Huzurlu diyebileceğim bir yuvam, karımın (belki de haklı olduğu) aşırı kıskançlığını, bana güvensizliğini göz ardı edersek mutlu bir yaşamım vardı. Ta ki; O dairemize gelinceye kadar. Ahım-şahım(1) bir güzelliği yoktu, ama bir çekiciliği vardı, sanki bir mıknatısın mavi-kırmızı kutuplarına benzettim bizi, O geldiğinde.
Fettandı(2) ve ne yapacağını, nasıl can yakacağını biliyordu. “Geldiği yerde çok can yakmış olsa gerek!” diye düşündüm. Bildiğim kadarıyla; kocası yoktu. Adamcağız kahrından ölmüş de olabilirdi, ölmek, ya da ayrılmak-boşanmak arasında tercih yapmak zorunda kalmış da olabilirdi, beni daha başlangıçta böylesine neden ve ne kadar ilgilendiriyorduysa!
“Ömrümün aydınlığı” dediğim, bana hiç güvenmeyen, sıkboğaz(3) eden, devamlı olarak benden şüphe eden bir karım ve iki kız çocuğum vardı, bana yeten. Daha doğrusu “Bana yettiğini sandığım bir ailem vardı!” demem daha doğru olacak, yaklaşık on yıllık süre içinde. Çapkın mıydım? Valla, bilmem! Diyene de kızmam!
Çirkin sayılmazdım, hatta bazı bazen kızlarım “Yakışıklı babamız” diye iltifat ederlerdi. Dairede iyi konumdaydım. Zaten o fettan yaratık da; “Karı milleti ile çalışmam!” diye çok kaba bir şekilde dileğimi ifade ettiğim için, belki de “Sırf(4) inat olsun!” diye benim dairemde görevlendirilmişti.
Odama tanışmak için geldiğinde, sanırım düşüncemden haberdar gibiydi;
“Ben Muallâ, Muallâ Gonca!”
İçimden çok kimsenin dediği gibi; “Oh ne âlâ, ne âlâ!” ve dışarıdan eklentisi “Hoş geldiniz!” dediğimde uzattığım elimi uzunca bir süre avucunda hapsetmişti!
Canımı yakacağını daha başlangıçta hissettirmişti bu hareketiyle.
Bu nedenle “Buyurun, oturun!” demek yerine, hemen diğer elemanlarla tanıştırıp masasını gösterip mesai arkadaşlarımızın yardımlarıyla neler yapacağımızı anlatmış ve odama dönmüştüm.
Aşağı-yukarı aradan yarım saat geçmiş, geçmemişti ki odama geldi. Gömleğinin üst düğmesini açmış, bayıltıcı ve fakat hoş kokulu bir parfüm sürünmüştü. İstekli bir şekilde masama eğildi, göstermek istediği bir şeyler var gibisine. Sutyeni, temiz ve beyazdı!
“Başkanım!” dedi. “Hemen çalışmaya başlayayım istedim, ne müsvedde kâğıtlarım var, ne de kalem-silgim. Ayrıca bilgisayarlar çok meşgul. Benim kendi dizüstü bilgisayarım var, alışkın olduğum, daireye getirmemde mahzur var mıdır, dersiniz? Geldiğim yerde onu rahatlıkla kullanıyordum. Bu sayede Demir Saymana(5) da ihtiyacım olmuyordu Şimdiyse klâsörler bana bakıyor, ben de onlara!”
Teklifsizce masamın karşısındaki koltuğa oturup bacak-bacak üstüne attı. Henüz yaza girmemiştik, ama çorapları yoktu, bacakları temiz ve düzgündü!
“Arkadaşlar yardımcı olmadılar mı? Sordunuz mu, istediniz mi onlardan? Siz odanıza buyurun lütfen. Ben şimdi Emin beye talimat veriyorum!”
Umduğunu bulamamışçasına, isteksiz gibi ve fakat şansını devam ettirmek arzusu ile olsa gerek, göstermek istediklerinin tümünü göstermek ister gibi, bacaklarını usturupsuz(6) bir şekilde indirip, “Uf!” diyerek saçlarını düzeltir gibi yapmıştı.
Saçları kumral, gözleri yeşil, teni ve 15–20 santim kadar açık olan sırtı bembeyaz ve temizdi! Daha ilk günden; “Savaşacağız, gerekirse!” der gibiydi ve sanırım daha ilk gününden gözüne kestirdiği ben oluyordum. Gerçek şu ki, etkilenmiştim. Ve onunla mücadelede başarılı olacağımı ise aklım hiç kesmiyordu.
Telefonum çaldı;
“Çalışacağım konuya ait, araziyi ve yapıları görmem gerek. Siz mi gösterirsiniz, yoksa arkadaşlardan birileri mi yardım eder bana?”
“Daha göreve yeni başladınız Gonca Hanım. Hele bir ısının. Arkadaşlarla içli-dışlı olun. Masanıza şöyle bir yaslanın. Gelecek hafta içinde konuyu hallederiz inşallah!”
Konu bence önemli değildi. Zaten ne Emin bey, ne de ben gelir gelmez ağır bir konuyu yükleyemezdik ona. Oysa yanıldığımı adım gibi biliyordum. Arkadaşlar ilk önce çetrefilli(7) olan konuyu ona yüklemekte beis(8) görmemişlerdi, “Hayırlı-uğurlu olsun!” dilekleriyle.
“Siz Emin beye söyleyin. Önümüzdeki pazartesi sabahı için Görev Kâğıdı hazırlayıp, bir araç ve şoförünü hazır tutsun, siz ve Emin bey gidersiniz. Hatta durun bakayım, durumum müsait olursa ben de katılırım size.”
Kaşınmıştım galiba. O, kendince gerekli adımı atmış, ben de cevap vermiştim bir bakıma. Etkilenmiştim ondan demiştim ya. Etkilenmemiş miydim? Sıkıysa kendime yalan söyleyeydim. Oysa kişinin hiç olmazsa kendisine karşı dürüst olması gerekmez miydi?
Bir hafta önerim üzerine sessizlikle geçti günler, görüşmedik bile, “Günaydın, Afiyet olsun!” gibi rutin(9) çığırışlar dışında...
Çift kabinli pikabın ön tarafına Emin bey oturdu, biz ise arka iki köşeye. Her ihtimale karşı uzak olmayı yeğlemiştim(10). Yani tedbir… Oysa buna kargalar bile gülerdi!
“Nasıl iyice yerleşebildiniz mi Gonca Hanım? Nerede tutmuştunuz evinizi?”
Sana ne be adam? Kaşınman gerekli miydi tekrar tekrar? Allah insana bir dil, gırtlağında iki-üç düğüm, ya da boğum vermişti. “Üç defa yutkunduktan sonra konuş, ya da söyle!” diye. Tabii bunun için kulak da işe karışırdı, “İki işit, bir söyle!” der gibi.
Şimdi benim sorum iş miydi, adresini öğrenmek ister gibi. Oysa bunun yolu gayet kolaydı. Öğrenmek için masama bile getirttirmeden Personel Dosyasından, tüm sicilini, geçmişini, uzmanlığını öğrenebilirdim ama bu, bana yakışmazdı. Hay benim öpülesi kafam! (“Öpülesi” kelimesi terbiyemden, yoksa buraya uygun söylenecek o kadar güzel sıfatlar vardı ki!)
“Yerleştim başkanım! Meslektaşlardan adres verenler vardı, geniş de olsa bir apartman dairesi tutmamda yerleşmemde yardımcı oldular sağ olsunlar. Yerleştim işte!”
Durdu bir süre;
“Gittiğimiz yerleri göremiyorum. İzninizle rahatsız etmezsem kanepenin ortasına doğru geleyim, nerelerden geçiyoruz, nerelere gidiyoruz, görebileyim, sorup öğrenebileyim.” dedi.
Kokusu yakınımda içimi gıcıklıyordu. Teni, kolu, pantolonu olsa da bacağı tenime, koluma, bacağıma değiyordu. Nefesimin sıkılaşmasına engel olamıyordum, hissedilmesinden de tam anlamıyla ödüm kopuyordu, hem her bakımdan!
Kalbim, uzun yıllardan beri ilk defa böylesine çarpıyordu. Ve o, bunu hissetmişti, daha da sokularak manalı bir şekilde yüzüme baktı. Daha ilerisini ya umut etmek istemedi, ya da şoförün dikiz aynasından göreceği endişesini yaşadı.
Elindeydim artık. İtiraf etmem gerek. Elimi tuttu yavaşça ve elinde olduğumu bana anlatmak istedi herhalde, yüzüme bile bakmadan tekrar.
Araziye geldik. Pantolonu üstündeydi zaten. Topuklu pabuçlarını çıkardı, şoförün omzundan tutarak çizmelerini giydi, çantasından çıkardığı önlüğünü giyip beresini onun üstüne de baretini(11) başına geçirdikten sonra kalemini ve not defterini önlüğünün sağ üst cebine özenle yerleştirdi.
İşine sadıktı, hatta işini seviyordu, diyebilirim, hiç olmazsa fettanlığı kadar. Emin bey dilinin döndüğü kadarıyla anlattı, anlatmaya çalıştı konuyu.
Öğlen yemeği bile yemeden, dolaştık, dolaştık, notlarını aldı. Soru işaretleri, yıldızlarla süsledi notlarını, bazen defteri yan tutup ek notlar aldı. 1/25000 lik haritayı, pusulasını çıkartıp toprağa yerleştirdi. Tekrar notlar aldı ve haritanın o noktasının enlem ve boylamını not aldı.
Eminim karnının acıktığının farkında bile değildi. Sadece cebinden çıkardığı bir kutudan bir ilâcı susuz yuttu. Sonra rastladığımız bir pınardan elini yüzünü yıkayıp su içti.
“Dönelim mi? “dedim.
“Tabii başkanım, ama size yemek ısmarlasam. Benim yüzümden bu vakte kadar aç kaldınız!”
“Olur mu? Misafirimizsiniz. Ben ısmarlıyorum. Haydi, yakındaki şehre dönelim, Hacı Hafız’a çek bakalım arabayı oğlum. Sen de yakınlarda bir yere park et ve bize katıl!”
Yemeğin arasında değişik bir ilâç daha içmesi dikkatimi çekmekle beraber, sormaya çekindim. Daha dün bir, bu gün iki... İçtiğini soracak kadar samimiyetim nereden geliyordu ki? Belki de pikaptaki yakınlığının beni uzaklaştırması gerekliliği, sormamı engelliyordu.
Yemeği yedik, teşekkürlerden sonra akşam karanlığına kalmadan geriye yöneldik. Hiç alâkasız bir yerde ve zamanda döndü ve sordu;
“Kaç çocuğunuz var başkanım?”
“İki kızım var, Allah bağışlarsa!”
“Allah bağışlasın, bahtları açık olsun dilerim!”
“Sizin kaç çocuğunuz var Emin abi?”
“İki. Üçüncüsü de yolda, Allah bağışlarsa.”
“Allah bağışlasın! Sizin kaç çocuğunuz var şoför bey!”
“Henüz evli değilim efendim!”
“Sıkma canını! Hayırlısı ne ise o olur!”
Kendisine döndüm, soruların anlamını çözmek istercesine. Anlamıştı, söyle demeden, ısrar etmeden anlatmağa başladı;
“…Geldiğim yere atandıktan bir süre sonra evlendik, aynı dairede çalıştığımız kocamla. Sevdik sandık birbirimizi, âşık bildik biz bizi. Üç yıl, son bir yılı huzursuzlukla geçti, bebeğimiz olmadı. Kocam ailesinin biricik oğluydu. Çocuksuz ev, bereketsiz, çorak bir toprağa benzerdi. Doktora gittik, kusur bendeydi. Boşandık, daha doğrusu o boşadı beni. Benden ayrıldıktan sonra, henüz ayrılığımızın üstünden bir ay bile geçmeden, uzak mı-yakın mı bilemediğim akrabalarından birinin kendisinden yaşça büyük kızı ile evlendi. Ve kız hemen hamile kaldı. Bu hem kendisi için gerekliydi, hem de kocasının cümle-âleme(12) ispatı gibiydi, sanırım.”
Derince bir iç çekti;
“Eski kocamla aynı dairede, mümkün olduğu kadar ayrı konularda, uzak çalışıyorduk. Karısı ağırlaşınca yanlış sözler ulaştı kulağıma. Duymamak için tüm gücümü, hırsımı(13), hıncımı(13) işime verdim. ‘Unutamamış!’ dediler, ilk göz ağrısıymışım(14) ya, karısı da ağırmış ya, gene eskisi gibi buluşuyor, beraber oluyormuşuz. Karşısına çıktım; ‘Çık, yalanla!’ dedim. Oralı olmadı. ‘Senin sorunun!’ dedi. Karısı da geniş mezhepli(15), koca mideliymiş, kendisine ulaşan sözlerin üstünde durmamıştı kart kız. Gerçekten eski kocamdan üç-dört yaş büyük olsa da ne de olsa doğurgan bir kadındı. Dürüstlüğümü, namuslu olduğumu herkes bilsin istiyordum. O yerli, ben taşradan gelmiş biri, başarılı olmam mümkün değildi.”
Mendilini çıkardı, gözlerini kuruladı, mendili burnunda tuttu bir süre;
“Her insanın bir tahammül sınırı vardır. Benim de sabır taşım(16) çatlamıştı. Uzaklaşmak istedim oradan, tayinimi istedim. Ve buraya geldim. İşime hemen konsantre olmak(17) istemem, aceleciliğim bundan. Allah’a küstüm. Allah ihanet etmişti bana çünkü. Bir kadın doğurmayacaksa, anne olamayacaksa dünyaya gelmesine ne gerek vardı ki? Ben, kaderim çizilmeden önce ne kötülük yapmıştım ki beni cezalandırmayı yeğ tutmuştu Tanrı? İsyan ettim ona ve sildim Tanrı’yı defterimden. Oysa Kur’an’ı, namazı, niyazı çocukluğumda öğrenmiştim mahallemiz camiindeki Kur’an Kursunda. Ne zamanki Doktor; ‘Sende hayat yok!’ dedi, ben bittim ve Tanrı ile olan tüm ilişkimi kestim. Sadece Tanrı ile değil, dürüstlükle ilgili tüm kavramlarla. Günlük yaşıyorum şimdi. Varsın Allah beni cennetine kabul etmesin. Hiç de umurumda değil. Ama bilin ki ateist(14) değilim! Çevremde anlatacağım kimsem yok. Biliyorum başınızı ağrıttım ama beni dinlediğiniz için de teşekkür ederim. Umarım saygınızı yitirmemişimdir.”
Durdu soluklanmak istercesine. Zaten şehre de girmiştik, biz ağzımızı açıp tek kelime etmeden. O devam etti;
“Başkanım aklıma takılan birkaç şey var. Bu gece biraz çalışayım, sanırım çözerim. Yarın izin verirseniz, bir topograf(19) ölçü aletleriyle birlikte, bir sürveyan(19), birkaç miracı(19) ile tekrar gideyim araziye, eğer araç görevlendirmek lütfunda bulunursanız, sanırım bir-iki hafta içinde de konuyu masanıza yatırırım.”
“Çok acelecisiniz Gonca Hanım. Daha ‘Hoş geldiniz, evinizde güle güle oturun!’ bile diyemedik. Masanızda doğru-dürüst oturmadınız bile, hemen işlere yöneldiniz!”
“Çok şeyi unutmak, çok çalışmakla mümkün bazen, yol boyu başınızı ağrıttım ya. Hem siz ‘Hoş geldin!’ demek isterseniz başımla beraber kapım her zaman ardına kadar açık, hem hepinize, tüm arkadaşlara, dostlara!”
“Olur, düşünürüz bakalım. Oğlum sen önce hanımefendiyi, sonra beni bırak, Emin beyi de. Eve de arabayla git, yarın da vaktinde dairede olmaya gayretli ol, her zamanki gibi!..”
Mühendis Hanım anlam verememişçesine baktı yüzüme, indiğinde arabanın camına doğru el sallamağa çalıştı.
Düşünüyordum. Bugüne kadar tayin olan hiçbir personelimin evine “Hoş geldin!” demek için gitmemiştim.
Karıma desem ki; “Gel ‘Hoş geldin!’ demeye gidelim” diye, “Ne alâka?” derdi, hele Muallâ’yla tanışsa “Oh ne âlâ, ne âlâ!” deyip mangalda kül bırakmaz(20), ahret sorularının(21) tümünü sıralardı peş peşe. O halde “Hoş geldin!” demem askıda kalmaya mahkûm bir sözdü.
Ertesi gün daireye bir büyük çantayla geldi. Sanırım çalışmalarını istiflemişti. Kapıdan geçerken;
“Neredeyse çözdüm, çözmek üzereyim başkanım!” dedi.
“Ekip hazır, seni bekliyor Gonca Hanım!” dedim.
Odasına kadar yanında geldim, daha doğrusu peşinden. Çantasına bir kısım evrakı daha doldurdu. Dizüstü bilgisayarını almayı da unutmamıştı. Bu kere pantolonunu, çizmesini, önlüğünü, beresini evde giyinip gelmişti, çevresini umursamazcasına. Saha kıyafeti ile otobüse binip işe gelen ender(22) kişilerden olsa gerekti. Belki de taksi tutup gelmiş olabilirdi, bilemem, sormadım da zaten.
“İlginize teşekkür ederim başkanım. Sanırım size mahcup olmayacağım(23) bir sonuçla döneceğim.”
“Sağlığınız önemli, yılanlara, çıyanlara dikkat edin. Tökezlemeyin(24), düşmeyin. Haydi, Allah yardımcınız olsun!”
“Peki, öyle diyorsunuz, olursa öyle olsun bakalım!”
Onlar araziye yöneldiğinde, teknisyen arkadaşlardan biri kapımı tıklatıp, Emin beyin bebeğinin olduğunu söyledi. “İki oğlandan sonra bu seferki kız efendim!” dedi.
“O zaman görev senin. Herkes gönlünden koptuğunca bir şeyler denkleştirmeğe çalışsın. Kimseye ısrar etmeyin, kimseyi mecbur bırakmayın, kimseyi kırıp üzmeyin lütfen. Kim ne isterse o, kendisinin dileğidir. Kalanını ben tamamlarım. Pazartesi aybaşı, takip eden cumartesi evine gidecekmişiz gibi bugünden hazırlığınızı tamamlamaya gayretli olun!”
Tam kapıdan çıkarken aklıma gelmişti;
“Bir saniye” dedim. “Esasında böyle şeylerin organizasyonunda Emin beyin üstüne yoktur, ama onun şu sıralar hem telâşı var, hem de zaten ona gideceğiz. Yeni gelen Mühendis Hanım için de bir hediye düşün. Sıkışırsan Emin beye danış. Benim bu konulara hiç aklım ermez. Kimse katılmak zorunda değil buna da. Hediyenin bedelini ben öderim. Demek oluyor ki sabahtan Emin beye ‘Gözün aydın!’ demeye, öğleden sonra da Mühendis Hanıma ‘Hoş geldin!’ demeye gideceğiz. Emin beyden Mühendis Hanıma gitmek için de bir minibüs, ya da dolmuş ayarlarsın herhalde. Sana biraz para vereyim, herhalde avans gibi gerekebilir. Sonra hesaplaşırız, eksiğini tamamlarım. Mühendis Hanıma ve Emin beye haber vermeyi ve adresleri tam olarak öğrenmeyi de unutmayın!” dedim, parayı verirken.
Mühendis Hanım gecikmeden çıkmıştı yola. Fark edilmesi zor, öylesine bir gayret içindeydi ki? Zamanını yitirmemek için gereğinden fazla değer veriyor gibiydi. Akşamın karanlığı inerken cep telefonum çaldı;
“İşlerinin bitmediğini, sabah erkenden çalışmaya devam edeceğini, ekibi gönderdiğini, yandaki köyde bir evde misafir edildiğini, şu anda da çalışmaya devam ettiğini” söyledi.
“Allah’ın günü çok Mühendis Hanım. Keşke o kadar acele etmeseydiniz!”
“Allah’ın günü çok da, benim o kadar günüm var mı bakalım?”
“Ne demek istediniz siz şimdi kızım?”
Ara sıra kullandığım bir tabirdi “Kuzum!” demek. Evdeydim ve pek uzağımda olmayan, dikkatini telefondan başka bir yere yönlendirmemiş karım vardı. “Kuzum” diyecek kadar yakınlığımız yoktu ama söz ağzımdan “Kızım!” olarak yönlenmişti.
“Kızım yerine ‘Gonca’ ya da ‘Muallâ’ deseniz bana!”
“Peki! Fazla çalışıp da yıpratmayın kendinizi, kalanını döndüğünüzde görüşürüz. Bir ihtiyacınız olursa arayın beni tekrar. Arabayı da dönüşünüz için ne zaman isterseniz o vakitte göndereyim.”
“Genç şoför arkadaşa söyledim efendim. Sizi bilgilendirdikten sonra yarın akşamüzeri beni almaya gelecek!”
“Anlaşılmıştır Mühendis Hanım!”
“Gonca!”
“Peki, Gonca Hanım!”
“Yalnızca Gonca!”
Ve telefon bir müddet sessizlikten sonra kapandı.
O; sona iliştirdiğim “Hanım” sözüne, yanımda durup da bu iş konuşmasını duyan karım da; “Gonca” sözünü anlamamıştı, daha doğrusu anlamıştı da, merakını doğrulamak istemişti. Çünkü bir gece alkol aldığımda, bir isim geçmiş dudaklarımdan her neyse hatırlamam mümkün değil, anlamış, yorumlayamamış, sanırım hâlâ da hatırında olduğuna yemin ederim, ancak bu telefon konuşması ile desteklemişti daha önceki rüyamdaki, ya da sayıklamamdaki sözü.
“Kim o?” dedi kısaca.
“Yeni tayin olan, dün bir, bugün iki günlük mühendis personel.”
“Etkilemiş seni!”
“Doğru! Üç tane daha onun gibi mühendisim olsa Türkiye’yi ayağa kaldırır, kalkındırırım. Baksana görevi için ekibi göndermiş, kendisi köyde kalmış!”
“Kocası, çoluk-çocuğu?”
“Çocuğu olmuyor diye boşamış kocası.”
“Yani?”
“Ne bileyim yani? Personel Dosyasında ne yazılı ise, bilmem ne kadar gerekiyorsa o kadarını biliyorum. Fazlası da beni ilgilendirmez zaten!”
“Diyorsun!”
“Evet, diyorum! Gene kıskançlık hezeyanlarına(25) başlayıp; “Giderim, çocukları alıp babamın evine giderim!’ diye tehditlere başlama, lütfen!”
“Açığını yakalarsam, yapacağımı biliyorsun! Yeter ki şüphelerimi kanıtlayacağım bir delil, ya da bir şey, ya da bir şeyler geçsin elime!”
“Umarım, inşallah!”
“Yani evliliğimiz, iki çocuktan sonra birlikteliğimiz sıkmağa başladı seni?”
“Dayanamadığım kıskançlık krizlerinden sonra soru yağmurların yordu beni!”
“Peki!”
“Peki!”
Yatmağa gittik yatağımıza. Önce sırtını döndü, baktı olmadı, sonra gidip salondaki kanepeye uzandı.
“Gel de içme!”
Gecenin o kör vaktinde, bir kere daha kendimle üleştim o tek kadehi. İyi ki şişenin dibinde az-biraz bir şey vardı. Yetmemişti ama gecenin bu vaktinde çıkıp bir büfe, bakkal aramak da zoruma gitmişti.
Sabah uyanıp uğurlamadı bile. Çocukları giydirip, beslenme çantalarına gofret, ceplerine para koyup gönderdim. İpleri koparmak için uğraşıyor gibiydi karım, hiç sebebi, yeri ve zamanı yoktu. İticiliğinin farkında değildi. İticiliğinin, kişiyi diğer çekicilik alanlarına yönlendireceğinin farkında değildi (yahut). Ya da bilmez, bilemez gibiydi…
Mühendis Hanım döndü görevinden, gayet mutlu idi. Bulgularını bir brifing(26) niteliğinde toplantı yaparak anlattı. Uzun zamandır üstünde çalıştığımız konuyu üç gün içinde yaşayıp halletmişti.
Takdir edilecek bir durumdu bu, ama bu takdiri yukarılara belirtmem unvanımın küçüklüğü nedeniyle hiçbir zaman mümkün değildi. Üstlerime anlattım, gerçek anlamda “Göreviniz” dercesine, hiç oralı olmadılar. Bu olay eğer özel sektörde olsa, kişi en az üç-beş maaş ikramiye ile ödüllendirilirdi, sanırım.
İki gün sonra cumartesiyi yaşıyorduk, öğle sonrasıydı;
“Nereye?” dedi karım, hiddetle, şiddetle ve kinle.
Mühendis Hanıma “Hoş geldin!” demeye desem gene pandomima(27) kopardı. Kopmasa da daha sonra öğrenir, çıngar çıkartırdı(28). Gecikecek her gün, her an ömrüm için kazançtı. Bu nedenle; “Bebeği olan Emin beye!” dedim.
Gerçekten önce Emin beye gittik. Hediyesini verdik Emin beye. Oradan bir minibüsle Mühendis Hanımın evine yöneldik. Emin bey beraberimizde idi, minibüsün parasını verip savdı onu. Topluca merdivenlere yöneldik. Daha; “Hoş geldin, Hoş bulduk!” demeden cep telefonum çaldı, karımdı arayan;
“Nerdesin?”
“Arkadaşların seslerini duyuyorsun herhalde!” dedim.
Yalan söylemenin her türlü yolu mubahtı(29), herhalde…
“Kusura bakmayın, elimden hiç iş gelmez. Hepsi hazırdan ve marketten aldım!” dedi Mühendis Hanım. Dürüstlüğüne hayran kaldım.
Masa üstünde kuş sütü hariç ne ararsan vardı desem yeri; Çerkeş tavuğu, Rus salatası, sucuk-salam, birkaç çeşit peynir ve saire. Ayrıca bir sürü meşrubat ve içki çeşidi; votka, rakı, cin, viski gibi. İsteyecekler için termoslarla çay ve kahve çeşitleri de.
Mikrofon vardı elinde sanki;
“Adım Hıdır, ellerimden gelen budur arkadaşlarım, kardeşlerim, dostlarım, sevdiklerim, seveceklerim. Bardaklarınız, servis tabaklarınız, peçeteleriniz ve bardaklarınız hepsi ortada. Burası eviniz, servis yapmamı beklemeyin, herkes kendi başının çaresine baksın lütfen. Burası bir gönül yuvası, ne sağ var burada, ne de sol, ne dindar var, ne dinsiz. Hepimiz biriz, hepimiz bu gönül dünyasının birleriyiz. Kimse kimseden çekinmesin. Bugün beraberiz, yarın ayrı olsak ne önemi var ki? Şişmanlıktan çekinen hanım kardeşlerimiz salatalara, çaylara yönelsinler. Muhafazakârlar(30) kolalara, çaylara, böreklere, benim gibi sakınmayanlar ise içkilere yönelelim.”
İki-üç gün öncesinden rakı eksikliğim vardı. Yöneldim rakı şişesine, gereğini yaptıktan sonra;
“Sağlığımıza ve hepimizin başarılarına!” diye kaldırdım bardağımı.
“Birinin cep telefonu çalıyor!” diye ikaz etti, gençlerden biri.
Baktım portmantoda bıraktığım benim telefonum.
“Neden geç açtın? İçki mi içiyorsun yoksa?”
Daha bir yudum henüz almak üzereydim rakımdan;
“Bak iyi hatırlattın. Bu akşam sınıf arkadaşlarımızla buluşacaktık. Beni bekleme, geç gelirim, buradan lokale(31) giderim önce, sonra da bir yerlerde emrettiğin gibi zıkkımlanır(32), kafa çekerim, olur mu hatunum?”
Hiçbir şey demeden kapattı telefonu, tasvip(33) mi, ret mi hiç de umurumda değildi.
Sohbet, takdir ve devamlı yemekle geçen bir saati aşkın zaman sonunda hepimiz evlerimize yönelmek üzere “Allahaısmarladık!” dedik Mühendis Hanıma. Bunu sadece ben değil, tüm personel aynen söylüyordu; “Mühendis Hanım!”
Ayrıldıktan bir süre sonra açık hava aklımı başıma getirmişti. Cep telefonumu portmantoda unuttuğumu fark etmiştim. Eve dönmeden önce geri döndüm. İyi ki taksi tutmadan önce hava almayı yeğlemişim diye düşünerek. Utanarak çaldım zili. Genç arkadaşlar el-elden masaları toplamışlar, bulaşıkları yıkamışlar, salonu havalandırmışlar, hatta poşetlere doldurdukları çöpleri de çöp kutularına atmışlardı.
Oldukça yorulmuştu Mühendis Hanım galiba. Ya da zili ikinci defa çalınca bana öyle gibi gelmişti galiba. Karşımda hiç de hayret etmiş gibi durmuyordu. Hatta bekliyormuş gibiydi. Cep telefonumu uzattı ellerime doğru.
“Karın aradı!” dedi. “Yanlışlık olmasın diye açmadım! Bir ara kendisini istersen, ben de üstüme pijamamı giyeyim, izninizle!”
Aradım;
“Gürültüden duymamışım! Bir şey mi söyleyeceksin?”
“Yoo! Merak ettim sadece.”
“O halde merak etme! Dışarıdan arıyorum seni, gecikirsem merak etme!”
Telefonu kapattığımda karşımdaydı Mühendis Hanım, ya da Gonca! Giyinmemiş, bilakis soyunmuş gibiydi. İnce dantel gibi bir şey vardı üstünde. Tüm güzelliğini gizlemeğe gerek görmemişti. Yaklaştı yanıma. Boyunun benden kısa olduğunu ilk kez fark ettim. Eliyle ceketimin içinden belimi sardı;
“Seni istiyorum! Beni istemez misin?” dedi ve öptü beni.
Nasıl istemezdim? Nasıl “Hayır!” derdim. Nasıl böyle bir ikramı reddeder, reddedebilirdim ki? Onu zaten istediğimin bilincindeydim, ben de öptüm onu ve…
Banyoya girdiğimde peşimden geldi;
“Beraber yapalım banyoyu. Çekinme, ben de istedim ve mutluyum!” dedi ve bir kere daha ve…
Tüketmişti beni, sanırım kendi de tükenmişti ve zihnimden bundan sonra nasıl tükeneceğim geçmiyor değildi aklımdan, eve yönelirken…
Her zamanki gibi soran bakışlarla karşıladı karım. Çocuklar uyumuştu. Karım da her cumartesi akşamı olduğu gibi ince bir gecelik giymişti kendini belli eden. Yine her cumartesi akşamı olduğu gibi cömertti. Oysa dinlenmeliydim. Bu gece iki kere bedensel mutluluğu yaşamıştım, hem isteyerek, arzuyla ve kendimi vererek. Ya onunla başarısız olursa idim? Ya hissederse idi doyup tükendiğimi? Gerçekten böyle düşündüm.
“Alkollüyüm. Galiba limiti(34) aştım biraz. Sabaha kalsak!” dedim.
“Sen öyle istedikten sonra, tabii!” dedi ve sarılıp bedenime hemen uyudu.
Kıskançtı, sinirliydi, ama sevecendi. Pişmanlık hissettim. Nadim olmuş(35) gibiydim karımın bu sevecenliğe karşın. Ama rahat ve neşeliydim. Gonca’yla gene öyle anlar yaşamak arzusu canlandı beynimde. Ve fakat “Dur!” demem gerektiğini düşündüm, karıma ve çocuklarıma saygım nedeniyle.
Doğan güneş, yeni bir sabahın başlangıcıydı. Sabah olunca, çoluk-çocuk hepimiz banyolarımızı yapmıştık! Sanki günahlarımdan arınmış gibiydim. Gerçekte günahlarımdan arınmadığımın bilincindeydim, biliyordum hatta.
Rutin bir pazar, hatta diğer pazarlardan bir farkı olmayan bir pazar günüydü yaşadığım. Oysa gönlümdeki fırtınalardan çevremin haberinin olmamasını istediğim bir pazardı yaşadığım.
Her insanın, hatta kişiselleştireyim, benim gibi her erkeğin yaşamında iniş-çıkışları, değişik mizansenleri(36), özleyişleri, arayışları olabiliyordu. Sanırım aynı şey, kabul etmiyor olsam bile şuur altımda oluşmuş, bana ulaşan ilk imkânı değerlendirmekten sarfınazar etmek(37) bir yana, istemiş, saklanmaması gereken bir gerçek ki, yaşadığım beraberlikten hoşnut olmuştum. Bu daha önce hiç yaşamadığım bir hoşnutluktu.
Pazartesi, yeni bir haftanın ilk günüydü. Genelde Toplantı Salonunda toplanır, geçen ve yaşadığımız haftanın kritiğini yapardık, yaklaşık bir saatlik zaman dilimi içinde ve o plân genelde hep yürür ve başarılı olurduk…
Düşünüyor ve işlerime hiç konsantre olamıyordum. O gece birbirimizi istediğimize gerçek olarak inanmama rağmen yüzüne nasıl bakacağımı bilemiyordum. Toplantıda açığım olmamıştı. Yalnız ve beraberken neler olabileceği hakkında da hiç fikrim yoktu…
Kapım çalındı, “Gir!” demeden açıldı, oydu gelen kapıyı açık bırakmıştı. İlk günkü gibi aynı pervasızlıkla(38) karşıma oturdu;
“Hiçbir şeyi dert etme. İkimiz de istedik ve oldu. Kendine eziyet etme. Ölünceye kadar bir sır gibi taşıyacağım. Çok mutlu olduğumu, sen beni tekrar isteyinceye kadar bu konuda hiçbir şey dillendirmeyeceğimden emin ol. Her zaman seni istediğimi, isteyeceğimi bilmen de dileğim. Tüm bunlara karşın yuva yıkacak, yuva yıkmaya meyilli bir cadaloz(39) olmadığım da zihninde yer etsin lütfen.”
Tepkime baktı, bir şeyler söylememi bekledi herhalde. Hareketsizliğime anlam vermeye çalışarak devam etti;
“Şimdi âmir-memur olarak konuşmaya başlayalım mı başkanım?”
“Olur Gonca Hanım!”
“Sadece bana ‘Gonca’ demenizi istediğimi tekrarlasam. Hani herkesin yanında beni mutlu eden tek deyiş bu, büyüklerimin adımı söylemesi, küçüklerimin ‘Abla’ demesi.”
“Peki Gonca!”
“Bir kısım sorunlarım var! Bu sorunları hiç olmazsa başkanımın bilmesi gerek, diye düşündüm. Bunları geldiğim yerdeki başkanım da biliyordu. Belki herhangi bir irtibatınız(40) olduysa size anlatmış olabilir!”
“Yoo! Haberim olmadı, ne gibi sorunlarınız var meselâ?”
“Kişisel sağlık sorunlarım gibi. Anlatmam uzun sürebilir. Bir boş vaktinizi ayırdığınızda anlatırım efendim.”
“Bu konuda her zaman serbestsiniz. Cebimden telefon edebilir ya da mesaj çekebilirsiniz. O zaman size, sizi dinlemek için vakit ayırmamın mümkün olup olmayacağını iletirim. Bu bir. İkincisi, hep ‘Başkanım’ diyordunuz, bu ‘Efendim’ nerden çıktı şimdi?”
“Peki başkanım! Rahatsızlığım konusunda isterseniz yazarak bilgi vereyim size.”
“Yazmakla uğraşmayın, uygun bir zaman bulmaya çalışırız!”
“Raporlarım falan var, göstermemin yararlı olacağına inandığım. Siz ne zaman uygun görürseniz o zaman ben bilmeniz gerekenleri anlatırım size başkanım. Şimdi izninizle!”
“İyi çalışmalar!”
“Sağ olun başkanım.”
Parfümünü, kokusunu, gözlerini odamda bırakıp, gönlümü gönlüne hapsederek, benim meraklanmamı sağlayıp gitti. Onu hüzünlendiren rahatsızlığı ne olabilirdi ki? Hiç olmazsa makamca bir büyüğü sıfatıyla paylaşmam gerektiği düşüncesindeydim.
Daha fazla dayanamadım, henüz ayrılalı beş-on dakika olmasına rağmen cebini çaldırdım. Çünkü odası müstakil(41) değildi, diğer teknik elemanlarla aynı odada idi.
“Adımı vermeden beni dinle, lütfen! Öğle yemeğine bir uzak semte beraber gidelim mi? Saat; 12.30’da PTT önündeki Otobüs Durağında beklesem seni?”
“Akşam?” dedi sorarcasına.
“Peki, Mühendisler Odasında 18.15’de?”
Ne “Tamam!” dedi, ne “Peki!” ne de “Hayır!”
Karıma; “Mühendisler Odasında toplantım olduğunu, geç gelebileceğimi” söyledim. Karımın biriktirdiği binlerce ahret suali vardı, içlerinden bir-iki tanesini seçti;
“Ne toplantısıymış bu? Kimler katılıyor? Katılmasan olmaz mı? Her toplantıya senin mi katılman gerek? Başkası katılsa olmaz mı sanki? Tabii sonunda kokteyl falan da olur. Fazla kaçırma e mi? Hem kulağıma da yanlış bir şeyler çalınmasın. Yoksa ne olacağını biliyorsun. Çocukları düşünmeni öneririm!”
Mühendisler Odasına gittim, mesai biter bitmez. “Oturur dinlerim kendisini!” diye düşünüyordum. Geldi; “Çıkalım!” dedi, yalvarır gibi bir tavrı vardı, emretmek gibi değil. Çıkınca bir taksi çevirdi ve ev adresini verdi.
“Raporlarımı mutlaka görmelisin!” dedi fısıldayarak.
Merdivenleri çıkarken elimden tutarak;
“Çekinme, korkma da. Sen istersen beni bundan sonra, ben de seni isterim, hem senden daha fazla.”
“Derman mı bıraktın ki?”
“Gerçekten?”
“Allah’ım sen bana sabır ver, aklımı koru!”
“Ne güzel Tanrın var senin, sıkıştığında yardımına çağırdığın. Benim Tanrı dâhil kimsem yoktu, ama şimdi var, hiç olmazsa arkamdan beni anacak ve ortalıkta bırakmayacak!”
“Saçmaladığının farkında mısın?”
“Kim söylüyor ki bunu?”
“Ben!”
“O halde bu düşüncenin bir saat içinde değişeceğine dair iddiaya girerim!”
“Bu garip konuşmalarınla beni üzüyorsun, biliyor musun?”
“Hayatta üzülmesini istemeyeceğim tek varlıksın.”
Kapıyı açarken konuşmaya devam ediyordu;
“İnsan sarrafı(42) değilim. Ama insanları tanıdığım inancındayım. İlk günden sevdim seni, etkilendim, bağlandım sana. ‘Beğendim, hoşlandım’ demiyorum, ‘Sevdim’ diyorum. Karın; ‘Dünyanın en mutlu insanı’ olsa gerek. Bunu bilmiyorsa ‘Yuh!’ olsun ona.”
Odaya girince mutfağa yönelmek üzere döndü;
“Bir şeyler alır mısın aperatif(43) gibi, o günden kalanlar var bir sürü...”
“Bir cin-tonik, ya da cin-meyve suyu alayım, zahmet olmazsa, lütfen!”
Masaya oturdum, daha doğrusu elleriyle oturtturdu beni desem daha doğru olacak. Servisi yaptı ve hemen dizimin dibine çökerek çekmeceleri açıp bir kısım kâğıtlar, sarı, irili-ufaklı ve genelde kocaman zarflar ve bir şeyler çıkarttı. Sonra eline bir defter aldı, Lise Defterine benziyordu.
Defteri gösterdi; “Sırdaşım, Günlüğüm! Bu senin, bu; yalnız senin, ama sonra!” dedi, özenle, sanki incitmekten çekiniyormuşçasına çekmeceye koydu, yerini görmemi, bilmemi ister gibiydi sanki…
“Sıkı sıkı sar beni, doyacak kadar öp beni, benim doymam mümkün değil. Acıyarak değil, sevgiyle sarıl bana. Seninle olmadıktan sonra ne kalbimdeki hassasiyet, ne de beynim ilgilendiriyor beni.” dedi.
Sardım, sarmaladım, gözyaşlarıma hâkim olmak istedim, öptüm koklarcasına ayrılırken. Müthiş sıkıntılı ve üzüntülüydüm.
Gösterdiği röntgen filmleri, raporlar, ilâç reçeteleri hiç iç açıcı değildi. Büyüklerini, ağabeylerini hep kendi yaşı civarında iken kalp krizinden kaybetmişti, yalnızdı, hem tam anlamıyla yapayalnız. Doktorlar; “İrsiyetten sizin de riskiniz fazla!” diyerek ilâçlar, perhiz listeleri vermişler, uygulaması gerekenleri öneriler halinde sıralamışlardı.
Bu onu incitmiyor, üzmüyor, sıkıntı vermiyordu. Ona üzüntü ve sıkıntı veren beynindeki urdu. Ameliyatının riskli olduğunu söylemişlerdi. Kafasındaki şişliği gösterirken;
“Ey Tanrı denilen varlık. Her şeyi benim üstümde denemene hiç ses çıkarmadım. Ama bir kere sevdim, onu da bana çok gördün. Sana hıncım var. ‘Cennetinde zaten gözüm yok!’ dedim, cehenneminde ise çalı-çırpı yerine kullan beni, umurumda bile değilsin!” demesi kahırla, etkilemişti beni…
Telefon ettim eve;
“Üzmeyecek dertleşeceksen, içkime karışmayacaksan eve geleceğim. Moralim bozuk. Yoksa meyhaneden ararsın beni!” dedim.
“Hayırdır?”
“Dediğim gibi söz verirsen, masayı hazırlarsan, vıdı-vıdıların(44) az olursa geliyorum!”
“Gel bir tanem! Yalnız şişenin olmadığını bilesin!”
“Anladım!”
Gece boyu dertleştik karımla. Üzülmüştü o da. “Kim?” diye sormadı, “Neyin nesi?” demedi. Oysa tüm sülâlem onun ahret suali sormakta kimsenin aşık atamayacağı(45) biri olduğunu bilirlerdi.
Çocuklar yatmıştı.
“Yarım kadeh de ben paylaşayım!” dedi ağlarken ve yerinden kalkıp başımı göğsüne dayadı;
“Vah benim hassas kocam, duygusal kocam!” dedi.
Her gün odama uğrayıp geçiyordu Gonca. Çevrede kimse yoksa işaret parmağını öpüp gönderir gibi yapıyordu. Oysa ben onun her günkü eriyişinden, tükenişinden ızdırap duyuyordum.
Fazla bir zaman geçmedi aradan. Bir ay… İki ay… Belki de bir yıl… Ya da bir kaç hafta… Bir tükenişin öyküsünü anlatmak o kadar zor ki…
Bir gece… Gecenin oldukça ilerleyen bir vaktinde telefonum çaldı;
“Yetiş! Ölüyorum!”
O kadarla bitmiş, tükenmiş, yok olmuştu sesi.
Acil Servise telefon ettim, adres vererek;
“Yetişin! Ben de geliyorum!” dedim.
Karım; “Ben de geleyim!” dedi.
“Çocuklar yalnız kalmasınlar!”
“Peki!”
Taksiyle yetiştim. Acil Servis benimle beraber yöneldi merdivenlere. Kapının anahtarı üzerinde idi. İçeri girdiğimde yatağının üzerinde, elinde günlüğü nefes alıyordu, elini uzattı günlüğünü verip öteki eliyle elimi tuttu, gülümsedi ve;
“Puff!” diye boşalan bir ses çıktı dudaklarından…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Öyküdeki “Muallâ Gonca” isimli biri varsa gerçekten üzgünüm, bu benim uydurduğum bir isimdi.
(1) Ahım-Şahım; Beğenilecek, değer verilecek nitelikte olmak. Güzel.
(2) Fettan; Fitneci, fesat karıştırıcı gibi anlamları olsa da, gönül ayartıcı, cilveli anlamlarına da gelmektedir.
(3) Sıkboğaz Etmek; Bir şeyi yaptırmak için birini zorlamak, baskı altına almak.
(4) Sırf; Ancak, yalnız, salt. Tüm olarak, bütünüyle, baştan aşağı, büsbütün.
(5) Demir SAYMAN; İnşaat Mühendisleri için yardımcı cetveller içeren bir kitap.
(6) Usturupsuz; Doğru düzgün olmayan, kurallara uygun olmaz bir şekilde anlamında daha ziyade “üstürupsuz” şeklinde kullanılan bir kelime.
(7) Çetrefilli; Karışıklığı dolaysıyla, anlaşılması, içinden çıkılması veya sonuca bağlanması, anlaşılması güç yapı, eser. Yapı ve ses kurallarına aykırı olarak kullanılan dil. Sarp, engelli, engebeli.
(8) Beis; Engel, uymazlık, kötülük, zarar.
(9) Rutin; Her zaman yapılan, her zamanki gibi. Alışılagelen, alışkanlık haline gelmiş, alışılagelen, sıradan, çeşitlilik göstermeyen. Alışkanlıkla elde edilen beceri.
(10) Yeğlemek; Bir şeyi diğerlerinden daha üstün, daha iyi, daha uygun görüp ona yönelmek, tercih etmek.
(11) Baret; İşçilerin başlarına giydikleri, metal veya plâstikten yapılmış koruyucu şapka, başlık.
(12) Cümle Âlem (Dünya Âlem); Kim var, kim yoksa herkes.
(13) Hırs; Bir şeye olan aşırı, sonu gelmez istek, tutku durumunu almış, hatta aşmış istek. Kızgınlık, öfke.
Hınç; Öç alma duygusuyla yüklü öfke.
(14) İlk Göz Ağrısı; Herhangi bir şeyin ilk olması anlamını taşır. Kişinin ilk arabası ilk göz ağrısı olabilir. Ancak genel anlamda, ilk gönül yakınlığı duyulan, ilk yapılan ve ilk elde edilen şey, ilk yan yana gelinen, ilk doğan çocuk, ilk sevgili ya da ilk olan ne ise o demek olup, bu sözlerle yapılmış film, tiyatro eseri, dizi, şarkı, şiir ve sözler çok miktardadır.
(15) Geniş Mezhepli; Yakını olan kadın veya erkeklerin yabancılarla oynaşmasına aldırmayan, tutumu toplumun namus anlayışına uymayan.
(16) Sabır Taşı Çatlaması; Çok sabırlı kimsenin bile tahammül sınırlarının sonuna, “Yeter!” diyesinin gelmesi.
(17) Konsantre Olmak; Konsantrasyon. Düşünceyi, duyguyu, gücü, dikkati bir noktada toplamak. Yoğunluk.
(18) Ateist; Ateizm yanlısı, dinsiz, imansız, Allah’a inanmayan (“Tanrıtanımaz” demek yanlıştır).
Ateizm; Tüm Tanrılara ve ruhsal varlıklara olan metafizik inançları reddeden ve var olan gerçekliği inanç yolu ile kabul etmeyen, felsefi bir düşünce akımı. Din ile değil, Tanrı ile ilgili bir kavram.
(19) Topoğraf; Topoğrafya, topoğrafik harita uzmanı.
Topoğrafya; Topoğrafya Haritası; Yeryüzünün ya da bir parçasının şekilsel yapısının belli bir ölçek içinde eş yükseklik eğrileri yardımıyla yatay düzlem üstünde gösterilmesiyle elde edilen haritalardır.
Miracı; Mira ile arazi ölçülürken bu ölçü çubuğunu tutan kimse.
Sürveyan; Gözetmen, gözetici, gözetimle görevli olan.
(20) Mangalda Kül Bırakmamak; Yapamayacağı şeyleri yapabilirmiş gibi söylemek, yüksekten atmak.
(21) Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri; “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir. Ancak argo olarak; “Gereksizce, bıktırıcı, usandırıcı, yanıltıcı sualler” anlamındadır.
(22) Ender; Nadir. Az bulunan, sık rastlanmayan, seyrek.
(23) Mahcup Olmak; Bir toplulukta güvenini yitirmek, rahat konuşamamak, rahat davranamamak, utangaç, sıkılgan, kendine güvenini yitirmiş olmak.
(24) Tökezlemek; Yürürken ayağı bir yere çarpıp sendelemek, düşecek gibi olmak, güçlük ve engellerle karşılaşmak. Sahnede sözleri tam olarak söyleyememek, ya da yanlış şeyler söylemek, duraksamak.
(25) Hezeyan; Abuk-sabuk konuşma, hareketler yapma, sayıklama, ya da saçmalama.
(26) Brifing; Özetleme. Öz sunuş. Sunum. Bir konuda yetkili birine ya da yetkililere kısaca özet olarak verilen bilgi, kısa açıklama.
(27) Pandomima; Pandomim, ya da pantomim de denilmekte olup, kısaca sessiz tiyatro oyunu demek olup, el-kol-beden hareketleri ve yüz mimikleriyle belirtilir ki öykü de kişilerin davranış bozukluğunun ifadesi olarak özellikle belirtilmiştir.
(28) Çıngar Çıkmak; Kavgaya yol açılması, gürültü-patırtı çıkmasına neden olunması, bir bahane bulup kavga çıkarma.
(29) Mubah; Yapılmasında, ya da terkinde dini yönden de herhangi bir sakınca bulunmayan, serbest, uygun.
(30) Muhafazakâr; Tutucu, koruyucu. Mevcut toplumsal düzeni düşünceleri ve kurumları değiştirmeden olduğu gibi korumak isteyen kimse.
(31) Lokal; Asıl anlamı; belli bir bölgeye, belli bir yere değin ve ilgili yerel, bölgesel olmakla beraber, öyküdeki anlamı bir dernek ya da kuruluşun üyelerinin buluşması için ayrılmış yer anlamındadır. Ayrıca hekimlikte vücudun belli bir bölgesine ait demektir (Lokal anestezi gibi).
(32) Zıkkımlanmak; Genel anlamda yiyip-içmek gibi bir anlam taşırsa da, özellikle içmek anlamında kullanılan argo bir deyim, tıpkı “Ziftlenmek” gibi.
(33) Tasvip Etmek; Bir düşüncenin ya da davranışın doğru, uygun, yerinde olduğunu belirtmek, onu uygun bulmak, onamak.
(34) Limit; Bir şeyin nicelik bakımından erişebileceği en son nokta ya da yer. Değişken bir büyüklüğün istenildiği kadar yaklaşabildiği durağan büyüklük. Kısıtlama, sınırlama, belirleme.
(35) Nadim Olmak; Pişman olmak.
(36) Mizansen; Bir oyun düzeni. Bir şeyi, bir durumu, olduğundan değişik göstermek amacıyla hazırlanan düzen. (Tiyatrolar için değişik anlamı vardır)
(37) Sarfınazar Etmek; Bir yana bırakmak. Hesaba katmamak, saymamak, vazgeçmek.
(38) Pervasız; Çekinmez, korkusuz, sakınmaz.
(39) Cadaloz; Çenesi düşük, huysuz, şirret, yaşlı ve çalçene (Genelde kadın).
(40) İrtibat; Bağlı olma, bağlantı, ilişki.
(41) Müstakil; Bağımsız.
(42) İnsan (Adam) Sarrafı; İnsanların karakterini çabuk anlayacak duruma gelmiş kimse.
(43) Aperatif; Latince dışarıya doğru açılmak anlamında olsa da yemeklerden önce iştah açmak alınan içki ve mezelerdir.
(44) Vıdı Vıdı Etmek (Yapmak); Sıralı sırasız, yerli yersiz konuşma, çevresindekiler rahatsız olacak biçimde, yerli yersiz durmadan konuşma.
(45) Aşık Atmak; Yarışmak, Yarış etmek.