“Ölme eşeğim ölme, yaz gelsin…(1)” Böyle bir tekerleme, yer etmiş zihnimde. Gerçekten tam fıkradaki gibiydi, dost bildiğim arkadaşımın, daha doğrusu aynı iş yerinde, aynı odada, yan yana masalarda çalıştığımız meslektaşımın bana karşı hareketi.

Benden borç almıştı, ya da ben borç vermiştim diyeyim. Gerçekten “Ödemeyeceğim!” demiyordu. Her aybaşının ertesi; “Şöyle, şöyle de şöyle, şöyle, böyle, böyle de, böyle, böyle!” diyerek mazeretleri peşi peşine sıralıyor ve hep bir sonraki aybaşı için ödeme sözü veriyordu.

Söz verişinin sonunda da; “Allah’ın izniyle!” demeyi hiçbir zaman unutmuyordu. Bazen yorumlamam şöyle oluyordu;

“Allah bana versin, ben de sana…” 

Herhalde gökten para yağsa ona rastlamayacak kadar şansı yoktu gibime gelirdi. Hani derler ya; “İtin duası kabul olsa, gökten kemik yağardı!” diye, onun dedikleri de öyle bir şeydi tıpkı işte.

Aslında borcunun öyküsü de fıkra gibiydi. Önce yüz, iki yüz, sonra üç yüz daha, “Düz hesap” deyip beş yüz borç almıştı. Düz hesap sonra bine, en sonra beş bine çıkıp durmuştu.

Galiba artık onun istemeye yüzü, benim de vermeye niyetim yoktu. Hem o fıkradaki gibi daha fazla zarara uğramamak için; “Yok, arkadaş, senin bana hiç borcun yok!” demeyi de hiç düşünmüyordum.

Bakmayın; “Meslektaş, arkadaş” dememe. Tam bir devlet memuru idi, bağımsız! Yarım saat-bir saat çalışırsa iş yerinde, onun en aşağı iki-üç misli kadar zamanı, at yarışı, bilmem ne ikramiyesi kuponlarını ve gazete önerilerini incelemeye ayırırdı, yetmezdi internetten de yorumlarla uğraşırdı. Zaten borç başlangıcı da böyle bir oyunun arifesinde başlamıştı:

“Param çıkışmadı arkadaş, bir koltuk çıksan, mutlaka ve yarın öderim!” demişti.

Ertesi gün daha öncelerde de olduğu gibi süklüm-püklüm(2), avucunu yalamış(3) olarak dönünce anlamıştım ödeyemeyeceğini. Ama beni sözü yaralamıştı bu sefer;

“Kaybettik be ortak!”

Bana; “Destek ol!” demişti ve sonra kaybına ortak kabul etmişti, kaybediş öyküsünü anlatma gayretini yaşarken.

İnsan olmak gerçekten meziyet(4), bilene, anlayana. Ortağımın(!) daha sonraki isteklerine “Borç” diyerek hiç “Hayır!” dememiş, daha doğrusu demeyi arzulamama rağmen, direnememiştim nedense. Dileğini hep, ama hep karşılamıştım, beş bine ulaşıncaya kadar…

Sanıyorum alışkanlığı sadece bu kuponlu oyunlar değildi. Başka alışkanlıkları da vardı, saklamakta zorlandığı, kumar gibi, uyuşturucu gibi, en basitinden içki gibi. Zira ikide bir yasayı takmazcasına pencereyi açıp fosur-fosur sigara içmek(5) her babayiğidin yiyeceği halt olmasa gerekti.

Bazen işyeri telefonundan aranırdı;

“Tamam abi! Hemen abi! Başüstüne abi! Derhal abi! Unutur muyum abi?” gibi kelimeleri arka arkaya sıralardı.

Sayesinde yalancı da olmuştum. Bazen çalan telefona; “Sen bak, ben burda yokum!” deyip kapı önüne çıkar, sigarasını tüttürürdü. Bazen cep telefonu çalar, bakar, ama açmazdı. Bazı bazı; “Kontörüm bitti, kusura kalma!” der, benim telefonumla bir hanım ile konuşur ve konuştuğu numarayı da hemen silerdi.

Konuşmalarını dinlemek ahlâkıma yakışmazdı, ama o kız ya da kadının kim olduğunu merak ederdim. “Ya annesi, ya kız kardeşi” derdim. Karısı olamazdı bence, hesabını-kitabını bilmeyen böyle zibidi(6) birine kim varırdı ki?

Bir gün… İşte o gün koptu ipler aramızda. Acil bir raporu yetiştirmeye çalışıyordum daktilo gibi kullandığım bilgisayarda. Çünkü bilgisayarı kullanmayı kulaktan dolma, izleme ile kendi kendime öğrenmiştim.

Kısacası, klavyeye ya da ekrana bakmadan okuyup yazacak kadar “Şakır-şakır şakıdığım(7)” bir bilgi birikimine sahip değildim.

“Bir yardım et de, şu raporu bitirivereyim. Müsveddeden sen oku, ben ekrandan takip edeyim!” dedim.

Hiçbir şey demeden yerinden kalktı, müsveddeleri eline aldı, sayfaları şöyle evirdi-çevirdi ve;

“Boş ver ya! Devlet ne veriyor ki beygir gibi çalışıyorsun, ya?” dedi.

Yaşamımda ilk defa küfrettim;

“Defol, git! Çık dışarıya bir bak bakalım, bu maaşı alabiliyor musun? Aldığın maaşın aynısını, şimdiki gibi çalışmanla verecek özel sektörde bir yer bulursan ben senin emrin altında çalışacağım, nankör(8) insan, asalak(8), tufeyli(8)…” dedim.

Aynı anlamda iki kelimeyi ardı ardına söylemiş olmam Hasan’ın söylemine herhalde oldukça sinirlenmemin ifadesi olsa gerekti.

“İzinli olduğumu söylersin arayanlara…” dedi, tınmamış(9) ve hemen hazmetmişti(10) sözlerimi. Böylesine duygusuz bir insanın yaşamımda nasıl yer ettiğine aklım ermiyordu! Hele ailesine karşı nasıldı tutumu, durumu acaba, merak ediyordum.

Ertesi sabah mesaiye gelmedi. Paralel bağlı olan santral telefonu çaldı.

“Hasan abim mesaiye geldi mi acaba?”

Tam “Gelmedi!” diyecektim, ama sesin etkileyişinde;

“Kim arıyor?” demek gereğini hissettim.

“Kardeşiyim efendim!”

Hasan için o kadar çok yalan söylemiştim ki, zamanı geri sarmam mümkün değildi. Bir kere daha yalan söylesem ne çıkardı ki? Hem bu karşıdakinin rahatlığı olabilirdi belki.

“Telefon etti, iş yerine biraz gecikerek geleceğini söyledi. Merak etmeyin, gelir gelmez söylerim, sizi arar efendim!”

“Sağ olun!”

Bu cevabında “Efendim!” dememişti. Telaşlı, meraklı, endişeli gerçek bir kız sesiydi o.

Telefonu kapatmamla beraber cep telefonum çaldı ve hemen kapandı. Biliyordum ki arayan Hasan’dı ve gene kontörü yoktu, aramam için çaldırtıp kapatmıştı. Hemen aradım;

“Dost! Hiç iyi değilim. PTT Parkındaki banklardan birinde oturuyorum, acele gelip beni alır mısın?”

Müdürden izin alıp arabamla parka ulaşmam, dakika sürmedi desem, tabiidir ki abartmış olurdum.

Gerçekten de iyi değildi arkadaş. Haşmetli(11), okkalı bir dayak yemiş, leş gibi koktuğuna(12) göre alkollü olarak parkta sabahlamış ve kız kardeşi de onu bu sebepten merak etmiş, aramıştı.

Onu önce bir eczaneye götürdüm. Pansuman yapıp, bantladılar, sargıladılar orasını-burasını. Her ihtimale karşı da “Bilmem ne iğnesi” yaptılar.

Evini tarif etti, arabaya binerken. Önce bittiğini söylediği için ona bir paket sigara aldım. Belki yetmez çekincesi ile gidip ikinci bir paketi daha alıp koydum cebine, sanki utanmasın diye. İkinciyi almaya gittiğimde sigarasını yakmış ve hızlı çekişlerle, sanki elinden alıyormuşlar gibi sigaranın yarısına gelmişti hemen.

Evine gittik ve arabadan inince evinin kapısına kadar omzumda taşıdım onu.

Kapıyı çaldığımda telaşlı bir ses önce;

“Kim o?” dedi.

“Ağabeyiniz!” dedim.

Kapı önce aralandı, sonra açtı kapıyı o ses;

 “Ne oldu?” diye sordu.

“Valla bilmiyorum. Kendisi anlatır herhalde!” dedim, neden sonra. Çünkü Tanrı karşıma hiçbir tarafını eksik bırakmadığı bir güzelliği çıkarmıştı.

“O tebessüm, o tavırlar, o levendane hıram(13)” kimsede olamazdı. Bu güzelliğin önceden eksik tarafları vardıysa eğer, bahse girerim ki, onları da ağabeyinden aktarıp da tamamlamıştı Allah ve ağabeyi bu nedenle hiç, hatta sıfırdı!

Yaşamımda ilk defa çarpılmıştım. Umuyordum ki, şeytan çarpmış gibi ağzım-burnum yamulmamıştı!

“Bugün evde kalsın, istirahat etsin! Ben iş yerinde gerekeni söylerim. Bir şeyler lâzımsa hemen alayım, getireyim.”

“Şey!” dedi genç kız, durgunluğundan anlamıştım.

Markete gittim, hazır çorbalardan aldım, yoğurt, peynir, bal, ıhlamur, bitki çayı gibi Hasan’ı ayağa kaldıracak bir şeyleri hatırlamağa çalıştım. Mutfaklarına girememiştim ki, neye ihtiyaçlarını olacağını bileyim.

Gene de; “Sırtımda mı taşıyacağım ki?” deyip aklıma ne geldiyse, bir paket, bir kutu, bir şişe, bir kavanoz, yarım kilo, iki yüz elli gram gibi aldım ve evlerine bıraktım.

 Hasan yattığı yerden;

“Borç ha! Ödeyeceğim ha!” dedi.

Genç kıza döndüm, çalıştığı konusunda nasıl ve nereden kanaat sahibi olduysam;

“Siz de bugün işinize gitmeyin, izin alın isterseniz. Adınızı ve iş yerinizin müdürünün telefon numarasını verirseniz, kendisine telefonla izah eder, durumunuzu anlatırım.”

“Sağ olun! Adım Hasene. Ben hallederim izin konusunu efendim!”

Kapıya yöneldi. Bu kısaca “Gidin!” demekti, anlamıştım. Hasan ne kadar odunsa o; o kadar hanımefendiydi. Kapıdan uğurlarken;

“Tekrar her şey için teşekkür ederim!” dedi elini uzatırken, daha henüz her şeyin başındayken yaklaşmak istedim, ama o uzaklaştı.

Düşünüyordum, bugüne kadarki nefes alış-verişim boşunaydı. Yaşamamıştım. Yol sıra git-çay sıra dön(14). Yaşam sayılmazdı bugünden öncesi.

Şimdi bugün, şu an yaşamaya başlamıştım. Bugünden öncesini hiç böyle bir şey hissetmemiş, yaşamamıştım. Yaşadığımı hissettiren varlık o idi. Ama… Ama sonuç?

İş yerine geldim, hiçbir şeyi saklamadan olayı Müdüre anlattım, ama rica ettim; “Siz; onu hastalanmış, rahatsızlanmış gibi bilin, efendim” dedim. “Yarın sanırım işe gelir!”

Ertesi gün hiçbir şey olmamış gibisine iş yerine geldi Hasan. Sadece bantları, sargıları vardı orasında-burasında. Telefon çaldı, açtı, bir süre dinledikten sonra bu sefer, tek cümle, iki kelime söyledi;

“Anladım! Peki!”

“Derdin ne?” dedim.

“Geçen sefer çok ağır konuştun, ama affediyorum seni. Şimdi bir binlik uzat, yarın sabah sana tüm borcumu ödeyeyim!”

Aklım hiç kesmiyordu, ama hemen dış kapının yanındaki bankamatikten çekip verdim, istediğini. Umuyordum ki, yarın yeni bir gün olsun. Varsın borcunu ödemezse ödemesin. İnsanın o kadar dayak yemesi birkaç kuruşla tartılmaz, kıyas edilemezdi. Keşke dayak yemeseydi de alacağım sıfırlanmış olaydı.

Oysa beterin, daha beteri varmış. Su testisi suyolunda kırılırmış, bilemezdim…

Ertesi sabah işe geldiğimde hemen müdür bey çağırdı odasına;

“Karakoldan aradılar. Hasan bey ölmüş. Sen evini, barkını biliyorsun galiba, git, kimi-kimsesi varsa haber ver, cenazeyi hastane morgundan alsınlar. Bizim yapacağımız, yapabileceğimiz bir şeyler varsa öğren, ne gerekiyorsa al, yap, tamamla, eksikli kalma, tümünü hallederiz. Yasal gereklilikler de neyse hemen işlemlere başlasın arkadaşlar.” dedi.

“Nasıl?” diye sormadım. Karakola gittim…

“İçkiliymiş, daha öncekine ek olarak tekrar bir-iki darbe almış, kısacası dayak yemiş. İçkili olduğu için bir araba çarpmış, ezmiş olabilir, çarpan da korkudan kaçmış olsa gerek. Olayın olduğu yakınlarda bu durumu onaylayacak hiç bir kamera ya da görüntü kaydı yok. Sadece kanaatimiz, düşüncemiz bu.”

Gelen evrakı imzalaması ara vermesi için yeterli olmuştu, devam etti;

“Ekip arabası dolaşırken yerde yattığını görüp almış, maalesef yapacak bir şey olmadığı için de hastane morguna bırakmış. Sanırız otopsi sonucunda doktorun söyleyeceği fazla bir şey olmayacak. Belki sadece ‘Ölüm sebebi şu!’ diyecektir, sanırız. Cebinden çıkanlar şu torbada. Ancak ailesinden yakın birine teslim edebiliriz. Cebinden çıkan hüviyete göre iş yerine haber vermiştik zaten.”

Evine gittim, kız kardeşi iş yerine telefon etmiş miydi, bilemiyorum. Kapıyı çaldım, aynı meraklı, tereddütlü ve endişeli ses;

“Kim o?” dedi.

“Ben Hasan’ın iş arkadaşı Ahmet. Açabilecek misiniz kapınızı? İyi haberlerim olsun isterdim, ama üzgünüm!”

“Bir şey mi oldu abime?”

“Benim bir şey söylemem mümkün değil şu anda!”

“Onu bu zehirlere alıştıran kâfirler(15) Allah’larından bulsunlar!”

“Kendi etti, kendi buldu, kendi düşen, ağlamaz!” diyemezdim. Ve daha şimdiden bu genç kızın yalnızlığı zihnimi meşgul etmeğe başlamıştı. Sanırım ağabeyi dışında kendisine yakın olanlar olmalıydı.

Ya da içimden gelerek söylüyorum; ona ben yakın olmalıydım, sadece bu uğursuz gününde değil, tüm yaşam boyu. “Hüsnü kuruntu(16)” dedikleri bu olsa gerekti!

Arabama binmeye rıza gösterdi, önce karakola gittik, kişisel eşyalarını alırken polislerden biri;

“Başın sağ olsun, bacım!” deyince yıkılır gibi oldu, sendeledi ve eli boşluğu döverken, omzuma yıkılıp bayıldı. Polisler su getirip ayılttılar;

“Kendinizde misiniz? İyi misiniz? Hastaneye gidebilecek misiniz? Her şeye rağmen teşhis etmeniz ve cenazenin defnine izin vermeniz gerek!”

Başını eğdi sadece.

Giderken;

“Yeri ve zamanı değil, ama maddi-manevi her konuda desteklerim sizi, dini vecibelerin(17) yerine getirilmesi, mezar bulunması, defin işleri gibi. Ne de olsa arkadaşımın henüz yeni tanışmış olsak da kız kardeşisiniz. Yalnız bırakamam sizi. Masrafları borç kabul edin. Ağabeyiniz için size ödeneceklerden geri verirsiniz yahut da taksitle ödersiniz bana. Sizi sıkboğaz(18) etmem, bilesiniz!” dedim.

Kısaca;

“Sağ olun!” dedi.

Cenaze musallada(19) idi. Cenaze namazına kadar yanında olmam gerektiğini düşündüm. Bu sırada birileri geldi yanımıza;

“Başınız sağ olsun bacım. Ölenle ölünmez, rahmetlinin imzalı bir kâğıdı vardı da!” deyince, patladım;

“Cenazeye hiç mi saygınız yok sizin? Bir hafta sonra rahmetli Hasan’ın çalıştığı iş yerine gelin. Ben onun iş arkadaşıyım ve aynı odada çalışıyorduk. Konunuz ne ise oraya gelin, benim adım Ahmet, beni orada bulursunuz, konuşalım, halledelim konunuzu, her neyse?”

“Peki!” deyip çekildiler, cenaze namazını bile kılmadan…

Hayat o kadar tuhaf ki! Hasan’ı biliyor, Hasene’yi bilmiyordum ve onu yaşamaya başlamıştım. O ilk karşılaşmamızda söylediği ismini bile bilmiyordum o ana kadar. Demek ki Hasan konuşurken hiç mi, hiç ne dikkat, ne de merak etmiştim.

O; herhalde beni biliyor, tanıyor olsa gerekti. Çünkü gittiğimiz bir kısım görevlerde Hasan’la beraber çekilmiş fotoğraflarımız vardı.

“Ağabeyimin Tebarekesini(20), Yasin’ini(20), Mevlidini(20) okutmam gerek! Bildiğiniz, tanıdığınız hoca var mı? Annem-babam da geldi memleketten ve ben bir şey bilmiyorum, onlar da koca şehri bilmiyorlar. Yardımcı olursanız sevinirim…” dedi, iş yerinin santral telefonundan.

“Size en kısa zamanda geri döneceğim, ancak telefonunuzu bilmiyorum!”

“Tamam, adımı biliyorsunuz, cep telefonumun numarasını vereyim.”

Mescidin hocasına gittim. Mesai arkadaşlarımızdan biri idi, “İmam” demek yerine “Hocam” derdik ona, hepimiz. Gerekenleri öğrendim. Akşamları mesaiden sonra duaları okuyabileceğini söyledi. “Para-pul dilemem!” dedi, “İstemem!” yerine.

Hasene’yi bilgilendirdim, “Ben de gelmeye çalışacağım” diyerek…

Bir hafta sürdü Kur’an’ın okunması. Mevlidin okunmasından sonra da annesi-babası memleketlerine döndüler, arabamla bıraktım onları terminale. Hasene de uğurlamak için onlarla beraber gelmişti terminale. Dönüşte, yanımdaki koltuktaydı;

“Ne yapacağım şimdi ben? Huysuzdu, kendine bile hayrı yoktu, ama ağabeyimdi, evde varlığı yeterliydi!” diyerek ağlama moduna girdi, belki de istemeden.

Durdurdum arabayı bir kenarda, ne söyleyeceğimi, ne yapacağımı bilmezcesine, gerçek duygularımı saklamak, engellemek istercesine, hissettirmek istemezcesine. Bu perişan durumundan faydalanmanın aklımın ucundan bile geçmediğini ona anlatmam gerekti.

İnsan böyle bir durumda kendine bile sadık olamıyordu. Aklının ucundan bile geçmiyordu da nasıl düşünüyordum böyle şeyleri öyleyse, değil mi?

“Beni ağabeyiniz bilin, sıkıntınız olursa üleşirim, yardım etmeğe çalışırım.”

“Sağ olun, ama nereye kadar?”

“Gençsiniz, güzelsiniz, sağlıklısınız, mutlaka bir beğendiğiniz, arkadaşınız vardır. Sadece süreyi kısaltır, bir yuva kurar, yalnızlığınızı onarmış olursunuz!”

Yanlış bir şey söylemişim gibi dikkatlice baktı yüzüme. Beni inceliyormuş, gibime geldi. Sonra yutkundu;

“Siz ciddi misiniz abi? Rahmetli Hasan ağabeyim dışında bana kimse ‘Güzelsin!’ dememişti bugüne kadar.”

“O zaman bugüne kadar sizi hiçbir göz görmemiş, çünkü eğer bakanlar varsa sana, hepsi körmüş!”

“Teselliye ihtiyacım olduğu için, beni avutmak için söylüyorsunuz abi. Gene de teşekkür ederim.”

“Gerçekler yadsınamaz. Teşekkür etmen için değil, saklanması, ya da gizlenmesi mümkün olmayan bir gerçeği söylediğim inancındayım!”

Sessizlik oldu aramızda, arabayı hareket ettirmeden evvel;

“Yalnız günlerin başlıyor Hasene! Bir süre oldukça çok sıkıntın olacak, yokluklara alışmakta zorluk çekeceksin. Ama zaman, çok şeyi yok ettiği gibi, senin de sıkıntılarını önce hafifletecek, sonra yok edecek. Görmüş-geçirmişlerin bazı nasihatleri vardır. Rahmetli ağabeyin yaşarken bunların çoğunu söylemiştir sana mutlaka.”

Nasihat eder tavrım hoşuma gitmemişti, ama devam etmeliydim, utanarak da olsa;

 “Benim tek ekleyeceğim, kapın çalındığında tanıdık biri olsa dahi, hele hele geceleri asla açma. Daralırsan, yanlışlıklarla karşılaştığını düşünürsen, cebimden ara beni. İhtiyaçların için liste yap. Ben gider marketten alırım. Ya da seni götürürüm isteğine göre kendin seçer, alırsın. Evinin temizliği için falan annemin bir tanıdığı var, annemle beraber gelir, hallederler. Neyse! Aklıma gelenler şimdilik bunlar!”

Susuyordu, hiçbir tepkisi yoktu, devam ettim;

“Başka aklıma gelen bir şey yok. Olursa aç telefonunu sor. Gücüm yettiğince yardımcı olmaya çalışırım.”

Eve bırakmadan önce;

“Ekmek-süt gibi bir şeyler lâzımsa markete uğrayalım!”

“Sağ ol abi! Hakkınızı nasıl öderim? Ya da nasıl ödeyeceğimi bilemiyorum. Şimdilik hiçbir şeye ihtiyacım yok. Eve bırakırsanız memnun olurum!”

Ayrılırken; “İyi günler!” dedi, elini uzatıp. Elini avucumda tutmak isterdim sıkı sıkı. İçimden geçenler ayıp olmamalıydı, yanlış olmamalıydı, yasak olmamalıydı. Bir genç kız, emanet gibi ve ondan kendini esirgememiş, ya da esirgemeyen içten pazarlıklı(21) bir abi!

Ertesi gün işyerime geldiğimde, Danışmadaki iki arkadaş “İki kişinin geldiğini” söyledi. “Hasan beyin iş arkadaşı Ahmet bey!” diye aradıklarını söyledi. Bugünden için tekrar geleceklerini söylemişlerdi.

Cenazedeki insanları unutmamıştım. Muhtemeldi ki cenazede gelen, insan olduklarına inanamadığım aynı kişilerdi onlar ve aramalarının sebebini aşağı-yukarı tahmin ediyor, ancak bilmiyordum.

Öğlene ilerleyen, sabahın gecikmiş bir vaktiydi. Danışma Memuru yanında iki kişi ile birlikte geldi. Bir gün önce arayan kişilerdi, cenazede Hasene’nin yanına yanaşıp, “Rahmetli adına imzalı kâğıt olduğunu söyleyenler…”

“Kusura galma gardaş!” dedi biri. “Biz de emir kuluyuz. Hasan bey borcuna karşılık evini ipotek(14) ettirmeğe söz vermiş ve şu belgeyi imzalamıştı. Artık borcunun karşılığı olarak evini kardeşine ipotek ettirmemiz gerekecek. Evini gösterirseniz ona gider, ricamızı söyleriz!”

“Ne kadardı rahmetlinin borcu?”

“Yirmi beş bin…”

“Yirmi beş bine karşılık, iki yüz elli binlik ev. Sizce haklı bir şey mi? Ne güzel bir ticaretmiş bu böyle? Bir kere ev kendisinin değil, kız kardeşi ile müşterekti. Şimdi o rahmetli olduğuna göre, anne ve babanın da haklarını kızlarına devrettiğini farz edersek, evin tümü kız kardeşine kaldı, kabul edebiliriz. Üstelik ben ve kız kardeşi o ölmeden önce evlenmek üzereydik. O ölünce mecburen erteliyoruz. Şimdi siz; ‘Adres verin, eve el koyalım!” diyorsanız, bu benim için mümkün mü? Değil, avucunuzu yalarsınız! Ama birincisi zarara uğramanızı, ikincisi kayınbiraderimin arkasından pek hak etmediğine inanmasam da küfretmenizi istemem.”

Yalandan kim ölmüştü ki? Bir süre düşünürcesine bekledim ve devam ettim;

“Belgenin fotokopisini bırakın! Size helâlinden beş bin vereyim, helâlleşelim. Yoksa kurum avukatına danışırım, sanırım bir şey elde edemezsiniz ama gene de boş konuşmayayım. Patronunuza aynen iletin. Nihayeti kumar borcu olsa gerek. Hiç yoktan beş bin iyidir. Patronunuz ‘He!’ derse, bana telefon edin, paranızı hazır edeyim, siz de belgenin aslını getirin. Şimdilik güle güle!”

Kaba-saba adamlardı, ama demek istediğimi anlayıp hemen kapıya yönelmişlerdi.

Aradan bir saat bile geçmeden telefonum çaldı; daha ‘Merhaba!’ bile demeden;

“Ya Mühendis bey, çok az teklif etmişsiniz. Hiç olmadık on bin yapaydınız şunu!”

“Bakın efendim, ben bu parayı nikâhım için biriktirmiştim. İnanın daha fazlası yok. Taş çatlasa maaşımdan bir bin daha koyabilirim. İki gün sonra aybaşı. Gönderin belgeyi, alın altı bininizi. Geç olsun da, güç olmasın, biz de bir sene sonra yaparız nikâhımızı, n’apalım!  Hediye önemli değil, bu telefondan arar, nikâhıma davet ederim sizi de…”

“İyi bir insan evlâdısınız mühendis bey! O bin sizde kalsın. Düğün hediyem olsun size.  Yarın sabah çocukları göndereyim, siz emanetinizi alın, bana emanetimi gönderin!”

“Teşekkür ederim, sağ olun efendim!”

“Bir şey değil. Hayattaki en büyük başarınız böyle birinin arkadaşlığına katlanmış olmanız. Haydi kal sağlıcakla…”

“Yarına kadar!”

“Umarım sonrasında da hiç görüşmeyiz, size mutluluklar!”

“Sağ olun!”

Telâfisi(23) güç bir yalandı yaşadığım. Aklıma başka bir şey gelmemişti o anda. Birincisi; belgeden ve paradan haberi olmamalıydı Hasene’nin. İkincisi ki; bu çok önemliydi, o nasıl benim eşim olabilirdi ki, ortada fol yokken, yumurta yokken?

Olmayacak duaya “Âmin”(24) idi, düşüncem bir bakıma. Denemek bile züldü(25). Bir yakınlaşma, bir işaret hiç mi olmazdı? Bari bir ışık görmüş, görebilmiş olabilseydim!

Ne kadar bencil düşünüyordum, değil mi? Kızcağız dayanağını yitirmiş, ben dayanak olmak yerine beni sevsin, beni istesin, koynuma girsin istiyordum…

“Sapık(26)” demek zayıf bir sıfat olarak kalırdı, hatta iltifat olarak kalabilirdi düşüncemin ilkelliğinde.

Beynim, mantığım… Gönlümün isteklerine ayak uyduramıyordu. Kalbim… Ne, ne istediğini biliyor, ne de bu isteğinde direniyordu. “Olmalı, olması gerek” dercesine, “Ben onun sevgisi için yaratıldım!” der gibiydi.

Zamana ihtiyacım vardı, öncelikle yarın geçmeliydi.

Yarın…

Telefon etti Hasene;

“Ağabeyimin kişisel eşyalarını almak için geliyorum. Yardımcı olursunuz değil mi?”

Boş bulundum; “Tabii!” dedim. “Çanta, ya da koli hazırlayayım mı?”

“Gerek yok! İşle ilgili her şeyi size bırakırım, kişisel eşyası da bir çantaya sığar herhalde !”

Hasene iş yerine geldiğinde, ağabeyinin masası başında ağlamaklı durdu bir süre. Sonra masasına oturdu, düşünürcesine. El yazısı ile yazılmış bir kısım notları, adres defteri, sigara ağızlığı gibi şeyleri çantasına koydu. Çıkan bir sürü boş ya da dolu kuponu çöp kutusuna attı. Kalanları masanın üstüne sıraladı düzgünce;

“Siz kendinize gerekli olanları alırsınız, kalanları da atarsınız artık!” dedi.

Ona çay ısmarlamama ramak kala(27) da belgeyi getiren arkadaşlar kapıyı tıklatıp doğrudan içeri girdiler.

“Beyim, getirdik…” diye söze başladılar.

Onları dışarı çıkarmak, ya da başka bir şey gelmedi aklıma;

“Hoş geldiniz! Yahu borcum için sizleri buraya kadar yordum, kusura bakmayın. O elinizdeki senedim değil mi? Bu da paranız, sayın isterseniz!” deyip ellerindeki kâğıdı alırken, sözlerimi yanlış anlamasınlar gibi göz kırpmağa çalıştım.

Sanırım ki onlar Hasene’yi yeni bir memur gibi düşünmüş, benim ondan gerçeği saklamak isteğimi algılamış olabilirlerdi.

İnsanlar bazen yalnız kendilerinin akıllı ve zeki olduklarını sanıyorlar, karşılarında olanın da bir şeyler bilip anlayacağına ihtimal vermiyorlardı. Birinci insan tipi ben, ikinci insan tipi Hasene idi, bence. Başka bir sıfatı öngörmem. Çünkü;

“Neden onlara göz kırptınız? Sizin o kadar borç yaptığınıza inanmıyorum. Kumar-mumar borcunuz olduğunu da sanmıyorum. Ama ne? Hem o elinizdeki kâğıtta ne yazılı? Yoksa ağabeyimin bir takıntısı mı, size yüklediği? Görmem mümkün mü?” dedi Hasene.

“İmkânsız! Görüp de ne yapacaksınız ki? ‘Siz de diğer erkeklerden farklı değilmişsiniz!’ deyip tenkit edecek, sitemde(29) bulunacaksınız. En İyisi yırtıp hemen atmak.” deyip yırtmaya başladım kâğıdı.

Hayatta bazı şeyler olmak, ya da gerçekleşmek istedi mi, ne yaparsan yap, saklanamıyor, gizlenemiyor, olacaksa oluyordu. Kâğıdı parça-parça ettiğim halde, çöp kutusuna atmak yerine kül tablasına koyarken en üstte Hasan’ın bir kısmı yırtılmış imzası blok gibi görünür şekilde denk gelmişti.

Ve anında görmüştü Hasene.

“Ama… Ama bu abimin imzası. Yoksa onun adına…”

“Yok Hasene! Nereden çıkartıyorsun bunu? Aldığım bir şey için abin bana kefil olmuştu(28) da…”

“Ne almıştınız? Hem beş bin liralık ve bir defa da ödenmek üzere, hem tipini beğenmediğim insanlardan senediniz elden getirilmek üzere… Yalan söylüyorsunuz. Bana gerçeği söyleyin, ağabeyimin borcu değil mi o? Doğruyu söyleyin lütfen, yoksa ölümü öpün!”

Bir çırpıda söylediği sözün nereye ulaşacağını düşünmemişti, galiba, ben de fırsat değerlendirme düşkünüydüm ya. Ya da olmam gerektiği düşüncesindeydim. Kendimi ona anlatmak için başka fırsat geçer miydi ki elime?

“Sen sağlıklı yaşa Hasene. Ben senin yerine de ölürüm, dilersen. Ve bil ki ölünü değil, sağlığını yaşarken kucaklayıp öpmek isterim seni!”

“Buna izin veririm, ama eğer gerçeği benden saklamazsan!”

İlk defa “Sen!” demişti. Oysa ben kaç zamandır “Sen” diyordum da, bir mum ışığı ile bile karşılaşamıyordum.

“Seni üzmek istemem. Bu nedenle ısrarını cevaplamak istemiyorum.”

“Bu; beni kucaklamayı da istemiyorsun anlamında. O halde ağabeyimin aziz hatırası önünde dileğimi söylememe izin ver lütfen. Şu an, sizinle beraber yaşadığımız en son an. Ne arayın, ne sorun, ne yardım edin, ne de yardım istediğimi düşünün bundan böyle. Allahaısmarladık! Hem sonsuza kadar!”

“Dur! Hemen kestirip atma Hasene! Bana düşünme fırsatı ver, lütfen!”

“Hayır! Ya sonsuzluk, ya da şimdi, hemen söyleyin!”

“Başka şansım yok mu?”

“Beni kaybetmek istiyorsan, var!”

“İstemem, hem hiç istemem tabii.”

“O halde gerçeği söyle! Ağabeyimin takıntısı olan borcu ödedin, değil mi? Söyler misin lütfen, ağabeyimin cenazesinde yanıma gelip vıdı-vıdı(30) eden biraz evvel gelen o iki insanı telâş, acı ve sıkıntıma rağmen tanımayacak kadar bön(31) biri miyim?”

“Ne demek Hasene? Aklımdan öyle bir şey geçer mi? Sadece üzülmeyesin istedim, yüklendiğimi bilme istedim.”

“O kadar yani?”

“Daha ne olsun ki?”

“Peki sonra?”

“Ne gibi?”

“Ani, birdenbire olan, yıldırım gibi. Sarhoş ve sıkıntılı birini evine getirdiğinde, onun kız kardeşine onu mahvedecek, aklını çelecek şekilde bakmak gibi.”

“Fark ettin demek beni? Üzdüysem özür dilerim”

“Üzüldüm, dedim mi?”

“O halde neden sitemli konuşuyorsun!”

“Eğer bu sitemse, pes! Sadece önünü açmak istedim. İstediklerini çekinmeden söylemeni beklediğimi anlatmak istedim. Hâlâ böyle yüzüme anlamsız bakmağa devam edeceksen, bir kere daha pes! Bir söz var; dilimin döndüğünce söylemeğe çalışayım: ‘Bakmadan göremezsin, görmeden de bilemezsin!’ Anlatabildim mi?”

“Sevecek, isteyecek misin beni?”

“Sevmesem, istemesem, dakikalarca dikilir miyim karşında?”

“O halde yarın ağabeyinin mezarına gidelim!”

“Neden?”

“Ona, seni sevdiğimi, söylemem, anlatmam gerek. Tanrı’nın huzurunda, Tanrı’nın izniyle seni ondan istemem gerek…”

Bir Hadis vardı: “İçki, tüm kötülüklerin anasıdır!” diye.

İçkili biri; bir ağabey, bir meslektaş bizim yuvamızın kurulmasını sağlamıştı!...

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) Ölme Eşeğim Ölme; Yaz gelsin de yonca bitsin; İleride olacak bir şeyin bugüne yararı yok. Durumun son derece umutsuz görünmesi şeklinde Nasrettin Hocaya yakıştırılan bir fıkranın özü.

(2) Süklüm Püklüm; Suç işlemiş gibi utanç veya korku içinde büzülmüş olarak.

(3) Avucunu Yalamak; Beklenenin, umulanın olmaması, ya da ele geçirilememesi, umduğunu, istediğini ele geçirememek. Umulan bir şey ele geçirilemediğinde kullanılan bir deyim.

(4) Meziyet; Bir kişiyi, ya da nesneyi, diğerlerinden üstün gösteren nitelik.

(5) Sigara Satma ve İçme Yasağı; 22.00 – 06.00  saatleri arasındadır. Bu kanunun yayınlandığı tarih 08.06.1942 ve 4250 sayılıdır. Değişiklik tarih, 24.05.2013 ve 6487 sayılıdır. Yeni kanunun 2. Maddesine göre göre değiştirilen 6. Maddesinde bu husus açıklıkla belirtilmiştir. Kapalı mekânlarda sigara içmek de aynı kanuna göre yasaktır.

(6) Zibidi; Gülünç olacak derecede kısa ve dar giyinmiş olan, yersiz ve zamansız davranışları olan.

(7) Şakır Şakır Şakımak; Bir şarkıyı neşeli, tatlı, heyecanlı, bir kuşun şakıması gibi bir sesle söylemeye çalışmak.

(8) Nankör; İyilikbilmez, kendisine yapılan iyiliğin değerini bilmeyen.

Asalak; Tufeyli. Başkalarının sırtından geçinen, menfaatlenen, emek vermeden bir şeylere sahip olan.

Tufeyli; Asalak. Başkalarının sırtından geçinen, asalak olarak yaşayan.

(9) Tınmamak (Dınmamak); Ses çıkartmamak, söylememek, takmamak, değer vermemek, önemsememek, herhangi bir harekette bulunmamak.

(10) Sözleri Hazmetmek; Sözlere, kimi durumlara katlanmak.

(11) Haşmetli; Görkemli, muhteşem, gösterişli, heybetli, büyük, kibar, nazik, alçakgönüllü.

(12) Leş Gibi Kokmak; Çok pis, çok kötü,  ağır, rahatsız edici bir şekilde kokmak.

(13) O tebessüm,  o tavırlar, o levendâne hiram… olarak başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Bedri Ziyâ AKTUNA’ya, Bestesi; İsmail Bahâ SÜRELSAN’a ait olup eser Acemâşiran Makamındadır. Son kelime daha çok “Hiram” şeklinde kullanılan bir erkek ismidir, Farsça olan bu kelime salınmak, salınarak edalı yürümek anlamında kullanılmaktadır. Levendane; yakışıklı, gösterişli bir biçimde, levent gibi anlamındadır.

(14) Yol Sıra Gidip, Çay Sıra Gelmek; Aslı; “Çay sıra gidip yol sıra gelmek” şeklinde düzenlenen deyiş; boşa gidip-gelmek, herhangi bir işi isteksiz yapmak ve bunun karşılığında da öğrenmek dahil hiçbir kazancı olmamak.

(15) Kâfir; Tanrı’nın varlığına inanmayan, Tanrıtanımaz, dinsiz, inançsız, ülkemizde genellikle Hristiyanlara halkın verdiği ad.

(16) Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)

(17) Dini Vecibeler; Din ile ilgili farz (Hac, Zekât, Oruç, Namaz, Kelim-i Şahadet) Vacip, sünnet gibi gereklilikler. Ölünün arkasından mevlitlerin okunması dini bir vecibe değildir. İbni Abidin adındaki bir İslam bilginin sözleri aynen şöyledir; "Ölüleri hayırla yâd etmek vaciptir. Ama onların arkasından 7, 40 ve 52. geceler bidattir. Muayyen gün ve gecelerde (ki sene-i devriye mevlidi de bunlardan biridir) evlerde mevlit okutmak o mümin ölüye işkence etmek hükmündedir.”

(18) Sıkboğaz Etmek; Bir şeyi yaptırmak için birini zorlamak, baskı altına almak.

(19) Musalla; Genelde Musalla Taşı şeklinde kullanılır. Cami avlularında tabutun konulduğu kıble duvarına yakın masa şeklindeki taş seki. Namaz kılmak için ayrılmış yer, namazgâh. Halk dilinde daha çok cenaze namazının kılındığı yer olarak bilinir.

(20) Tebareke; “Mübarek etsin!” anlamında Kur’an’ı Kerimin 67. Mülk Suresi. Genelde ölülerin arkasından okunan bir suredir.

Yasin; Kur’an’ın geleneksel olarak okunan 83 ayetten oluşan 36. Suresi.

Yedi, Kırk, Elli İki Mevlitleri; Şeriatta yeri olmamakla birlikte, Müslümanlar tarafından özel olarak kişinin ölümünün o günlerinde, kandil gecelerinde, asker uğurlarken, sünnet yapılırken, hac dönüşlerinde okunan Süleyman ÇELEBİ’ye ait bir şiirdir ki uzman bir görüşe göre dinimizde hiçbir yeri yoktur, hatta bid’attır.

(21) İçten Pazarlıklı; Öfkesini, kinini, gizli niyetini, saklayan, açıklamayan,  kimseye sezdirmeyen, iyi görünüp kötülük yapan, sinsi, ikiyüzlü, çıkarcı, kendisi dışındaki kimseleri önemsemeyen kişi.

(22) İpotek; Bir borcun ödeneceğine güvence olarak, borç ödenince kaldırılmak koşuluyla, borçlunun ortaya koyduğu bir taşınmaz üzerinde alacaklı lehine tapu siciline işlenen kayıt.

(23) Telâfi Etmek; Ziyan olan, yok yere elden çıkan bir şeyin yerini onun değerinde bir şeyle doldurmak, zararı karşılamak.

(24) Olmayacak Duaya Âmin Demek; Sonuç vermeyecek bir işle uğraşmak, ya da buna destek vermek.

(25) Zül; Ayıplanacak şey, utanç verici, küçültücü davranış. Düşkünlük, alçalma küçülme.

(26) Sapık; Tavır ve davranışları normal olmayan, delice davranışlara sahip veya geleneklerden, törelerden ayrılan, anormal, gayritabii, delice, adabı muaşeret ve töre kurallarına uymayan.

(27) Ramak Kalmak; Bir şeyin olmasına az kalmak. Hemen hemen, az daha olacak, kıl payı kurtulmak.

(28) Kefil; Birinin borcunu ödemediği ya da verdiği sözü tutmadığı zaman onun yerine borcu ödemeyi ya da sözü yerine getirmeyi üstlenmiş kimse.

(29) Sitem; Bir kimseye yaptığı bir hareketin veya söylediği sözün üzüntü, alınganlık, kırgınlık vb. duygular uyandırdığını öfkelenmeden belirtme.

(30) Vıdı Vıdı Etmek (Yapmak); Sıralı sırasız, yerli yersiz konuşma, çevresindekiler rahatsız olacak biçimde, yerli yersiz durmadan konuşma.

(31) Bön; Gabi. Anlayışsız ya da anlayışı kıt, zekâ yoksunu, kalın (odun) kafalı, ahmak, budala, anlayışsız,  gerzek, geri zekâlı.