Yerinden kalktı, para ile çalışan müzik makinesine bozuk para attı, tekrar adamın yanına geldi genç kadın ve bardağındaki içkisini yudumlamağa devam etti. Müzik dolabındaki plâk dönmeye başladı:

“Life is life(1)!”

“Yanlış!” dedi orta yaşların eşiğindeki adam yanındaki genç kadına. “Love is life! (1)” demeliydi. Dolaysıyla da “Love is live! (1)

Bir uzak ülke akşamında, oldukça gürültülü, kiminin dans ettiği, kiminin fısıldaştığı, loş ışıkların hapsolduğu bir disko (veya oralarda anıldığı şekilde pub) salonunda bir adam, bir genç kadın beraberce oturdukları masada, gerçeğe yakın bir arkadaşlık görünüşü içinde konuşuyorlardı.

Aynı lisanı konuşmalarına rağmen göründükleri kadarıyla ikisi de değişik ülkelerin insanlarıydılar. İngilizce konuşuyorlardı.

Özellikle adamın lisan sıkıntısı çektiği, ara sıra ceketinin cebinden çıkardığı sözlüğe bakmasından, söylediği kelimelerden sonra genç kadının “Oh! Yeah!” veya “Yes!” şeklindeki sözleriyle gülüşünden ve bazen adamın kolunu sıkar gibi hareketlerinden, bazen de lehçeyi düzeltme gereği ile aynı kelimeyi tekrar edişinden anlaşılıyordu.

Şarkı devam ediyordu aynı ritimle…

Adam kırk beş, belki de elli yaşlarındaydı. Esmer, uzun boyluydu. Gözleri koyu kahve, hatta siyahtı. Saçları biraz dökülmüş gibiydi, seyrekti ve ayrıca dikkatli gözlerden kaçmayacak şekilde beyazları vardı. Henüz “Saçına karlar yağmamıştı(2) ama özellikle favorilerine inen bölümlerde kırlar oldukça fark edilir şekilde idi. Kıyafeti ütülü, düzgündü, beyaz gömleğindeki iğneli kravatı boynundan biraz da olsa yana kaymıştı sadece.

Kadın daha gençti. O da koyu esmer, o da koyu siyah (belki de boyalı) saçlı, siyah gözlüklüydü. Beyaz-pembe karışımı çiçekli bir elbise giymişti. V tipi yakası pek açık, dekolte(3) diyemeyeceğimiz gibi ve etekleri pek de kısa sayılmazdı. Galiba adamdan biraz daha uzun boylu olsa gerekti, topuklu ayakkabı yerine, düz, mokasen tip bir ayakkabı giymişti. Bardağındaki içkiyi zamanla uyumlu olarak kullanmak ister gibi ağır ağır içiyor, belki de sarhoş olmamak arzusu taşıyordu. Zira adam, içmekte oldukça hızlı bir ritimde gidiyordu, tıpkı müziğin ritmi gibi.

Şarkı bitti.

“Senin istediğin bir şarkı varsa, listeye bak, istersen bu kere de onu dinleyelim!” dedi genç kadın, adama.

“Hayır. Çıkalım. Yürüyerek gidelim misafirhaneye…” dedi adam. “Bu şarkılar beni istediğim yere götürmüyor! Sana ülkemin şarkılarından birini söylemeğe çalışayım. Sesim için ‘Güzel’ diyemem, ama sanırım duygusallığını hissedersin. Ayrıca tercümesini de yapar, sana hemen aktarmaya, ya da yarın yazarak vermeğe çalışırım. Olur mu?”

“Tamam!” dedi genç kadın.

Adam yerinden doğrulmaya çalıştı. Oldukça yorgun ve alkollü, hatta sarhoş gibi görünüyordu. Kadın, destek olmaya çalıştı kendisine. Hesabı ödedi adam, dışarı çıktılar.

Serin hava adamı, kendine getirmiş gibiydi. Bir süre nehir kıyısında yürüdüler. Kadın adamın koluna girmişti. Ara sıra; “İyi misin? Rahat mısın? Bir kenarlarda rahatlamak ister misin?” gibi sorular soruyordu. Adam, “Hayır!” yerine dilini dişleri arasına sıkıştırarak “Cık” ile “Cik” ya da “Jig” arası bir ses çıkartıyor, sonra da kısaca; “İyiyim!” diyordu.

Nehir ortasındaki köprüye geldiklerinde ışıklara dalan adam, durakladı, söylediklerini genç kadının anlamasını istercesine bir şarkıya başladı:

“Sen olmasaydın eğer, aşka inanmazdım…”(5)

Kadın, anlamsız gözlerle, nehrin sesinde çağlayan müziğin ahengini duyumsamağa çalışıyordu, özümsemek istiyordu.

Adam, tercüme etmeğe çalıştı şarkının sözlerini, şarkıyı bitirdiğinde. Kadın, çevrelerinden geçenlere aldırmaksızın uzandı, adamı dudaklarından öptü, sarıldı sevgiyle.

“Artık gece bitmesin istiyorum. Bu şehrin gecesini paylaşalım istiyorum biz bize. İster sabahlara kadar yürüyelim sokaklarında, ister koşalım çimenlerinde, ister banklarına oturalım şehir parkının. Sabah ışıklarını bekleyelim, el ele, göz göze, biz bize. İki ayrı dünyadan geldik; sen ve ben. Burada bulduk birbirimizi, yabancı değiliz, birbirini arayan iki insandık, ama biraz gecikmiş gibi. Öyle değil mi Murat?”

Adam düşündü bir süre. Ve aynı duygulara katılmak, sahiplenmek gereğini hissetmiş gibi, ellerini tuttu kadının, önce ellerinin içini, avuçlarını öptü, sonra başını kaldırıp çevirerek eğildi, aynı duygusallıkla kadını öptü ve;

“Haklısın Pam. Ben de istemiyorum bitmesini bu gecenin. Seminerimiz yeni başlamış olsun isterdim. Boşlukla geçirdiğimiz bu iki ay hiç yaşanmamış olsun, biz yaşama yeni başlamış olalım isterdim.” dedi.

Bir süre daha düşündü adam. Bu kısacık sürede tüm yaşamını bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçirdi belki ve devam etti:

“Ülkemin bu eğitim seminerine, hem de bu yaşta beni göndermiş olmasına hayret ediyordum, ama şimdi özellikle seni tanımış olmamdan dolayı, teşekkür etmem gerektiğini düşünüyorum yetkili amirlerime. Kilometrelerce uzaklıkta, birbirinden habersiz iki insandık, şimdi bir insan olduk. Seni tanıyorum, mutluyum. Yalnızca gecikmiş olmaktan dolayı çok üzgünüm ben de, senin gibi, dediğin gibi.”

Sustular bir süre. Sonra köprüde ağır ağır ve sessiz sessiz yürümeğe devam ettiler, sessizliği, karanlıkları incitmek istemezcesine. Ülkeleri özel bir eğitim semineri için birini Türkiye’den, diğerini de Yeni Zelanda’dan aynı ülkeye göndermişti. Eğitim süresi altı aydı, gerekirse devamı da yapılacaktı, daha sonraki tarihlerde. Geldiklerinin ilk günü tuhaf sayılabilecek bir şekilde tesadüfen karşılaşmışlardı…

Havaalanından aynı otobüsle gelmişlerdi, birbirinden habersiz ve fark etmeden. İndikleri bölgede ikisi de aynı sorunu yaşamış, gidecekleri yeri bulamamışlardı. Murat bir telefon kulübesine girmiş ve aradığı adrese telefon etme çabasını yaşamıştı.

Pamela -o zamanlar kısaltılmış adının Pam olduğunu bilmiyordu Murat- da aynı arzuyu taşıyarak telefon etmek için kulübenin dışında sıra bekliyordu. Murat’ın telefon kulübesinin kapısını açık bırakmış olması dolaysıyla aynı adresi aradığını ister istemez duymuştu Pamela.

Olayın enteresan boyutu; telefona çıkan kişinin, telefon edilen kulübenin tam arkasındaki binanın, aradıkları adres olduğunu söylemesi ve kendisinin birkaç saniye içinde orada olacağını söyleyerek, daha telefonu kapatmadan gelerek ona, onlara yardım etmesiydi.

Murat ve Pamela seminere ilk gelen iki kişi idiler. Danışma Masasında Başvuru Formlarının doldurulması sırasında öğrenmişlerdi ne için geldiklerini, isimlerini ve ilk gelen iki kişi olduklarını.

Yorgunluk duşunun alınması, dinlenmeden sonraki ilk karşılaşma da kaçınılmazdı. Nitekim öyle de olmuştu. Öğle yemeğinde Murat, belki yılların birikiminin iteklemesiyle masasına gitmişti ve Pamela ona; “Merhaba!” demişti.

Başlangıç böyleydi işte.

Özel amaçlı bu seminere diğer ülkelerden de on kişi daha katılmıştı. Her birinin kendi odası, kendi çalışma masası vardı. İlk gelenler olduklarından ilk seçim hakları nedeniyle, ders yapılan salonda masasını özellikle ön sırada ve Murat’a yakın olarak seçmişti Pamela.

Pamela’dan başka İrlanda’dan Maeve, Fransa’dan Mireille, Almanya’dan Gisele vardı bayan olarak kursa katılan. Bir de Merché İspanya’dan.

Hanımların yatma, ya da yatak odaları ayrı bölümlerdeydi, ama yatmak ya da -bir bakıma- çalışmak için odalarına gitmeleri gerektiğinde mutlaka Murat’ın odasının önünden geçmek zorundaydılar Maeve ve Pamela.

Bu; başlangıçta Murat’ın hoşuna da gitmişti. İlerleyen zamanda bundan memnun olduğunu hissediyordu. Çünkü bazen yemek, bazen çay salonunda karıştığı ve oldukça yararlı olduğuna inandığı toplantılarda Pamela ile kendi fikirlerinin uyum içinde olduğunu gözlemliyordu.

Murat’ın başlangıçta tek sıkıntısı, teknik terimler dışındaki bir kısım sosyal içerikli İngilizce kelimelerdi. Bunlar için bazen telâffuz(6) sıkıntısı çekiyor, bunu da eş anlamlı kelimelerle, tarifler, kibrit çöpü şekiller ve işaretlerle gidermeye çalışıyordu.

Murat’ın Pamela ile konuşmaları, sosyal içerikli kelimeler için yardımı, bazen kendi kapısının önüne gelinceye kadar devam ediyordu. Pamela’nın yardımını, yardımlarını inkâr edemezdi Murat.

Pamela bekârdı. Murat’ın ise ülkesinin geleneklerine uygun bir evliliği vardı. Örf(7) ve ananelere(7) saygılıydı. Liseyi bitirdiğinde büyükleri uygun görmüş, o da evlenmişti, hem de daha küçük yaşlarda, ne olduğunu bilmeden, anlayamadan. Hem Üniversiteye devam etmiş, hem de evinin erkeği olmaya çalışmıştı.

Maddi hiçbir sorun yoktu evliliğinde. Üniversitenin olduğu şehirde ev tutmuştu karısının ailesi, dayayıp döşemiş ve aylık maaşını da vermişlerdi kızlarının. Çok zaman; “Satın alındığı” fikrini yaşıyordu. Yaş farklılığı, ekonomik farklılık yanında kültür farklılığı da hissedilir boyutlardaydı karısı ile kendi arasında.

Karısının ilk ikisinde; yani yaş ve ekonomik farklılıkta üstünlüğü, fazlalığı ve hatta güçlülüğü, sonuncusunda yani; kültür farklığında ise eksikliği ya da zayıflığı inkâr edilemezdi. Bu nedenle çocuklarının ikisinin de yüksek tahsillerine ses çıkartmamıştı karısı. Zaten çıkartması da mümkün görülemezdi. O; sadece İçgüveyi(8) Murat’ın yaşam arzusunu kilitleme görevini üstlenmiş gibiydi.

Son yıllarda hep böyle düşünür olmuştu Murat. İki erkek çocuğu vardı Murat’ın arka arkaya doğan ve gelişen. Biri Üniversiteye başlamıştı, diğeri de sınavı kazandığı takdirde bu sene başlayacaktı Üniversiteye.

Eşine saygıda ve bağlılıkta, diğer anlamda sadakatte(9) bugüne kadar hiçbir kusuru olmamıştı, sıtkı sıyrılmış(10) olmasına rağmen. Bu nedenledir ki ilerlemiş çağını -yaşını demek galiba abes gelmişti(11) kendisine- göz ardı ederek(12) katılmıştı bu seminere.

Kendini dinlemek, tartmak ve bundan sonraki yaşamını yönlendirmek istiyordu. Ne de olsa bitmiş olan, bitmiş demekti. Daha ilk günden yönlendirmeyi istediğini, hem de hiç aramadan bulduğunu hissetmişti.

Davranışlarının yanlış olabileceği konusunda tereddütler yaşıyordu. İlerleyen zamanda kendini olayların akışına bırakmayı yeğlemiş, bundan pişmanlık duymamağa başlamıştı. Aradıklarını, bulduklarını, bulamadıklarını, özlediklerini veyahut da yaşamak istediklerini yaşadığını düşünüyordu.

Hep Pamela ile birlikte olmak istiyor, ona “Pam” derken, yüreğinin bir başka şekilde çarptığını hissediyordu. Ellerini tutmak, saçlarını koklamak, gözlerine bakmak, sarılmak ve öpmek istiyordu onu, doyasıya.

Seminere geldiklerinin ikinci ayı henüz bitmişti. Hafta sonuna rastlayan o gün, bir başka bölümdeki görevliden seminere ait harçlıklarını, ya da maaşlarını almışlar ve akşam yemeğini tabldot yerine dışarıda yemek için sözleşmişlerdi.

Daha gerçekçi bir anlatımla Murat, Pam’i yemeğe davet etmişti o gün, Pam de “Peki!” demişti yalnızca. Türk erkeğinin özelliklerini anlatmağa gerek var mı? Murat özellikle bir çiçekçinin önünden geçmeyi başarmış ve Pam’e kırmızı bir gül hediye etmişti.

İşte o andan sonra da duygularının zapt edilmesi zor olmuştu her ikisi için de, karşılıklı olarak. Pam, yanağından öpmüştü Murat’ı o gün, ilk defa, belki de teşekkürünün ifadesi olarak…

Köprü adımlarında sona ermişti. Sonbaharı karşılamak üzere olan ülkede, sessiz deniz rüzgârlarının sürüklediği bir yağmur bulutu, yalnız ikisinin üstünde damlalarını yoğunlaştırmak için, bekler gibiydi.

Sabrının sonuna ulaştığına inanan bulut, acıktığını anlatan bir bebeğin gözyaşlarının yanaklarından süzülüşü gibi, üstlerine önce usul usul, sonra kaçıp gizlenmelerini istercesine sağanaklaşıverdi.

Bu ülkede, bu mevsimde, ilköğretim çocukları bile şemsiyesiz çıkmıyorlardı sokağa, ama özellikle gönlündeki yorgunluk nedeniyle Murat ve onun yanında oluşunun hazzını yaşayan Pamela, yanlarına şemsiye almayı düşünmemişlerdi o gün, hem gecenin ilerleyen o vaktine kadar.

Belirli bir süre buldukları ilk çatı altında dinmesini beklediler yağmurun. Sonra titreyişini fark etti Murat, Pam’in.

“Ama sen üşüyorsun?!”

“Geçer şimdi!” dedi Pam.

Murat geçen ilk taksiye işaret etti, kucaklarken Pam’i, her şeyi unutmuşçasına. Gecenin bir hayli ilerlemiş vaktinde. Belki de “İnin-cinin top oynadığı vakitlerde(13) ulaştılar misafirhaneye.

Sessizlik hâkimdi misafirhanede. Uysallaşmış, bıkkın yağmur damlalarının, kedi patileri sessizliğinde, kiremitlerde gezintisi duyuluyordu yalnızca.

Merdivenlere yöneldiler önce. Merdivenleri adımlarlarken solukları sıklaştı, elleri birleşti ve onları itekleyen güce engel olma arzusu duyumsamadan, böyle bir isteğe “Hayır” demeksizin, Pam’in odasının kapısının arkasında görünmez oldular…

Gün ışıyordu. Yükselen güneş iki mutlu yüzü aydınlatırken kapısı çalındı Pam’in:

“Gecikiyorsun!” deyişini duydular Maeve’in.

Yaşam henüz başlıyordu ikisi için de. Pam fısıldar gibi sessizce;

“Hemen yetişiyorum!” dedi inanmazcasına ve döndü Murat’a sarıldı;

“Seni seviyorum!”

Murat aynı içtenlikle sarıldı;

“Seni seviyorum ben de. Türk ve İslâm geleneklerine aykırı mı olur düşüncem, ama karım kabul ediyorum seni!”

“Ben bugün doğduğuma inanıyorum. Senden önce yoktum, yaşamadım, senden sonra da olmayacağım, yaşamayacağım!”

“Benden öncesinin olmadığına, ilk defa benimle beraber olduğuna inanıyorum. Senin ilk aşkın olduğum gerçek!”

“Son olduğun gerçeğini de yaşa!”

“Yaşayacağım. Hem de sindire sindire. Çünkü bu duyguyu bugüne kadar hiç hissetmemiştim, duymamıştım, yaşamamıştım. Bundan sonrasını da yaşamayı istiyorum seninle. Ama öncelikle geçmişimi düşünmem gerek. Şimdi değil, daha sonra. Şimdi seninle olmam önemli ve inan, seni se-vi-yo-rum…”

Paylaştıkları günler yetmez olmuştu onlara. Birlikteliklerinin diğer seminere katılanlarca bilinmesine umursamazlıkla katlanıyorlardı. Onlara tek üzüntü veren düşünce, paylaştıkları günlerin tükeniyor olmasıydı.

Günlerini ekonomik olarak kullanmayı istiyorlar, en küçük zaman diliminde bile beraber olmayı yeğliyorlardı. Boşa harcanacak, boşa geçirilecek zamanları yok gibi geliyordu onlara, ikisine de hem de.

Gerçekte olduğu gibi, düşüncelerde bile yaşanmak istenenlerin sonu vardı. Son; kaçınılmazdı.

Sondan iki gün evvelinin sabahında üstünkörü(14), ya da alelusul(14) sadece sertifika(15) sıralaması için bir değerlendirme taraması, diğer anlamda sınav yapılmıştı. Öğleden sonrası ise, serbest zamandı. Belki de gezi için, alış-veriş için serbest bırakılmışlardı.

Özlemin kümelendiği bir yaşam boyutundan, diğer bir yaşam boyutuna geçiş şekillenmişti her ikisi için de, günün ve de gecenin bitmemesini istercesine.

Sonuçlar ertesi gün ufak bir seremoni(16) ile açıklanmıştı. Düşünülenlerin aksine; “Yıldızlı Aferin!” tam puanla Murat’ın hanesine yazılmıştı! Meslekte tecrübeli oluşundan, belki de yaşadığıyla bulduğu güç, onu sıralamanın en önüne geçirmişti.

İkinci sıraya Pam yerleşmişti. Aralarındaki tek fark yıldızdan (!) oluşan farktı belki, tam puan esas alındığında. Hani sürat yarışlarında belirlenen deyimle; “göğüs farkı ile”, “burun farkı ile” gibi. Çünkü bu sınav, bir yarışma, bir başarı düzenlemesi, hele hele bir IQ yani Intelligence Quotient, Zekâ Testi değildi. Sadece anlatılan ve aktarılanlarla gerçeğin yakalanıp yakalanmamasının irdelenmesiydi, o kadar. Ayrıca Uluslararası Platformda(17) yapılabilecekler tartışılacaktı.

Murat, özellikle altı ay gibi kısa sayılacak bir süre içinde İngilizcesini ilerletmekten, konu ile ilgili olarak etkin bir sorumluluk taşımaktan dolayı mutlu idi. Bunda bir kere daha söylemek gerekirse Pamela’nın katkısı inkâr edilemezdi.

Son iki günü yaşadıklarında gözpınarlarında yaş kalmamıştı Pam’in. Ağlıyor, ağlıyor, durmaksızın, dinlenmeksizin ağlıyordu kendi kendine, belli etmemek için dışarıya, dışarılara. Ama gözlerindeki kızarıklıklar ele veriyordu kendisini. Türklerin bilinen sözündeki gibi; “Ölüm, Allah’ın emri, ayrılık olmayaydı!” deyişi çağrışıyordu düşüncelerinde. Bu sözü Murat’tan duymuş, İngilizcesini de öğrenmişti, zihninden geçiriyordu bu deyişi.

Pam’in uçağı, Murat’ın uçağından sonra kalkacaktı. İki ayrı yöne, iki ayrı dünyaya uçacaklardı. Bir daha görüşmek umutlarını, sevgi, saygı bütünlüklerini birbirlerine söylemişler, vücutlarının ve ruhlarının en ücra noktalarına kadar birbirini üleşmişlerdi. Huzur, mutluluk ve hatta saadeti tüm hücrelerinde yaşıyorlar, ancak engel olamadıkları ayrılık acısını da aynı duygusallıkla paylaşıyorlardı.

Murat uçağa binmek üzere servise yöneldiğinde Pamela; çağlayan gözyaşlarına set vurmak, direncini belli etmek istercesine ellerini dudaklarına götürdü, avucundaki öpücüğü göndermek istercesine avucunun içini Murat’a doğru üfledi. Aynı hareketleri tekrarladı Murat…

“Viski!” dedi Murat hostese, “Sek olsun lütfen!” diye ekledi, uçak daha havalanır havalanmaz. “Canı doya doya sarhoş olmak istiyordu!”(18)

Yalnızca oğullarını özlemişti, aradığı başka bir şey yoktu dönüşünde, düşüncelerinde şekillendirdiği. Gönlü boştu resmen. Ama gönül yuvası doluydu sıcak, sıcacık, zapt edilemez duygularla. Ölmeden önce, mutlaka ve her türlü imkânı kullanarak Pam’e ulaşmayı düşünüyordu bir kere daha, daha şimdiden.

Şimdilerde tek umudu yapılacak bir sonraki kurs, seminer her ne ise ona katılmak ve bir kere daha görüşebilmekti Pam’le. Konuşmuşlardı. “I hope” değil, “İnşallah” diye sözleşmişlerdi karşılıklı. Pam; “İnşallah!” demeyi daha arkadaşlıklarının başlangıcında öğrenmişti.

Öğrendiği Türkçe kelimelerin sayısı çoktu. Tek öğrenemediği, belki de öğrenmek istemediği kelime “Allahaısmarladık!” idi. Onun yerine; “Güle güle!” demeyi tercih ediyordu.

Koltuğunda geriye doğru kaykıldı, ağlarken gülümsediğini fark etti Murat. Herhalde o vakitlerde o da havalanmıştı. “İster misin Murat?” dedi kendi kendine. “O da seni düşünüyor olsun!”

Kalpler karşılıklı idi. Pamela söylemediği gerçekle karnını usul usul, hafifçe okşuyor, Murat’ı düşünüyordu, uzun yolculuğunun henüz başlayan ilk dakikalarında, aksi yöne giderek uzaklaşan uçağında.

Bu düşünüş ne kadar sürecekti? Belki bir ömür boyu, belki son nefesini verinceye kadar. Ama mutlaka düşünecekti, hem düşünmeliydi de, buna zorunluydu, çünkü Murat bilmiyordu ama Murat’ı bedeninde taşıyordu, “Anne” olacağını duyumsuyordu tüm varlığında…

Hayatın zevk alınmayan, belki de gerçek tabiriyle yaşanmayan bölümleri vardır. İşte Murat bu yaşantı biçimini şekillendiriyordu, gerek fiziksel, gerekse ruhsal hayatında şimdi. Kendini andropoza(19) adapte etmiş(20) gibiydi. Eşi o menopoz(19) devrelerini çoktan geçirmişti, belki ve hatta o devrelere çabuk ulaşmak istemişti, kim bilir?

Aralarındaki mesafe uçurum boyutlarında idi. Özellikle çocukların kendilerinden uzakta, yatılı olarak tahsillerine devam etmeleri nedeniyle aynı lisanı bile konuşamazken, bu sefer ilkel çağların yaşamını da şekillendirmeğe başlamışlardı aralarında. Bu arada söylemekte yarar var, ikinci oğlan da Üniversite sınavlarını kazanmış, o da ağabeyinin arkasından gitmişti aynen, uzaklara.

Evleri bir otel, bir lokanta, bir temizlikçi, bir ütücü dükkânı gibiydi, akşamdan akşama gelinen, kalınan. Allah vardı, inkâr edemezdi, karısı; yemeğini hazır ediyor, çamaşırını yıkıyor, ütüsünü yapıyordu gereği kadar. Ama paylaştıkları tek bir nefes bile yoktu.

Duygusallık diye bir kavram daha ilk günden beri var olmamış, yer etmemişti yaşantılarında. Motor bir yaşamdı, öğretilen ya da anlatılan, belki de bildikleri. Bu nedenle de yurt dışından döndüğünden beri değişik bir yaşam biçimi şekillenmemişti evlerinde.

“Hoş geldin!”, “Hoş bulduk!” kelimelerinde sınırlanmış, tebessüm bile var olmamıştı, kucaklamak, özlemek bir tarafa. Öyle bir karşılanmıştı işte. Sıcaklık mı? O herhalde kışın radyatör peteklerinde meydana gelen bir oluşum olsa gerekti! Ama oğlanlar… İşte orada durmak gerekti. Geldiğini öğrenir öğrenmez, derslerine boş verip, kuşkanadıyla(21) olsa bile beklentisizce gelip, ellerini öpüp geri dönmüşlerdi hemen okullarına.

Murat’ın kendine huzur veren bir tek olgu vardı yaşantısında. Pam’den aldığı mektuplar ve ona yazdığı mektuplar. Vakit buldukça ona mail göndermesi, msn’den selâmlaşmaları yeterli olmuyordu kendince. Düşüncelerini satırlara dökmek daha çok hoşnut ediyordu onu.

Ondan mektup aldığı günler,  hem her seferinde tüm meyhanelerini dolaşıyordu şehrin, “Canı doya doya sarhoş olmak” istiyordu. Sarhoş olamıyordu ama. Sabahlara kadar kendiyle, kendini paylaşıyordu, onunla gönlünde. Sonra ona yazıyor, yazıyor, yazıyordu, sabahların devamında.

Bütün bu yaşam şekline karşın, karısı mı? İki dünyanın iki ayrı insanı değil miydiler? Tınmıyor(22), hatta merak bile etmiyordu, çocuklarının anası olarak, çocuklarının babasını, hem de hiç. Genelde ya uyuyor, ya televizyon karşısında bir şeyler atıştırıyor, ya da mutfakta sofrasını hazırlarken buluyordu onu, ev kadının yapması gereken gereklilikleri yaparken.

İş hayatı da gerçek boyutlarını yitirmişti. İdealist(23) memur tavrından sarfınazar etmişti(24) yalnızlığında. Masasındaki ufak dizüstü bilgisayarını açıyor, hatırladıkça yazıyor, yazdıkça hatırlıyordu. Biri ya da birileri gelirse, hemen gerekli komut ile yazdıklarına ara veriyor, yasakları savdıktan(25) sonra yine onunla, Pam’le beraber olmak gayretini yaşayarak satırlarına dönüyordu.

Neler yazmıyordu ki ona? Tek bir özet yeterli olabilirdi yazdıkları için. Bu; “Sevdiği, özlediği ve aradığı” idi. Esasında konu, sadece yazmak olarak özetlenmemeliydi. Murat işin kolayını bulmuş, ilerlemiş İngilizcesiyle(!) Pam’e mektuplar yanında CD ve telefonlarla da sesini ulaştırmaya çalışmıştı.

Murat, Pam’den de aynı cevapları alıyordu. Bazen satırlarının belirli bölümlerinde istemsiz karamsarlıklar geziniyor gibi geliyordu, kendine. Ama hiçbir zaman ne sitem, ne istihza(26) diyebileceğimiz bir serzeniş(26), ne de duyguların körüklediği bir pişmanlık hissetmiyordu Murat gönlünde.

Pam, her mektubunda Murat’a; “Ona ait oluşunun, ilk ve son oluşunun huzurunu” anlatıyordu. “Tanrı huzurunda karınım” diyordu. Öğrettiği şarkılarla sesleniyordu çok zaman, uzaklardan eriştirebildiği sesiyle, telefon ya da CD’de. “Sen olmasaydın eğer, aşka inanmazdım”, “Geçsin günler haftalar…(27)”, “Doymadım sana ağlarım…(28)” gibi.

Gümrükte sıkıntıları olmasına rağmen her ikisi de, ancak ve özellikle Pam, kasetleri, CD’leri zevkle dinlediğini, sesinin güzel olduğunu söylüyor, yazıyor, yazıyordu. Her şeyden önemli olan “Sevgi” idi. Tüm Tanrıların önünde eğildiği, tüm güçlerin güçsüzleştiği bir kavram; Sevgi…

Yeniden seminer beklentisi yaşandığı günlerde ki; programı gün belirtilmeden gelmişti resmi olarak Murat’a. Yazıldığına göre bir önceki seminere göre süre uzatılmadan, araya fazla boşluk konulmadan, aynı katılımcılarla seminerin takviyesi yapılacaktı.

İşte bu sıralarda Pam’le mektuplaşmalarında kısa bir duraklama devresi yaşadı Murat. Anlamsız bir duraklamaydı bu kendisine göre. Yaşantılarındaki olaylarla ilgili olarak gerekli iletişimi sağlıyorlardı. Seminerin bitişinden ve birbirinden ayrılışının üzerinden yedi aylık bir süre geçmişti. Belki bir iki gün de taşmıştı bu süre. Zaman, kavramını yitirmişti çünkü, ondan uzak yalnızlığında.

Seminerle ilgili kendisine ulaşan bilgileri verip tekrar görüşme umudunu iliklerinden bile taşırdığında Pam’in konuya ilgisinin az olduğunu hissetmişti Murat. Pam, sanki yalnız beraber olmak için seminere katılmayı arzuluyormuş gibi geldi, kendisine. Ya da bilmesinin mümkün olamayacağı aksilikleri söylemek istemediğini düşünüyordu, gelmesini imkânsız kılacak. İkilemler içindeydi.

Böyle bunaldığı günlerden birinde Bölüm Başkanı, Murat’a;

“Pasaportunun vizesini yaptır, daha önce gittiğin seminerin devamını tamamlamaya mecbursun!” emrini verdi.

Sevinçten uçuyordu, ne göklere, ne de yerlere sığıyordu Murat. Telefon imkânı yoktu o gün için. Hemen yeni bir CD aldı, dileklerini okudu ve ilk imkânla “Acele” kaydıyla postaladı Pam’e. “Bekliyorum!” demişti. Bekleyecekti de.

Bir gün, üç gün, beş gün… Ne msn açılıyor, ne mail’leri cevaplanıyor, ne de telefonu açılıyordu. Cevap yoktu. Cevap alamamıştı Murat. Merak, endişe, tüm kalkanlanmış(29) düşüncelerine boş vermek arzusundaydı. Ama kader isyan etmeğe görsün? Pasaportunun vizesi ve uçuşuyla ilgili işlemlere başlamasının arifelerinin önünde karısının anne ve babasının olduğu şehirden aldıkları haberle üzülmemesi elinde değildi.

Kayınpederi oldukça ağır bir rahatsızlık geçiriyordu ve bir dost, karısının haberi olmadan ona; “Akıbetin mukadder olduğunu” fısıldamıştı. Ne de olsa minnet borcu yüklü olduğu bir insandı kayınpederi.

Kendi işlemlerine başlaması gerekliliği dolaysıyla gecikmemek için gidemezdi, ama karısına; “Hemen gitmesinin gerektiğini” usulünce anlatmağa çalıştı Murat. İlk otobüse bileti aldı ve karısını otobüse bindirerek uğurladı.

Bir ömrü; iyi veya kötü, doğru veya yanlış, acı veya tatlı paylaşmıştı karısıyla Murat. Bu nedenle de daha sonra aldığı haber etkilemişti onu. Babasının cenazesine yetişmeyi düşünen karısı trafik kazasında ecele teslim olmuş ve babasınınki ile aynı gün ve aynı namazdan sonra kaldırmışlardı cenazelerini, baba ve oğullar, anne ve dedelerinin. Oğullar anne ve dedesiz, kendisi karısız ve kaynatasız kalmıştı.

İster istemez üzgündü Murat. Üzüntülü olmamak elde değildi. Yaşanan bir ömrün, eksiklikleri olsa da büyük bir bölümü noktalanmıştı. Kendisi ne yapmalıydı? Bundan sonrasına bakmak için acele etmeliydi Murat mutlaka. Çünkü ömür tükeniyordu, tasarruflu harcamaya gayretli olsa da kişiler...

Kararsızlıklar insanı yoruyor. Öncelikle çocuklarına karşı sorumlulukları ve bir ömrün belirli bir bölümünü kendisiyle paylaşan karısına karşı minnet duyguları(30) nedeniyle kararsızlığını yaşıyordu Murat. Oğulları kendilerini idare eder, belki kısa zaman içinde birer baltaya sap olup sahiplendirebilirlerdi kendilerini, baskısız. Birbirlerine destek olacaklarına inanıyordu, kendisinden destek beklemeden.

Bazı şeylere belirli bir aşamada “Hayır!” deme direncini yaşasa dahi, gerçeklerden kendisini sakınması olası değildi Murat’ın. Tükenmişler yerine, yaşanacakları düşünmeliydi. Hayat devam ediyordu çünkü. Devam etmeliydi de…

Karşılıklar sadece maddi gerekliliklerle tedavi edilmiyordu. Çocukları için gerekli olduğunu düşünüyordu, ama bu düşüncelerinin içinde, soru işaretleri oldukça fazla bir miktarda yer alan Pam de vardı. Murat’ın inkâr etmemesi gerekliydi, inkâr etmiyordu da…

Evi kapanmamıştı Murat’ın, ama dini gereklilikleri daha ziyade kaynanası sağlamıştı, sağlayacaklarından maada(31). Çocuklar belirli bir süre, iki-üç gün evde kalmışlardı, ne de olsa analarıydı, aralarında kendisinde olduğu gibi bir mesafe yoktu. Duygusal yönden bağlılıklarını ve melankolik(32) davranışlarını göz ardı edemezdi babaları.

Sonra herkes yaşadığı konumda yaşantısını gerçekleştirdi. Murat çocuklarına seyahatini anlatmıştı. Çocukları; “Hem programlanmış, hem de ihtiyacı olduğunu” düşünerek, kendisini uğurlamak vaadi ve kaydıyla seyahate katılmasının yararını söylemişlerdi.

Pam’den hiç haber alamamıştı Murat. Yolculuğunun sonunda da onunla karşılaşamamış olmaktan dolayı sükûtu hayale(33) uğramıştı. Seminer Programında Pam’in özel nedenlerle katılamadığı yazılıydı. Murat’ı memnun eden, katılamayacağını belirten belgedeki yeni bir telefon numarası idi. Belki de o güne kadar eline geçemeyen, ya da bilmediği, öğrenemediği.

Hemen Telefon Kulübesine yöneldi. Ona öncelikle nasıl olduğunu sordu, özlemini anlattı, gelemeyişinin gerekçesini merak ettiğini söyledi, daha bir sürü cümleyi ardı ardına ekleyerek. Onun konuşmasına hiç izin vermemiş gibiydi. Üçüncü, beşinci parayı atmıştı telefona, jeton yerine geçecek.

Pam’in sesi yorgun geliyordu; iyi olduğunu söyledi, özlemini anlatmasının güçsüzlüğünü anlatmaya çalışırken, gelemeyişinin nedenini telefona kulak verdiği takdirde öğreneceğini söyledi.

Telefondan bebek sesleri yankılandı;

“Pam!” dedi Murat bağırarak, sorgularcasına.

“Evet Murat! Bizim çocuklarımızın sesleri!”

“Bizim çocuklarımız mı?”

“Evet, bizim çocuklarımız; biri kız, biri oğlan, ikiz!”

“Niye bugüne kadar yazmadın, söylemedin hiç?”

“Seminerin bu kadar gecikeceğini düşünmedim. Sana sürpriz olmasını, doğumda başımda bulunmanı istiyordum, ama ikizler gelmemi istemediler. Belki daha sonra Allah’ın plânladığı gelişmeler olabilir onlar için.”

Sustu bir süre, sessizlikle.

“Hepsini bir mail olarak bugünden tezi yok sana göndereceğim, şimdi yorgunum hem çok yorgun, bebeklerimizin daha birinci günü dolmadı, biliyor musun?”

“Geçmiş olsun! Özlemle bekleyeceğim mail’ini. Sağlığına dikkat et! Kendine dikkat et!”

İki çocuğun daha babaları olarak neler söyleyeceğinin, daha neler demesinin gerektiğinin bilincinde değildi. Pam telefonu kapatmıştı, yorgunluktan olsa gerek. Bozuk paralar ve tınlayan ahize elinde, kalakalmıştı öylesine Telefon Kulübesinde.

Hemen Bilgisayar Odasına gitti. Bütün gün ve hatta gece bile bekleyebilirdi Pam’in mail’ini. Unutmuştu saat farkını. Oysa bulunduğu yer ile Pam’in bulunduğu yer arasındaki saat farkı 11 saat, belki de biraz daha fazla idi. Dolaysıyla kendisi gündüz hesabı yaparken, Pam’i gecenin kör vaktinde rahatsız ettiğinin ancak farkına varabilmişti.

Öyleyse mail’i gecenin oldukça ilerleyen vakitlerinde, belki de sabaha doğru bile alması olasıydı. Seminerin ertesi günkü bölümüne biraz yorgun, ya da uykusuz çıkmanın sakıncasının olmayacağını düşündü.

Murat, mail gelinceye kadar düşüncelerini sıralamaya çalıştı. Hatta programda bir dosya açıp, olası cevaplaması gerekenleri not almaya çalıştı. Önce karısının öldüğünü söylemeliydi ona. Sonra kendi ülkesinde yaşayıp yaşamayacağını sormalıydı. Çocuklarını biliyordu Pam. Ama çocukları Pam’i, hele hele şimdilerde ikiz kardeşlerinin olduğunu bilmiyorlardı. Hem de hiç.

Anlatması gerekliydi. Ama önce Pam’le konuşmalıydı. Hiçbir şeyi önemsemiyordu. Çocuklarını görmek, Pam’i görmek, onlarla yaşamak, beraber olmak istiyordu delicesine. Zihnindeki birçok soruya kendiliğinden cevap bulamıyordu Murat.

Çocukları babasız olamaz, büyüyemezlerdi. Pam evlenmeyi kabul eder miydi ki kendisiyle acaba? Nerede, nasıl hem? Düşünceleri bunaltmıştı kendini.

Bazen beklenen zaman beklendiğinde çabuk geçmez. Bazen farkında bile olmayız geçtiğini zamanın. Zaman en kıymetli hazine, bir anının bile geri gelmesi mümkün olmayan. Ama Murat’ın zaman hesabı yapmasına gerek yoktu.

Beklediği için, zamanı tasarruf etmeğe ne niyeti, ne de gayreti vardı. Zaten elinden de gelmezdi, tasarruf etmek, ya da harcamayı durdurmak. Bu konuda çok zaman, mesai arkadaşlarının “Aybaşında şöyle şöyle” gibi hesaplamalarına akıl-sır erdiremezdi(34). O gün, o güne kadar tükeneceklerin hesabını yapmak daha kolay gibi gelirdi kendine.

Beklediği anda, beklenen gelmişti;

“Sevgilim, Murat’ım, Merhaba,

Sanırım ki çocuklarımızın kime benzediğini soracaksın öncelikle. Herhalde seni çok sevdiğim için olsa gerek, çünkü buralarda öyle bir deyim vardır, ikisi de sana benziyorlar desem? Bir sonraki mail’de fotoğraflarını göndereceğim, kendin görür, sen kendin karar verirsin artık.

İsimlerini ne koyduğuma gelince; anne olarak biraz bencilce davrandığımı itiraf etmeliyim, sormadım sana çünkü. Kızımız oğlumuza göre yarım saat önce doğdu. Kardeşine göre yarım saat büyük yani. İsmi Meryem. Ben burada ona Miriam diyeceğim şimdilik. Oğlumuzun ismi ise aynı şekilde Can, ona da John diyeceğim şimdilik.

İsimlerini araştırdım. Hem benim, hem senin lisanına yakın çağrışımları olsun, kolaylık ve uyumu benzesin diye bu şekilde koydum isimlerini. Sana, senden ayrıldıktan sonraki tüm yaşadıklarımı ekli bir sayfa olarak göndereceğim. Umarım fazla vaktini almaz, seni seminerinde fazla meşgul etmez. Onları gün gün not ettim.

Sevincim; çocuklarım ve senden hatıra oldukları için. Üzüntüm; bedenlerimizin iki ayrı boyutta olması, ruhlarımızın aksine. Allah… Senin ve benim aynı olan Allah’ımız mutlaka bize bir yol çizecek. Şimdi haydi seminerinle ilgili çalış, kafanı topla, kendini zorla, tıpkı öncekinde olduğu gibi başarılı ol!

Seni her zamanki gibi özleyeceğim. Yazmanı ve hatta telefonunu bekleyeceğim. Seni öpüyorum, tek sevgilim. Seni seviyorum.

Ha! Bir an lütfen! Hemen söyleyeyim ki, burada çalışan Türklerden; çok iyi, pek güzel Türkçe öğrendim. Belki bundan sonra Türkçe de konuşabiliriz. Çocuklarımız zaten Türkçe bilecekler, değil mi?

Selâm… Senin; Pam

Not: Ekli sayfayı okuduktan sonra aklına gelecek her soruyu sor bana. Daha önceleri olduğu gibi içtenlikle cevaplayacağımdan emin ol! Güle güle!”

Başlangıçtaki “Sevgilim, Murat’ım, Merhaba” daha sonraları “Allah, Seni Seviyorum, Ha! Bir an lütfen! Selâm, Güle güle!” Türkçe yazılmıştı. “Çok iyi, pek güzel Türkçe öğrendim” cümlesi ise hem Türkçe yazılmış, hem de “Bolt” dediğimiz karakterde koyulaştırılmıştı mail’de. Bir de “Allahaısmarladık” demek zoruna gidiyor demiştim ya, gene onun yerine “Güle güle!” demişti.

Devamlı düşünmek, seminerde verimli olmasına imkân vermiyordu, ta ki düşüncelerini sıraya koyuncaya kadar. Seminer arkadaşları daha önceki seminere katılan aynı kişilerdi. Yalnızca İrlanda’dan Maeve ve İspanya’dan Merché kursa katılamamışlardı bu kere, Pam gibi.

Pam, ayrılışlarından, bebeklerin dünyaya gelişine kadar olan evreyi dinlene dinlene yazmıştı ek sayfaya (Attached sheet). Ülkesinde çocukların babasız doğumu sorun olmamıştı. Zaten babasız değillerdi. Oradaki yasalara göre olması gereken belgede baba adları Murat yazılmıştı zaten.

Ek sayfanın sonuna çocukların ağlamalarını da eklemişti Pam, sürpriz olarak ve fısıldamıştı; “Onları görecek misin?”

Pam ayrıca bir mektup yazmıştı Murat’a, ikinci telefonundan sonra ve mail’i almasının ardından postalamıştı onu, “Rahat olduğun zaman oku itiraflarımı!” diye de en üst tarafa koyuca bir kalemle not koymuştu. Murat’ın rahat olduğu zamanı beklemesine gerek yoktu. Rahat olduğu zamanda, ikinci, üçüncü, beşinci kere okurdu, belki.

Pam’in satırları tıpkı mail’deki gibi Türkçe olarak; “Murat’ım, Sevgili Murat’ım, Sevgilim” diye başlıyor ve kendi dilinde devam ediyordu:

“Seninle ilk karşılaştığımda sahiplenmiştim seni, ‘Benimsin’ demiştim içimden. Çekingendin. Utangaçtın. Örf ve ananelerine bağlıydın. Doğrusunu yazmam gerekirse, başlangıçta evli olduğunu da bilmiyordum. Nişan yüzüğünü fark etmemiştim, ama evli olabileceğini tahmin edebiliyordum. Senin gibi mükemmellikleri olan bir insanın sahipsiz kalmış olabileceğini düşünemiyordum çünkü. Buna rağmen sana karşı tüm fettanlığımı(35) kullanarak benimsediğim kadar senin de beni benimsemeni sağlamağa çalıştım.

Seminer başlangıcında dirseğimi dirseğine değdirmek için gösterdiğim çabalar yeterli olmuyordu. Bacaklarımız ya da ayaklarımız kaza ile de olsa birbirine değmiyordu, seminer boyunca, masalarda. Utanıyor, şaşalıyor, şaşkınlaşıyor, her şeye kurallarına, terbiyene uygun olarak dikkat ediyordun. Kaç kere kitaplarımı, notlarımı düşürdüm, ilgini çekmem, cesaretlenmen için, hatırlayabiliyor musun? Yine de bir ay, otuz günden fazla sürmüştü ilgini çekmem.

İkinci ayın sonunda yemeğe çıkardın beni nihayet. Yoksa (gücenmeyeceğine inandığım için şimdi dile getiriyorum) ben seni yemeğe çıkaracaktım, utanmadan. İnanabilecek misin? Kitapçı ile çiçekçi yan yana idi. Gülleri, kırmızı gülleri sevdiğimi söylemiştim, sonuca ulaşmak için. Hatırlıyor musun? İlk gül, ilk armağanındı o bana aldığın, bugüne değin hatıralarımın arasında sakladığım.

 Sonra sevdiğim yağmur damlaları ile paylaşıp yaşadım seni. Misafirhaneye ulaştığımızda seni baştan çıkartmış olmaktan dolayı mutluydum. Bunu şimdi de olsa itiraf etmekten çekinmiyor, hatta haz duyuyorum. Çünkü ülkemde genç kızlar 13–15 yaşlarına gelince, belki de yaşadığımız doğa yasaları gereği hanım olmaya ilk adımlarını atarlar.

Ben, bana uygun bulduğum birini görememiştim, seninle karşılaşıncaya kadar. Sen, her şeydin, her şeyimdin, hem de daha başlangıçta. Allah’ın beni senin için sakladığına inandım. Her şeye sahip olmakta hak sahibiydin. Kadere inanmıştım, inanıyordum da…

Ayrıldığımızda, seni bedenimde taşıdığımın bilincindeydim. Sensizliğe tahammülüm yoktu. Buna rağmen yaşantına saygı duymalıydım, duyuyordum, duydum da. Çünkü sen evli ve iki çocuk sahibi bir baba idin. Ama seni, bebeklerimizin varlığından habersiz bırakmam da zalimlik olmaz mıydı? Haksızlık olmaz mıydı?

Yuva; yuva üstüne kurulmazdı, kurulamazdı. Kurulmamalıydı da. Başlangıçta bebeklerimizi görmen dışında hiçbir şey düşünmemiştim. Sana sevgimi bile saygımla eşit tutmamıştım. Sevgim büyüktü, ama sana saygımı yitirmeme neden değildi. Seni, bizimle paylaşmayı bugünkü telefonunda eşini kaybettiğini öğrenmem dolaysıyla düşündüm ve karar verdim.

Çocuklarımızın babalı olarak büyümelerini ve seni istiyorum Murat. Eğer beni istersen sen de?”

Murat’ın Pam’in bundan sonraki satırlarından anladığı tek özet: “Ya sen gel, ya da bizi götür!” idi.

Murat bir aylık ek seminerin geçişinde özleme dayanamamıştı. Ülkesine döndüğünde, mal-mülk, para-pul hiçbir şeyi görmemişti gözü. Çocukları için, Pam için deli gibiydi, divaneydi(36) belki de. Tek bilinmeyen; ikiz çocuklarının da Pam’in de “Murat” olduklarını bilememeleriydi. Veyahut da düşünmemeleri, düşünememeleri.

Murat seminerden dönüşünde parasal birikimi olmadığından, zaten de böyle bir birikimi olamazdı oğullarının eğitimi nedeniyle Pam’i ve ikiz çocuklarını Türkiye’ye getirmek için emekli olmayı düşünmüş, ama seminer dolaysıyla yüklendiği zorunlu hizmet süresi ve amirlerinin hoş görmemesi nedeniyle bu tasavvuru gerçekleşmemişti.

Murat oğullarının hoşgörüsüne sığınarak, kenarda köşede ne kadar birikimi varsa, borç-harç ne kadar temin edebildiyse, yaklaşık kırk saati bulan uçuş süreli diyebileceğimiz bir uçuşla sevinç, neşe ve umutla Pam’in ülkesine uçmuştu.

Murat, gelişiyle ilgili olarak söylenmesi gerekenleri ulaştırmıştı Pam’e.

Karşılaşmaları ile ilgili olarak ne anlatabilirdi ki? Ne yazabilirdi ki? Çölün susuzluğa, baharın güneşe, körün aydınlığa, sağırın musikiye, hepsi bir kenara; acıkan bir bebeğin annesinin memesine yönelişini düşünün.

Murat, Pam ve çocukları birbirlerine işte öylesine kenetlenmişlerdi, daha havaalanının çıkış kapısında. Çevre anlamsızlık içindeydi, onların duygu ve yaşantılarında. Bir uçtan bir uca ulaşabiliyorlardı insanlar gönüllerinin gücüyle…

Bir uçtan bir uca taşınabiliyordu ruhlar gibi, cisimler de. İşte bunu Pam, Murat ve ikiz çocukları gerçekleştirmişlerdi. Nasıl mı? Gelin bunu bu kere, aradan kısa bir süre geçmiş olmasına rağmen Pam’in Türkçesinden dinleyelim (ya da okuyalım):

“Yerim, eşimin yanıydı, öyle de olmalıydı. Ülkesi onun olduğu kadar benim de ülkemdi. Elhamdülillah Müslüman da olmuştum. Düşünmüştüm. Yaşamayı istemiştim. Ama müftünün dizi dibinde olmadan önce kocamın önünde diz çökerek Müslüman olmuştum, içimden gelerek. Üniversiteli çocuklarım, aramızdaki yaş farkı çok olmamasına rağmen çocuklarımdı onlar, bana şimdi böyle akıcı olarak konuştuğum Türkçeyi öğrettiler, hoşgörüyle, istekle, arzu ile, kin tutmadan.

Şimdi Türkçe düşünüyor, konuşuyor, anlıyorum. Bir tek sıkıntım oldu, bugüne kadar. İsmime uygun Türkçe bir isim bulamadık. Pembe ismini Üniversiteliler beğenmediler. Annelerinin ismi olarak değiştirmemi istediler ismimi, Türk Nüfus Kâğıdı çıkarırken, kabul ettim. Çocuklarımızın yabancı menşeli isimlerini de unuttuk. Üniversiteliler, kız kardeşlerinin Meryem ismine ek olarak Özlem, erkek kardeşlerinin Can olan ismine ek olarak da Özdem ismini koydular.

Bizi anlatmaktan bıkmam. Satırlarca, sayfalarca devam eder, edebilir anlatışım ama kısaca özetlemem gerekirse kocamın çok önceden söylediği gibi;

‘Love is live!’ Öyle değil mi?...

YAZANIN NOTLARI:      

(*) İçtenlikle anlatmalıyım ki; yurtdışında benzer bir seminere katıldım. Bu öyküdeki tüm isimler yaşamıştır. İrlandalı Maeve (BRYNE) ile tanıştım. Fransız kökenli Amerikan vatandaşı Mireille (PERROTTE) ile arkadaşlığımız hâlâ devam etmektedir. Türkiye’ye gelmiş olup, ailemle tanıştılar. İspanyol Merché VIVES, Eugénio adlı arkadaşımın eşi olup onlar da Türkiye’ye geldiler ve ailemle tanıştılar. (Maalesef Eugénio’yu gırtlak kanserinden kaybettik.) Alman Gisele (SCHRÖDER) İngilizce Öğretmenimizin lisede iken bizlerle tanıştırdığı Penfriend dediğimiz kalem arkadaşım idi. Yeni Zelandalı Pamela (SINCLAIR) ise emeklilik sonrası çalıştığım özel bir şirkette çalışırken sık sık telefonla konuştuğum, faksla irtibat kurduğum Pam kısaltma isimli bir arkadaştı.

(1) Live is life, OPUS diye bir grup tarafından 1980 lerde meşhur edilmiş bir şarkı.  Nakaratı “Da ba dap dab dab” diye bir tekerleme idi. Sanırım Türkiye’de Harun KOLÇAK söylemişti bu şarkıyı “Life is life” olarak. Bense “Life is live” dedim. Tabiidir ki; bu deyişin diğer versiyonları da var.

 Life is love, Life is a game, Life is wonderful, Life is sweet, Life is bitter, Life is peachy beautiful, Life is unfear beautiful, Life is too short, Life is to precious, Life is good, Life is not fear, Life is a grocery, etc. gibi. Herkesin İngilizce bilmesi zorunluluk değil, ben sadece “Yaşam; Yaşamaktır!” demek istedim. Doğruluğunun kararı; okuyanın.

Eğer İngilizce de değişik anlamı olan bir tâbir değilse; Life is life! (Yaşam; yaşamdır!), Love is life! (Aşk; yaşamdır!), Love is live! (Aşk; yaşamaktır!) olsa gerek!

(2) Saçıma karlar yağdı, boşuna yaz beklemek; Dilşad olacak diye kaç yıl avuttu felek?” diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Turgut YARKENT’e, Bestesi; Avni ANIL’a ait olup eser Hicaz Makamındadır.

(3) Dekolte; Kadın kıyafetlerinde kısmen açıkta bırakan giyim [Décolleté; Yakasız( Fransızca) Boyun, omuz, göğüs ve sırtın bir bölümünü açıkta bırakan kadın giysisi. Açık, örtüsüz, çıplak.

(4) Mokasen; Genellikle sokakta giyilen, altı kösele, bağcığı olmayan ayakkabı, pabuç. Kısa ve ökçesiz ayakkabı.

(5) Sen olmasaydın eğer, aşka inanmazdım… Güfte ve Bestesi Yesari Asım ARSOY’a ait Hüzzam makamında bir Türk Sanat Müziği eseridir.

(6) Telâffuz; Söyleyiş, sesleniş.

(7) Örf; Yasalarla belirlenmemiş, halkın kendiliğinden uydurduğu gelenek.

Anane; Anane; Gelenek, âdet, örf.

(8) İç Güveyi (İç Güveysi); Maddi açıdan daha güçlü olan tarafının kadın ve tarafının olması durumunda erkek tarafından evliliğin kadının mevcut evinde (hatta ailece) sürdürülmesi hali. Damadın kız evine gelmesi, ya da damadın kız evinin gösterdiği yerde oturup yaşaması olarak da tarif edilebilir.

 (9) Sadakat; Sadakat; İçten bağlılık, sağlam, güçlü dostluk.

(10) Sıtkı Sıyrılmak; Birinden soğumuş, tiksinmiş olmak.

(11) Abes; Akla ve gerçeğe aykırı, gereksiz, lüzumsuz, yersiz, boş, saçma.

(12) Göz Ardı Etmek; Gereken önemi vermemek.

(13) İn-Cin Top Oynamak; Issız, sessiz olmak. Bir yerde hiçbir canlı yaratık bulunmamak.

(14) Üstünkörü; Gelişigüzel. İnceliklerine inmeden, özen göstermeden, şöyle bir, baştan savma.

Alelusul; Âdet yerini bulsun diye, yol-yordam gereğince, kurala uygun bir biçimde.

(15) Sertifika; Bitirme Belgesi. Bir kursa, ya da seminere katılıp bitirenlere verilen belge. Öğrenim Belgesi. Bir kimsenin niteliğini ya da kendisine verilmiş olan bir hakkı belirten belge.

(16) Seremoni; Tören. Genellikle resmi yerlerde, resmi işlerde uyulması gereken kural, yol ve yöntemlerin tümü.

(17) Uluslararası Platform; International Platform. Uluslararası nitelikli, özellikle bir siyaset, ya da herhangi bir konuda dayanılan düşüncelerin tümü.

(18) Bu akşam bütün meyhanelerini dolaştım İstanbul’un…  adlı Güftesi; Turhan OĞUZBAŞ’a, Bestesi Avni ANIL’a ait, Kürdîlihicazkâr makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin bir dizesi.

(19) Andropoz; Yaşlanan erkeklerde geç ortaya çıkan testosteron yetmezliğine verilen durumun adıdır. Erkeklerde kırklı yaşlardan itibaren başlasa da en çok ellili yaşlarda testosteron seviyelerinde azalmalar olur.

Menopoz; Kadınlarda genelde 40 yaşından sonra yaklaşık 50 yaşa kadar geçen süre içinde görülen âdet kanamalarının düzensizleşmesiyle, daha sonra ise kesilmesiyle biten bir dönem. Son âdet kanaması anlamındadır.

(20) Adapte Olmak; Uymak.

(21) Kuş Kanadıyla; En hızlı bir biçimde…

(22) Tınmak; Aslı tınmamak, ya da dınmamak. Ses çıkartmamak, söylememek, takmamak, değer vermemek, önemsememek, herhangi bir harekette bulunmamak.

(23) İdealist; Ülkücü. İdealizme bağlı filozof. Ülkücülük, düşüncecilik. Bilgide düşüncenin temel olduğunu öne süren, düşünceyi temel alan ve varlığı insan düşüncesinin oluşturduğunu, kurduğunu kabul eden öğretilerin sahibi.

(24) Sarfınazar Etmek; Bir yana bırakmak. Hesaba katmamak, saymamak, vazgeçmek.

 

(25) Savmak; Sıkıcı bir durumu geçirmek, atlatmak, savuşturmak, defetmek, istenmeyen birini yanından uzaklaştırmak, işleyip geçmek, etkilemek.

 

(26)İstihza; Alay.

Serzeniş; Başa kakma, takaza, sitem etme.

(27) Geçsin günler, haftalar, aylar, mevsimler, yıllar… diye başlayan HATIRA isimli eserin Güftesi; Enis Behiç KORYÜREK’e, Bestesi Erol SAYAN’a ait olup Türk Sanat Müziği eseri; Rast makamındadır.

(28) Doymadım sana ağlarım, ah ederek yana yana… dizesi ile başlayan eserin Güfte ve Bestesi Nevzad AKAY’a ait olup, Türk Sanat Müziği eseri; Nihavent makamındadır.

(29) Kalkanlanmak; Türkçemizde böyle bir kelime yok. Ancak yöresel olarak; kalkan altına sığınılmış gibi olmak, korunmak, kol-kanat gerilmek. Bir bakıma kavanlamak (gözlemek, korumak) kelimesi ile iç içe düşünülebilir.

(30) Minnet Duygusu; Yapılan bir iyiliğe karşı kendini borçlu sayma. Teşekkür etme. Gönül borcu. Müdana.

(31) Maada; -den başka, gayrı.

(32) Melânkolik; Hüzün belirtisi olan, hüzün veren. Karasevdalı. Melânkoli; Karasevda, kara duygu. Ruhsal ve bedensel kimi duygularda yavaşlama, işinde başarısızlık. Psikolojik depresyon denilen akıl hastalığı yanında bir kısım fizyolojik hata ve rahatsızlıklar. İrsiyet önemlidir. Belirtileri; hassaslaşma, çabuk duygulanma, durup dururken ağlama, heyecanlanma, sinirlenme, endişelenme, güvensizlik.

(33) Sükûtu Hayal; Düş kırıklığı, hayal kırıklığı.

(34) Akıl Sır Erdirmemek (Erdirememek); Herhangi bir işin nasıl olduğunu, asıl sebebini anlayamamak.

(35) Fettan; Fitneci, fesat karıştırıcı gibi anlamları olsa da, gönül ayartıcı, cilveli anlamlarına da gelmektedir.

(36) Deli-Divane; Çılgın, aşırı deli.