Onu, okula ilk geldiği gün…

Hadi canım sen de…

Onu, onunla ilk karşılaştığım gün sevmeye…

Hadi canım bir kez daha…

Ve son olarak onu, onunla okulda ilk karşılaştığımızda beğenmiş, bu kere abartma hakkımı kullanarak diyorum ki; çarpılmıştım!

Kimdi? Neydi? Neyin nesiydi? Arkadaşı var mıydı? Kaçıncı sınıftaydı? Ve de gözlerindeki lens, başındaki peruk muydu? Saçmalamanın daniskası(1)

İnsan…

Yani ki ben, onu ilk gördüğümde işte böylesine saçmalamış, gönlümün, heyecanımın, hatta ihtirasımın en uç noktalarıyla onunla tanışmak, onunla ilgili her şeyi öğrenmek arzusunu yaşamıştım.

Öğrendim de…

Ne de olsa okulun kaşarlanmış, mezuniyetine handiyse yarım adımı kalmış bir öğrencisiydim. Acele etmeliydim. Hem okulu bitirmeden, hem de -deyim yerindeyse- sahibi yoksa onu hemen sahiplenmeliydim. Lâmı-cimi(2), bence bundan başka çarem yoktu, onu elde etmem için.

Henüz başlangıç ama merakta kalmamanız için hemen fısıldayıvereyim. Bahsettiğim kişi; karım, eşittir eşim, eşittir ömrümü ömrünün son anına kadar paylaştığım ve de üç çocuğumun anneleri oluyor yani.

Nerede kalmıştım? Hah! Devam ediyorum;

Okulun kaşarlanmış öğrencilerinden biriydim, ama ne bir kız arkadaşım olmuştu bugüne kadar, ne de yakınlık duyduğum biri. Fakir ve mazbut(3) bir ailenin tek çocuğu olmam, mecburiyetler, iş-güç, askerlik sorunu ve sonucu ve de dahi sonunda ailemin uygun göreceği birini bulup onunla yuva kurup torunlarını onlara sunmam için “Bir fırın ekmek yemem gerekti!” Ya da “Ölme eşeğim, ölme!” örneği çok beklemem gerekti, umut etmesem de, edemesem de, etsem de…

Bakmayın öyle kendim için; “Kaşarlanmış” dememe. Fakültem beş yıllıktı ve evvel Allah’ın izniyle teklemeden son sınıfa kadar alnımın akıyla ve “Mö!” seslerine aldırmadan gelmiştim. Derslere tam randımanla(!) çalışmam gerekliydi, çalışıyordum, mezun olmam gerekti, olacaktım!

“İş-güç” dedim az evvel! Devlet Baba, ya da herhangi bir kurum bana burs vermeyi düşünmemiş(!), öngörmemiş(!) ve burs vermemişti. Kredi veren kurumlar da bana el uzatmak bir yana hiç güvenmemişlerdi galiba! Cıbıl(4)-gariban(4)-çulsuz(4)-meteliksiz-yoksul-fakir-fukara gibi her ne şekilde söyleniyorsa benim için, ben işte o şekilde okumak zorundaydım. Kısaca ailemin beni herhangi bir şekilde desteklemesi asla ve kat’a(5) mümkün değildi.

Pardon! Affedersiniz! Onlar sadece Kuran’ın ilk emri “Oku!” o nedenle “Oku ve adam ol!” demişlerdi. Sanki her okuyan adam oluyormuştu da! Oysa çevreme baktığımda okuyup da adam olmamış, olamamış o kadar çok “Mal(6)” görüyordum ki…

Neyse, konuyu dağıtmayayım. Günlerce hem beni tatmin edecek, hem de okumamı engellemeyecek bir iş aradım, okula başladığım yıllardan, hatta ilk günlerden itibaren. Ne yollar tükendi, ne de aylar…

Denemediğim iş kalmadı. Hepsini yazmağa kalksam öyküm, öykülükten çıkar, romana dönüşür. Bir-iki örnek sadece; Kova elimde apartman temizliği, kömür, odun, pizza, pide, gazete gibi her cins ve türden taşıma işleri…

Ve saklamadan itiraf edeyim; içinde yağcılık(7), yalakalık(7) olan bahşiş kopartılabilecek bir kısım işler; garsonluk, berber çıraklığı, araba yıkama gibi…

Bir gün, sanırım ilk yılımın sonlarına doğru günlerden bir gün, yakın, ya da uzak akrabalardan biri;

“Yaşlandım, yoruldum, akşam ezanından sonra buraya bak, ben de namazımı-niyazımı-dualarımı rahatça edeyim!” diye teklif etti. Hâlâ çalışmakta olduğum işe değil bir nebze(8) düşünmek, balıklama atladım tabir caizse(9). Üstelik harçlığım da yeterli idi.

Amca, içki hariç tekel maddeleri ile gazete-mecmua, ıvır-zıvır satan bir bayii idi, köşe başında. Derslerimin olmadığı her an oraya gidiyordum. Ders çalışabiliyordum orada, ara sıra müşterilerle kesintiye uğruyorduysa da. Canım sıkıldığında transistorlu radyo imdadıma yetişiyordu. Telefonlara cevap veriyor, kontör paralarını aksatmadan tahsil ediyordum. Telefonlaşacak kimsem yoktu, keşke olaydı diye düşündüğüm zamanlar olduysa da…

“Keşke” deyince konudan uzaklaştığımı hissettim. Beni; yani Ayhan’ı ve onu; yani Ayla’yı anlatmaya devam edeyim. Çünkü yaşam enteresanlıklarla dolu, bizim de kısmen de olsa içine karıştığımız. “Çarpılmıştım!” sözümden sonrasına devam ediyorum.

Bilmem, öğrenmem, görünmem, tanımam gerekti onu ve tanıtmam gerekti kendimi. Ama nasıl? Demokrasilerde çare nasıl tükenmezse benim de beynimde oluşturduğum ve oluşması muhtemel o kadar çok çare vardı ki!

Örneğin bir gün gizli-gizli takip ettim onu, sınıfını öğrendim. Çaylak(10), birinci sınıf öğrencisi idi ve bana ulaşmasına en az dört yılı vardı! Gene abarttım değil mi? Benim ona ulaşmama dört yılım vardı demeliydim!

Öyle ya o, benim gibi birisi için eş olma arzusuyla okumayı bırakacak değildi ya! Hem ben kimdim ki, daha tanımadan, daha tanışmadan? Gene de elimi sıkı ve ivecen tutmam mecburiyet gibi geliyordu bana. Elimi sıkı tuttum…

Sınıfında iki kız öğrenci vardı gördüğüm ve aramızda kalsın, isimlerini listelerden okuduğum Ayla ve Ayşe idi onlar. Acaba hangisi benim göz süzdüğümdü? Kantin ne güne duruyordu? Masasının üstüne koyduğu kitapların üstündeki etiketlerden isminin Ayla olduğunu öğrenmiştim.

Tesadüf sınıfımızdaki arkadaşlarımdan birinin adı da Ayla idi. Ve yine tesadüf ki (sanırım bir hafta-on gün sonrası idi) sınıf arkadaşım Ayla ile tam onun oturduğu masanın kenarında karşılaşmıştık;

“N’aber Ayla?” dedim.

Sınıf arkadaşım Ayla yerine o irkilmişti. Onunla ilk defa göz göze gelmiştik ve yüreğimin yağları erimişti, tam anlamıyla. Oysa daha öncesinden neredeyse “Merhabamız” bile olmayan sınıf arkadaşım Ayla; “Bu ne samimiyet?” dercesine;

“İyilik, sağlık!” demiş ve acele ile uzaklaşmıştı yanımızdan.

Şöyle bir beynimi yokladım ve hatırladım. Evet, sınıfımızdaki Ayla’nın oldukça kıskanç ve mezun olduklarında birbirinin olmaya söz verdiği bir arkadaşı vardı. Bu uzaklaşmaya çalışmasının nedeni idi ki beni hiç mi hiç ilgilendirmiyordu. Ben, bana sunulanı, ya da sunulması gereğine inandığım konu için attığım adımı değerlendirmeliydim.

“Oturabilir miyim?” dedim.

Gözleri manidar ve fakat sitem gizli, hatta anlaşılmazlık yüklü idi;

“Tabii. Kantin hepimizin, ben de kalkmak üzereydim zaten!” dedi, kalkmağa teşebbüs ederken.

“Rica etsem?”

“Neyi efendim?”

“Efendim yakışmadı dilinize. Sadece arkadaşıma Ayla deyince isminizi öğrenmemin mutluluğunu yaşadığımı söylemek istemiştim!”

“Kitaplarımın üstünde ismim yazılı zaten!”

Anlaşılan ya ters tarafından kalkmıştı, ya da ben derslerle ya da yaşamıyla ilgili bir sorununun olduğu bir güne rastlamıştım. Mücadeleden, onu kazanmaktan vazgeçmemeliydim. Hani bir söz vardı, “Cuk oturmasa(11)” da; “Durmak yok, yola devam!” diye. Devam ettim.

“Dersinizin başlamasına biraz zaman varsa, bir-iki dakikanızı alabilir miyim?”

“Neden? Kendi vakitleriniz yok mu, vakitleriniz kendinize yetmiyor mu?”

Anlaşılmıştı, ya da anlamıştım, gerçekten ters tarafından kalkmıştı, şansımı denemeyi ertelemeliydim.

“Özür dilerim, rahatsız ettim, gene de tanıştığımıza memnun oldum!”

Yerinden kalktı, eteğini her ihtimale karşı silkelerken;

“Özrünüz kabul edilmedi, hem ben sizinle tanışmadım ve dolaysıyla memnun olmam da mümkün değil!”

Yüzünü kaldırdı, gözlerinde sanki şimşekler çakıyordu. Cesur olmalıydım, hatta şaklabanlık(12) yapmalı, yılışmalıydım(12), gülümsetmeliydim onu.

“Tanışalım o zaman. Ben Ayhan. Son sınıftayım!”

Gülümsedi;

“Benim kendimi söylememe gerek yok, biliyormuşsunuz zaten!” dedi topladığı kitaplarını göğsüne bastırarak dershanesine gitmek üzere koridora yönelirken.

Başarılı olmak için ilk adımı atmak gerekti, galiba ilk adımı atmıştım. Atmış mıydım gerçekten? Sanırım umut var olmak istiyordum ve umut var olmamı engelleyen bir konu yoktu şimdilik, ya da bana öyle geliyordu…

Etkilenmiştim. Mücadele edecektim kazanmak için. Mağlubiyet asla kabul edebileceğim bir olasılık değildi. Kısa, kesin ve öz olarak, zaman ister dursun, ister yürüyüp ilerlesin(13);

“Ayla benim olmalıydı, olacaktı ve bana göre de; ‘Benim olmak mecburiyetinde idi!” Breh! Breh! “Aç tavuğun kendini darı ambarında(14)” görmesi gibi bir şey…

Gönül kimi severse güzel odur. Bu nedenle onu tarif etmiyorum. Bense yakışıklı değilsem de, tipsiz de değildim. Fotojenik(15) değilsem de, yüzüme bakılabilirdi her hal.

Bekleyecektim.

Bekledim de…

Ya o bana rastlayamayacağım yerlerdeydi, ya da ben onu, ona rastlayamayacağım yerlerde umuyor, arıyordum.

Bir gün, üç-beş gün ve hafta başı. Sabrımın, iştahsızlığımın, yorgunluğumun, bedbinliğimin(16) uç noktalarındaydım. Dersime boş verip dershanesinin kapısında nöbet tuttum.

Dışarı çıktı. Yalnızca;

Zulüm, zalimlere özgüdür(17), biliyorum ki zalim değilsin!” dedim kolundan tutup kenara çekerek.

“Neden?” dedi kısaca, korkarcasına, çekinircesine, anlamamışçasına; “Neden?” Ve ekledi bağırırcasına, sesini herkesin duymasını istercesine;

“Hem ne hakla çekiştiriyorsunuz beni kolumdan?”

“Bağışlayın!” diye fısıldadım. “Hiç şans vermediniz ki birkaç kelime söylemem için, kendimi bu davranış için mecbur hissettim.”

“Birincisi; eğer varsa ki, ben inanmıyorum şans yoktur, tesadüfler vardır. Eğer şans varsa ki bunu da kişi kendi yaratır, yaratmalıdır bence. Büyüğümsünüz, daha iyi bilirsiniz demek isterim.”

“İşte gördüğünüz ve yaşadığınız gibi bu şansı sizi iterek-kakarak, kolunuzu incitme riskini(18) göz ardı ederek yaratmağa çalıştım!”

Etrafımızdakiler azaldığı için bu kadar cesur olabilmiştim (galiba).

Gülümsedi;

“Diyorsunuz!”

“Evet! Hiç mi şansım yok! Bir şans, küçücük de olsa bir şans vermeyi deneseniz!”

Başını eğdi, düşünürcesine, düşünür gibi, kolunu bıraktım ben de;

“Merakım şu; üniversitede bu kadar güzel, alımlı, boyu-boyunuza, yaşı-yaşınıza, istikbali-istikbalinize ve bence huyu-huyunuza uygun kız varken, neden ben?”

Durdu bir süre, düşünür, ya da cevaplamamı ister gibi. Baktı, hareketlenmiyorum devam etmek mecburiyetini hissetti;

“Güzel değilim. Daha henüz birinci sınıftayım, gönül eğlendiremeyeceğiniz kadar. O halde neden ben?”

Artık duygularımı zapt edemez durumdaydım, yalnızlığımızda haykırırcasına cevaplama gayretinde oldum;

“İlk gördüğümde etkilendim. Birincisi; ‘Gönül kimi severse güzel odur!’ derler!”

Kesti sözümü;

“Önce etkilendiğinizi, sonra sevdiğinizi söylüyorsunuz, beni hiç bilmeden, tanımadan hem…”

“Etkilenmenin doğal sonucu değil midir ki bu?”

“İnandım diyeyim, devam edin lütfen!”

“Ama ayaküstü olmuyor ki!”

“Ben rahatım, devam edin lütfen!”

“İkincisi güzel olmayan kadın yoktur(19) yaşamda, hem dünyanın hiç bir yerinde…”

“Teşekkür ederim.”

“Ve de bir şarkıdan çalıntı olacak, “Bir rüzgârdır gelir geçer sanmıştım(20)” ama gelip geçmedin, tüm dünyamı kapladın!”

“Beni tanımadan, bilmeden…”

“Şöyle diyeyim: ‘Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme!(21)’ denmiş bir yerlerde. Sanki yaşamıma başladığımdan beri tanıyor, biliyorum seni, ‘Aşkın gözü kördür!’ denilmesine rağmen.”

“O zaman ‘Ömür boyu bekle beni!’ mi demek istiyorsunuz, şu birkaç dakikalık zaman içinde?”

“‘Beklemem, kısmetim çıkarsa giderim!’ demekse muradın, kısmetin çıkmasın, ‘Benim ol!’ diye ömür boyu dua ederim!”

“Hoppala! Şimdi bu söz ayaküstü, alelacele(22) evlenme teklifi mi oluyor? Öyle mi yorumlamam gerek ki?”

“Neden olmasın?...”

Neticeyi kelâm(23); O gün ilk defa el ele tutuştuk. Daha doğrusu çekinerek de olsa uzattım elimi, çekmedi elini…

Sonuçta evlendik. Ama ne kösteklenmelerle(24) karşılaşmadım ki? Ne engellemelerle karşılaşmadık ki? Hepsini anlatmağa sayfalar yetmez.

Kısaca özetlesem;

“Ağzından girip, burnundan çıkmış, gönlüne girmiştim karımın. Okulumu bitirmiş, ondan uzakta, arkası tükenmeyen mektuplarımla, çarşı izinlerimde telefonlarımla ve onun tabiriyle; “Çakı gibi” askerliğimi bitirmiştim.

İlk bebeğimiz Gökçen kızımız ben askerdeyken, ikinci bebeğimiz Gökşen ise işe başladığım tarihlerde, iki kızdan sonra aileye gerek olan oğlumuz Gökmen de daha sonra katılmıştı ailemize.

Galiba sondan başa doğru yönelme gayretinde oldum. Ama insan önce mutluluklarını sıralamağa çalışıyor, anlaşılırcasına.

O zaman tekrar başa dönüyorum;

Önce ailemi razı etmekte zorlandım. Yaş-baş-askerlik-varlık-varidat(25) gibi konuların üstesinden gelerek. Ayla’nın ailesi oldukça varlıklıydı çünkü, üstelik görmüş geçirmişlerdi. Ailemi ikna etmek(26) zor da, kolay da olmadı ama “Gönül ferman dinlemez!” deyip rıza göstermişlerdi bize.

İkinci etap(27) direnen kız tarafı aileye özellikle ablasına karşı idi. Neler öne sürülmemişti ki, Ayla’nın “Siz bilirsiniz!” cümlesiyle duygularının tümünü özetlemesine rağmen?

Başlangıçta; “Gelelim!” demiştik, kısaca; “Gelmeyin!” demişlerdi resmen. İkincisinde “Gelelim!” dediğimizde, “Sonra” demişlerdi. Üçüncüsünde ise isteksiz oldukları belli olmasına rağmen; “Peki, madem!” demişlerdi.

Gittiğimizde hoşbeşten(2) sonra babam daha “Allah’ın emri…” diye söze başladığında Ayla’nın babası;

“Konu anlaşılmıştır, bugün cevap vermeyelim, biz bir sekiz-on sene düşünelim!” gibi bir söz etmiş, hayretten açılan gözlerimizi Ayla yanıtlamıştı;

“Babam sekiz-on gün demek istedi!” diye.

Nasıl geçecekti sekiz-on gün benim için, bizim için de tabii? Elde yok, avuçta yok, başlangıç ne olacaktı, sonuç ne? Düşündüğüm, düşünebileceğim ve düşünmem gereken o kadar çok mesele vardı ki, hangi birini düşüneceğimi şaşırıyordum. Oysa düşünmem gerekenlerin zerresi(29) bile yer etmemişti beynimde.

Derken cep telefonumdan bir ses; “Şu gün, şu saatte, şurada ol!” demişti. Bu; Ayla’nın ablası Alya’nın emriydi, içinde “Lütfen” geçmeyen.

Buluştuk. Daha başlangıçta niyetinin “Kırk dereden su getirmek(30)” olduğu belliydi. Sanırım bunda öncelik kız kardeşinin, sıra harici olarak kendisinden önce yuvasını kurmak dileği olsa gerekti.

Diğerleri ise üstü örtülü bir şekilde söylenmiş olsa da; “Okulumun bitmemiş olması, askerliğimi yapmamış olmam, işimi-gücümün olmaması, kız kardeşinin okula henüz başlamış olması, ne, nerede, nasıl, ne zaman, niye gibi sorularının boşlukta olması” idi. Kısaca;

“Sen garip bir kişisin, neyine gerek senin çam ağacı desenli kazak!(31)” der gibi idi sonuca ulaşan sözleri. Tek bir kelime bile söylemek değil, ağzımı bile açamamıştım karşısında. Ne başlangıçta “Merhaba!” ne ayrılırken “Allahaısmarladık!” demiş, ne de elini uzatmıştı. Kusmuş ve sırtını dönüp gitmişti, düşüncelerime artıları-eksileri eklemeden…

Ağır ağır çıkacaksın merdivenlerden(32)” denilmesine rağmen “Rüzgâr gibi geçti!(33)” denilecek bir şekilde gelişmişti her şey.

Her şeye rağmen Ayla’nın etkisi olsa gerek, “Aramızda olacak!” deyip de görkemli diyebileceğimiz(!) bir şekilde nişan yapmıştık, bir “Sevgililer Gününe(34)” rastlatarak, evlerinin salonunda. Gene de belki Alya’nın dikkatini çeker diye arkadaşlarımdan varlıklı ve yakışıklı olduğuna inandığım Recai, Rahmi ve Rahim’i davet etmiş ve yanımda getirmiştim onları nişanımıza. Alya hiç oralı olmamıştı, hiçbirini beğenmemişti, sanırım hiçbiri tipi değildi.

Nişan öncesinde, daha doğrusu tüm engellemelere rağmen, “Evet!” demelerinin öncesinde, oturdukları sitenin üst katlarında kendilerine ait bir daire olduğunu ve evlendiğimizde o dairede oturmamızı şart koşmuşlardı. Bence mahzuru yoktu, hem hiç.

Orada oturan ve anlayışlı olduklarını söyledikleri kiracıyı çıkaracaklar ve biz orada oturacaktık. Dediğim gibi, her ne kadar iç güveylilik(35) gibi görünecek olsa da mutluluğumuz için bence sakınca yoktu. Hele hele çocuklarımız olduktan sonra kaynana, kaynata ve baldızımızın yakınımızda olmaları işinde çalışacak karım için ve özellikle benim için bulunmaz bir nimet olacaktı (diye düşündüm, gerçeğimi inkâr mı edeyim ki?)

Ancak baş etmem gerekecekti baldızım Alya ile. Nedense başlangıçta da, sonuçta da yıldızlarımız barışmamış gibi geliyordu bana. Recai, Rahmi ve Rahim’den hiç olmazsa birini bile beğenmemiş olması da bir handikaptı(36) benim için. Hoş…

Arkadaşlarım da Alya’nın tavır ve edasını gördükten sonra ellerindeki imkânı kullanarak aday adaylığından sakınmışlardı kendilerini ve vazgeçmişlerdi kendiliklerinden.

Ayla’nın ailesi, kızımız böyle biri ile evleniyor diye, beni kızlarına lâyık görmediklerinden olsa gerek, düğünü de oldukça ufak bir salonda tertiplemişlerdi, aramızda olacak diyerek, misafir davet etmeden.

Alya düğünümüzde ısrarla benimle dans etmek istemişti ve bana gereğinden fazla yakınlaşarak şöyle demişti;

“Kardeşim benim kadar güzel değil, benim kadar hamarat(37) ve marifetli(37), bilgili değil. Onda ne buldun ki eşin olmasını isteyecek kadar?”

Cevap vermedim, verecek cevabım ne olabilirdi ki kardeşini kıskandığını aklından bile geçireceğini inanmadığım bir ablaya?

Unutmadan söylemeliyim ki; Alya gerçekten güzel ve bir o kadar da kaprisli(37) bir genç kızdı. Tahsili ve lisan bilgisi dolaysıyla de üst düzey bir bürokrattı. Bilmediğim konu; kendi mi yükselmişti, yükseltilmiş miydi yoksa?

Malum; “Yüksek tepelerde hem kartal vardır, hem de yılan. Ama biri uçarak, biri sürünerek ulaşmıştır tepeye.(38) Tavrı ve edası sanki o meşhur şarkıdaki gibi; “Beni al, onu alma!(39)” gibiydi, dans ederken benimle konuşurken.

Oysa insan kalbi sevgi konusunda yalnızca “Bir” için hazırdı, hazırlıklıydı. Ve benim kalbimin sahibi belliydi.

Sakınılan göze çöp batarmış. Ya da Allah bir kulunun bir diğer kulunu kendinden daha fazla sevmesini hoş karşılaşmazmış…

Evlendiğimizin birkaç seneler sonrasıydı. Üç bebemiz olmuştu dediğimiz gibi. Normal düzende sabahlardan bir sabaha ulaştığımızda soluksuzdu karım yanımda, yatağımızda.

Hissedemediğim bir kalp krizi ile Tanrı, huzuruna kabul etmişti karımı. Üç çocuğumla beni baş başa bırakıp gitmişti Ayla, gözleri açık.

Yaşama mı doymamıştı? Çocuklarına mı? Yoksa kendinden sonrasının tasasını mı yaşamaya başlamıştı ölürken? Bilemedim gözlerinde. Öyle ya, çocuklarım da doyamamıştılar annelerine. Mutluluğum bu kadar kısa mı sürecekti?

Hem üstelik sözleşmiştik, daha başlangıcımızın ilk anlarında. Ben önce gidecektim. O, bana güzel bir cenaze töreni tertipleyip, arkamdan hayır-hasenatımı(40) yapıp, mevlitlerimi okutacaktı. Ben onun yerine onun için yapmak zorunda kalmıştım, tüm bana söylediklerini…

Baldızım Alya her gün işinden döndükten sonra çocuklarımın başında idi. Ha! Sabahları da okula gitmelerinden önce kahvaltı-giyim-kuşamları için evimize çıkıyordu kendi dairelerinden.

Hoş! Çocuklar teyzelerini de, anneannelerini o kadar çok seviyorlardı ki, çok zaman eve gelmeyip derslerine yardım eden, gece sütlerini hazırlayıp veren teyzeleriyle yatıyorlardı koyun koyuna.

Ben de evimde yalnızlığımı yaşıyordum düşüncelerimle, eşimi kaybetmemin sonucunda arkadaş edindiğim içki şişelerimle.

Bir tatil günüydü, içkilerle yalnızlığımı paylaşmayı arzuladığım akşamı beklediğim, televizyon ekranında maç seyrederek ömrümün tüketmeğe çalıştığım vakitlerimi üleştiğim.

Çocukları, dede ve anneanneleri parka ya da yalnızlıklarını unutturacak bir yerlere götürmüşlerdi, sanırım baldızla birlikte. Oysa çalan kapımla Alya’nın onlarla birlikte gitmediğini öğrenecektim.

Kapı önünde Alya vardı. Elinde şampuan ve havluyla...

“Enişte, affedersin, duş alacaktım, makinede suyumuz bitmiş, yedeğini yükledim, ama yetmez diye çekiniyorum, acaba sizin banyoyu kullanabilir miyim?” dedi.

Sanıyorum evinde duş almak için soyunmuş, sonra karasızlıkla iç çamaşırlarını giymeden üstüne aldığı bir tişörtle çıkmıştı bizim daireye. Göğsünün son düğmesini ya bilerek, ya da bilmeden unutarak kapatmayı unutmuştu. Göğüslerinin diriliği sanki davetkârdı.

“Neden olmasın? Buyur!” dedim yana çekilerek, hiç bir art düşünceyi sahiplenmeden. Onun banyoya yönelmesinden sonra yine televizyonun karşısına geçtim. Ancak, siluetinden(41) yarı çıplak olduğunu hissettiğim bedeni aklımdan çıkmıyordu Alya’nın. Açtım, acıkmıştım ve açlığımın tarifi yoktu.

Banyodan sesi geliyordu;

I will always love you!(42)

Sonra sesi tükenir gibi olunca bir başka İngilizce şarkıya yöneldi, malum ya İngilizcesi İngiltere’de Cambridge’de mastır yaptığı için çok ileri düzeyde idi;

“Will you always love me!(43)

Su sesinden sonrasını duyamadım. 

Hem sesi, hem su sesi kesildi. Banyonun kapısının açılışının sesini duydum gibime geldi. Havlusunu siper etmiş olarak göründü salon kapısında;

“Enişte bir bakar mısın, kombi mi söndü, yoksa sıcak su mu akmıyor?”

 Kontrol ettim, kombi yanıyordu, banyoya girdim önden, su da sıcak akıyordu, aklımı başımdan uçurmaktı maksadı, hissediyordum. Ona doğru döndüğümde havlusu hafiften sıyrılmıştı vücudundan, ya da beni çekmek istemişti kendine.

Hatırımdaydı. Bir gün çocuklar odalarında oynarlarken söylemek gereğini hissetmişçesine yanıma gelmiş, elleri belinde, gözlerini gözlerime dikerek;

“Hâlâ kardeşimin yasını tutacak çevrene bakmayacak mısın, beni görmemekte direnecek misin? Ben seni kardeşimle evlenmeden önce de sevdim. Ölünceye kadar, bu can bu bedenden çıkıp mahrecine iade edilinceye kadar da seni seveceğim.”

“Ama kardeş gibiydik?”

“Gibiydik? Ya şimdi?”

“Beni zorlama, bana süre ver!”

“Veremem, limitlerimin en ucundayım! Aksi takdirde mahrecine iade bir varlık olarak gitmemi dileme benden!”

Hatırımdan çıkmamıştı sözleri…

Dedim ya açtım, havlu düştü yere.

Karımın ölümünden beri yalnızlığımı yaşadığım yatağımdaydım onunla. Ben fiziksel, ya da cinsel açlığımı doyurmağa çalışırken onun sesi ulaşıyordu kulağıma, hem defalarca;

“Beni sadece isteme! Beni hiç olmazsa benim seni sevdiğimin yarısı kadar sev. Hatta razıyım, onda biri, yüzde biri, hatta binde biri kadar sev. Çünkü benim senin sevginden başka hiçbir şeye ihtiyacım yok!”

Film kopmuştu bir kere, gerisini söylemeğe gerek var mı? Onu, eşimi sevdiğim kadar sevmem mümkün değildi.

Çocuklarımın sevdikleri bir anneye, benim yaşamımı boş geçirmeden paylaşacağım bir sevene ihtiyacım vardı.

Sevmeliydim, sevebilirdim de Alya’yı. Gayretli olmalıydım sevgide.

Aradan bir süre geçti, çok zaman Alya ile gerçek anlamda beraber olduğumuz.

Bir gün yine her türlü tedbiri almış beraberken fısıldadı;

“Bebeğimiz olacak!”…

Şimdi baldızım Alya eşim. Çocuklarımın teyzeleri anneleri aynı zamanda, yeni bebek hem yeğenleri, hem de kardeşleri…

Of ki of!

Ama hepimiz mutluyuz şu anda, şu yaşadığımız zamanda, sanırım öbür tarafta olsa da Ayla da…

 

 

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Bir tarihte şöyle bir öykü (veyahut da fıkra) okumuştum: Dul bir baba ve oğlu, dul bir anne ve kızı ile çapraz olarak evleniyorlardı. Yani dul baba, dul bayanın kızı ile oğul ise dul bayanla evlenmişlerdi. Öncelikle oğul, babasının kayınpederi, babasının karısı hem kızı, hem annesi oluyordu, üvey de olsa. Örneği uzatabiliriz. Bir de bu ailenin karşılıklı olarak çocuklarının olduğunu da düşünürsek… En iyisi düşünmeyelim, böyle bir karmaşa hayatta olmaz, olamaz diye düşünüyorum.

Ama bu öyküdeki gibi adamın baldızı ile evlenmesi gibi bir karmaşa (Bu tür evliliğe SORORAT denmektedir)? Olur mu? Olur, olur, yaşanır yaşanabilir. Çünkü bazı müfessirler böyle bir birleşme için “geçici haram” demişler. Ayrıca; “Eş boşanmadan, baldızla evlenilemez!” de denilmektedir. Geçici Haram sözü ile boşanmadan sonra bir süre beklenilmesi gibi bir anlam çıkarmak da mümkün. Bu takdirde öyküdekiler de eş ölmüş olduğundan dolayı bir müddet beklemeyi sağlamış olmuyorlar mıydı? Kur’an’da Nisa Suresi 4/23. Ayette; “İki kız kardeşi birlikte nikâhlamanız haramdır!” denilmektedir. O halde eş öldüğüne göre baldızla evlenilmesinde sakınca olmasa gerek! Tabii bunu kocası ölenin kayınbiraderiyle evlenmesi şeklinde ters olarak yorumlamak da mümkün (Buna LEVİRANT denmektedir). Özellikle Anadolu’nun bir kısım yerlerinde uygulanan bir kavram, hatta kuma, imam nikâhlı ikinci eş olarak bile.

(**) Mahrecine İade; Gümrükle ilgili bir kavram olmakla birlikte, genelde evlenmeden ölen kızlar için kullanılan bir deyimdir.

(1) Daniska; En güzel, en iyi.

(2) Lâmı-Cimi Yok; Değişmez, kesin, başka yolu yok.

(3) Mazbut; Derli toplu, düzgün, düzenli, beğenilen, sağlam. Doğa olaylarından etkilenmeyecek bir biçimde yapılmış, korunmuş. Ele geçirilmiş, zapt edilmiş, bir deftere kaydedilmiş, korunmuş, muhafaza edilmiş, unutulmamış, hatırda kalmış.

(4) Cıbıl; Geçim darlığı çeken, züğürt, yoksul, zayıf, cılız, terbiyesiz, şımarık ve eskiden kullanılan başka anlamları da vardır.

Gariban; Kimsesiz, zavallı, garip, yabancı, gurbette yaşayan.

Çulsuz; Varlıksız, parasız, çulu olmayan.

(5) Kata (Kat’a); Asla, hiçbir zaman.

(6) Mal; Aslında bir kimsenin sahibi olduğu şey olarak tarif edildiği halde genelde, bayağı, aşağılık, adi anlamlarında kullanılmaktadır. Genelde büyükbaş hayvanlar için söylenen bir söz. “Mal mal bakma!” veya “Mel mel bakma!” deyişi buradan geliyor, tıpkı “Öküzün trene bakışı” der gibi.

(7) Yağcılık Etmek; Dalkavukluk, Yalakalık etmek. Övmek. Pohpohlamak. Bir insanın gözüne girmek için yapılan her türlü abartılı hareketler.

Yalakalık; Şakşakçılık, yağdanlıkçılık, dalkavukluk, arsızlık, sırnaşıklık, gevezelik, boşboğazlık, asalaklık.

(8) Bir Nebze; Çok az şey, az, pek az, bir parça.

(9) Tabiri Caizse; Sözün özünü söylemek gerekirse, diğer bir deyişle şöyle söylemek uygunsa.

(10) Çaylak; Deneyimsiz, toy kimse. Aslı bir kuş.

(11) Cuk Oturmak; Tam yerine denk gelmek, rast gelmek, uygun gelmek, yakışmak. Aşık kemiğinin dik duruşunu ifadelendiren deyim.

(12) Şaklabanlık Yapmak; Dalkavukluk yapmak. Basit şakalar yapmak ve ortamı gülmeye yönlendirmek.

Yılışmak; Yapmacık gülme, gülümseyiş ve davranışlarla hoşa gitmeye, hoş görünmeye çalışmak. Şımarıkça, sırnaşıkça kendini ilgilendirmeyen işlere girişmek. Yavşaklık, gevezelik, yalakalık yapmak.

(13) Gurbete düştüğüm günlerden beri… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte Sahibi bilinmemektedir. Eser Muzaffer İLKAR tarafından Nihavent Makamında bestelenmiştir. “Zaman ister dursun, ister yürüsün…” bir mısraıdır.

(14) Aç tavuğun kendini darı ambarında görmesi;   Sözün aslı; “Aç tavuk düşünde kendini buğday (arpa, darı) ambarında sanır!” şeklinde olup, yoksul kimse hayal dünyasında yaşar, kendini bolluğa ve hayallerine erişmiş gibi görür, düşünür, bir bakıma olmayacak, olması mümkünsüz rüya ve hayaller içinde yaşar anlamındadır.

(15) 15Fotojenik; Işığın kimi cisimlere yaptığı kimyasal etkiyle ilgili durum ve bu türlü özelliği taşıdığına inananların tutumu.

(16) Bedbinlik; Karamsarlık, kötümserlik.

(17) Şüphe, zalimlere musallat olan bir huydur ve zalimler en çok sevdiklerinden şüphe ederler. Sözün aslı; Şüphe ve güvensizlik en ziyade zalimlerde bulunan bir hastalıktır. Zalimler en çok sevdiklerinden şüphe ederler. (AKHILLEUS) şeklindedir. Kur’an’ı Kerim’de Enam, Nur ve İsra Sureleri içinde şüphe ve zulüm konularında ayetler bulunmaktadır. Zulüm konusunda Mevlâna’nın şu sözü dikkatten kaçmamalıdır; “Adalet nedir? Ağaçlara su vermek. / Zulüm nedir? Dikeni sulamak.”  Şu sözü de eklemek gerekli gibime gelir. Şüphe bazen bilinen yolu sislendirir, fakat bazen de meçhul kapısının anahtarı olur. Cenap ŞAHABETTİN

(18) Risk; Bir zarara uğrama tehlikesi, zarar görme olasılığı. Bir tehlikenin gerçekleşme olasılığı ile gerçekleşmesi halinde sonucun şiddetinin ele alınması.

(19) Çirkin kadın diye bir şey yoktur, yalnız güzel görünmesini bilmeyen kadın vardır. La BRUYER

(20) Bir rüzgârdır, gelir geçer sanmıştım, meğer başımda esen kasırgaymış… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Bestesi; Sadettin KAYNAK’a ait olup eser Mahur Makamındadır. Eserin Güfte yazarının bazı kaynaklara göre Ercüment ER olduğu belirtilmekte ise de, kesin olarak bilinmemektedir.

(21) Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme!  Bu söz; Kuranı Kerimin 17. İsra Suresinin 36. Ayetinde aynen geçmektedir.

(22) Alelacele; Çok acele ederek, çabucak, çarçabuk, acele olarak, çabuk, ivedilikle.

(23) Neticeyi Kelâm (Netice-i kelâm); Sözün kısası.

(24) Kösteklenmek; Bir işin yürümez duruma getirilmesi, engellenmesi.

(25) Varidat; Gelirler. Karşılama imkânı olan imkânlar.

(26) İkna Etmek; Bir kimseyi bir konuda inandırmak, bir şeyi yapmaya razı etmek. Kandırmak.

(27) Etap; Bir yarışın belirli uzaklıklardaki bölümlerinden her biri ve uzaklık. Ancak bir konuda ulaşılmak istenen sonuç için yapılan hazırlık ya da aşamaların sırasıyla her bir bölümü.

(28) Hoşbeş; Buluşan kimseler arasında buluşmanın ilk dakikalarında hatır sormak için söylenen sözler.

(29) Zerre; Çok küçük parçacık.

(30) Kırk (Bin) Dereden Su Getirmek; Birini kandırmak için çok dolambaçlı gerekçeleri, mazeretleri sıralamak, ileri sürmek, ikna edebilmek için çok uğraşmak. Bir işi yapmamak için bahane üstüne bahane üretmek.

(31) Sen garip bir kişisin, neyine gerek senin çam ağacı desenli kazak!  Rıfat Ilgaz’a ait bir söz olup, ayrıca “Garip bir Çingenesin” ya da “Garip bir keşişsin!” gibi garipliğin yüze vurulması şeklinde söyleniş biçimleri de vardır.

(32) Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden…Ahmet HAŞİM’in MERDİVEN adlı şiirinin ilk dizesi.

(33) Rüzgâr Gibi Geçti (Gone with the wind); Margeret MITCHELL’in 1936 yılı yapımı eseri olup meşhur bir film versiyonu da vardır.

(34) Sevgililer Günü; St. Valentin Day de denilen gün her yılın 14 Şubatında kutlanan bir gün olup “Âşıklar Günü” olarak da isimlendirilmektedir.

(35) Matrilokal;  Evlenen bir erkeğin kadının ailesi ile birlikte oturmasına “MATRİLOKAL” adı verilmektedir. Genelde “İç Güveylilik” denen kavram.  İçgüveyi; Daha çok “İçgüveysi” anlamında kullanılır. Damadın, gelinin ailesinin yanına, evine yerleşmesi durumu olarak özetlenebilir.

(36) Handikap: İngilizce engel anlamındaki “Handicup” kelimesinden gelmekte olup durumun elverişsiz olması, engel anlamında kullanılmaktadır.

(37) Hamarat; Ev işlerinde çalışan, elinden iyi iş gelen, becerikli kadın.

Hamarat; Ev işlerinde çalışan, elinden iyi iş gelen, becerikli kadın.

Kaprisli; Kapris yapan, kaprisi olan.

Kapris; Geçici, düşüncesizce, değişken, istek. Geçici isteklerde bulunarak huysuzca davranmak.

(38) Yüksek yerlerde kartala da, yılana da rastlayabilirsin. Biri sürünerek, diğeri uçarak ulaşmıştır oraya. Cenap ŞAHABETTİN

(39) Bak atının terkisine de atmış, gözleri şaşı gelini… diye başlayan “Onu Alma, Beni Al” adlı Sezen AKSU şarkısının bir Nakarat bölümü.

(40) Hasenat; İyi, güzel ve yararlı işler.

(41) Siluet; Bir şeyin yalnız kenar çizgileriyle ve tek renk olarak beliren görüntüsü, gölge.

(42) I will always love you! Whitney HOUSTON’un (rahmetli demek içimden gelmiyor) bir şarkısı. Bu konuda yapılmış ve sanatkârın rol aldığı en güzel filmlerden birisi de “BODYGARD” olsa gerek…

(43) Will you always love me! Los Bravos ekibinin en güzel eserlerinden biridir.