Yaz başlangıcının boğuklaşmağa(1) yüz tutmuş sabah rüzgârı saçlarımızı okşuyordu. Kentte, Haziranın sıcak günlerinden birinin sabahı güler yüzüyle başlıyordu. Ama sıkıntılı, ama neşesiz, ama boğuculuğu yanında anlamsız sıkıntısıyla.

İçimizde bir huzursuzluk vardı sabahın gelişinde. Oysa akşam ne kadar mutluyduk Gülnihal’i(2) yıkarken. İki defa yıkamıştık Gülnihal’i, hem de sabunlu sularla filân, seyahate çıkacağımız için.

Ağabeyim koymuştu küçük arabamıza bu ismi. “Mutluluk” diyordu, sanki bir at, sanki evcil bir köpek, sanki anlayan bir varlıktı ki, sabahları bazen bagajını, bazen kaputunu eliyle fiskeler, okşar, bazen kapısını açarken; “N’aber Gülnihal!” diye hatırını sorardı sanki! Yağına, suyuna, benzinine, tekerleklerinin havasına, sağına, soluna özenle bakardı, bıkmadan usanmadan. Severdi arabasını, hani; “Üstüne titrerdi! (3) denilirdi ya, öylesine işte…

Huzursuzluğumuzda belki gecikmiş bir bahar, belki de bir yaz yağmurunun sıkıntı veren esrarı gizli gibiydi. Yola bu şekilde çıktık, Büyük Kente doğru. Gayemiz; anne-babamıza ulaşmak, eş-dost ziyareti yanında, biraz eski anıları yâd etmek(4), birer saat arayla dünyaya gelmemizi sağlayan Hacı Ebe Teyzemizi ziyaret etmek, birkaç günle sınırlandırılmış iznimizi en iyi şekilde değerlendirmekti.

Ebemizden defalarca bahsetmişti büyüklerimiz. Daha önce de birkaç kez ziyaret etmiştik kendisini, hatta annemizle-babamızla birlikte bile. Çok hakkı vardı bizde. Örneğin; isimlerimizin “İsim Anası” bile o imiş. Önce ağabeyim doğmuş; “Türker(5)” demiş adını. Sonra ben doğmuşum; bana da “Berker(5)” demiş. Babam, annem de beğenince adlarımızı, Nüfus Cüzdanlarımıza da bu isimler kaydedilmiş. Yani bir bakıma; göbek adlarımız, asıl adlarımız da olmuş. 

Çok zaman ismiyle çağırdığım benden bir saat kadar evvel doğan ağabeyime, “Ağabey” demek doyurucu (gibi) geliyordu bana. Bu seyahatimizde de, arabamızın üstüne bu kadar titrediği için ağabeyim kullanıyordu doğal olarak.

“Aman Gülnihal incinmesin!” diyordu, dönüyordu bana; “Kurallara göre, yokuşu çıktığın vitesle inmek gerek, bildiğin gibi!” diyordu.

Yolun henüz başında, başlarında sayılırdık. Önümüzde yerel tabirle ıngıdık-ıngıdık(6) giden bir tanker vardı, dolu. Yükünün ağırlığı ve eski oluşu nedeniyle oldukça yavaş gidiyor, eksoz borusundan yağ yaktığı belli olur şekilde, koyu siyah bir duman çıkıyordu. Bu, önümüzü rahatça görmemizi engellediğinden sollayamıyorduk eski tabirle(7), geçemiyorduk bir türlü yani.

Zaten virajlar(8) nedeniyle görüşümüz de engelliydi. Bu nedenle ister istemez dumanın elverdiği ölçüde tankerin arkasındaki yazıyı okuduk. Tamponunda; “Görevimiz Tehlike!” yazıyordu (Herhalde bir İngilizce bilenin; “danger = tehlike(1)” yerine “tanker” diye telâffuzu gibi!).

Neyse ki bir köye gelince onu geçebildik, âlicenaplığı(1) ile yol verince sağa çekilip. Köyün içinden geçtik, el sallayan, “gaste!” diye bağıran çocuklara, bu konuda oldukça hazırlıklı olmamıza rağmen, sabah yola çıkarken alıp da henüz bir sayfasını bile okuyamadığımız gazeteleri verdik, durarak. Hatta onlar için ufak paketler yaptırarak aldığımız leblebi şekerlerini, akide şekerlerini de verdik.

Bu köy ve daha sonra yakınından geçtiğimiz askeri alan girişindeki Nöbetçi Kulübesi adak(11) yerlerimiz gibiydi. İlk başlangıçlarda geçerken, Asker Nöbetçi Kulübesine sigara bırakırdık.

Daha sonraları bu düşüncemizden vazgeçtik, askercikleri zehirlemek gibi düşünür olmuştuk, sigara vermekle. Daha sonraları onlara da mevsim meyvelerinden hazırladığımız paketleri verir olmuştuk, geçerken oralardan. Bu işlemler bizim mutluluğumuz oluyordu, belki “Hayır Duası(12)” aldığımızı bile düşünürdük.

Ağabeyimin de, benim de sürpriz yapmak ve bunun sonuçlarından, diğer bir bağlamda bunun görüntülerinden memnun olmak gibi güzel olduğunu düşündüğümüz bir huyumuz olduğundan, bu tatilden ve geleceğimizden anne ve babamızı haberdar etmemiştik. Haber vermemek de zorundaydık zaten.

Çünkü annem, çok kişinin “pimpirikli(13)” dediği tipte, devamlı merak ve endişe içinde yaşayan bir anne idi... Herhangi bir şekilde beraberliğimiz bitip de yola çıkacağımız zaman, arabamızın arkasından taslarla sular dökerdi.

Devamlı kıpırdayan dudaklarında dualar yer eder, beş vakit kıldığı namazlarına, kaza namazları ekler, sonlarında bitmez-tükenmez dualarına devam eder ve mutlaka; “Yavaş gidin! Dikkatli olun! Gıdanıza dikkat edin!” gibi nasihatlerini arka arkaya ekler, peş peşe sıralardı.

Ayrıca, her nereye gidersek gidelim, ulaştığımızı da mutlaka telefonla bildirmemizi ister, her şeye rağmen daha ayrılış zamanından itibaren telefon başında -kukumav kuşu gibi(14)- “ulaştığımız haberini” beklemeğe başlardı.

Sürpriz yapmak için zorunlu oluşumuzun birinci, belki de gerçek nedeni bu idi (galiba). İtiraf etmemiz gerek ki; bazen herhangi bir nedenle ulaşacağımız yere gecikmişsek örneğin, bir arkadaşımızın hatırını kırmayarak biraz vakit harcamışsak, ya da ne bileyim, Gülnihal’in tekeri patlamış da değiştirmişsek, ya da yolda trafik sıkışıklığı vs. vs. gibi sebepler nedeniyle gecikmişsek…

Sırf annem rahatlasın diye yollardan bir yerlerden, “Biz geldik!” diye yalan telefonu ederdik. Masumduk, bizi buna zorlayan annemizdi çünkü.

Yine, ama bu sefer bir kamyonun arkasına takılmıştık. Kamyon usul usul, çevreyi tanıyormuşçasına gidiyordu. Tabii ki virajların elverdiği ölçüde kendine uygun süratte. Kasasında çoluk-çocuk (belki de işçi) vardı oldukça kalabalık. Kapağında; “Düğüne mi, ölüme mi?” diye bir yazı vardı, tankerdekine benzer.

Farklı olarak tamponunda oldukça okunabilir diğer bir biçimde; “Geç Kaldı Desinler, Geçmiş Olsun Demesinler!” yazılı idi, alacalı-bulacalı, renkli-şekilli, bizi tebessüm ettiren. Bu düşüncelerle yolculuğumuzda dalgındık herhalde ikimiz de (hatta muhakkak).

Bir dönemeci dönerken, belki de takip ettiğimiz kamyondan şaşkınlaşmış bir araba çıktı karşımıza aniden, aynı Gülnihal gibi, beyaz ve şirin.

Ve daha ne olduğunu anlayamadan o şirin araba, yanımızdaki şarampolden(15) yuvarlanıverdi, yengeç gibi çapraz çapraz. Sonra ilk taklasını attı, biz durduğumuzda belki ikinci, belki de üçüncü taklasını tamamlamak üzereydi yamaçta.

Bir ağaç kütüğü, bir kaya parçası veyahut da gerekeninden fazlası olan bir engel takla atmasının devamına “Dur!” demişti arabanın.

Peşini takip ettiğimiz kamyon durmamıştı. Şoförün farkında olmaması diye bir kavram düşünülemezdi. En basitinden kamyon kasasındaki yolcuların şoförü ikaz etmesi beklenebilirdi. Belki kazaya sebep olma düşüncesi, belki korkusu şoförü panikletmiş(16), onu kaçmaya yöneltmiş olabilirdi. Ama bunları düşünmenin sırası değildi.

“Çabuk Berker! Koşup yardım etmeliyiz, çabukça. Hata bizden kaynaklanmasa da hatta!” dedi Ağabeyim acele acele.

Koştuk, düşe kalka. Sessizliğin ortasında bir gürültü oldu önce, sonra dumanların boğuk alevlerin yükseldiğini gördük arabadan ve bir “Ah!” sesi duyduk derinden, hem yakınlardan, yabancı bir aksanla. Artık, koşmuyor, düşüp kalkmıyor, yuvarlanıyorduk, yetişmek amacıyla. Ağabeyim, daha önce ulaşmıştı arabanın yanına.

“Dur! Dikkat et Türker! Yanacaksın!” Ağabey demeyi unutmuştum o an.

Duymuyordu, belki de öyle istiyordu. Yanına geldiğimde elli beş, belki de altmış yaşlarında bir hanımı arabanın ön kırık camından dışarıya çıkarmaya çalışıyordu. Patlama ve yangın arabanın arka tarafındaydı ve bu; motorun arka tarafta olmasından kaynaklanmıştı belki de.

Yaşlı kadının elbisesi parçalanmış, yüzünde kavrulmuş ızdırabı okunuyordu. Görünen etleri parçalanmış, bazı yerleri sallanıyordu sanki. Gözleri açıktı, dehşetten gibi. İlk defa görmeme rağmen onun ölmüş olduğunu anlamam zor olmadı.

Bir an gözlerim kenardaki erguvan yığınına takıldı. Etekleri dizlerinin üstünde özenle kapatılmış gibiydi. Nefes alıyordu. Elbisesi yırtılmış, karnı gözüküyordu, siyah siyah. Belki çarpma, belki yanık izleriydi görünen.

Uzun sarı saçları kanlanmış, kısa sürede, sıcağın etkisiyle pıhtılaşmış(17) kanla birbirine yapışmıştı bir bölümünün telleri. Kendine gelir gibiydi veyahut da hiç kaybetmemişti kendini, inildiyordu. Boğuk, kaba, anlaşılmaz, yabancı kelimelerle dolu inleyişi anlamsızdı, anlayamıyordum yahut.

Ve arabanın plâkası çarptı gözüme, ezikliği, hafif de olsa sarı boyasının dökülmüş olması yanında, harf ve rakamları okunmasa bile, kenarındaki “NL(18)” harfleri açıkça görünebiliyordu. Anladığım kadarıyla demek ki yabancıydılar, turisttiler belki, zihnimde yorumladığım. Görevli falan olsalar plâka yeşil ya da mavi olmalıydı, Sürücü Belgesi sınavlarından hatırladığım.

Yoldan geçen, belki de telaşlı bir şekilde durarak, yol kenarına bıraktığımız, kapıları açık arabamızı ve dumanı gören vurdumduymaz(19) arabalar da olmasa meraklanıp duran, kim bilir daha ne kadar süre düşünceler içinde kalacak, ne kadar düşünecek, ne kadar sürede gerçeğe, gerçeklere dönecektik?

“Ağabey!” dedim. “Yangın devam edip arabanın diğer taraflarına, benzin deposuna da ulaşabilir, araba patlayabilir, uzaklaşalım buradan, mümkün olduğunca, hem de çabuk!”

Ağabeyim ölü hanımı arabadan uzaklaştırmaya çalışırken, ben de genç hanımın kolunu omzuma atmış, yürütmekle sürüklemek arası bir çaba içinde yanan arabadan uzakça bir yere götürmeye çalışıyordum.

Daha sonra ağabeyim;

“Sen, başlarında dur, bir şey olmasın! Ben, arabamızı aşağıdaki yolun başından buraya en yakın kısma kadar dolaştırmaya çalışayım. Taşımamız daha kolay olur. Yaşlı olanı ölmüş, hiç olmazsa genç olanını belki kurtarabilmek için hastaneye yetiştirebiliriz!” dedi.

Yol kenarındaki set üstündeki seyircilerden (!) yardıma gelmeye niyetli kimse yoktu, ya da bana öyle geliyordu, kıpırtı olmamasından.

Yaralıydı genç hanım, ya da genç kız, az ya da çok yanıkları vardı vücudunda ama gariptir o anda bile güzelliğinden bir şey kaybetmemiş olduğu düşüncesini taşıyordum zihnimde. Gamzelerindeki tatlılık acının kıvrımlarıyla bütünleşiyordu. Gözleri kapalıydı, açar gibi yapıyor, açamıyor, yine anlamsızca kıpırdıyordu dudaklarını.

Ağabeyim yetişti düşüncelerimin yoğunluğunda;

“Haydi, Berker!” dedi.

Önce ölmüş anneyi şoför mahalline taşıdık, oturtur gibi, yolcu gibi, emniyet kemeri ile de bağlamayı akıl ederek. Genç kızı arka koltuğa oturtturduk, yatırır gibi. Ağabeyime; “Kızın yanına oturmasını, başını dizlerinin üzerine koymasını, hatta kendisine destek yapmasını” işaret ettim. Çünkü -bana göre- Ağabeyim de, genç kız da oldukça bitkin görünüyorlardı.

Ağabeyimin de alnında, yüzünde, kollarında belki çalılardan, çalılıklardan, dikenlerden, belki yaşlı hanımı arabadan çıkartışında oluşan çizikler, pıhtılaşmış kan izleri ve birikimleri gözüküyordu. Pantolonunun bir paçası boydan boya farkında olmadığı bir şekilde yırtılmış, ya da sökülmüş, gömleğinin bir kolu ise hepten yoktu.

Onları arabaya yerleştirdikten sonra, yanmaktan kurtulmuş, kenarda köşede, açık bagaj kapısından fırlamış çanta, torba, bavul ne varsa gördüğüm; aracın patlaması endişesine belki de boş vererek topladım, hepsini alıp Gülnihal’in bagajına istifledim, özensizce, düzensizce.

Henüz ısının ya da yanmanın ulaşmadığı güneş siperliğindeki, torpido gözündeki kâğıt, belge, bilgi niteliğinde ne varsa topladım, kâğıt peçetelere kadar, yanmamış ayakkabılara kadar, kavrulmamış, ya da yanmamış “Ne Varsa” diyebileceğim kısaca.

Gülnihal’in Yangın Söndürme Cihazının içinde ne kadar söndürücü varsa hepsini de sıkmayı unutmadım yanmakta olan arabaya, söndürünceye kadar, çevreye zarar verme olasılığını sıfıra indirime gayretini yaşayarak ve zamana karşı direnerek. Çünkü çevremi düşündüğüm kadar, bir cana saygımın olması da gerekliydi, hastaneye yetiştirmem gereken bir can vardı çünkü arabamızda.

Yan yoldan ana yola çıktım, uzun farları, dörtlü ikaz ışıklarını yakarak, geriye, kentte ilk rastlayacağım hastaneye ulaşmak arzusuyla. Gülnihal’e; “Özür dilerim! Seni biraz üzmem gerekse de en kısa zamanda ulaşmamız gerek kente!” demiştim.

Kente ulaştığımda gerek ağabeyim, gerekse genç hanım baygındılar. Ağabeyimin dudakları genç hanımın alnında, elleri ellerindeydi. Yaşlı hanım huzur içindeydi, ama dudaklarının kenarından vücudunun önüne doğru yol almış kan izi görünüyordu. Belki iç kanamanın son izleri aracın sarsıntısıyla dudaklarının kenarına kadar yol bulmuştu.

Hastaneye geldiğimizi fark ettiğimde kısıtladığım korna sesi, yanıp sönmekten usanmayan dörtlü ikaz ışıkları ve farların yanışı dolaysıyla görevliler çabukça getirmişlerdi sedyeleri. Önce arka taraftaki yolcuları almalarını söyledim onlara, acilen, ön taraftaki yolcu için yapılacak bir şey olmadığını anlatarak…

 Saatler süren bir bekleyişten sonra ağabeyimi gördüm önce ayakta. Sargılar içindeydi çok yeri. Pantolonunun paçası gene de sallanıyordu, gömleğinin tek kolu yoktu yine. Arabaya gidip değiştirmesini önerdim, gülümsedi sessizce, her zamanki gibi iyimser, olgun ve fakat galiba üzüntülüydü.

“Bir şeyim yok!” dedi ve ekledi: “Kız nerede? Gördün mü? Çıktı mı? İyi mi?”

İçtenlikle o kadar çok soruyu arka arkaya sormuştu ki. Hâlbuki ben, hastane kanepesinde oturmaktan başka hiçbir şey yapmamıştım, hiçbir şey görmemiştim, belki de hiçbir şey yapmak içimden gelmemişti. Bir hemşire, oturduğum yerde, ayaküstü sarmıştı sol elimi, alnımdaki çiziklere de ucuz bantlardan yapıştırmıştı birkaç tane; “Sizin önemli bir şeyiniz yok!” diyerek.

“Görmedim, henüz götürüldüğü yerden çıkmadı!” dedim.

Bu sırada genç kızın götürüldüğü yerdeki kapı açıldı, hemşire ve hastabakıcıların iteklediği bir sedye ile o göründü.

“Çıkartıyorlar galiba?” dedim işaretleyerek.

Koştuk yanına. Yüzünde, gözlerinde bandajlar vardı, bir ayağı alçılanmış, bir kolu da yan tarafından sıkıca sarılmıştı. Yüzü gülümsüyor gibi, gamzeleri çukur çukur ve yine kıvrıktı dudakları.

“Ne kadar güzel!”

Tane tane döküldü bu üç kelime Türker’in dudaklarından. O andaki duygularını anlamamak, anlayamamak saflık olurdu muhakkak.

 “Evet!”  dedim yalnızca, onamak için. İkimizin dudaklarından da, düşüncelerimizdeki kelimeler, belki de hiç yeri değilken, belki de istemeden, fakat hislerimizle derlenmiş olarak çıkmıştı. Ağabeyim, düşüncelerini belki de anlamış olmamdan dolayı utanmış gibiydi; başı önüne eğik;

“Onu ne zaman görebileceğimizi sormamız gerek!” dedi.

Onu hemen görmemizin olanaksızlığını söyledikleri zaman ikimiz de sıkıntı hissediyorduk. Bir ölü vardı çünkü morgun soğuk taşlarında veyahut da nereye konuyorduysa orada. Mutlaka ailesine bilgi verilmeli, bilgi ulaştırılmalıydı. Yasal prosedürler(20) vardı, gereğine uygun olarak yapılması gereken, aklıma gelen, gelmesi olası olan. Evimize geri dönüp dinlenmemiz gerekti, özellikle ağabeyimin.

Evimize deyince belirtmem gerek henüz kentimizin sınırlarından çıktığımızda kaza ile karşılaşmış ve doğal olarak yine kentimize geri dönmüştük, evimizin olduğu kente. Birçok şeyi geçirmiş olduğumuz şok(21) ya da her ne denirse ondan dolayı olsa gerek, unutmuş gibiydik. Oysa unutulmamalıydı, nitekim kapıdan çıkarken bunlardan ilkini, görevli bir Polis Memuru bizi hastaneden çıkarken durdurarak hatırlattı:

“Dışarıdaki beyaz Volkswagen’in sahibi siz misiniz?”

“Evet!” dedik bir ağızdan.

“Lütfen benimle Karakola kadar gelir misiniz? Şu anda bitkin görünüyorsunuz, ama bazı şeylerin sıcağı sıcağına kayıtlara geçmesi gerek. Gerçi kazanın olduğu yer İl Sınırları dışında, Jandarma Bölgesinde, ama bazı şeyleri mutlaka ve kısa zamanda aydınlatmamız gerek!”

Sanırım Hastane Polisi, ya da yetkilileri, zorunluluk olsa gerek ki, anlattıklarımıza göre ilgili Karakolu bilgilendirmişlerdi. Karakola gittik o halimizle.

Onca yorgunluk ve gerilime rağmen, Karakoldan iki saat kadar sonra memnun olarak ayrılıyorduk. Suçlu aranmıyordu mutlaka, ama resmen suçlu da değildik, zaten. Kamyon (belki de; “Olaya neden olan kamyon” demek de doğru olabilirdi) ortalıklarda yoktu, hiç aranmamış da olabilirdi gerçekten.

Olayın oluşu ve boyutları yazılmıştı Tutanaklara bizim yönümüzden. Bir de diğer yönden yazılacaktı mutlaka. Yaşayan Genç Kıza da daha sonra sormaları gerekecekmiş, iyileştiğinde, belki de kendine geldiğinde. Bizim sormamız gerekenler de olacaktı mutlaka. Şu aşamada eşyalarını iyi bir şekilde muhafaza etmekten başka bir şey düşünemiyordum.

Ağabeyim, yorgunluğunun limitine(22) ulaşmıştı, gözleri kapanıyordu, uyumamak veya dalgınlaşmamak için direniyordu. Buna rağmen dudaklarında bir mutluluk oluşmuş gibiydi. Yaşının ötesinde kırçıllaşmış, beyazlaşmış saçları arabanın açık penceresinden dalgalanır gibiydi, temizlenip sarılmışsa da pıhtıların elverdiğince, evimize yöneldiğimizde. Ve yol ortasına ulaştığımızda o uyuyordu artık resmen, bitkince belki…

Eve döndük. Bekâr odamıza. Ağabeyimi çıkardım merdivenlerden, destekle. Yatak yerine kanepeye yatırdım, altını-üstünü battaniyelerle örterek. Sonra arabadaki paketleri, bavulları, çantaları taşımaya gayretli oldum.

Yorulmuşum, yorulmuştum galiba ben de, son paketi getirdikten sonra ben de diğer kanepeye uzanıvermiştim, soyunmadan, dökünmeden, tam anlamıyla boş vermişçesine, giyinik olarak. Oysa bir duş alıp yatağıma yönelebilirdim, ama ağabeyimi o sanal(23) soğukluğun hissedildiği holde yalnız bırakmaktan çekinmiştim belki.

Az da olsa akşamın serinliği doluşurken odaya, kendime gelmiştim. Ağabeyim kalkmış, duşunu yapmış karınca-kararınca, temiz çamaşırlar giymiş, üstüme üstündeki battaniyelerden birini örtmüştü. Elbiselerini de değiştiren ağabeyim, sargılı eline aldırmadan bakkala gitmiş, ekmek almış, hatta çay için su bile koymuştu ocağa.

Plânladığımız, iki-üç günü taşmayacak bir seyahat olduğu için dolapta peynirimiz, zeytinimiz, reçelimiz vardı. Seyahat programımızın aksaması hiçbir şey ifade etmiyordu bizim için.

Bizi doyuma ulaştıran bir başka duyguyu yaşıyor gibiydik sanki. Daha doğrusu bu duyguyu ağabeyim yaşıyordu; kısa, kesin, öz. Öyle sanıyordum, duygularını paylaşabilme arzusunu yaşarken. Çünkü benden bir saat önce doğmuş olmasına rağmen etkisindeydim sanki küçüğü olarak, yönüm hep onun düşünceleriyle şekillenirdi. Galiba, karar vermekteki eksikliklerimi de hep onun olumlu yönlendirmeleriyle tamamladığımdan, tembeldim düşünmekte ve uygulamada.

Ağabeyim, elindeki belgeleri inceliyordu. Hissedercesine kalktım kanepeden hemen. Soracağımı anlamış gibi;

“Bunlar, Onların pasaportları Berker.” dedi. Kızın ismi Mieke Van Dijk(24). 1946, Breda doğumlu. Breda, Hollanda’da bir kent olsa gerek. Türkiye’ye üç gün önce giriş yapmışlar, annesi ile birlikte turist olarak. Kızın pasaportunda; Editör, annesinin pasaportunda Ev Kadını yazıyor. Kızın resmine bakmak ister misin?”

Pasaportu uzatıyordu bana doğru. Pasaportu aldım ve öylesine baktım ve masanın üzerine bıraktım. Ağabeyim diğer pasaporta bakıyor ve kendi kendine konuşuyordu, pasaportu bana uzatırken:

“Zavallı, talihsiz kadın. Belki de çekmeden öldüğü için talihlidir, kim bilir? 

Pasaportu aldım, şöyle bir baktıktan sonra, onu da diğerinin üzerine koydum, Ağabeyimi dinlemeye çalışırken.

“Önce çarçabuk bir duş al, elbiselerini değiştir. Pasaportları cebine al. Hemen kahvaltımızı tamamlayıp hastaneye dönelim. Sanırım genç bayan kendine gelmiştir. Umarım, hatta biliyorum ki İngilizce biliyordur, anlaşmakta sıkıntı çekmeyiz. Okuduklarımdan öğrendiğim kadarıyla lisan bilmemesi düşünülemez. Hele ki böyle analı-kızlı, arabayla turistik bir gezi yapabildiklerine göre.”

Yorgunluğu nefes almasını, durmasını gerektirmiş gibiydi.

“Bakalım Hastaneden ne isteyecekler? Neyi, ne zaman ve nasıl yapmamız gerek? Sanırım iznimiz bu insanlara yardım etmekle geçecek. Ama bundan ne üzüntü duyuyorum, ne de aklıma başka bir şey geliyor. Sadece yorgunum şimdi ve daha önce duyumsamadığım duygular içindeyim, sana açıklamamda hiçbir sakınca görmediğim.”

Anlıyordum. Söylemek istediklerini çözmek uğraşıma gerek yoktu. Ağabeyim tekrar devam etti:

“Berker! Gülnihal’e bir bak bakalım. Benzine ihtiyacı var mı? Bir şeyler gerekli mi? Eksikleri varsa hastaneye giderken tamamlayalım. Ve kahvaltımızı çabuk yapalım ve gece görevlileri ile tartışmadan, doktorlar da evine gitmeden mümkün olduğunca çabuk gidip konuşalım hem doktorlarla, hem de izin verirlerse kendisiyle.”

Gülnihal’i kontrole gittim. Döndüm. Belli ya da belirli bir eksiği yoktu. Ağabeyim gibi fiskelemiş(20); “N’aber Gülnihal!” demiştim ben de. Gelişecek olaylara çağrışımını hissetmiş gibiydim farlarında. Gülümsüyordu sanki. Ben de gülümsedim ona.

Dedim ya, ağabeyim çayı demlemiş, hatta ilkini, süzme de olsa bardaklara doldurmuştu bile. İlk pasaporta yeniden bakıyordu, odaya ulaştığımda.

“Ne güzel yüzü var, Allah’ım! İnsan görür görmez etkilenmez, etkilenemez, derdim. Oysa gerçekmiş. İçimdeki hislere ne anlam verebileceğimi bilmiyorum, bilemiyorum.”

Durdu. Kapının eşiğinde durmuş, onu dinliyordum. Devam etti:

“Saçmalama arkadaş!” dedi kendi kendine tekrar. “İki ayrı dünyanın insanısınız. Henüz tanışmadınız bile. Karşındakinin hislerinden emin olsan bile nişanlanmak üzere olduğunu unutacak kadar bencilleşmek sana yakışmıyor!”

Duyduğum bu sözler, benim de duyumsayabileceklerim için bir ihtardı belki de. Bir insanın gönlüne ikimizin de, iki kardeşin de girmeyi istemesi anlamsızlık olurdu. Boynumu büktüm, bükmeliydim de, hem ağabeyimin nişanlanmak üzere oluşunu da her şeye rağmen göz ardı ederek. Kapıyı açar-kapatır gibi yapıp girdim içeriye, duymamış, görmemiş, işitmemiş gibi.

“Her şey yolunda!” dedim.

Kahvaltı türü bir nefis köreltme(26) ile açlığımızı bastırmış, beş-on dakika içinde hastaneye doğru hareket etmiştik. Gülnihal’in direksiyonu doğal olarak bendeydi. Benim kullanmamdan hoşlanmıyor gibi gelirdi bana, ama bu kere ses çıkarmamıştı sanki Gülnihal. Bilge miydi? Belki!

Bir parantez açalım burada (isterseniz):

Türker’le ben (yani ben; Berker oluyorum) birer yumurta ikiziydik. Küçük yaşlarda iken akrabalarımız, arkadaşlarımız, hatta öğretmenlerimiz bile karıştırırmış bizleri. Fiziksel bir farkımız yok gibiydi. Sadece ben biraz şehla(27) bakıyordum, şaşı(27) değil ama. Ağabeyimin de sağ ayak baldırında avuç içi kadar kahverengi bir benek vardı, ben değildi ama bu.

Girişim ve cesaret bakımından Türker (yani Ağabeyim) daha önde idi, pısırık(28) sayılırdım ben. Yaşlarımız ilerleyince, özellikle Üniversite üçüncü sınıf yıllarında Türker’in saçlarında aklar başlamıştı görünen. Bu; artık, kimin kim olduğunu belli ediyordu açıkça.

Hele yirmi altıları yaşayıp çeyrek asrı tükettiğimiz bugünlerde Türker’in saçlarındaki beyazlar daha da belirgindi. Belki de bunun için, cici bir bayanla gerçeğe yakın, belki de geleceğe dönük bir arkadaşlığa başlamıştı. Bence işin kötü yanı; bu cici bayanın bir kız kardeşinin olmaması, bir evin tek kızı olmasıydı! Kız kardeşi olsaydı, herhalde benim mutluluk ufkum için de yatırım yapabilirdim (belki).

Türker’le benim bir farkımız da, onun evcimen(29) bir tip olması, benim biraz uçarılığımdı(29). Bunları anlatmam belki gerekli değil, ama farklılıkların belirlenmesine yararı, olası gelişmelerin şekillenmesine katkısı olur diye, belirtmeyi düşündüm. Fena mı?

Hastaneye geldiğimizde, olağandan farklı şeylerle karşılaşmamıştık. Personelin aynı olması, bir anlamda nöbet değişikliğinin gerçekleşmemesi kolaylıkların başlangıcı olmuştu. Doktor anlatıyordu:

“Yarım-yırtık İngilizcemle bir şeyler konuşmaya, anlamaya, anlatmaya çalıştım. Ama sanırım öncelikle kendisinin sağlığından bahsetmem gerek. Ayağındaki çatlak dışında, önemli bir sıkıntısı yok diyebilirim. Kısa zamanda iyileşir. Sanırım yapacak çok iş var. Acaba sizlerden yardım istesem. Çünkü İngilizce birçok cümleyi, hatta kelimeyi anlayamadım. İngilizceniz var mı?”

Ağabeyim;

“Kolejden mezunuz. Bulunduğumuz görevde de çok zaman yabancılarla konuşmamız gerekiyor, lisan bilgimizin yeterli olduğunu sanıyorum. Eğer yanına götürürseniz çözümü kolaylaştırırız!” dedi.

Doktor önde, biz arkasında Mieke’nin yattığı odaya yöneldik. Doktor, kapıyı çaldı hafifçe ve açarken de odaya önce bizim girmemiz için kenara çekildi.

Kapının açılış sesiyle hareketlenmek, yerinde doğrulmak istedi Mieke, acılarını hissedince vazgeçti bundan ve İngilizce olarak sordu:

“Doktor? Siz misiniz?” Gözlerinde bantlar vardı, görmüyordu, yalnızca seslerden etkileniyordu.

“Evet!” dedi doktor İngilizce ve devam etti: “Geçmiş olsun tekrar! Nasılsınız?”

“Teşekkür ederim, iyiyim. Yanınızda biri, birileri mi var?”

Doktor tekrar İngilizce; “Evet!” dedikten sonra bize döndü ve Türkçe olarak devam etti;

“Lütfen, benim bozuk İngilizcem ile savaşmasına izin vermeyin ve siz devam edin lütfen!”

Ağabeyim, Mieke’nin yanına yaklaştı, yanındaki sandalyeye oturdu ve belki doktorun da anlamasını sağlamak için tane tane konuşmaya başladı:

“Öncelikle ben ve kardeşim size ‘Geçmiş olsun!’ demek isteriz. Benim ismim Türker, kardeşimin ismi Berker.” 

Ben de; “Geçmiş olsun Bayan Mieke! Ben Berker!” demek zorunluluğu duydum (sanki).

Mieke, bakışlarını engelleyen bantlara rağmen kulaklarının yönlendirmesiyle yüzünü önce Ağabeyime sonra bana döndürdü. Görmeyen gözlerinde minnet duygusu vardı sanki?!

Belki ağabeyiminkine göre zavallı olduğunu sandığım iki kelimeye sığan İngilizcemle alay ediyor gibiydi. Öyle ya, yabancılara, hem de tanışma faslında ismi ile değil, soy ismi ile hitap edileceğini çocuklar bile bilirdi, ama ben unutmuş gibiydim. Ağabeyim devam etti:

“Doktorla herhalde görüştünüz. Yaşadığınız olaylar için çok üzgünüz. Tüm belge ve çantalarınızı arabanızdan aldık, hepsi bizde, evimizde. Şu anda bilmeniz gereken bu kadar. Önce dinlenin ve kendinize gelin. Yasal tüm gereklilikler için size yardımcı olacağız. Hollanda’dan haber iletmemiz gereken bir adres veya telefon varsa, şu anda yalnız onu söyleyin. Yardımcı olmak görevimiz…”

Kısa bir sessizlik oldu.

“Teşekkür ederim!” dedi Mieke, sağ elini kendine uzandığını sandığı eli veya elleri tutmak istercesine havada dolaştırmağa başladı. Ağabeyim onun uzanan elini, boşlukta sallanmasını engellemek istercesine tuttu:

“Hiç gereği yok! Bu akşam iyice dinlenin. Yarın, yeni bir gün doğacak. Biz her şeyi halledeceğiz. Merakınız olmasın. Ev adresimizi ve telefon numaramızı Doktor Serdar Beye(24) vereceğiz. Gerekirse Doktor Bey arar bizi.”

“Annem ve babam beraber değillerdi, ama bir tek babamı aramanızı isteyeceğim sizden. İsmi Daniel Coert(24). İngilizce biliyor ve telefon numarası pasaportumun en son sayfasında yazılı.  Tekrar ve her şey için teşekkür ederim.”

Annesini kaybettiğinin, bir tatil serüveninin(30) böyle uçukça bitmesinin(31) farkında, belki de çeşitli “Nedenlerin” sorgusu içinde yorulmuş gibiydi. Tam bir teslimiyetle yatağına büzülür gibi sığındı. Direnmesine rağmen, belki de ilâçların etkisiyle uyuklar gibiydi. Başka bir şey konuşmadık. Neredeyse ayaklarımızın uçlarına basarak sessizce odayı terk ettik. Doktor:

“Annesinin ölümünü söylemek zorundaydım. Karakoldan gelen polislere de iki-üç gün sonra gelmelerini söyledim. Arabalarının maalesef hurda halinde olduğunu da söyledim. İtfaiyeden de birkaç kişi geldi. Onlara da aynı şeyleri söyledim. Sanırım gümrükle ilgili sorunları olacak. Ben de yardım etmek isterim. Bu nedenle de beraber olmamızı yararlı görüyorum. Nöbetim bitmek üzere. Henüz araba sahibi olamadım. Beni de şehre kadar götürürseniz, bir yerlerde oturur, yapabileceklerimizi, yapılabilecekleri detaylı olarak konuşuruz. Ne dersiniz?” dedi.

“Çok iyi olur Doktor Bey!”

“Ama önce telefonla eşime haber vereyim, gecikecek oluşum dolaysıyla merak etmesin.”

“Olur, Doktor Bey! Biz arabada bekliyoruz, dışarıdaki beyaz küçük araba…”

“Tamam. Üstümü değiştirip kayıtları imzalayıp hemen geliyorum.”

Odasına yönelerek ayrıldı. Ağabeyim yavaş yavaş düşünceli bir tavırla bana döndü:

“Ne yapmamız gerektiği konusunda bir fikrin var mı Berker?”

Öyle zamanlar vardır ki, doğru olanın size engel olmasına izin veremezsiniz. Omuzlarımı kaldırarak, kafamı sallamakla yetinmek zorunda hissediyordum kendimi, ama sadece;

“Önce telefon etmemiz gerek!” diyebildim.

Biraz sonra doktor geldi ve;

“Bize gidelim. Çay demleriz. Çayımızı içerken konuşur, hem de hanımefendinin babasına telefon ederiz…”

Kısa süre içinde doktorun evine değil, bizim evimize geldik. Ben çaydanlığı ocağa koyarken, doktor ve ağabeyim konuşmaya başlamışlardı bile. Ve konuşmalar akşamın hatta gecenin ilerleyen saatlerine kadar devam etti. Doktor evine bir kere daha telefon etti, gecikeceği için merak etmemeleri dileği ile eşine ve küçük kızına.

Saat farkını da dikkate almamıza rağmen, ancak üçüncü arayışımızda haberi iletebildik Hollanda’ya, Mieke’nin babasına. Daniel Coert gerekli işlemleri yaparak en geç üç gün içinde burada olacağını ve gelişini bildireceğini iletmişti. Geciken akşam yemeğimizi yakınımızdaki pideciden aldığımız pideler ve ayranla geçiştirmiştik.

Doktoru yine ben bıraktım evine Gülnihal’le. Gülnihal; tedirgin, sıkıntılı, kızgın gibiydi. Galiba programsızlığa tahammülü yoktu. Oysa programlanmıştık, belirli aşamaları yaşayacaktık. Ne kadar, ne zamana değin ve nasıl? Bunları zaman gösterecekti. Duyumsadıklarımla, yaşadıklarım ve gözlemlerim hep aynı birlikteliği şekillendiriyordu çünkü.

Sabah, oldukça erken oldu evimizde. Ağabeyim, sabahın gerekliliklerine de erkenden başlamıştı. Yatağını düzeltmiş, bakkaldan ekmek almış, çayı demlemiş, tıraş bile olmuştu.

Ara sıra da olsa sabah ezanıyla kalkmak, vaktin geçmemesine dikkat ederek sabah namazı kılmak gibi güzel bir huyu da vardı, beni alıştıramadığı. Unutmadan söylemem gerek, elindeki sargıyı açmış, alnındaki ve çenesindeki kendine sıkıntı veren bantları da çıkartmıştı.

Mieke için yapacaklarımızı, yapabileceklerimizi genel hatları ile belirlemiştik. Tüm belirlemelerimize rağmen Mieke’nin babasının Hollanda’dan gelişini beklemenin yararlı olacağını düşünüyorduk. Kazadan sonra aldığım tüm çanta ve eşyalar odanın bir köşesinde öylece duruyordu, dokunmuyorduk, dokunmak istemiyorduk, hatta merak bile etmiyorduk.

İki-üç güne sığdırmak istediğimiz iznimizin bitmek üzere oluşunu fark eden ağabeyim;

“Berker…” dedi. “Senin her olasılığa karşı görevine başlamanda yarar var. Görevine başla ve benim iznimi uzatmamın gerektiğini müdürüme oluru ile söyle, bu olaydan bahsetmeden. Ben de bir ara uğrar, yeni izin kâğıdımı imzalarım. Daha sonra ben göreve başlarım, sen yardım işleri ile meşgul olursun. Veyahut ikimiz de beraber oluruz, koşullara göre.”

“Olur, ama daha tam anlamıyla kendine gelemedin. Yardıma ihtiyacının olmadığı konusunda emin misin?”

“Sıhhatim yerinde Allah’a şükür. Endişelenmeyi gerektirecek bir durumum da yok. Bugün doktorla beraber, yapmayı plânladıklarımızı gerçekleştirmeye çalışacağız. Biliyorsun babası hem Mieke’yi hem de cenazeyi en kısa zamanda geri götürmeyi istiyor Hollanda’ya. Onun için yasal gerekliliklerin acele gerçekleşmesini sağlamalıyız.”

Ağabeyimin önerisi doğrultusunda göreve başladım. Böylece onun anlattıkları, anlatacakları dışındaki gelişmelere yabancı kalacaktım.

Merak etmemin dışında etkilenmiyordum, ama Türker’in his dünyasını geniş boyutlu olarak “Adamsendeci(32)” bir tutumda zorlamasına da endişelenmiyor değildim…

Ağabeyim anlatıyordu son günlerin gelişmelerini:

Mieke’nin gözlerindeki bantlar, kolundaki sargılar açılmıştı. Yürüyemiyordu, ama pekâlâ yatağına rahatça oturabiliyor, kendi işlerini kendi görebiliyordu genel anlamda. Bir-iki gün içinde koltuk değnekleriyle ve alçılı ayağına fazla yük bindirmeden rahat rahat yürüyebilecekti. Hafta sonunda ülkesine dönmesinde sakınca görmüyordu doktor. Mieke;

“Yeter ki babam gelsin, gereklilikler konuşulsun, irdelensin, uçak biletleri alınsın, cenaze için sıhhî ve yasal işlemler tamamlanmış olsun!” demiş. Adlarımızın Türkçe okunuşlarını da öğrenmiş bu arada Mieke. Söz arasında beni de görmek istediğini, teşekkür edeceğini belirtmiş, ağabeyim de ziyarete geleceğimi söylemiş.

Anlattıklarından belki hatırımda kalmayanlar da vardı, belki de Türker’in anlatmadıkları, anlatmak istemedikleri, anlatamadıkları; önemli veya önemsiz…

Türker’in akşam ziyaretlerine bütünüyle koştuğu ve belki de ulaştığı günlerden birinin akşamında Daniel Coert telefon etti. 

“Yarınki uçakla geliyorum. Ülkem ile ilgili tüm gereklilikleri hazırlamış olarak.” dedi ve uçağın numarası ile havaalanına muhtemel ulaşma vaktini bildirdi.

“Sizi karşılarım.” dedim.

Birbirimize birbirimizi tarif ettik. Karşılaşmamızla ve karşılayışımla ilgili izin ve gidiş şeklimi tasarlayamıyordum zihnimde. Belki bu karşılamayı da ağabeyim üstlenmek isterdi. Belki de; “Gülnihal’i al, git, karşıla ve gel!” derdi kısaca. Türker’in fikrini mutlaka almalıydım. “Mieke’ye ve doktora da haber verilmesi herhalde iyi olur” diye düşünüyordum telefonu açarken…

Birkaç dakika sonra sorunların halledilmiş olmasından dolayı sevinçliydim. Sabah erken bir vakitte Daniel Coert Beyi karşılamak üzere Gülnihal’le çıkacaktık yola. Ağabeyim diğer gerekliliklerin halli için izin alarak şehirde kalacaktı. Gülnihal’siz ne yapacaktı merak ediyordum ama o kadar da fazla değil. O; mutlaka bir çözüm üretirdi kendince…

Ağabeyim eve geldiğinde iyi haberleri vardı: Misafirlerin arabalarının kısmen de olsa yanık ve hurda olması dolaysıyla gümrük konusunda, çevreye yangın zararı olmamış olması dolaysıyla itfaiye ve orman birimleriyle oluşabilecek sorunları halletmişlerdi(33).

Polis ve Jandarma ile oluşan sorunları da çözümlemişlerdi, doktorun da yardım katkısıyla. “Nasıl, ne şekilde?” diye sormadım. Sorunların halledilmiş olması önemli idi. Morgda yatan annenin havaalanına kadar nakliyesini temin için bir ambulansı da bedeli mukabilinde kiralamıştı.

.Ağabeyim, hepsini ayrı ayrı tarif ederek bir sürü imzalı, kaşeli, mühürlü kâğıt verdi, ayrıca pasaportları uzattı. Daha sonra köşedeki bavullardan birini açtı, bir köşesinden bir zarf çıkararak içinden bir miktar Amerikan Doları alarak saydı, bir bölümünü bana vererek kalanları yine zarfı içinde bavuldan aldığı aynı yere özenle yerleştirdi.

“Eğer Daniel Bey, yeterli miktarda parayla gelememişse o zaman kullanacaksın bu parayı. Yapacağın iş şu: Mieke Hanım ve Daniel Beye, Daniel Beyle de detaylı konuşarak, hafta sonuna, tercihan Cumartesiye, cenaze de dâhil olmak üzere dönüş uçak biletlerini alacaksın. Doktor, cenazenin daha fazla bekletilmesini uygun görmüyor. Mieke Hanımın da tedavisine Hollanda’da devam etmesinin daha yararlı olacağını söylüyor.”

Ağabeyim ilk defa “Mieke Hanım” diyordu. Ayrıca; “Zahmet, üzüntü…” ve benzeri gibi kelimeler içeren cümleler de söyledi ama ya ben anlamadım, ya da o detaylarıyla anlatamadı. Kısaca; “Misafirlerimiz onlar!” dememi de o duymadı galiba.

Bir süre dinlenmek ister gibi durdu Ağabeyim, sonra tekrar devam etti, gereklilikleri sıralayarak:

“Aklımdayken söyleyeyim Mister Coert’i, yani Daniel Beyi Türkiye’ye gelince otele falan götürme. Önce hastaneye getir. Sonra beraberce bize gideriz. Ben salonda kanepede yatarım. Ona benim odamı hazırlarız. Ben komşu Müzeyyen Teyzeye de söylerim, rica ederim, bize yardım eder. Mieke Hanıma bu sabah sen havaalanına gitmeden evvel tüm eşyalarını ve bavullarını vermek istiyorum. Annesinin elbise ve eşyalarını götürmek istemiyor. Bir Hayır Kurumuna verilsin istiyor. Bu fikir Doktor Beyin önerisi idi, O da kabul etti. Belki de ağırlık olacağını düşünerek beraberinde götürmeyi gerekli görmediği kendi elbise ve çamaşırlarını da aynı şekilde bırakacağını söyledi, ayrıca. Bu demektir ki, bagaj diye bir sorunları olmayacak dönüşlerinde. Bunları halletmek senin görevin Berker, anlaştık mı?”

Cevabımı beklemeden buzdolabına gitti, bir bira aldı, açtı. Soran bakışlarla;

“Sen de ister misin?” dedi.

“Hayır Türker! Teşekkür ederim. Efkârlandın mı yoksa? Anlatmak istersen, dinlerim.”

“Şu anda anlatmak istemiyorum, daha sonra belki. Kendimi, kendimle paylaşmak istiyorum yalnızca.” dedi yatağına uzanırken. Günlerden sonra ilk defa cebinden sigara çıkarıp yaktığına şahit oldum…

Sabah, Mieke’nin (daha doğrusu misafirlerimizin demem gerek) bavul ve çantalarını alarak önce ağabeyimi onlarla birlikte hastaneye bıraktım. Sonra havaalanına doğru yola çıktım.

Fena geçmemişti yolculuğum. Beyaz bir kâğıda, büyük harflerle ve oldukça büyük bir şekilde;  “Daniel Coert” yazmıştım, her olasılığı düşünerek havaalanında beklerken…

Teessür(30) doluydu Daniel Beyin bakışları; “Hoş geldiniz! Hoş bulduk!” İngilizcesinin şekillenişinde. Bir banka oturduk önce. İngilizcemin yeterliliği ile yapılması gerekenleri, yapılacak olanları, yaptıklarımızı anlatmaya çalıştım. Pasaportları ve gerekli evrakı elimize alarak Hollanda (Kraliyet) Havayollarının bürosuna gittik.

Bazen Türkçe, bazen İngilizce, bazen Dutch (yani Hollandaca, ya da Felemenkçe) lisanı ile tüm dertlerimizi anlattık, sorunlarımızı çözdük. Bir tek uçak dönüş bileti için Cumartesi yerine Pazar günü için bilet bulabilme sorunu yaşamıştık, cenaze dolaysıyla. Onu da sorun olarak görmemiştik.

Üç-dört saat içinde plânladıklarımın tümünü yapabilmiş olmaktan dolayı başarılı gibi görüyordum kendimi. Gelişmeleri ve sonuçları kısaca Doktor Serdar Beye ilettim telefonla. Maalesef bu tarihlerde evimizde henüz telefonumuz yoktu(35), iş telefonundan da ağabeyime ulaşmam mümkün olamamıştı. Bu nedenle ağabeyimle görüşmesi mümkün olduğu takdirde durumu ona da anlatması için rica etmiştim. Gerçekten itiraf etmeliyim ki; belki irsiyetten kalan geç bir takıntı olsa gerek, ağabeyim misafirlerin kazasından sonra tıpkı annem gibi pimpirikli, her şeyi merak eden biri olmuştu. En ufak bir gecikmede sinirlendiğini hissettiriyor, hiddetleniyordu.

Gülnihal’i park ettiğim yere geldik misafirle beraber. Kaputunu okşadım;

“N’aber Gülnihal? Sıkılmadın umarım.” dedim.

Misafirimizin ufak bir valizi vardı, bagaja bile vermeyip yanında taşıdığı. Herhalde pasaportunu, parasını, evrakını kısaca her şeyini onun içinde muhafaza ediyordu (belki). Valizini arka kanepeye koydu, kendisi öne oturdu ve emniyet kemerini bağladı hemen. “Parasını” deyince, söylemeye gerek yok, Mieke’nin parasından hiçbir harcama yapmamıştım.

Tüm giderleri Daniel Bey karşılamıştı. Hatta benzin almak üzere ilerlediğimizde benzin parasını vermeğe de kalkışmıştı, oysa bizlere okullarda; “Alman Usulü” diye Avrupalıların kendininkinden başkasının masrafına karışmadıklarını anlatmışlardı. Dolaysıyla bu geçici hayretimi saklı tutmayı yeğledim ve klâsik; “Misafirimizsiniz!” sözünü sarf etmek gereğini hissettim, yalnızca.

Yol boyu kazanın oluş şeklini sordu, yapılanları, yapılması gerekenleri sordu tekrar Daniel Bey. Soru-cevap şeklinde tüm bildiklerimi anlatmaya çalıştım, dilimin döndüğünce.

Hastaneye akşam karanlığının inişinde ulaşacağımız varsayımı ile benzin alırken hastaneye telefon ettim tekrar, doğrudan doğruya hastaneye gelişimizin bir sakıncası olup olmadığını sormak için. Yanıtın olumlu olmasını aynen aktardım misafirimize. Üzüntülü bir neşe hissettim misafirimizin gözlerinde. İnce bir puro sigarası çıkardı cebinden, ikram etti.

“İçmiyorum!” dedim.

“İçmemin bir sakıncası var mı(36)?” diye sordu. İşte bu durumda ne cevap vereceğimi bilemedim. Türkçe olsa; “Rica ederim!” derdim geçerdim ama İngilizce ancak; “Sigara içebilirsiniz!” (Naturally, you can smoke) diye izin verircesine, vermişçesine bir cümle kurmaktan dolayı üzülmüştüm.

Yolculuğumuz fena geçti sayılmaz, ama bilet temini, hastaneye vaktinde ulaşma telâşı ile misafirimize yemek ısmarlamayı unutmuştum. Ben, daha doğrusu ağabeyim ve ben, yani biz, yemeğe ve yemek vakitlerine pek dikkat etmezdik, ama yabancıların öğün geçirmek diye huylarının olmadığını unutmuştum. Belki de yorgunluğuna eklenen açlık stresi ile baba-kızın karşılaşması oldukça duygusal bir ortamda gerçekleşmiş gibi gelmişti bana. Mieke;

“Özür dilerim hepinizden” dedi.

Bu sözü, babasıyla kendi lisanlarında konuştukları ve anlamadığımız için mi, yoksa duygusallığının görünüşü için mi söylediğini anlamadım, anlayamadım.

Ağabeyim işaret etti, dışarıya çıktık, hepimiz, doktorla beraber, baba-kızı baş başa bırakarak.

Türker’e ve doktora yaşadıklarımın kısa bir özetini yaptım, dışarıya çıkınca. Uçak biletleri ile gerekli tüm evrakın Daniel Beyde olduğunu, acele etmem nedeniyle, öğle yemeği ikram etmeyi unuttuğumu söyledim.

Doktor Serdar, masasındaki bir defterin sayfalarını, daha sonra da telefondaki numaraları çevirdi. Ahizeyi kapatarak;

“Bu akşam benim misafirimsiniz!” dedi sonra ahizeyi kapatan elini açarak karşısındaki ile konuşmaya başladı:

“Ömer Usta! Ben Doktor Serdar! Bu akşam sana misafiriz. Yabancı bir misafirimiz de var. Dört kişiyiz… Bir saate kadar sanırım senin orada olacağız… Havuz kenarındaki masayı ayırıver mümkünse… Beni mahcup etmeyeceğine dair inancım var… Teşekkür ederim.” dedi telefonu kapatırken. Mieke’yi belki de perhizi(37) ya da sağlık durumu nedeniyle gruba eklemeyi düşünmemişti bile.

“Bizi mahcup ediyorsunuz!” dedi Ağabeyim.

“Lütfen sözünü etmeyelim… Ben, bir de hanıma haber vereyim, gecikeceğim için merak etmesin!” Doktor (sanırım), evcimendi, kılıbık(29) demek yakışmazdı…

Türker, cebinden sigarasını çıkartırken doktor hemen çakmağı ile ağabeyimin sigarasını yakmağa uzandı, telefon numaralarını çevirmeyi bırakarak…

Sigarası bitmişti Türker’in. Doktorun ısmarladığı kahveleri de bitirmiştik, ama baba-kızın birbirine anlatacakları bitmemişti galiba.

Kısa sayılmayacak bir süre daha bekledikten sonra, doktor kapıyı tıklatarak Mieke’nin odasına girdi, kapıyı açık bırakarak…

“Yarın da vaktimiz var. Şimdi yorgunsunuz, hem her ikiniz de. Hem her ikinizin de dinlenmeye ihtiyacınız var. Yarına kadar kızınıza; ‘Allahaısmarladık!’ demeniz uygun olacak sanıyorum.” deyişini duyduk. Tüm cümleleri İngilizce demesine karşın; “Allahaısmarladık” kelimesini belki öğrendikleri, belki de öğrenmeleri için Türkçe söylemişti, heceleri tane tane uygulayarak. Doktorun İngilizcesi hiç de kötü değildi söylediği gibi, anlaşılır şekilde konuşmuştu, anladığımız kadarıyla.

Babası sandalyeden doğruldu, kızına tekrar döndü kucaklarken, İngilizce olarak;

“İyi akşamlar sevgilim!” dedim. (“My dear” kelimesi başka nasıl tercüme edilirdi ki?)

Doktor da Mieke’ye döndü;

“İyi akşamlar. Umarım rahatsınızdır, bir şeye ihtiyacınız olursa, hemşireye İngilizce-Türkçe, Türkçe-İngilizce lügatler bıraktım, çekinmeden hemşireye söyleyin, beni arasın telefonla. Veyahut da artık rahatça yürüyebildiğinize ve hatta bu, seyahat etmenize bile engel olmadığına göre odamdan, bana telefon edebilirsiniz. Ev telefon numaralarım telefonun yanındaki kâğıtta yazılı. Babanızı onlar misafir edecekler. Aklınıza gelen bir şeyler olursa yanınızdaki deftere not edin. Daha sonra yardımcı olurum.”

Bir makine düzeninde, hızlı hızlı plânlamış gibi hiç duraksamadan söylemişti sözlerini doktor. Nefes alır gibi oldu ve devam etti:

“Biz babanı yemeğe götürüyoruz. Sizin perhiziniz olduğu ve Türk yemeklerine, daha doğrusu kebaplarına bünyeniz şimdilik hazır olmadığı için size teklif edemiyoruz. Umarım sağlığınıza kavuşur, tekrar gelirseniz güzel ülkemize, o zaman size de ikram vaadimiz olsun!”

“Teşekkür ederim, hepinize iyi akşamlar, şimdiden afiyet olsun!” dedi Mieke.

Doktor Serdar, Mieke’nin yardım kuruluşu için ayırdığı elbiselerin olduğu bavulu, Türker ise, Mieke’nin Hollanda’ya götürmeyi düşündüğü çantayı almıştı eline. Daniel Beyin elinde sadece kendi çantası vardı. Ben,  gamsızca, ellerimi sallayarak yürüyordum, belki de yorgunluğumun etkisiyle. Hafifçe geri döndüm, sallanan elini ve gülen gözlerini akşamın son ışıklarında bir kere daha görebilmek için. Gözleri gülüyordu sanki elinin sallanışında…

“İyi Akşamlar!” dileklerinin yoğunlaştığı akşam başlamıştı Ömer Ustanın Lokantasına giderken. Direksiyon ağabeyimdeydi, söylemek gereksiz.

Daniel Bey oldukça yorgun ve açtı. Buna rağmen zihnini kurcalayan sorulara yanıt almak istiyordu ısrarla. 

“Tekerlekli sandalye alsak iyi mi olur acaba Mieke için?” dedi bir ara.

“Gerek yok buna!” dedi Doktor Serdar. “Koltuk Değnekleri ile idare edebilir. Ayağındaki çatlağın kısa bir süre içinde iyileşeceğini sanıyorum!”

“Yapmam gereken başka bir şey var mı kızım ve eski eşim için?”

Mieke’nin babasının ne söylemek istediğini anlayamamıştık. Giderlerimizi mi karşılamak istiyordu? Hastaneye yardım mı etmek istiyordu? Yoksa saçma bir kuramsallıkla(38) minnet borcu(39) altında kalmamayı mı düşünüyordu? Düşüncelerimizin tümünün cevabını amaçlayan bir şekilde kısa ve belki de tehdit eder şekilde kesin cevap verdim:

“Misafirimizsiniz, teşekkür etmeniz dışında yapmanız gereken hiçbir şey yok!”

Kararlılığım yalnız onu değil, ağabeyimi ve doktoru da etkileşmişti (galiba). Ağabeyimin dizi ile dizimi hafifçe iteklediğini hissettim. Bundan sonra konuşmamam gerektiğini düşündüm…

Yemekten sonra, önce doktoru bıraktık evine. Doğal olarak Gülnihal yine ağabeyimde idi. Ben arkada, Bay Daniel ön koltukta oturmuştuk. Ağabeyim, Daniel Bey’in otele gitmek arzusuna şiddetle karşı çıkmış ve “Misafirimizsiniz!” demişti, tıpkı benim gibi.

Ağabeyim Gülnihal’i park ederken, Mieke’nin bavulunu almıştım ve misafirimize yol göstererek merdivenleri çıkmaya başlamıştık Bay Daniel’le.

Olağan bir gece, özelliği olmayan bir Cumartesi geçirdik sonra. “Özelliği olmayan” diyorum, ama (belki de) ağabeyimin duygularını hissetmem dolaysıyla “Özelliği vardı” da galiba, diyebilirim. Oysa “Yasak” kelimesi şekilleniyordu, tüm cismimde, ruhumda, gönlümde.

Minnet duyguları ile sevgi duyguları gözlerde fark ediliyordu. Veyahut da ben öyle zannediyordum. Ama gene de yasak, yasaktı. Ağabeyim öndeydi, önde olmalıydı. Buna rağmen ağabeyimin “Cici Arkadaşı Hatçe’yi” ihmal ettiği düşüncesini yaşamadan edemiyordum.

Bakmayın gene “Hatçe!” dedim. Nüfus Kâğıdına öyle yazılmış, ben de kızdırmak için çok zaman “Hatice” yerine “Hatçe” derdim, müstakbel diye vasıfladığım sevgili yengeme.

İnsan, rüya ve hülyalarını engelleyemiyor. Ben zaten engellemek de istemiyordum, yasak; yasak değildi, hayal dünyamda. Ama sıkıntılıydım, ağabeyime içten sevgim ve saygım, düşüncelerimde var ettiğim gönül sevgimden üstündü (sanırım), olmalıydı da…

Pazar sabahı ambulansla birlikte yola çıktık. Doktor Serdar da katılmıştı bize. Hatta “Gereklilik duyulabilir!” diye Mieke’nin de olduğu Gülnihal’le seyahat etmeği yeğlemişti. Mieke’yi rahat etmesi için ön koltuğa oturtturmuşlardı. Doktor Serdar ve babası arka koltuktaydılar.

Bense, cenaze ile birlikte onları ambulansla takip ediyordum. Ambulansın şoförü dikkatli ve oldukça deneyimli (hem her bakımdan) iyi bir gençti, sanırım bizler yaşlarındaydı.

Havaalanına ulaştığımızda önce durduk, vedalaşmak ve Mieke’yi de ambulansa almak için. Sanırım uçağa binmesi daha kolay olacak diye düşünmüştük, kuralları, ya da gereklilikleri göz ardı ederek. Dalgındım galiba, ona;

“Güle güle!” demiştim Türkçe. O da beni Türkçe cevaplamıştı aksanında(40) yabancılık olmadan;

“Güle güle Berker!” demişti, “Allahaısmarladık!” demeyi unutmuşçasına, sarılmaya çalışırken.

Ağabeyime de ellerini uzatmıştı, minnetle sarılmıştı aynı içtenlikle ve yine Türkçe; “Güle güle!” demişti ismini söylemeden. Vedalaşma kısa sürmüştü, yazışma sözlerinin içeriğinde. Ve ambulansla uçağın kapısına kadar gitmişti Mieke, annesinin cenazesiyle birlikte.

Bay Daniel, her şey için teşekkür etmişti ayrılırken.

Uçak kanatlanırken; “Bir varmış, bir yokmuş!” masalı şekillenmiş gibiydi.

Üçümüz geriye döndük yine Gülnihal’le. Ambulans yolcusunu indirdikten (ya da) bıraktıktan sonra hemen başlatmıştı dönüş yolculuğunu. Dönüşte arabamızda hiç konuşmadık desem yeri. Doktoru evine bırakırken; “Dostluk, arkadaşlık devam etsin!” dedik, eşine, kızına, içten selâm ve sevgilerimizi ulaştırmasını istedik.

Ve yalnızlığımıza kapanmak üzere evimize ulaştık.

Ağabeyim, bir süre evin içinde dolaştıktan sonra, misafirleri yolcu etmemize çeyrek kala evimize henüz bağlanan telefona kararlı bir şekilde uzandı, numaraları ezberinden çevirdi:

“Merhaba, iyi akşamlar Hatice!” deyişini duydum sadece. Sözlüsü Hatice ile konuşmaktaydı. Mutfağa gittim, bir bira açtım kendime, konuşmaları özel olsa gerekti.

Bira bardağımdaki bira, neredeyse yarısına ulaşmak üzereyken ağabeyim geldi yanıma. Kısa, kesin ve öz olarak konuştu:

“Galiba yanlışım var!”

Anlamış gibiydim, ama anlamamam, anlamak istememem daha doğal gibiydi, söylemek istediğini…

Günler geçti aradan. Olağan ve biri diğerinden farklı olmayan günler yaşıyorduk. Ağabeyim, eskisi gibi nişanlısıyla belirli günleri paylaşıyor, “Ah!” lar, “Of!” larla dönüyordu bazen.

Yaşantımda değişen bir şey yoktu benim için, Hatçe’den ağabeyimle kulağıma ulaşan “Falancanın kızı için ne der?” gibi beni de ağabeyimin safında görmek arzu ve istemesiyle ilgili sözlerden başka.

Rutin(41) bir yaşam yani. Anlamadıklarım vardı. Hatta bunlar oldukça önemli bir bütünlükteydi. Kararsızlıkları ve yasakları yaşıyordum, özellikle Hollanda’dan telefon aldığımızda. Mieke hiç aramamıştı bizi, hep babası ile konuşuyorduk. Mieke’nin iyileştiğini, (Türkçedeki tam tabiriyle) sarsıntıyı atlattığını, editörlük işine başladığını, daha doğrusu devam etmeğe başladığını, öğrenmiştik yeniden.

Ne telefon etmişti Mieke, ne de iki satıra da olsa sığan bir mektup göndermişti bize. Babası devamlı olarak teşekkürlerini iletiyordu, selâmlarını iletiyordu bize. Ağabeyim, bir-iki defa evlerine telefon açtıysa da bulamadı evlerinde onu, ya da onları, telefon açışları yanıtsız kalmıştı.

Bir gün (sanırım bir Cumartesi-Pazar tatil günü idi) Ağabeyim sözlüsüyle gezmeğe çıktığında, ben de evde düşüncelerimi ve yalnızlığımı kendimle paylaşarak kitap okumaya çalışırken telefon çaldı.

Ağabeyimi arayanlar dışında beni arayan olmazdı pek. Doğrusu, ben de hiç kimseden telefon beklemiyordum. Çünkü annemlere; “İyi olduğumuzu belirtmek için” telefon etmiştim. “Ağabeyim de sözlüsüyle birlikte olduğuna göre kim aramış olabilirdi ki, herhalde yanlış numara olsa gerek!” diye düşünüyordum, telefona uzandığımda.

“Merhaba!” diye bir ses duydum.

“Merhaba!” dedim kayıtsızca, ses tonundaki aksan farklılığına boş vererek ve yanlış numara düşüncesinin karşılığını vermek istercesine.

Karşımdaki İngilizce olarak sordu bu kez:

“Ben Mieke! Sesimi tanımadın mı Berker?!”

Hayret etmiştim, uzun uzun yollar ötesinden nasıl ayırt edebilmişti sesimi? “Nasıl?” soruma yanıt ararcasına suskun öylesine kalakalmıştım, telefon alıcısı elimde olarak. Ne bir yanıt ulaştırabiliyordum karşımdakine, ne de bir söz söylemesine fırsat tanıyordum.

Türkçe, belki kendimin de anlamadığım, bilmediğim kelime ve cümleleri sıralıyordum kendi kendime, arkası arkasına. Hiç beklemiyordum, hiç düşünmüyordum, hatta hiç ummuyordum bile onun şu anki yalnızlığımı paylaşacağını (hayal dünyamda bile ağabeyim lehine kendime yasakladığım hülyalarıma karşın).

İlk nefes alışımda karşımdaki ses canlandı:

“Ben Mieke, Berker!” dedi tekrar. “Lütfen dinle! Şimdi çok iyiyim. Ayağım iyileşti. İşlerim ve devam ettiğim diğer yükseköğrenim kurumu sınavlarım nedeniyle sizi arayamadım. Sınavlarımı başarı ile sonuçlandırdım. İş durumum da iyi. Umarım sizin için, sizler için de her şey iyidir. Ve sanırım ki en kısa zaman içinde sizleri ziyarete gelmeğe çalışacağım. Sen iyi misin? Kardeşin Türker iyi mi? Seni görmeyi istiyorum. Sen gelemez misin buraya?”

Bir yanlışlığı vardı çözemediğim. “Sen” diyor, sonra ağabeyimi soruyordu. Acaba beni, sen mi sanıyordu ki? Ne diyebilirdim ki hem? “Ağabeyim, sözlüsü (İngilizce de her nasıl deniyorduysa hatırlayamıyorum, ya da kısaca nişanlı mı deseydim ki?) ile birlikte” mi, demeliydim? O ne derdi? Ne demesi gerekliydi? Hem niye hep beni soruyordu? Niye beni görmek istiyordu? Niye bana “gel!” diyordu yalnızca? Hiç yakın olmamıştık ki birbirimize!

Yakınlık ağabeyimin doğasındaydı, anımsadığım. Bilmediğim mi vardı? Hem neydi bilmediğim? Yoksa bilerek, isteyerek, plânlayarak mı aramıştı beni, bu zamanda, evimde yalnızlığı kendimle paylaştığımı hissederek?

“İyi olmanıza sevindik. İyiyiz biz de. Okulunuzu bitirdiğinize de ağabeyim adına da, kendi adıma da sevindiğimizi belirtmem gerek. Sizi Türkiye’ye bekleriz. Belki bizler de geliriz oraya…”

Tutuklaşmıştım. Başka ne diyebilir, nasıl diyebilirdim ki? Karşısındaki ben miydim, yoksa ağabeyim mi? Kararsızlık içindeydim. Ben, beni yaşamıyordum. Ben yoksa ağabeyim miydim? İkilemler arasında ter içinde, yorgun ve sanki çaresiz gibiydim.

Ah ağabeyim! Olsaydın, çarem de olurdun, mutlaka! Kalbim, olağandan öte çarpıyordu, frensiz. Tutkun, ya da tutkusuz bir şekilde İngilizcemi bile devşiremiyordum(42) zihnimde, yoksul…

“Galiba, yanlış bir zamanda aradım seni. Beni arar mısın rahat olduğunda, şimdi kapatıyorum!” dedi ve kapattı, haleti ruhiyemdeki(43) belirsizlikleri fark etmişçesine.

Hiç de yanlış bir zaman değildi esasında. Forest GAMP’ın (Bir geri zekâlının) “Çişim geldi!” deyişleri ile dolu romanıyla birlikte idim, telefon geldiğinde. Ben şimdi kendimi Forest Gamp gibi yorumluyordum zihnimde.

Önce bir bira daha açtım kendime. Sonra soğuk bir duş almak için duşa yöneldim zihnimde, nelere yön vereceğimi tasarlamak için.

Duştan sonra oldukça rahatlamış hissediyordum kendimi, ama yönlendiremiyordum kendimi. Ağabeyim mi, ben mi? Ben olmalıydım, ama ya ben olmamam gerekiyordu ise? Ya o, ben olmamamda gereklilik hissediyordu ise? İkilemler, savaşamadığım boyutlardaydı, düşünürken…

Kapı açıldı birden. Ağabeyim, mutluluk dolu olduğuna inandığım bir gülümsemeyle ayakkabılarını çıkartıyordu kapı girişinde. Ona yöneldim:

“Mieke telefon etti!” dedim.

Telâşımı yorumsuz bir şekilde yanıtladı:

“Seni, bana sordu, seni sana söyledi, seni senden sordu, değil mi?” dedi.

Kafam karışmıştı sözlerinden, şaşırdım:

“Bunu nereden biliyorsun?” dedim.

“Duygularını, hem de karşılıklı duygularınızı bilmeyecek, anlamayacak bir insan mıyım ki ben? Kardeşiz biz Berker!”

“Duygularımı hissedeceğini düşünmemiştim!”

“Daha neler? Kardeşiz demedim mi? Hem biz bu gece Hatice ile aramızda nişanlandık. Gereği daha ileriki tarihlerde gerçekleşecek! Bu yeterli mi senin için? Haydi, hemen telefonu aç, zihinden geçenleri söyle ona, hem de yorumsuz, gerekçesiz, içinden geldiği gibi. Haydi hemen!”

Telefonun başına geçtim, numaraları çevirdim:

“Alo Berker!?” deyişini duydum, sorgularcasına, yanıtladım söylememi istediğini düşündüğüm tek cümleyi bildiği tüm lisanlarla;

“Ik hou vanje!”

“Ich liebe dich!”

“Je t’aime!”

“I love you!”

“Seni seviyorum!”

            …

YAZANIN NOTLARI:

(*) Öykü, roman havasına girmesin istediğim için, gümrük, orman, kaza, cenaze, uluslararası kurallar ve mevzuatı ile ilgili konulara girmedim, onları sadece taraflarca halledilmiş olarak öykülemeyi düşündüm.

(1) Boğuklaşmak; Sesi boğuk duruma gelmek. Sesi kısıklaşmak.

(2) Gülnihal; Gül fidanı. Gül ağacı.

(3) Üstüne Titremek; Bir şeye veya kimseye sevgi ve özen göstermek. Olağanın üstünde sevgi göstermek

(4) Yâd Etmek; Anmak, anımsamak. Hatırlamak.

(5) Türker ve Berker, büyük kızımın aralarında iki yaş fark olan oğullarının isimleri. Öyküde isimlendirmeye çalıştığım gibi “İkiz değiller!” demek istedim.

(6) Ingıdık-Ingıdık; “Yavaş-yavaş, dinlene-dinlene” gibi anlamlarda, sıralıca, can sıkıcı bir biçimde. Eskiden “ehlen ve sehlen” şeklinde kullanılan bir deyim.

(7) Tabiri Caizse; Sözün özünü söylemek gerekirse, diğer bir deyişle şöyle söylemek uygunsa.

(8) Viraj; Eğri, dönemeç, büklüm, bir yolun kıvrıldığı yer.

Virajlı Yol; Öykünün başlangıç yeri olarak Bilecik, Bursa ya da Eskişehir düşünülebilir. Eski; İnegöl (Bursa), Pazaryeri (Bilecik) arasındaki Ahı Dağı veya Bilecik-Vezirhan arasındaki Gülümbe Rampası, Bozüyük (Bilecik)-Bursa Mezitli virajlarından herhangi birini akıldan geçirmek mümkün.  Bu; olayın geçtiği yer hakkında aydınlatıcı olur kanaatindeyim.

(9) Danger (Dangerous); (İngilizce) Tehlike, tehlikeli. Danger-Tanker ikilemi doğal hayatta rastlanmıştır.

(10) Alicenap; Bağışlayıcı, yüksek ve yüce gönüllü, cömert. Onurlu, şerefli.

(11) Adak; Adama işi ve adanılan şey. Nezir. Yerine getirileceğine söz verilen oruç tütme, kurban kesme gibi adamak eylemi. Bir dileğin bir isteğin yerine gelmesi amacıyla kutsal sayılan bir güce adanmış nesne. Mevsim, zaman.

(12) Hayır Duası; İyi dua.

Hayır Duası Almak; Birinin diğeri için iyi dileklerde bulunması, iyilik dolu dua.

(13) Pimpirikli; Gereksiz yere titizlik gösteren, kuşkucu.

(14) Kukumav Kuşu; Baykuşgillerden kahverengi tüylerinin üzerinde beyaz benekleri olan, kafasını 1800 çevirebilen bir baykuş türü. Türkiye’de her mevsim rastlanan bir kuş türü olup, küçük memelilerle, böcek ve sürüngenlerle beslenen genellikle düşünceli gibi durağan hali olan kuş (Öyküde durağanlığı vurgulanmıştır).

(15) Şarampol; Karayollarının her iki kenarındaki, yol düzeyinin aşağısında kalan bölüm.

(16) Paniklemek; Büyük bir korkuya kapılmak, aşırı ölçüde korkup ne yapacağını bilemez olmak, paniğe kapılmak.

Panik; Birden bire gelen güçlü korku, ansızın içi kaplayan önlenemez dehşet duygusu.

(17) Pıhtılaşmak; Sıvı durumdan Koyulaşarak yarı katı (pıhtı) haline dönme.

(18) NL; Hollanda’nın uluslararası plâka işareti. (Nederland kelimesinden türemiştir)

(19) Vurdumduymaz; Adam Sendeci, Önemsememe, değer vermemek gibi davranışlar içinde olma.

(20) Prosedür; Bir amaca ulaşmak için tutulan yol, bir işte uyulması gereken yol, yöntem, işlemlerin tümü.

(21) Şok Olmak (Şoke Olmak); Şaşırmak, şaşakalmak, hoşa gitmeyecek bir şeyle karşılaşmak, şaşkına dönmek.

(22) Limit; Son, en uçta. Bir şeyin nicelik bakımından son sınırı, noktası, ya da yeri. Matematik terimi olarak; Değişken bir büyüklüğün, erişmek zorunda olmaksızın istenildiği kadar yaklaşabildiği değişmez büyüklük

(23) Sanal; Gerçekte yeri olmayan, var olmayan, ancak zihinde tasarlanan.

(24) Mieke Van Dijk, Lise Öğretmenimizin İngilizcemizi ilerletmek için bize adresini verdiği, Hollanda’nın Breda Kentinde yaşayan akranım olan bir kalem arkadaşımdı. Hollandalıların belki iddialı bir deyişleri olabilir, ama paylaşayım istedim. Onlar; “Tanrı Dünyayı, biz Hollanda’yı yarattık!” demişler, denizden kazandıkları ve “polder” dedikleri tarım arazileri nedeniyle.

Öyküde Mieke’nin babası rolünü verdiğim Daniel COERT’un da devlet memuru olduğum devrede bir projede beraber çalıştığımız Hollandalı Uzman bir Ziraat Mühendisi idi.

Serdar da, doktordur tabiidir ki!

Diğer isimleri de ipucu olmadan, yaşayan insanlar olarak düşünebilirsiniz.

(25) Fiskelemek; Parmak uçlarıyla hafif vuruş yapmak.

(26) Köreltmek (Köreltmelk); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak. Keskinliğini yitirmesine yol açmak.

(27) Şehlâ; Kusurlu sayılmayacak kadar hafif şaşı göz. Koyu mavi, elâ göz. Hafif, tatlı şaşı.

Şaşı; Birbirine paralel görme ekseni olmayan göz. Gözleri çarpıtarak bakma.

(28) Pısırık; Tutuk, sünepe, aşırı çekingen, yüreksiz, beceriksiz. Girgin karşıtı.

(29) Evcimen; Evine, ailesine çok bağlı olan. Ev işlerini iyi bilen, becerikli, hamarat. Aklı başında, sakin.

Uçarı; Sefih. Ele avuca sığmaz, kendini çeşitli eğlencelere vermiş kimse.

Kılıbık; Karısının baskısı altında bulunan, karısından korkan, çekinen. Kazak karşıtı.

(30) Serüven; Bir kimsenin başından geçen, ya da içine atılmış olduğu, içinde beklenmedik, heyecanlı olguların bulunduğu olay. Sonunu nereye varacağı kestirilemeyen iş, durum.

(31) Uçukça Bitmek; Sonuca ulaşmaksızın sona ermek.

(32) Adama Sendeci;  Vurdumduymaz, Önemsemeyen, değer vermeyen.

(33) Öyküyü kaleme almamdan sonra değişen 2918 Sayılı Karayolları Trafik Yasalarını ve buna bağlı olarak çıkarılan yönetmelikleri incelemem mümkün olmadığından varsa eksiklik ya da yanlışlıklar için özür dilemek boynumun borcudur tabiidir ki! Aklımda kalan, sanırım 2008 yılı başında uygulanmaya başladığını sandığım Maddi Hasarlı Kaza Tespit Tutanağının Trafik Polisine gerek kalmadan karşılıklı anlaşma ile tutulması. Bunun da cılkının çıktığını, karşılıklı anlaşma ile daha önceden herhangi bir nedenle oluşmuş hasarlı araçların tamir ettirilerek, bedellerinin Kasko Şirketlerinden tahsilinin yapıldığını bir gazete haberinde okumuştum.

(34) Teessür; Üzülme, üzüntü, duygulanma, etkilenme.

(35) Cep Telefonunun, ya da Çağrı Cihazlarının, Banka Kredi Kartlarının öyküyü etkilememesini istediğim için öyküde, bu unsurların henüz icat edilmemiş olduğunu varsaydım.

(36) Bazen yasalar, bazen kurallar o kadar çabuk değişiyor ki. Örneğin; Kapalı Mekânlarda Sigara İçme Yasağı (4207 Sayılı Kanun), ben öyküyü kaleme aldığımda henüz yoktu ortamda. Dolaysıyla öykü kahramanlarım püfür püfür sigara içtiler, öykünün gelişiminde.

(37) Perhiz; Diyet. Rejim. Sağlığını korumak, düzeltmek amacıyla uygulanan bir kısım sınırlamalar. Para harcamamak amacıyla uygulanan beslenme düzeni. Hristiyan ve Yahudilerin belli günlerde et, yağ gibi kimi yiyecekleri yemeksizin tuttukları oruç.

(38) Kuramsal; Kuramla ilgili, kuram niteliğinde olan.

Kuram; Bir bilim ya da sanatla ilgili, ya da herhangi bir sorunu ilgilendiren, uygulanmadıkça gerçekleşip gerçekleşmeyeceği, doğru olup olmadığı bilinmeyen, düşüncelerin ilkelerin tümü. Gözleme dayanan zan. Soyut Bilgi.

(39) Minnet; Yapılan bir iyiliğe karşı kendini borçlu sayma. Teşekkür etme. Gönül borcu. Müdana.

(40) Aksan; Bir ülkenin insanlarına veya bir çevreye özgü söyleyiş özelliği. Vurgu.

(41) Rutin; Her zaman yapılan, alışkanlık haline gelmiş, alışılagelen, sıradan, çeşitlilik göstermeyen. Alışkanlıkla elde edilen beceri.

(42) Devşirmek; Bir araya getirmek, derlemek, toplamak. Katlamak, düzgün duruma getirmek.

(43) Haleti Ruhiye; Kimi zaman kısa, kimi zaman uzun süren duygusal hal, tutum, ruh hali.

(44) Berker’in Mieke’ye telefonda söylediği son sözlerinin; Hollandaca, Almanca, Fransızca ve İngilizce olarak “Seni Seviyorum!” anlamına geldiğini söylemem gereksiz, değil mi?