Bakanlığımızca yapılan Uluslararası bir ihalenin sonuçları için kulağımız çekilmişti. Fiyatı ucuz olduğu halde tercih edilmeyen, krediyi veren malum yabancı ülkeye ait firma sonuçlar için şikâyet etmiş, güya hakkının teslim edilmesini istemişti.

Bakanlığımıza, belki de kısaca Türkiye’mize bunun nedenini anlatmasını istemişti malum krediyi veren ülke. Oysa İhale Şartnamesi gayet açıktı, ama felsefe; “Çamur at, tutmazsa da izi kalır!” olunca ilgili kurum da soruşturma açmayı uygun görmüştü.

Patronlar makamlarına çağırmışlar; “Aman, ha! Dikkatli ol, ha! Açığımız olmasın ha!” diyerek sözüm ona kulağımı çekmeğe çalışmışlardı. Oysa anlatamadığım şu idi;

Komisyon dokuz kişiden mürekkepti, üstelik benim dairem ve ben Komisyon Başkanlığını deruhte etmeyip(1) sadece sekreterya(2) çalışmasını yapmış ve çalışmalarımız sonucunda da kararımızı ekseriyetle değil, ittifakla verip, Makam Onayına sunmuştuk.

Birincisi; tarafgirlik(3) ya da ulusalcılık(3) yapmamız imkânsızdı. İkincisi; hoş ulusalcılık yapsak dahi, “Minareyi çalan kılıfını hazırlamaz mıydı ki?” Dokuz kişilik komisyonda hiç mi muhalefet(4) çıkmazdı? “Arkadaşlar, sonra başımıza bir iş gelmesin!” diye çekinen olmazdı ki?

Olmazdı, olamazdı. Çünkü gerek yabancı dildeki gerekse Türkçe Şartnamede her şey gereğine uygun olarak “aççık ve seççik idi.”

Kişi ya da kuruluşların yanlış anlamaları mümkün değildi. Gene de “Gelen olursa göreceği de olur!” demiştim, patronlara (“Patronlar” dediğim; üst makamlarda olan bir kısmı hocam, bir kısmı ağabey ve sınıf arkadaşım meslektaşım olan uzman kimselerdi, belirtmem gerek).

Makamdan onay alınmış olmasına rağmen malum başvuru nedeniyle işlemler geciktiriliyordu. Biz bekliyoruz, rutin(5) yaşam ve çalışmalar devam ediyordu durmaksızın.

Ara fazla soğumadı. Bir sabah, mesainin başlamasına çeyrek kala asansör başında sıra beklerken rastladım ona. Yani fark edilmemesi zor biri idi, tamamen siyahlar içinde. Öcü(6) gibi, siyahı sembol etmiş bir kaknem(6) gibi.

Simsiyaha yakın fondötenle(7) yüzü aklanmaya çalışılmış ve incecik dudakları siyah kalın bir rujla abartılmıştı.

Mantı burunluydu(8), ya da genel tabirle burnu hokka(8) gibiydi. Siyah ceket-pantolon, siyah gömlek-kravat, arkaya siyah bir maşayla toplanmış simsiyah saçlar, nemrut bakışlı(9) siyah gözlerini karartan kalın siyah çerçeveli gözlükler, siyah pabuçlar ve vesaire ve saire siyahımsı, siyah…

Kulakları çıplaktı. Fazlasıyla dikkat etmedim ama sanırım başka koku gibi eklentileri yoktu. Frijid(10) tipli diyebileceğim, itici özellikli, sanırsınız, fark edilecek özellikleri olmasa, bıyıkları bile olan bir erkek!…

Kusura bakılmasın; “Nuh Nebiden kalma(11) diyebileceğim, dedemden kalma zamanlara ulaşabilmiş kopçalı(12) çantası ile hemen bir önümde idi. Sanırım iyi bir devlet memuru görüntüsü için sefer tası takımı eksikti ve çirkin olmak için oldukça istekliydi!

Bu konuda isabet kaydetmediğini söylemem zordu, güzel diye söyleyenin, ya da söylemek isteyenin de kaygısı(13) mutlaka olurdu. Gerçekten genç bir bayana kötü, ya da menfi olarak yakıştırılacak ne kadar sıfat varsa, bu genç bayan hepsini üstünde toplamak için özellikle itina göstermişti sanki.

Asansöre sonuncu olarak ben bindim, ineceğim katın düğmesine benden önce basıldığından, sıkışıklıktan dolayı da sırtımı o genç bayana dönmüş olmaktan dolayı mahcuptum(14), ama kurallar her zaman doğru kurallar değildi ki!

Aynı katta indik. Kapılardaki yazılara bakmaya başladığını fark ettim. Centilmendim ya, yardım edeyim istedim;

“Kime bakmıştınız efendim?”

“Dursun Beye bakmıştım, bu katta olduğunu söylemişlerdi?”

Hani avam(15) bir lâf vardır: “Üstüne bastın, ayağını kaldır!” diye. Asansörle gelmeden önce ilgimi çekmeseydi, azıcık da olsa bir yerlerden tanır gibi olsaydım şaka yollu takılırdım belki, ama hiç de öyle şaka kaldıracak biri gibi görünmemişti bana, doğrusunu isterseniz;

“O; benim, buyurun, nasıl yardımcı olabilirim?”

“Şey!” dedi, durakladı, yutkundu, sanırım söylemek istediklerini sıraya koymak arzusunda idi.

“Odanıza geçip konuşmamız mümkün mü başkanım?” dedi.

Her ne şekilde, her ne iş için olursa olsun, aranılmak güzel bir şeydi. Ucunda ölüm yoktu ya. Hem ölmek için genç yaştaydım, abartmış olmayayım yaşlının biraz evveli genç yaşta diyeyim. Eee! Adamı boşuna müdür-başkan yapmıyorlardı. Ki dikkatimi çeken bu genç bayan da daha başlangıç sözünde “başkanım!” diyerek bunu belirtmişti.

Siyasal tercihim yoktu, bileğimin gücü ile bu makamı işgal ettiğim inancındaydım. Ve sonucunda tek başıma, yalnız kalsam dahi, hak bildiğim, doğru olduğuna inandığım herhangi bir yolda, her ne şekilde olursa olsun direnirdim, ısrarla fikrimin doğruluğunu her şekilde ispat etmeğe çalışır ve ispat ederdim de…

Nüfuz(16) sebebiyle badireler(17) atlatmadım değil. Buna bazı yerlerde “torpil(18), adam kayırma, iltimas(18)…” falan da diyorlardı. Ancak hiç kaygım yoktu. “İşte hendek, işte deve…”

Atlamak, zıplamak, sadece hoplamak isteyene kalmıştı. Tenzili rütbe(19), itibarı iade(19) çok yaşadım. Sonunda baştakiler vazgeçti, ben direnmekten vazgeçmedim. “Bildiğim, bilmediğimdir(20)” diyene inat bildiklerimle daima iftihar ettim, ülkeme yararlı olmak da gururum oldu.

Velhasılım kelâm(21)

Beraber girdik odama ve odamda masamın karşısına oturdu. Belki kirlenmesin diye, ola ki titiz biri olabilirdi, yere değil de diğer koltuğun üzerine özenle yerleştirdi çantasını. Gene de söze başlamak konusunda sıkıntılı idi;

“Rahat olun efendim. Burasını eviniz, beni bir arkadaşınız sayın, konunuz ya da göreviniz ne ise çekinmeden söyleyin efendim.”

“Kurumumdan sizi denetlemek için görevlendirdim, efendim! Ama daha başlangıçtaki tavrınızdan bunu söylemek için çekindim.”

“Hiç çekinmeyin hanımefendi, siz görevinizi yapacaksınız sonuca, ya da sonuçlarınıza ulaşacaksınız, biz de istediğiniz konularda her türlü imkânımızla size yardımcı olacağız!”

“Teşekkür ederim!”

“Ama sizi ne diye tanıyacağız, ne diyeceğiz!”

“Pardon görev emrimi ve hüviyetimi göstermedim, değil mi?” deyip çantasından çıkardığı bir kısım evrakı ve cebinden çıkardığı bir kartı göstermek davranışında bulundu.

“Hiç önemli değil, gereği de yok efendim. Adınızı ve neler istediğinizi söyleyin, yeterli, ona göre sizin için hazırlık yaptırayım. Bu oda şu andan itibaren sizin! Şunlar dâhili, şu harici telefonlar, faks ve dizüstü bilgisayarım da emrinizde, internete bağlıdır. Masamın üstünü hemen boşaltırım. Ben de sayenizde arkadaşlarımla bir süre beraber çalışmak zevkini tatmış olurum. İsterseniz sizi arkadaşlarımla tanıştırayım.”

“Olur, memnun olurum!”

 “Adınız tam olarak kalmadı hatırımda!”

“Söylemedim ki!”

“Bağışlamanız mümkün mü?”

“Daphne!”

“Anneniz mi, babanız mı…” dememi bitirmeden,

“Babam Türk, annem Fin, ama nasıl anladınız bunu?”

“Bazı şeyler o kadar açıktır ki?”

“Lehçem, aksanım mı belli ediyor?”

“Hayır, babanız Türkçeyi çok iyi öğretmiş!”

“Teşekkür ederim! Gelişimin nedenini ve konuyu biliyorsunuzdur herhalde.”

“Yoo! Sadece ‘Denetlemek için geldim!’ dediniz, o hatırımda.”

“Uluslararası bir ihale açmışsınız!”

“Evet!”

“Yabancı firmanın teklifi ucuz olduğu halde Türk firmasının teklifini kabul etmişsiniz! Neden?”

“Teftiş edecek, belge ve bilgilere göre denetleyecek sizsiniz efendim. Türksünüz, taraftarlık yapabileceğimizi düşünebilirsiniz ki, bu gayet doğal. İstediğiniz evrakı, istediğiniz kişi anında size getirecek ve sizi bilgilendirecek. Komisyon üyesi arkadaşlardan birinin daima yanınızda kalmasını sağlayabilirim. İstediğiniz dosya, orijinal olarak, anında masanızda olacaktır. Müfettişlerin çay-kahve-yemek kabul etmediklerini biliyorum. Göreviniz bitinceye kadar kimseden böyle bir teklif almayacaksınız söz veriyorum.”

“Konuyla ilgili tek kelime etmediniz!”

“Görünen köy kılavuz istemez efendim. Önce şartnameyi okuyun. Şartnamenin uluslararası biçimlendirildiği gibi olduğunu göreceksiniz. Çalışmalarınızı kendi inisiyatif(22) ve düşüncelerinize göre yönlendirin, bitinceye kadar. Sonra…”

“Durmam gerekti, oysa kendimi frenlemek gibi bir düşüncem yoktu, devam ettim;

“Sonrasını düşünürüz inşallah. Ben sadece iki-üç konuya dikkat çekeceğim, yeterince bilginiz olması için. Asla yönlendirmek olarak kabul etmeyin. Bildiğiniz üzere böyle uluslararası bir ihalede Yerel Tercih ya da İngilizcesi ‘Domestic Preference’ denen bir koşul vardır. Kısaca Yabancı Firma 100 vermiş, Türk Firması 115 teklif etmişse bu; eşitlik halinde dahi Yerli Firmayı tercih etmemiz için bir sebeptir. İkincisi; biz, Yani Türkiye Cumhuriyeti Devleti on yıl süreyle yedek parça garantisi istiyoruz, şartnamede yazıldığı üzere. Karşı taraf; “Model değiştirirsek garanti edemeyiz!” demiş. Ve aklımda kalan son husus; “Eğer CIF fiyatının % 50’sini peşin verirseniz, bu fiyat geçerlidir” gibi bir ibare(23) var ki, bu da “Şartlı Teklif” içerdiğinden ihale değerlendirilmesinde menfi bir husustur. Bunlar sadece aklımda kalanlar. Diğerlerini nasıl olsa titiz bir inceleme ile siz tespit edeceksiniz. Allah yardımcınız olsun Daphne Hanım!”

“Teşekkür ederim, yalnız sözlerinizin bir yerinde soruşturma, ya da denetlemenin bitiminde… gibi bir şey sezinledim gibi geldi bana!”

“Sizi etkilemiş gibi olmak istemem, izniniz olursa, denetlemeniz bitip raporunuzu ilgili makama teslim ettikten sonra bana ‘Alo!’ derseniz, ya da odama teşrif ederseniz o zaman dileğimi söylemek cesaretini bulabilirim, belki.”

“Telefon numaranız bilmiyorum ama?”

“Tüm personelimin ve benim numaramın yazılı olduğu liste hemen elinizin altında. İsmimi de biliyorsunuz zaten. Ayrıca hayatta hiçbir şeyimi kilit altında tutmadım bugüne kadar. Tüm çekmecelerim ve dolaplarım açık. Kalem, silgi, kâğıt gibi ihtiyaçlarınızın tümünü çekinmeden edinebilirsiniz!”

“Sağ olun. Hatırlayacağım!”

Tanışma faslı sonunda tekrar odama yöneldik, ben onun oturduğu koltuğa oturdum, o benim masama.

Günler geçti aradan. Hiç tavrı değişmedi. Sanırım sekiz-on çeşit siyah takımı vardı. Ya da her akşam yıkayıp, ütüleyip ertesi sabaha aynı şekilde giyinip geliyordu, santim-milim kendini değiştirmeden. Benimle hiç ilgilenmiyordu. Varsa yoksa dosyalar, “Şunu getirir misiniz Emel Hanım, bunu götürür müsünüz? Ahmet Bey bir gelebilirler mi, Mehmet Bey bir nedenini açıklayabilir mi acaba?”

Günler dediğime bakmayın, bir hafta, belki on gün…

Müfettiş Hanımın beni aradığını söylediler odacılar…

Masam boştu, karşımdaki kanepede oturmuş, bir devlet memurunun huzurunda olduğunu unutmamışçasına, saygılı bir şekilde ayak ayaküstüne atmamış olarak dizlerini birleştirerek oturmuştu.

“Raporunuzu verdiniz mi? Çay, yemek borçlarınızı ödediniz mi?”

“Evet!”

“Yani, bulgu ve düşüncelerinizi değiştirmeyecek şekilde düzenlediniz. İster aleyhimizde olsun, ister lehimizde… Hiç önemli değil, şimdi size bir çay ısmarlayabilir, söylemek istediklerimi söyleyebilir, yapmak istediklerimi gösterebilir miyim?”

“Ne gibi?”

“Çay içer misiniz? Yoksa sıcak-soğuk başka bir şey mi söyleyeyim!”

“Teşekkür ederim. Çay fena olmaz, dinlendirir!”

Çayları söyleyip yerimden kalktım;

“Mahzuru yoksa söyler misiniz? Yasta mısınız her hangi bir şey için, yoksa en sevdiğiniz, favoriniz olan bir renk mi; siyah?

“Hiç düşünmemiştim, aklımdan bile geçmemişti nedeni! Denetlemeler için uygun olduğunu düşündüğüm için bu rengi seçiyordum.”

“İster kızın, ister bağırın, çağırın, ‘Adam öldürüyorlar!” deyin. Hiç umurumda değil, neden çirkin olmak için direniyorsunuz ki, aslında güzel olduğunuza gönülden inanıyorum, hem içtenlikle?

Ses çıkarmadı, anladım ki, ya da bencilce düşündüm ki; ‘Gel! İstediğini yap, ses çıkarmayacağım!’ demek istiyor.

İnsanlar bazen hadlerini bilmiyor, görmek istediklerini görmek için sabırsız oluyorlardı karşısındakinde.

Üzerine gittim, yanına geldim, umursamazcasına saçındaki tokayı çıkarıp serbest bıraktım saçlarını, yardım etmek ister gibi, başını salladı. Sonra gözlüklerini aldım, gözlerinden;

“Numaralı ise çerçevesi hediyem olacak, hiç ses istemem!” diyerek.

En sonunda ellerim titreyerek de olsa kravatını çıkartıp gömleğinin tek düğmesini açtım.

“İşte şimdi kendi istediğin gibi oldun!”

“Şuna, görmek istediğiniz gibi, desek?”

“Olabilir! Hayatta bilmediğim, ne anlam taşıdığını bilmediğim yalan söylemek gibi mi meselâ?”

“O halde?”

“Raporunu verdiğine, benimle hiçbir iş ilişkin kalmadığına göre, tabii öncelikle aileniz Türkiye’de ise ve onlar müsaade ettiği takdirde, benimle bir akşam yemeğine çıkmayı ister misin? Daha dün bir, bugün iki, denetleme olmasa tanışamayacaktık bile, ama ‘hayır!’ dersen de gücenmeyeceğimi bil, lütfen!”

“Tanıştığım kişiler sizi, cesur, yürekli, sözünde sebatlı, bildiğinden ve dilediğinden vazgeçmeyen, inatçı biri olarak tarif etmişlerdi.”

“Benim hiç gönül dünyam olmadı bugüne değin. Olsaydı eğer bu konuda karşımdakine saygı göstermeyi isterdim öncelikle, sebatlı, vazgeçmeyen biri yerine.”

“Peki bugün?”

“Beni bu saygım durgunlaştırıyor ya!”

“O halde nereye geleyim istersin?”

“Yorulmanı istemem. Bana saat ve adres ver, izinli olduğunuz takdirde sizi almaya evinize geleyim, lütfen! Tek ricam çirkin olmakta direnmeyin lütfen. Gözlüklerinizi ben aldım. Siyahlıklarınızın tümünü atın üzerinizden. Bir tek size yakışan karagözleriniz kalsın sizde. Sanırım aydınlık için karaları silkinmeniz yeterli olacaktır.”

“Mahcup ediyorsunuz sözlerinizle. Mühendis değil de, edebiyatçı mısınız yoksa?”

“Keşke olsam, olabilseydim. Her insan; güzellikler karşısında biraz şair, biraz yazar, biraz gerçekçi, biraz hayalci, biraz sanatkâr ve gerçektir ki haddini bilmez olabiliyor! Yoksa bilmez mi ki insan gönlünün güzelliği bir yerlere, bir şeylere sığabilir mi?”

O söyledi, ben kafama not ettim.

İsmimden anlaşılmıştır herhalde. Büyüklerimiz “Dursun!” demiş, durulmuş, benden sonra kardeşim olmamıştı. Bir ablam, üç ağabeyim, hepsi evliydiler. Çoluk çocuğa karışmışlardı. Bu kadar yükten bunalan annem ve babam Türkiye Standartlarına göre biraz erkence göçmüşlerdi.

Ben yalnız yaşamayı yeğlemiştim. Ablama yakın bana yetecek gibi kira ile bir ev tutmuş, dayayıp-döşemiştim. Ablam, temizliğe-yemeğe birilerini ayarlamıştı, aybaşlarında “Şu kadar borcun var!” diyordu, sorgusuz-sualsiz ödüyordum.

Nedense ağabeylerimle yoktu yakınlığım, yengelerim de, deyim yerindeyse beni  “Sevmezlerdi!” ya da kocalarıyla beraber olmamdan pek hoşlanmazlardı. Bu nedenle onlara geliş-gidişim yoktu desem yeri, sadece yeğenlerimi özlerdim, ufak tefek bir şeylerle gönüllerini hoş etmek için ayrı ayrı her birine uğrardım, bazı-bazen mesai dönüşleri.

Anneleri izin verirse gezmeğe, Luna Parka da götürürdüm onları. Belki ayıplanacak bir şeydir, ama ağabeylerim kendi aralarında da, ablama pek gider-gelir değillerdi. Sebep; “Yaradılış, ya da yaşam biçimi” deyip kestirip atalım.

Güzele “Güzel” dedim, “Güzele bakmak sevap(24) olduğundan, gerçekten kendine bakmamıştı, ama mayasında vardı güzellik, saklayamadığı, gizleyemediği. Sanırım onunla aramızda azıcık, yaş, boy olarak lehime, kültür ve ekonomik olarak onun lehine fark vardı gibime geliyor. Ya fiziksel özellikler…

O güzeldi. Bu söz üzerine başka tarife gerek yoktu. Oysa ben?.. Kaşlarım gür, burnum büyüktü fiziksel anlamda, hele bir de burnumun üstünde kıllar çıkmaz mıydı, illet olurdum(2), tıpkı kulaklarım gibi, büyüklük, kıllar gibi her bakımdan.

Yanağımda ve alnımın sol tarafında çocukluk yaramazlıklarımın eserleri izler vardı. Oh ho! Saymakla bitmez, kollarımdakiler ve dizlerimde ki, ayaklarımdaki sıvalar! Bu kadarı yeter de artar bile, beğenilmemek için. Bir de gözlerimin şehlalığını(25), sol kolumun kırıklığı nedeniyle çapraz kollu olduğumu anlatmam gereksiz zaten. En küçük, en sonra gelen çocuk, en şımarık olurmuş, zaten bu herkesin bildiği bir şey. Değil mi? Ancak gururla eklemeliyim ki bedenimde hiçbir eklenti yoktu,  örneğin dövme gibi!

Haddimi bilmemek(26) değil, denememiş olmak da aklımın ucundan geçmedi değil. Ama etkilenmiştim ve zapt edilmez bir arzu duyuyordum kendimi anlatmak için. Dokunmak, nefesini hissetmek, hatta sarılmak, öpmek bile geçiyordu aklımdan.

Ama o kadar işte. Daha fazlasını ummam ne haddimeydi, ne de onun buna izin vereceği geçiyordu aklımdan.

İple çektim zamanı. Sabırsız ve istekliydim. Neler neler geçirmiştim aklımdan, neler yaşamayı hayal etmiştim? On gün içinde tüm yaşamım altüst olmuştu. Onu düşünürken bile kalbimin zıplayarak çarptığını hissediyordum sanki.

O muhteşem an geldi benim için. Yıllardır üst mevkide çalışan birinin evi olmasaydı da yeğenlerini gezdirmek mutluluğunu yaşadığı arabası vardı, değil mi? Gerçekten söylediğim gibi evim yoktu ama iyi bir arabam vardı. Arabamla kapısının önündeydim, sessizce bekledim çıkmasını. Dış sokak lâmbası otomatik olarak yandığında kalbimin çarpıntısına engel olamıyordum ve kapıdan göründü.

Yüzünü görmesem “O” diyemezdim. Bir başkası sanırdım onu belki. Siluet(27) halinde olsa da bir kere daha, yok, yok bin kere daha, hayır milyonlarca kere daha güzeldi, hem tahayyüllerimin(28) de dışındaydı. Güzellik kendinde olan bir şeydi, yeter ki kişi sunulanı görebilsin.

Koştum, elinden tuttum. Uysalca teslim etti avucunu. Yumuşak ve sıcaktı. Nabzım ele vermesin istedim beni, mümkün değildi, herhalde!

“Ne oluyor?” dercesine baktı yüzüme.

“Ne olduğunu biliyorsun!” dercesine iade ettim gözlerini.

“Ne… Ne… Ne… Nereye gidelim istersin?”

“Nereye gideceğimizi plânlamadın mı yoksa?”

“Sormadan, bildiğin yer olup olmadığını öğrenmeden nasıl plân yaparım ki?”

“Senin bildiğin, istediğin, düşündüğün bir yer varsa oraya götür ve ellerim hep ellerinde olsun, hissetmeğe devam edeyim!”

“Neyi?”

“Bazı şeyleri söylemekte tereddütlü müsün, yoksa cesaret mi bekliyorsun?”

“Aklım başımda değil!”

“Aklını başına devşir(29) öyleyse! Bu sözü geçenlerde bir televizyon programında öğrendim, hoşuma gitti ve yerinde kullandım, değil mi?”

“Tüm bildiklerimi unuttum, doğrudur herhalde.”

“Bak anlaşalım, bir şey söylemek istiyorsan, hiç sağ-sol yapmadan, hiç şöyle-böyle demeden doğrudan söyle. Hem haydi arabaya bindir beni, biraz da yolda kavga edelim!”

“Kavga etmiyoruz ki?”

“Ya ne yapıyoruz?”

“Tatlı-tatlı sohbet ediyoruz.”

“Diyorsun, hem de ayaküstü, sokak ortasında, arabanın kapısında, tatlı-tatlı?”

“Azıcık aklım vardı, o da karıştı, gitti!”

“Öyle olsaydı başkan yapmazlardı seni?”

“Başkan olmak kolay, adam olmak zor?

“Neden öyle demek istedin ki?”

“Gel arabaya binelim de söyleyeyim.”

Bindik. Döndüm, ellerini aldım ellerimin arasına, gözlerime baktı;

“Eksiklerimi biliyorum, ama adam olsaydım, sana şimdi, hemen, seni sevdiğimi söyler, ‘Sev beni’ derdim!”

“Seni durduran yok ki! Söyleyiver bakalım!”

“Seni seviyorum!”

“Bunun karşılığının ‘Ben de seni!’ demem mi olacak?”

“Niye, neden olmasın ki?”

“Sürat felâkettir diye öğrendim, hızlı gitmiyor musun?”

“Peki, ne kadar zaman gerek sana?”

“Yemek sonuna kadar düşünmeme izin verir misin?”

“Dilediğin kadar!”

“O süre çok uzun. O kadar yaşayacağımı zannetmem!”

“O halde dilemediğin kadar!”

“Galiba anlaştık gibi.”

“Anlaşmasak, aç biilaç böyle arabada konuşup duracağız.”

“Haklısın, gidelim!”

İnsan konuşurken de, gözlerine bakarken de zamanın nasıl geçtiğini fark etmiyordu.

“Raporu düşüncelerin dışında yazmış olabileceğim hiç mi aklına gelmiyor? Hiç mi merak etmiyorsun, nasıl rapor yazdığımı?”

“Niye merak edeyim ki? O; görevin, bağımsız ve tarafsız olarak yapman gereken. Benim şansım seni tanımış olmak, gerisi de umurumda değil. Hem o senin çalışma konun ve raporun da kişisel kanaatin, benim hayatımla hiç ilgisi yok. Kaldı ki hayatta her şey olacağına varır, olmuş bitmişlerle hiç ilintim yoktur. Ayrıca işimin gönlüme karışmasına asla izin vermem.”

Yemeğimizi yedik, sohbet kargaşasında(30)

Yeni günler geçti aradan ve yeni bir gün başlıyordu, ya da ben öyle sanıyordum.

Bu kere beni, yaşı geçkin, hatta çok geçkin, Daphne’yle kıyası hiç mümkün olmayan bir hanımı, yanında iki genç kızla birlikte odamda bekler gördüm.

“Ben bankadan Erzebet!” dedi. Türkçe de olsa söylemini anlamamıştım, sorarcasına tekrarladım;

“Elizabeth?”

“Gibi de, değil, Erzebet. Macar ismi yani. Atilla’yı Hun’uz deyip sizden, Erzebet’i ise Yeni Dünyadan almış olsak gerek. Neyse! Daphne Hanımın Raporu çarpıcı bilgilerle dolu. Bir de emir kulu olarak ülkemden gelip ben bakayım istedim dosyalara. Mutlaka bir köstebek(31) olsa gerek. Yerel tercih, yedek parça, teminat, garanti konularında bizim firmamız bu kadar açık vermezdi yoksa!”

“Bizim firmamız mı dediniz?”

“Belki lisan sürçmesi, karşı firma demek istemiştim.”

“Konu anlaşılmıştır efendim. Köstebek içinizde, ya da teklif veren firma içinde olsa gerek. Ya da Türkiye ve İhale Şartnamesi gerçekleri konusunda iyi bir araştırma yapmamak ve bilgi yoksunu olmak olsa gerektir. Yanınızdaki genç kız kardeşlerim tüm dosyaları biliyorlar. İsterdim ki odamı size tahsis edeyim. Ancak hem önemli işlerim var, hem de tüm dosya ve bilgiler diğer odamızda. Buyurun lütfen!”

İçten pazarlıklı(32) birine davranışım daha farklı olamazdı diye düşündüm. Hem de acı patlıcanı zaten kırağı çalmazdı(33).

On günlük süre içinde o iki asistan niteliğinde, fettan(34), hoppa(34) ve civelek(34) kız onun yardımındaydılar. O gençlerin çalışmaları yol sıra gelip, çay sıra gitmek gibiydi. Genelde büyümeden büyümüşler gibiydiler. Çok zaman kaş, göz ve çenelerinden başka çalışan uzuvları yoktu, özellikle genç elemanlara karşı.

Uzuna yakın, yakından uzak günler geçti. Bir gün mühendislerden Emel hanım;

“Pılısını-pırtısını topladı, incelemesi bitti galiba!” diyerek odama geldi.

Emel hanım henüz odamdan dışarıya çıkmamıştı ki selâmsız-sabahsız odama girip karşımdaki koltuğa oturdu. Bakışları manidar, aynı zamanda Emel hanımı sorgular gibiydi.

“Neticede haklı gibi görünüyorsunuz ama gene de tereddütlerim var!”

“Ne gibi şeylermiş onlar? Anlatın, bilelim ve çözelim!”

“Şartnamede sanki yerli firmalar için ayrımcılık yapılmış gibi!”

“Neymiş onlar?”

“Şimdilik söyleyemem!”

“Emel hanım! Acele 1 numaralı dosyayı getirin ve siz de yanımda durun!”

Emel hanımın getirdiği dosyayı açtım;

“Bakın Hanımefendi!  Bu Şartname tamamen uluslararası kalıp ve teamüllere(35) uygun olarak hazırlanıp görüşünüz için size sunuldu. Yaklaşık bir yıl kadar tarafınızdan incelendi ve onaylanıp geriye gönderildi. Onay yazısının üstündeki isimler ve imzalar size ve başkanınıza ait, değil mi? O zaman hiçbir şey yanlış değildi de şimdi, yani ihaleden sonra düşündüğünüz firma kazanamayınca mı tereddütleriniz oluştu? Bu ihaleye Çin’den, Japonya’dan, Amerika’dan, Avrupa ülkelerinden de bir sürü firma katıldı. Hepsi İdari ve Teknik Şartnamelere bihakkın(36) uydu ise bunun ayrıcalığı neresindedir?”

“Ağır konuşuyorsunuz ama?”

“Siz Türkiye’mi suçlamaya çalışınca suskun duracağımı sanıyorsunuz? Ben Türk’üm! Raporunuzda en ufak bir soru işareti olursa ‘İnceldiği yerden kopsun(38)’ deyip her türlü girişimde bulunurum.”

“Tehdit mi ediyorsunuz?”

“Eğer böylesine dürüst bir ihalede hâlâ yok edemediğiniz tereddüt ya da şüpheleriniz varsa sözlerimi tehdit sayabilirsiniz! Şimdi, oldukça yoğun işlerimiz var, gidebilirsiniz hanımefendi. Umarım bir daha da görüşmeyiz!”

Hışımla(38) çıktı odadan. Sanırım Türkçe bildiğine ve anladığına pişmandı.

Suratı asık gitti yaşlı bayan, hem de “Allahaısmarladık!” bile demeden. “Yaşı geçkin” demedim bu kere, çünkü umduğunu masa üstünde bulamamak onu iyice yaşlandırmıştı, hem de bir hafta içinde. Tabii “Bence, Kanaatimce” demem gerek öncelikle.

Bir kaç gün sonra Bakan’ımın sekreteri aradı. “İhale Dosyası ile birlikte gelmem” emrediliyordu. Demek ki konu Bakanlık seviyesine ulaşmıştı!

Emel hanımı ve 1 Numaralı dosyayı, kazanan ve ihtilafa(39) sebep olan iki firmaya ait açılmamış ikinci ihale zarflarını da yanımızda götürdük.

Bakan yerindeydi. Bence tırı-vırı(40) diye yorumladığım, ama kişilerce büyütülen bu sorun için Müsteşarı ve İhale Komisyonu Başkanımız olan Genel Müdürümüzü da iki yanına oturtmuştu.

Önündeki koltukta yaşlı müfettiş hanım, bir de bilmediğim ve hiç tanımadığım bir bey, muhtemeldi ki Müfettişlerin Başkanı idi ve Toplantı Masasının kenarında Daphne vardı. Biz ayaktaydık.

Bakan açış konuşması yapar gibi bana döndü;

“Konuyu biliyorum, o yönden ve bu yönden anlatılanları da dinledim. Kabalık edip bayan müfettişi odandan kovmuşsun, galiba!”

Müfettiş Erzebet hanım, konuşulanları karşısındakine İngilizce simültane tercüme(41) ediyordu.

“Benim Türkiye’mi ayaküstü tehdit edecek adam daha doğmadı Sayın Bakanım. Ben sadece tutarsız sözlerinin karşılığını verdim, anlamışlar demek ki, memnun oldum. Yaptığımız ihalenin sonuçları onayınızdan geçti Sayın Bakanım. Hiçbir şaibesi(42) yoktu. Kaldı ki tüm kararlar dokuz kişilik komisyon tarafından ittifakla alındı, bir tek kişi bile muhalif kalmadı. Dairem biliyorsunuz sekreteryayı yürüttü. Müfettiş Erzebet hanım içten pazarlıklı gelmiş; ‘Bizim Firma’ diye başladı söze. Yaklaşık iki yıl önce önlerine koyup inceledikleri ve ‘Sakınca yok!’ dedikleri Şartnamede şimdi ‘Tereddütlerim var!’ dedi. Bu nasıl bir ikilemdir(43)? İlk müfettişin verdiği ilk rapor ‘nedir, ne değildir?’ bilmiyorum. Şu anda masanın kenarında oturan hanım hiçbir şey söylemedi, ne müspet, ne menfi. Dokümanlarını aldı, inceledi ve gitti. Benim anlatacaklarım bu kadar efendim.”

Hatırıma gelmişçesine, Bakan ya da bir başkası ağzını açmadan devam etmek gereğini hissettim;

“Pardon efendim. Bize örnek olarak gönderilen Şartname, bizim hazırladığımız şartname, her iki firmaya ait ikinci ihale zarfları ve yetkili arkadaşlardan Emel hanım yanımda. Karşıdakiler ne istiyorlarsa ispatlı-delilli olarak sunarız efendim Bizim incelediğimiz dosyalarda belge aralarına konulan kâğıt ve notlara göre ikinci zarftaki belgelerden her şeyi gözlerinizin önüne serebiliriz. Daha önce her iki müfettiş hanımlara sunduğumuz gibi, apaçık, saklamadan ve gizlemeden. Sadece şunu belirteyim; ‘Yerel Tercih’ konusunda kendilerinin verdiği Örnek Şartname ile bizimkisi arasında noktasından virgülüne kadar hiç bir değişiklik yoktur.”

“Masaya toplanalım!” dedi Bakan.

Yirmi dakika, bilemediniz yarım saat içinde Bakanımız ve karşıdakiler her konuda ikna olmuşlardı.

“Bu açıklamalara hâlâ ekleyeceğiniz bir şey var mı, müfettiş hanım?”

Bakan sadece Erzebet hanımı muhatap almıştı. Nedense ses çıkarmadığı için Daphne’ye dönmeğe gerek görmemişti. Bir süre tercüme etmesi için Erzebet Hanımı bekledi Bakan. Sonra;

“Herhalde tereddütleriniz yok olmuştur, konuşmamızın bittiğini sanırım!” dedi, tıpkı benim gibi.

Erzebet hanım da, onun yanındaki Başkan olan bey de oldukça kızarmış bir şekilde ayağa kalktıklarında;

“Haklısınız, ikna olduk, raporumuzu ona göre hazırlayıp hemen göndereceğiz, siz de ihalenin gerçekleşmesine yönelebilirsiniz.”

“Bu zaten zorunluluğunuz, mutlaka yapmanız gereken. Raporunuzun hemen yarın faks ve mail olarak bana ulaşmasını önemle rica edeceğim. Zira geçen her dakika sayenizde kayıp oldu bizim için…”

Bakanın bu tepkisini anlamamışlar gibi özellikle bana doğru kinle baktılar. Bakan, Bakanlığını yapmasa, yerini doldurmasa zaten o mevkide olmazdı.

“İçtenlikle teşekkür ve tebrik ederim meslektaşlarım” dedi dosyaları toplayıp kapıya yöneldiğimizde. Bu gerek Emel hanım ve gerekse benim için iftihar vesilesi(4) idi. Ya iftihar vesilesi olmayanlar? Vardı, mutlaka… Ama anında haberdar olmam o kadar imkânsızdı ki?

O ve başındakiler Bakanın ricasına göre çok çalışmak(!) ve raporlarını en kısa zamanda Bakanımıza sunmak zorundaydılar. Bu nedenle Daphne’yi rahatsız etmek istemedim, belki de yanlış anlaşılabileceği düşüncesiyle.

Bir gün, yoksa birkaç gün mü geçti aradan, benim için yıllar süren sanki? Ertesi gün hazırladıkları raporu Bakana elden sunmuştu Daphne. Odama uğramak yerine santralden dâhili telefondan duyurmuştu sesini;

“Sonra görüşürüz!” kısa bir mesajdı, sormadan, sorgulamadan. Oysa bilmez gibiydi özlediğimi, konuşmak istediğimi. Hatta… Hatta…

Belki çok erken denilecek olsa bile ilerimiz için konuşmak istediğimi… Ya ben? Ben bilir miydim onun yaşadıklarını?

Onun eve dönüşünün olacağı muhtemel vakti bekledim. Cep telefonunu çaldırdım, açmadı, ben de mesaj bıraktım: “Aramak istemez misin beni?” diye.

Cevap verdi; “Moralim çok bozuk, sonra arasam?”

“Israr etmeme gerek yok, peki!”

Bir gün… İki gün… Üçüncü gün, dayanamadım, aradım, açılmadı, üstelik kapandı, tekrar aradım. “Kurtuluş yok!” diye düşündü herhalde. Belki de durumu müsait değildi, gene kapattı.

Ve mesaj geldi, biraz sonra;

“Aynı lokanta, aynı masa, saat sekiz, uygun mu?”

Cevap verdim;

“Anladım, oradayım!”

Akşam olmak bilmedi, bir türlü. Mesai bitti, güneş çoktan gitti, yıldızlar sökün etti, vitrinler tükendi, zaman tükenmedi, yelkovan mızmızdı, akrep havasında değildi, tereddütleri vardı herhalde ilerlemek ya da ilerlememek konusunda.

Saat yedi buçuk ancak oldu. Biraz da masada bekleyeyim, istedim. Daha henüz yerime oturmadan geldi, o da benim gibi aceleciydi, ya da bekleyeceğimi biliyor, beni bekletmek istemiyordu belki de.

Ayağa kalktım, koşarcasına geldi yanıma, tüm gerekliliklere boş verircesine sarıldı, yanaklarımdan öptü, iki tarafa salladı bedenimi ve;

“Ah Dursun!” dedi ağlamaklı bir ifadeyle ve burnunu çekerek çantasını yandaki sandalyeye koyup, karşımdaki sandalye yerine yanıma oturdu. Söyleyecekleri duyulmasın endişesini yaşıyordu sanki.

Duramadı, sipariş vermemi bile bekleyemedi:

“Tek suç benim raporumdaymış, gerçekleri yazdım diye, bir istihza(45), bir tenkit(45), ‘senin yüzünden kovulduk, senin raporun yüzünden anlatamadık ve sen bizim düşüncelerimizi sekteye uğrattın(46)!’ gibi ağır sözler hem her ikisinden de. İstifa etmeyi düşündüm bir an, gerek kalmadı, onlar benim işime son verdiler. Onlara göre; yeni bir iş buluncaya kadar ve yerime birini gönderinceye kadar işime devam edeceğim. Türkiye şartlarında bir Türk gibi iş bulup çalışmam çok zor. Bu nedenle Finlandiya’ya, Turku’ya babamın-annemin yanına döneceğim. Ama önce Ağabeyim Jarmo’nun beni teselli etmek ve eşyalarımı toplamak üzere bugün yarın Türkiye’ye geleceği haberini vereyim!”

Durdu. Kolumu sıktı;

“Güzel yaşadık bir iki gün, seni unutmayacağım, hep kalbimde, hep gönlümde olacaksın, sana ‘Benimle gel!’ diyemem, benim kalmam da imkânsız!”

“Ya ‘Benimle evlen!’ dersem?”

Hayretten açılmış gözlerini yüzüme dikti;

“Nasıl yani? Böyle evlenme teklifi alan kaç kız vardır, yeryüzünde acaba?”

“İlk, son ve de tek sen olacaksın herhalde! Sensizliği düşünemiyor, hayal bile edemiyorum. ‘Ev kadını ol!’ diyemem sana. Düşünürüz. Biliyorsun Türkçemizde güzel bir söz var: ‘Bir tek ölümün çaresi yok!’ Beni seviyorsan, istiyorsan, ‘Evet!’ de, yaşamımızı bölüşelim. Gene de karar senin. Ben bugüne kadar yalnız seni beklemişim farkında olmadan, bilmeden. Ben bırakırsan ha yaşamışım, ha ölmüşüm fark etmez. Çünkü dünyam kararır ve ben, ben olmaktan çıkarım.”

Bakışları değişmedi. Beni bu kadar etkilemiş olacağını düşünmemişti belki de;

“Beni bilmiyor, tanımıyorsun bile, kendini bana bu kadar bağlamanı anlayamıyorum!”

“Aynı düşünce senin için de geçerli değil mi?”

“Değil, çünkü çok önceden söylediğim gibi seni tanıyorum ve bana dokunmana, saçlarıma dokunup beni değiştirmene onun için yardım ettim! Değişmiş olmaktan dolayı da pişman değilim, hem hiç! Ama bilmediğin şeyleri de sana ‘Evet!’ dememden önce bilmenin senin hakkın olduğuna inanıyorum!”

“Bildiklerim yeterli, yemeğimizi yiyelim, yemek sonuna kadar düşünmen için sana müsaade! Bu masadan cevap almadan kalkmayacağımı bil!”

Sessiz, dalgın yedi yemeğini. Gözlerim hep ondaydı. Hani demişlerdi ya, bir kere daha tekrar edeyim; “Güzele bakmak sevaptı!”

“Kahve?”

“Ve sonra cevap mı?”

“Biliyorsun!”

“Evet!”

“Bu bana cevap vermeyi düşündüğün ‘Evet’ mi?”

“Hayır, o kadar acele edip aklımı karıştırma, lütfen!”

“Peki! Vaktim var! Ama seni sıkmayayım. Jarmo gelsin, onunla da konuş istersen. Hatta anne-babana da danış! Vereceğin karara saygılı olacağım, söz!”

“O zaman sen de beni dinle. Bir rahatsızlığım sonucu doktorlar bebeğimin olmayacağını söylediler! Sana bebek verememek beni kahreder, onun için ‘Evet!’ diyemiyorum. Baba olmayı kim istemez ki? Anne olmayı kim dilemez ki? Tanrı uygun görmemişse elimden gelen bir şey olamaz. Sonra ‘Yaşantımız boş!’ diye bana küsme, eğer ‘Evet!’ dersem.”

“Bana ‘Evet!’ de seninle mutluluğu paylaşayım, takdiri bu ise Tanrı’nın bahçemizde çiçek olmasa da olur. Bahçenin güzelliğini paylaşırken tahammüllü oluruz her şeye el ele verip. Ben teklifimde ısrarcıyım. Kardeşin gelinceye kadar sana izin, konuş ve beraberce yine burada bir yemek yiyelim. Daha doğrusu kardeşin eğer ilk defa geliyorsa ona bazı güzellikleri sunmayı dilerim!”

“Olur, düşüneceğim ve danışacağım!”

Ben aramadım, o her gün aradı; “Nasılsın?” diyerek. Sonra bir gün aramadı. Ertesi gün;

“Jarmo geldi, nerede görüşelim?”

“Siz bir yer söyleyin, ben sizi almağa geleyim!”

Buluştuk. Onlar arar aramaz rezervasyonumuzu(47) yaptırmıştım gazinoda. Balığın bol olduğu ülkeden gelen bir insana balık değil, Türk kebapları, Türk Sanat Musikisi eşliğinde rakı ikram edilirdi değil mi?

Jarmo; daha birinci kadehten itibaren, yarım yamalak Türkçesi ile “Şahane, harikulade, nefis, güzel!” gibi kelimelerin ardından ağzından hemen kaçırmaması gerekeni de dışa vurdu:

“Teşekkürler Enişte!”

Daphne’ye döndüm:

“Bana ‘Evet!’ dediğini yanlış anlamadım, değil mi?”

Başını eğdi sadece, Nüfus Kâğıdını ve pasaportunu istedim. Uzattı uysalca. Hem Fin, hem Türk vatandaşıydı.

Jarmo’ya döndüm:

“Ne zaman?” dedim. Anlamıştı sorumu;

“Hemen!” dedi. “Siz karı-koca olun ben göreyim ve öyle gideyim. Anne-baba da gelsin isterim tabii.”

“Düğün-dernek?”

“Yo, istemez bence. Türk usulü ama masraf çok! Ama Daphne gelinlik giysin, görelim. Bir ufak eğlence bizlerle, hepimiz, senin aile, benim anne-baba, hep beraber ‘Merhaba’ yeter. Daphne, değil mi?”

Hiç konuşmuyordu Daphne, sanıyorum ki mutlu olmaya kendini hazır görmüyor, bebeğinin olmamasının mutluluğuna engel olacağını düşünüyor olmalıydı.”

“Sen de bir şeyler söyle içinden geldiği gibi Daphne. ‘Mutlu olacağım’ de, ‘Yaşamımızı üleşmeğe hazırım’ de, istiyorsan ‘Seviyorum!’ Ya da boş ver gene etrafına, lokantadaki gibi sarıl, sallayarak kucakla beni, sen yapamıyorsan, yapmak istemiyorsan, izin ver, ben yapayım aynısını, nişan olsun bu, ağabeyinin ve buradaki herkesin kutlayacağı…”

Ağlamaya başladı. Elinden tutup kaldırdım, gözyaşlarını kuruttum dudaklarımla, tıpkı kendisi gibi kucaklayıp, iki tarafa salladım. Hareketimiz salonun dikkatini çekmişti, müzik durmuştu, cesaretlendim ve bağırdım;

“Biz evleniyoruz, çünkü Daphne bana ‘Evet!’ dedi.”

Alkışladılar, ya da alkışlandık. Orkestra bir dans müziği çalmağa başladı. Önce biz ayağa kalktık, sonra iki kardeş dans etti…

Anne; Anne Marie ve baba; Mahmut geldiler, Finlandiya’dan. Kendi kendimize paylaştığımız eğlentide; yengelerimin ve hatta ağabeylerimin eşlik ettikleri;

“Türkiye’de kız kalmamış gibi nereden bulmuş Dursun bu kız kurusunu?” sözlerini kulak arkası ettim, duymazlığa geldim, Daphne zaten mutlu idi ve kulakları tıkalı idi sanki. Ablam, eniştem, tüm bebeler ve Daphne’nin anne-babası mutlu görünüyorlardı…

Evimi bir kadınla, karımla paylaşıyordum artık. İşine son verdiler, ama onun dirayetinde(48) birini bulamadıklarından bir süre daha devam etti işine Daphne.

Ve bir gün…

Evet ve bir gün…

Daphne, elinde bir kâğıtla daireye geldi, kapımı çalmadan telâşla girdi içeriye. Ufak bir toplantı halindeydik, umursamadı;

“Dursun! Dursun!” dedi, kâğıdı sallayaraktan;

“Müjde! Müjde! Kesin kanıt bu kâğıt işte! Laboratuvar Sonuçları. Bebeğimiz olacak…”

Daphne’ye “Belki” diyerek ilk yanlış teşhisi koyan doktorların yanılmış olmasına sevinip, toplantıma boş verip, onun ilk seferde, benim ikincisinde yaptığım gibi karımı kucakladım, iki tarafa sallayarak öptüm, personelimin “Tebrik ederiz!” seslenişleriyle…

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) Yurdumda, çalıştığım bakanlıkta böyle bir olay yaşanmıştır. Ancak olay Daphne ile yaşananlar olmaksızın gerçekleşmiştir.

Anne Mari ve Jarmo karı-koca olarak Finlandiya’da Turku’da yaşamışlardır. Emsallerim olduğundan, muhtemelen hâlâ yaşıyorlardır. Mektuplarla tanıştık (o günkü imkânlar ancak bu kadardı, soy isimlerini yazmam uygun değil.

Erzebet bir Macar kızıydı, tanıştığımızda bir Amerikalı ile konuşuyordu ve gerçekten “Atilla” dendiğinde “Türk” deyişimi ısrarla reddetmişti, “Hun! Hun!” diyerek. Eee! Ülkenin adı Hungary olunca onların da “Hun” diyerek çığırmış olması doğaldı. (Soy ismi mi? Eh! Ona boş vermek de boynumun borcu!)

(1) Deruhte Etmek; Üstüne almak. Yüklenmek.

(2) Sekreterya; Sekreterlik işlerinin yapıldığı yer.

(3) Tarafgirlik; Tarafgir olma durumu. Tutum. Bir tarafı tutma, kayırma. Tarafsız olmama.

Ulusalcılık; Ulusçuluk. Ulusunu sevmek, onun geçmişine bağlılıkla, geleceği ve yükselmesi yolunda çalışmak temeline dayanan ve bir ulusun ancak kendine ve kendi değerlerine dayanarak yaşayabileceğine inanan görüş.

(4) Muhalefet; Bir görüşe, bir eyleme, bir tutuma vb. karşı olma durumu. Aykırılık. Karşı görüşte, karşı tutumda olan kimseler topluluğu.

(5) Rutin; Her zaman yapılan, her zamanki gibi. Alışılagelen, alışkanlık haline gelmiş, alışılagelen, sıradan, çeşitlilik göstermeyen. Alışkanlıkla elde edilen beceri.

(6) Öcü; Küçük çocukları korkutmak için uydurulup kurgulanmış, hayali yaratık, umacı, mömücü.

Kaknem: Çirkin, huysuz, aksi. Aşağılama sözü.

(7) Fondöten; Cildi pürüzsüz göstermesi, renk vermesi için kadınların yüzlerine sürdükleri yarı sıvı veya boyalı krem.

(8) Mantı Burunlu; Ufak, hokka gibi tarifine uygun burnu olan.

Hokka Gibi Çene (ya da burun); Her ne kadar anlamı mürekkep, macun, boya vs. konulan anlamında kullanılan küçük yuvarlak malzeme, “Küçük kutu” anlamında olsa da öyküde ufak ve düzgün ağız, burun, çene anlamındadır.

(9) Nemrut, Nemrutça, Nemrut Bakışlı; Yüze gülmez, acımasız, can yakıcı, sert tutumlu.

(10) Frijid; Cinsel istem azlığı olan kadın. Cinsel anlamda soğukluk yaşama hastalığı.

(11) Nuh Nebiden Kalma; Çok eski, modası geçmiş.

(12) Kopça; Agraf. Bir giysinin iki yanını birleştirmeye yarayan ve metal bir halka ve çengelden oluşan araç.

(13) Kaygı; Tasa. Kötü bir sonuç doğacak diye duyulan üzüntü.

(14) Mahcup; Bir toplulukta güvenini yitiren, rahat konuşamayan ve rahat davranamayan, utangaç, sıkılgan, kendine güvenini yitirmiş.

(15) Avam; Halkın aşağı tabakası, ayaktakımı, okuması, yazması, ilmi irfanı kıt olan. (Fakirlik, Fakirler Sınıfı)

(16) Nüfuz; Söz geçirme gücü. Geçme. İşleme.

(17) Badire; Ansızın ortaya çıkan tehlikeli durum, zor durum.

(18) Torpil; İltimas. Kurallara uymaksızın kayırmacılık, arka çıkma. Birine herhangi bir konuda öncelik, ya da ayrıcalık tanıma.  Haksız yere yasa ve kurallara uymaksızın arka çıkma, kayırma.

İltimas; Yasa ve kurallara aykırı bir biçimde, haksız olarak kayırma, başkalarının hakkını ve yasaları, kuralları çiğneyerek birine arka çıkmak. Birine herhangi bir konuda ayrıcalık ve öncelik tanıma.

(19) Tenzili Rütbe; Bir görevliyi daha alt bir basamağa, ya da maaş, ücret, unvan düzeyine indirme.

İade-i İtibar (İtibarı İade); Alınmış bir hakkın, itibarın, rütbe, aşama, maaş vb. geri verilmesi. Eski haline getirilmesi.

(20) Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir. Bildiğim bilmediğimin içinde. Ve “Ben bilmediğimi bildiğim için diğer insanlardan akıllıyım” diyen SOCRATES’e ait meşhur sözler. (Sokrat; Milâttan Önce 469-399 yılları arasında yaşamıştır.)

(21) Velhasıl Kelâm; Velhasıl, Elhasıl, velhasılıkelam, Kısacası.

(22) İnisiyatif; Bir kimsenin alınması gereken kararı öncelikle ve kendiliğinden alabilmek konusundaki yeterliliği, üstünlüğü, niteliği. Karar verme yetisi. Bir şeyi yapmaya öncelikle davranma, önceliği ele alma, öncecilik.

(23) İbare; Bir ya da birkaç tümceden oluşan ve bir düşünce anlatan söz.

(24) Güzel Bakmak Sevap; Asıldır. “Güzele bakmak sevap!” yanlış, değiştirilmiş halidir.

(25) Şehlâ; Kusurlu sayılmayacak kadar hafif şaşı göz. Koyu mavi, elâ göz. Hafif, tatlı şaşı.

(26) Haddini Bilmek; Mevlânâ’ya sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”

(27) Siluet; Bir şeyin yalnız kenar çizgileriyle ve tek renk olarak beliren görüntüsü, gölge.

(28) Tahayyül Etmek; Hayalde canlandırma, simgeleştirme, imgeleme.

Hayallerinin Esiri Olma, “Tahayyül edebilir ve fakat hayallerinin esiri olmazsan...”  Paul VALERY’inin “EĞER” isimli şiirinden.

(29) Devşirmek; Bir araya getirmek, derlemek, toplamak. Katlamak, düzgün duruma getirmek.

(30) Kargaşa; Karışıklık, düzensizlik. Anarşi. Kışkırtma ve karışıklık yoluyla toplumda ortaya çıkan düzen bozukluğu.

(31) Köstebek; Çalıştığı işyerinden, kurumdan, özellikle gizli servisten bilgi sızdıran kimse.

(32) İçten Pazarlıklı; Öfkesini, kinini, gizli niyetini, saklayan, açıklamayan,  kimseye sezdirmeyen, iyi görünüp kötülük yapan, sinsi, ikiyüzlü, çıkarcı, kendisi dışındaki kimseleri önemsemeyen kişi.

(33) Acı Patlıcanı Kırağı Çalmaz; Hayatta birçok problemlerle karşılaşıp bunlardan başarı ile çıkmış olanlar, bundan sonra karşılaşacakları zorlukları da atlatıp başarı ile çıkarlar anlamında bir söz. Herhangi bir duruma alışkın olan kimseyi benzer kötü durumlar etkilemez. Kötü durumda olan bir kimseyi, yeni kötü durumlar etkilemez anlamına gelen atasözü.

(34) Fettan; Fitneci, fesat karıştırıcı gibi anlamları olsa da, gönül ayartıcı, cilveli anlamlarına da gelmektedir.

Hoppa; Yaşına başına uymayan davranışlarda bulunan, serbest, delişmen, bir bakıma hafifmeşrep, fingirdek, hatta hafif kız.

Civelek; anlı, neşeli, sokulgan, oynak, cilveli, fıkır fıkır (kadın).

(35) Teamül; Tepkime. Bir yerde öteden beri olagelen iş, davranış, yapılageliş. Eğilim.

(36) Bihakkın; Hakkıyla, haklı olarak, gerçekten, tamamıyla.

(37) İnceldiği Yerden Kopsun; İşlerin işleyişi veya insanlar arası ilişkiler sırasında tüm gayretlere rağmen sorunlar, aksaklıklar, kırılganlıklar meydana gelir. Bu zayıf noktadan sonra yapılacak fazla bir şey ve alınacak yeni bir tedbir yoktur.

(38) Hışımla; Öfke, kin ve kızgınlıkla.

(39) İhtilâf; Anlaşmazlık, aykırılık, uyuşmazlık, ayrılık.

(40) Tırı-Vırı; Değersiz, boş, aptal, bön.

(41) Simultane Tercüme (Çeviri);Konuşmanın yapıldığı anda sözlerin diğer bir dile çevrilmesi. Tercüman çeviriyi bir çeviri kabininde konuşmayı kabininde kulaklığı ile dinler ve çeviriyi mikrofona yapar. Dinleyiciler özel bir donanım sayesinde kendi dillerine çevrilen konuşmayı kulaklık yardımıyla dinlerler.

(42) Şaibe; Eksiklik, kusur, leke, ayıp. Kir.

(43) İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.

(44) Vesile; Sebep, bahane, elverişli durum, fırsat.

(45) İstihza; Gizli, ince ve kinayeli bir şekilde alay. Saraka.

Tenkit; Eleştiri. Bir insanı, bir konuyu,  bir yapıtı doğru ve yanlışlarını bulup gösterme amacıyla inceleme işi. Böyle bir inceleme sonucu yanlış görünenleri belirtme.

(46) Sekteye Uğratmak; Kesintiye uğramak, akışı kesilmek, durmak.

(47) Rezervasyon; Müşterilere yer ayırma işi ve bu işi yapan bölüm.

(48) Dirayet; Beceriklilik, yetenek, ustalık. Kavrayış, zekâ.