayılmayacak bir zaman geçmişti. Geçici olarak çalıştığım işten çıkarılmıştım. Ayrılmam da gerekliydi zaten. Yaz tatili sona ermişti. Üniversite açılmıştı. Derslerime çalışmam gerekiyordu.
Aldığım burs, babamdan anneme kalan dul-emekli maaşı, evimizi geçindirmem ve okul giderlerimi tam anlamıyla karşılayamadığı için gündüzleri derslerime devam ediyor, üniversiteden çıktıktan sonra da içkili de olsa bir lokantada gece geç vakitlere kadar sürse de, komi(11), garson gibi çalışıyordum.
Sanırım sonbahar çoktan bitmişti. Bir kış akşamı desem daha doğru olacak galiba. Dışarıda olgunlaşamamış sulu kar yağıyordu. Gecenin karanlığı sıkıntı veriyor, lokanta içinin serinliği nedeniyle olsa gerek komi ceketim içinde üşüyordum. Fazla müşteri yoktu ama gündeliğimi hak etmek için belirli bir süre daha aynı havayı teneffüs etmem gerekliydi.
Sıkıntılı bir bekleyiş, bu akşamın diğer akşamlardan farklı olacağının haberini veriyordu, istemsiz. İçimde garip, belki de anlaşılamaz bir his vardı, daha önce duyumsamadığım.
Ve hislerim yanıltmadı beni, gecenin ilerleyen vakitlerinde. Bir masadaki sarhoş bir grup, diğer masadaki grupla tatsız bir ağız kavgasına başlamıştı önce. Lokanta Sahibinin, garsonların ve araya giren bizlerin yatıştırma çabalarımız sonuç vermemişti. Hatta bir masa, diğer masaya karşı bizi taraf tutmakla suçlamaya başlamıştı.
Ne yapacağımızı şaşırmış durumdaydık, hele ben daha önce yaz ortasında yaşadığım ve okkalı bir sopa yediğim olay nedeniyle daha çekimserdim, daha uzak durmağa çalışıyordum insanlara.
Polise haber vermek için erken olduğunu düşünüyordu Patron. Çünkü uzağımda olduğu için, elimle telefon çevirme işareti yaparak omzumu polis anlamında göstermiş, serçe parmağım aşağıda, başparmağım yukarıda olarak kulağımı işaretlemiştim. O da “Sakin ol!” anlamında avuçlarını yere doğru birkaç kere indirip kaldırmıştı.
Patron, daha sonra ikna olmuştu(12) ki polise telefon etmek üzere masasına yöneldiğinde kavga başlamıştı. Bizler kavgayı ayırmağa çalışıyorduk.
Birden sağ omzumda bir acı, sonra bir ağrı hissettim. Derinden, çok derinden geliyordu sızı, kolumu kıpırdatamıyordum. Etrafımda ışıklar dönüyor, masalar, sandalyeler, boğuşan insanlar dönüyordu. Dipsiz bir kuyuya döne döne düşer gibiydim. Her şey kararıyor, her şey bu sonsuz karanlıkta kayboluyordu…
Kendime geldiğimde başım ve omzum sargılar içinde, adeta yarı çıplak, bembeyaz bir odada ve yataktaydım. Annemi ve arkadaşlarımı yanı başımda gördüğümde hayret etmedim desem yalan değil. Evimizi bilen, olaydan haberdar olan arkadaşlarımdan birinin anneme haber verdiğini düşünüyordum.
Anlattıklarına göre; kavgayı ayırmak isterken sarhoşlardan birinin salladığı bir bıçak omzuma rastlamış ve düşerken de kafamı masalardan birine çarpmıştım. Olayla kendime gelişim arasındaki süre neredeyse yirmi saat civarında idi, duvarda asılı saat, günün loş aydınlığı, hatta karanlığın gündüze egemen oluşunun ilk anları ve en son kendi halimde iken hatırımda kalanlara göre.
Kendimi hem yorgun hissediyordum, hem de güçsüz. Üstelik o günün önemli derslerini kaçırmış olmam da üzüntümün tuzu biberiydi. Üzüntü ve yorgunluğumu hisseden annem ve arkadaşlarım odayı terk ettiler.
Gözlerim ağır ağır kapandı tekrar, rahatlık bütün benliğimi kaplarken tatlı, güzel, hülya dolu bir âleme yalnızlığımı duyumsamadan, sevdiklerimle beraber gitmenin mutluluğunu yaşıyor gibiydim…
Gün ağarıyordu gözlerimi yeniden açtığımda. Pencereden, lâpa lâpa kar yağdığını, cama dokunan karların, sıcaklığın etkisiyle yol yapıp yalpalayarak(13) aşağılara süzülüşünü izliyordum, hem bıkmadan. Yattığım oda muntazamdı, temizdi. Duyduklarımın aksine, iki yanımdaki iki yatak da sahipsiz ve boştu. Gerçekten üç kişilik odada yalnızdım. Demek ki insanlar sağlıklıydılar. Mutlu hissettim kendimi…
“Gün aydın!” denilmesi beni hülya ve düşüncelerimden gerçeğe döndürdü. Benliğimi bir merak, bir heyecan kaplamıştı. Bu sesi tanıyordum. Daha önce duymuştum, yaşamıştım bu sesi sanki. Olabilir miydi? Neden olmasındı ki?
Doğruldum acele ile yatağımdan. Gözlerimi pencereden ayıramıyordum. Düşüncemde ve beynimde oluşturmağa çalıştığım kurgumda(14) yanılmaktan korkar gibiydim. Buna rağmen içimden dua edercesine döndüm sesin geldiği yöne.
Gözlerimin yanılması mümkün değildi. Allah’ım… Karşımdaki… Yani gördüğüm Zeynep’ti. Yanılmadığımdan emin olmak için ellerimi yumruk yaparak gözlerime götürmek istediğim zaman derin bir acı hissettim. Omzumu hatırlatmıştı kollarım.
Gözlerimi kapattım istemsizce, yanılmadığımı yaşamak için. Tekrar açtım. O idi, evet O. Yaptığım hareket nedeniyle yüzümün ifadesinden ızdırabımı anlamış ve yatağın yanına gelmişti.
Bense gönlümden bile geçiremediğim bu mutlu rastlantının şekillenmesiyle ızdırabımı unutmuştum. Bunu neye borçluydum? Bilmiyordum, bilemiyordum, bilmek de istemiyordum. Şimdi bir şey bildiğime inanıyordum. Hissediyordum bunu.
Bu; öylesine bir duyguydu ki etkisinde kaldığım, kendime bile itiraf etmekte güçlük çekiyordum. Çünkü sevmiştim onu, seviyordum onu. Galiba değil, kesinkes, kesinlikle.
“Ağabey!” dedi, “Acıyor mu yaran?”
Yaşadığım duygularla, yaşadığım gibi şekillenmişti yaşantım. Sol elimi dudağıma dik olarak tuttum ve;
“Sus lütfen!” dedim, yalnızca.
Güzelliğinin sonsuzluğuna ulaşmak istercesine, gönlümde saadeti yaşamak istercesine, yalnız ve devamlı olarak ona bakmak, bakmak, bakmak istiyor ve Allah’ıma yalvarmayı geçiriyordum düşüncelerimde.
“Kaderimi çizdin Rabb’ım, birleştirmek de yine senin elinde!”
“Ağabey!” demesiyle irkildim. Devam etmesine imkân vermek istemiyordum. Sağlam elimle elini tuttum. Yatağıma oturmasını istedim. Oturur gibi oldu belki yakınlığımı sınar gibi. Elini bırakıp elimle dudaklarını kapattım, konuşmamasını ister gibi.
Ama oturmadı, herhalde kurallar öyle idi. Soran gözleri gözlerimdeydi. Bağırırcasına, hatta tehdit edercesine konuşmak arzusunu yaşıyordum. Gene de yükseltmedim sesimi;
“Sus lütfen! Yalvarırım sus! Bu duygulardan ayrıl! Sonucuna ulaşmış bir görevin minnettarlığını(15) devamlı olarak yaşama. Devamlı teşekkür etme arzusunu yaşama. Evden, evimizden ani bir kararla ayrılmış olduğun için, bizi sonraları tekrar arayıp soramamanın özrünü yaşama lütfen. Her şeyi anlıyorum, anlatmasan da bana. Anneme anlattıklarını biliyorum. Söylemek istediğim şu; sana ihtiyacımız var…”
Daha da söylemek istediklerim nelerdi? Anımsamak için çok güçlü olmam gerekti herhalde. Ama o kadar güçlü değildim. Kapının açılışı ve doktorun girişiyle yarım kalmıştı sözlerim, bitmeden, bitemeden.
“Nasılsınız Hakan Bey?” diyen doktorun sesindeki insanlık ve sevgi, konuşmamı yarım bıraktırdığı için duyduğum öfkeyi unutmamı sağlamıştı. Doktorun arkasında gördüğüm Polis Memuru bana çok şeyler çağrıştırıyordu ama endişem ve merakım yoktu bunun için.
“İyiyim, hamdolsun!”
“Çok iyi o zaman. Osman Bey buraya görevli olarak geldi. Sormak istediği bazı sorular var da…”
Sonra Zeynep’e döndü:
“Haydi, kızım, biz dışarı çıkalım!”
Aradan geçen yarım saate yakın ya da yarım saati taşan zaman içinde Osman Bey neler sordu, ben neler anlattım, hatırlamayı bile istemiyorum. Aklımda kalanlar; Osman Beyin her sözümü not etmesi ve kimseden davacı olmadığımı belirtmemdi.
Osman Beyin gidişinden biraz sonra annem geldi. Ona kapıyı Zeynep açmış ve selâm verdikten sonra da ne ve nasıl olduğunu bilemediğim görevinin başına dönmüştü herhalde.
Annem beni sağlıklı ve ayakta geziniyor bulmuş olmaktan dolayı memnundu. Buna rağmen;
“Nasılsın oğlum?” dediği zaman gizli bir hüzün vardı sanki seslenişinde.
“Anne!” dedim. İçimden geçenlerin hepsini söylemek, dizinde doyasıya ağlamak geçiyordu içimden. Devam ettim, her şeye rağmen;
“Anneciğim! Gördüm ki Zeynep burada, galiba hemşire ya da hastabakıcı olarak çalışıyor…”
Boğulmuştum. Söylemek istediklerimi söyleyemiyordum. Sesim kısılmış, başım dönmeye başlamıştı. Yatağıma oturacak gücü ancak bulabilmiştim. Acaba annem anlıyor muydu? Kadın olup da, daha doğru ve gerçek bir yaklaşımla anne olup da anlamamasına imkân var mıydı?
Dışarıda karın yağışı hızlanmıştı. Tipiye dönmüştü sanki. Cam kenarından uzaklaşan arabaların sesleri hissediliyordu yine, önce bir araba geçti, arkasından bir tane daha, patinaj(16) yaptığını hissettirerek…
“Evet oğlum!” dedi annem sözlerimi bitirmem için gayretlendirme arzusunu taşıyarak olsa gerek. Ama durmadı, devam etti;
“Yaralandığında beni haberdar eden ve buraya getiren de Zeynep oldu…”
Annem sözlerine ya da konuşmasına devam ediyor, bense son söylediği cümleden sonra onu dinlemiyor, dinleyemiyordum belki de. İçimdeki hisler daha da bir cesaretlenmiş, coşmuştu, onsuzluğun, ya da o olmadan yaşamamın ne olacağını düşünmeye çalışıyordum.
Annemin gidişini hatırlıyorum. Doktor geldi sonra, yaralarıma bakmasının gerektiğini söyleyerek. Hatice Hanım isminde bir hemşire yaralarımın sargılarını açmıştı, doktorun görmesi ve daha da sonra pansuman yapılması için.
Başımdaki yara önemli değildi o kadar, tekrar sarmadılar, bağlamadılar. Omzumun ise birkaç güne kadar hiçbir şeyinin kalmayacağını söyledi doktor. Sevinmiştim, hem de çok. Birkaç gün herhangi bir iş yapamayacaktım ama derslere devam edebilecektim.
Bu; benim için yeterliydi. Hem ikinci bir sebep daha vardı ki, bu da onunla ilgiliydi. Zihnimde oluşan “acaba” şekillenecek şekillendirebilecek miydim? Sormam gerekliydi. Umuyordum ama hülyalarımın esiri olmama(17) gayreti içinde hissediyordum kendimi.
Taburcu olduğum gün, içimde bir sevinç beni göklere yükseltiyordu. Tüm güzelliklerin tadı vardı gönlümde, beynimde, mevcudiyetimde. Çünkü yalnız gecelerimi beni koruyarak benimle paylaştığında, önce onu, bana; “Ağabey!” demekten vazgeçirmiştim. Demek istediklerimi önce bu dileğimin yorumuyla öğrensin istemiştim. Sonra başlangıçtan benimle karşılaştığı, benimle karşılaştıktan sonra bugüne kadar yaşadıklarını dinlemiştim ondan.
Önceleri bir evin bir kızı olarak mutlu bir yaşantıları varmış, anne-babasıyla. Sonra buruk bir veda ile teslim etmiş bir anda toprağa onları, bir trafik kazasının sonunda vakitsiz bir ölümle. Sonra dul teyzesiyle yaşamış uzunca bir süre dikiş dikerek, temizlik yaparak. O da gecikmeyen bir ayrılıkla onu yalnız başına bırakınca, teyzesinin üvey oğlu sokağı göstermiş ona, benimle karşılaştığı gün. Taksiyle peşinden gelen ve tahminince evden bir şeyler alıp almadığını kontrol dışında, maziden(18) kalan iğrenç beklentilerine zorla ulaşmakmış düşüncesi üvey oğlanın, kısaca.
Ağırlık olmamak, yeni deneyimler yaşamamak düşüncesi ile kaçar gibi ayrılmış bizden de. İçtenliğini bağışlamamı isteyerek söylemişti bu cümleyi, anılarında gezinirken. Sonra bu işi bulmuş, daha önce teyzesinin bir kısım tedavilerini sağlamakta yardımcı olan doktor vasıtasıyla…
Dört duvar arasında, hastanede şekillendirmeğe çalıştığı yaşantısını bizimle paylaşmasını, annemin ikinci çocuğu olmasını teklif etmiştim. Kabul edişleri mutluluğum olmuştu, annemin de, onun da. Hislerime engel olmak düşüncemi bugün bile hatırlarım, hem hâlâ, aynı sıcaklıkla.
O akşam, taburcu olduğum akşam yani, benim yaşamaya başladığım günlerin başlangıcıydı, diyebilirim. Büyük bir istek, arzu ve heyecanla çalışmasının bitmesini beklemiş, onu evimize getirmiştim, hem her şeyiyle. Monoton(1) dünyamız renklenip aydınlanmış, onunla beraber mutluluk da adımlamıştı evimizi. Artık evimizde gün onunla başlıyor, onunla bitiyordu. Her şeyde o, o her şeyde, her şey onda idi.
Eğitimimin son dönemi başlarken, taksitle ufaklarından da olsa bir motosiklet almıştım. O günden sonra sabah ve akşamları da beraber oluyor, hastaneye beraber gidip-geliyorduk. Motosikletle yol alırken düşmemek için sarılması, başını sırtıma dayaması doyumsuz düşünceler yaratıyordu bana.
Kıştan arta kalan baharın ilk günlerine ulaştığımızda hastaneden dönerken motosiklette oluşan ufak, değişik bir gürültü canımı sıkmıştı. Gevşediğine inandığım bir vidayı sıkıştırmak için kenara yanaştım. Beraberce indik. O, bir kenarda beklerken birkaç dakika içinde eğilip vidayı sıkıştırdım. Ayağa kalktığımda rezonans(20) halinde karşı karşıya gelen gözlerimizin anlattığı tek düşünce vardı:
“Zeynep!” dedim sarılmaya çalışırken.
“Hakan!” deyip kollarını uzattığı zaman, geleceğimiz için mukavele imzalıyorduk, kalplerimizin sesinde kucaklaşırken.
Eve gelip yemeğimizi yiyerek anneme; Zeynep’le sinemaya gideceğimizi söylediğim zaman, annemin bu vakitsiz sevincimizi ne ile yorumladığını çok iyi tahmin edebiliyordum.
Sinemaya giderken el eldeydik ve sevgimizi tüm dünyaya ilân etme arzusunu taşıyorduk.
“Bak Zeynep. Birkaç ay sonra, evvel Allah’ın izniyle mezun olacağım Üniversiteden. Şu andaki evimiz, şirin bir yuva olacak. Öyle masallardaki gibi mavi boyalı, küçük pencereli falan değil, ama birbirimizi paylaşacağımız. Sonra çocuklarımız olacak ve yaşamımızı böyle tüketeceğiz, biz bize. Düşündüğüm gibi, inandığım gibi…”
“Sus Hakan! Ne olur sus! Hülyalara dalıp ümitlerle yaşamak o kadar güzel ki. Fakat içimi kaplayan karamsarlıktan(21) kendimi kurtaramıyorum. Talihsiz yaratılmışım. Talihsizliğim hep önümde durdu, ta ki seninle karşılaşana kadar. Bu talihsizliğime sen noktayı koydun ki bu ani bitiş endişelendiriyor beni, talihsizliğimin sana geçtiği endişesini yaşıyorum.”
Sözlerini bitirmişçesine durdu, koluma girdi aniden, sıktı kolumu sıkı sıkı, sımsıkı, kucaklamamı beklercesine sokak ortası demeden. Başını kaldırdı, karanlıkta gözlerimi ararcasına devam etti:
“Beni hiçlikten kurtardın. İnsan olduğumu, her şey bir tarafa benim de seveceğimi, sevilebileceğimi öğrettin bana. Hem de beklentisiz, gecikmişliği düşündürmeden. Sana teşekkür ederim. Sana minnettarım, hem de sonsuz. Allah razı olsun, demek içimden gelen bir duygu. Mutluyum ve seninle olduğum için bil ki; yaşadığımı hissettiğimi söyleyebiliyorum.”
Cadde ortasında olduğumuza dikkat etmem gerekmiyordu, kucakladım onu ilk defa özlem gideriyormuş gibisine. Dünyanın da sonu vardı, ama sonsuzluğa giden bir yolun kapısını açtığımıza inanıyor ve kendimizden başkasını umursamıyorduk.
Hayat güzeldi. Yaşamak güzeldi. Sevmek ve sevilmekse her şeyden daha güzeldi…()
Günler çok çabuk geçti. Annemin de isteği ile önce nişan yaptık aramızda, gerekliymiş. Haziranda sınavlarım sonuçlanınca da evlendik, kısa, sade, sadece biz bize olduğumuz bir törenle. Hem mezun olmuştum, hem de yuvamız kurulmuştu.
Annemin sevincini yorumlamak mümkün değildi. Artık hem mühendis, hem de gelin annesiydi. Torunlarını daha o günlerden zihninde şekillendiriyor, hazırlıklarını daha o günlerden yapma gayretini yaşıyordu.
Burs almam dolaysıyla mezuniyetimin hemen arkasından işime başlamıştım, ama askerlik görevim de beni bekliyordu. Birkaç ay sonra askerlik görevimi yapmak üzere Çağrı Kâğıdımı aldım. Göreve ulaşmamın gururu içindeydim. Annem de, karım da gururlanıyorlar ve fakat gözyaşlarına engel olamıyorlardı.
İstasyona uğurlamaya geldiklerinde ben de artık kendimi tutmak limitini(23) aşmak üzereydim. Karım yine ağlıyordu. Ama onun çağla gözlerinde, o güne kadar görmediğim bambaşka bir ışık görür gibiydim. Bir şeyler söylemek istiyor, utanıyor, hatta korkuyor gibiydi. Ellerinden tuttum, uzaklaştım biraz annemden;
“Zeynep! Merak etme. Daima beraber olacağımız günler yakın. Askerlik sürem çabuk, çabucak geçecek. Hem izinlerimde de beraber olacağız yine. Hem seni yalnız da bırakmayacağım. Annem daima inandığım bir destek olacak senin için. Daima mektup yazacağım. Bakarsın görevim ağır olmaz, yerleşecek bir ev bulursam sizler de gelirsiniz yanıma.”
Gözlerinden süzülen yaşlar, bir gerçeğin ilk habercilerine benziyordu:
“Hakan! Hakan!” diye tekrarladı. Durdu, düşünür gibi:
“Bir… Bir bebeğimiz olacak, anne olacağım yakında. Gitmeden bunun müjdesini vermek arzusunu taşıdım sana.”
Boynuma sarıldı, hıçkırarak ağlıyordu bu kez. Zapt edilemez duygular eşiğinde artık ben de dayanma gücümü tüketmiştim, ben de ağlıyordum. Ama bunlar bu kere sevinç gözyaşlarıydı, mutluluğumuzu ifade edecek kelimelerin yerine geçen…
Umulmadık şekilde görevim ağırdı. Mühendis olmam nedeniyle yapılacak birçok işi yüklenmek zorunda kalmıştım. Bir bakıma değil izin almak, neredeyse başımı sağdan sola çevirecek kadar bile zamanım olmuyordu.
Bu, başımı kaşıyacak zamanım bile yoktu, anlamına da geliyordu. Günler haftaları, haftalar ayları kovaladı. Her hafta aldığım mektuplar, beni hayal ettiğim âleme, umutlandığım geleceğe biraz daha yaklaştırıyordu.
Bir gün aldığım bir telgraf beni şaşkına çevirdi:
“Mümkün olan en kısa zamanda, çabuk gel, karın çok hasta. Annen”
Gözümde anında şekillenen bana ızdırap veren satırlardı bunlar.
Komutanlarım hoşgörülü davranmışlardı. İzin alıp ilk trene yetişmem an meselesi olmuştu. Fakat tren yürümek bilmiyor, varacağım hedef hep uzaklaşıyor gibiydi. Başka bir ulaşım aracı bulamamak endişemdi de.
Eve adımımı attığımda, bir bebek sesi duydum önce, ağlayan. Gözlerimde bir sevinç ışığı dolaştı önce, heyecanım boyutlarını yitirdi. O bebek sesi dışında, sessizlik egemendi evimize. Hareketsizlik vardı, anlamıyor, anlayamıyordum.
Annem kanlanmış gözlerindeki yaşları silerek sarılırken, ağzından boyutunu yitirmiş iki hece, hem iki defa canhıraş bir ritimle döküldü:
“Öldü! Öldü!”
Sevgilim, hayatım, mis kokulum, hayatımın tek güneşi, ışığı karım ölmüştü, doymadan, doyamadan hem. Daha evlendiğimiz gün kancalarını hazırladığım salıncakta ise, bebeğimiz yatıyordu. Bizim sesliliğimiz onun sessizliği olmuştu.
“Mektuplarında da yazmıştır mutlaka. Bana da söyledi. ‘Mutluyum, mesudum. Bebeğimiz oğlan olursa ismi; Mesut ya da Mutlu, kız olursa; Saadet olsun!’ demişti. Doktor, tercihini evladından yana yaptığında onu ameliyat odasına alırken dileğini yineledi, sana selâm ve sonsuz sevgilerini ısmarlayarak. Doktorlar onu da yaşatmaya uğraşmışlar ama direnememiş, yüzünü mutluluk kaplarken son sözünün; ‘Allah!’ olduğunu söyledi doktor…
…
“İşte oğlum anlattım anneni sana bir kere daha. Senin ismin bunun için Mutlu. Ama ben kaderimiz de şekillendiğinden annenin dileğine ek olarak onun arkasına bir de ‘Kader’ ekledim. Ömrünce bu ismi kullanmayacaksın. Bu ismi Nüfus Cüzdanına da yazdırmadım. Bu annene haksızlık olurdu. Ama senin adın benim indimde hep Mutlu Kader olarak kalacak, ben yaşadığım sürece.”
Durdum bir süre. Zihnimi, düşüncelerimi toparlamam mı gerekti ki? Devam ettim:
“Bugün ilköğretim başlıyor. Herkes annesiyle başlarken bu ilk güne, biz beraber başlayacağız. Annen çok, çok iyi bir insandı. Beni hayata bağlayan tek varlıktı. O günden beri güneş doğmuyor benim için. Hep hatıraları içinde yaşayan biriyim, kısa bir zaman içine sığan yaşantımızla. Sanıyorum o şimdi ulaştığı yerden senin başarılı olmanı diliyor, tüm iyi dileklerini gönderiyor sana, hissediyorum.”
Mutlu çantasına uzandı. Bir fotoğrafı çantasından çıkararak baktı, öptü ve tekrar poşetine koyarak özenle yerleştirdi çantasına.
“Hazır mısın oğlum?” dedim.
Elini uzattı, elimi tutarken, okula başlayışının heyecanını duyumsayarak ve fakat gözyaşlarına set çekmek istercesine;
“Hazırım babacığım!” dedi.
Anlıyordum…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Mukadderat; Alın yazısı. Yazgı, kader. İnsanın başına gelmesi çok önceden Tanrı kararı olarak alnına yazılmış olduğuna inanılan bütün haller.
(1) Vurdumduymaz; Adam Sendeci, Önemsememe, değer vermemek gibi davranışlar içinde olma.
(2) Apaş; Kabadayı, külhanbeyi, hayta, serseri, serserice yaşam şekli.
(3) Zonklama; Bedenin bir yerinden söz ederken, nabız atışı gibi kesik kesik ağrıması, sızlaması.
(4) Ritim; Olayların düzenli aralıklarla tekrarlanması özelliği. Şiir, düz yazı ve ezgilerde uyumla birlikte müziği oluşturan bir öğe olarak vurgu. Uzunluğunda seslerin, durakların düzenli bir şekilde yinelenmesinden doğan düzen, uyum
(5) Şuuraltı; Bilinçaltı. Bilinçte yer almayan, ya da henüz bilinç yüzüne çıkmayan ruh durumlarının niteliği.
(6) Hayal Meyal; Açık seçik olmayan, bulanık, flu bir görüntü gibi, belli belirsiz.
(7) Âlem; Dünya, kâinat, evren, ortam, minare tepesi, iz, nişan, Bayrak, sancak. İçkili, çalgılı sefahat düşkünlüğü.
(8) Detaylıca; Ayrıntılı bir biçimde. Ayrıntılıca.
(9) Emrivaki (Yapmak); Oldubittiye getirmek, geri dönülmesi güç ve imkânsız bir durum oluşturmak.
(10) Heyhat; Üzüntü belirtmek için; “Yazık, ne yazık, çok yazık, yazık ki” anlamlarında kullanılan bir ünlem.
(11) Komi; Otellerde ve lokantalarda ayak işlerine bakan, garson yardımcısı, yamak.
(12) İkna Olmak; İnanmak, inandırılmak.
(13) Yalpalamak; Yalpalamak; Dengesi bozularak bir sağa, bir sola eğilmek. Kararsızlık içinde kalarak ne yapacağını bilmemek.
(14) Kurgu; Görüntülerin ve seslerin çeşitli kurallara ve yollara uygun olarak arka arkaya belirli bir anlayışa uygun olarak sıralanması. Saat ve benzeri aygıtlarda zembereği kurmaya yarayan araç ve bu durum.
(15) Minnettarlık; Bir kimseden gördüğü iyiliğe karşı teşekkür borcu bulunan, gönül borçlusu olanın hisleri.
(16) Patinaj; Bir taşıtın yolun kaygan ve yumuşak olması nedeniyle tekerleklerin dönmesine karşın ilerleyemeyerek kayması, ses çıkarması. Ayrıca spor terimi olarak patenle kayma.
(17) Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan… “EĞER” Rudyard KIPLING
(18) Mazi; Geçmiş zaman, geçmiş.
(19) Monoton; Tekdüze, hep aynı tonda olan, yeknesak, çeşitliliği olmayan, donuk, sıkıcı.
(20) Rezonans; Tınlaşıma. Etki altında salınımların meydana gelmesi ve salınımların sistemin frekansına eşit olması halinde sonsuz etkileşim. Akustik oluşum.
(21) Karamsarlık; Bedbinleşmek, kötümserlik yaşamak.
(22) Aşkım güzel, cânânım güzel, sevince gönül her şey güzel! diye başlayan Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi Neveser KÖKDEŞ’e aittir. (Hakan’ın sözlerine bu eser çağrışım yapmıştır, diyorum.)
(23) Limit; Son, en uçta. Bir şeyin nicelik bakımından son sınırı, noktası, ya da yeri. Matematik terimi olarak; Değişken bir büyüklüğün, erişmek zorunda olmaksızın istenildiği kadar yaklaşabildiği değişmez büyüklük.