Aslında “Kırkikindi Yağmurları” denirdi bu yağmurlara. Ama bu sefer bir yanlışı var gibiydi bu yağmurun. Kırkikindi değil de “Kırk Kova Yağmurları” da denilebilirdi meselâ bu kadar yoğun ve kendini bilmez yağışa. Bir bakıma “Gök delindi!” ya da “Bulutlar çıldırdı!” da denebilirdi, işte öylesine. Ve yahut da bilenlere göre; bir günde metrekareye şu kadar düşenin en az beş-on misli…

Sınavlar için çalışmaktan yorgun düşmüş, yağmur yağarken, ortalığı seller götürürken evimizin önündeki caddeden geçen araçlara bakıyordum, pencereden. Onları, tek-tük, şemsiyeleri altında daha az ıslanma gayretinde koşarcasına evlerine ulaşmaya çalışan insanlar izliyordu.

Ve biliyordum ki, şemsiyesiz koşan insanlar, şemsiyesiz yürüyen insanlara göre daha fazla ıslanıyorlardı. Yağmura yakalanan şemsiyeli insanlar ise şemsiyelerini başlarının üzerinde değil, gidiş yönlerine göre belirli bir açıda önlerine doğru tutmalıydılar.

Yüksek matematik mi? Yok canım, bir bilgi kırıntısı sadece…

Araçların bazı sınır bilmez, saygısız, sinir bozucu şoförleri yayalara dikkat etmeden ve araçlarına güvenerek süratli bir şekilde suyun içine girip çıkıyorlardı.

Ve bu şekilde yayalardan gerekli, gerektiği kadar sempati duygularını(!) kendi hanelerine kaydettiriyorlardı, hangi hanelerine ise artık? Ben de o yayalara uyarak öyle ailelerine uzanacak kadar değil, ama o yayaların hislerine tercüman olacak kadar içten duygularımı sunuyordum, duyuracak gibi, duyuracak kadar hem!

Yağmur şiddetini arttırmıştı, yayalar olasıdır ki bir yerlere gizlenmişler, ortalıklarda gözükmüyorlardı. Evimizin tam karşısındaki sularla mücadele etmeğe çalışan mazgal(1) deliği ya tıkanmış, ya da kapasitesinin üstündeki yağmur-sel suyunu taşıyamaz olmuştu.

Biriken suların caddeden taşarak apartmanımızın alt katlarını basması olası idi. Her ne kadar kot durumu müsait değil gibi gözüküyordu ise de, olur mu, olurdu, tedbirli olmak gerekti.

Asfalttaki o su şişkinliğini gören bir kısım araçlar, gidişte ve dönüşte suların olmadığı bölümlerde caddenin ortalarında iki-üç-beş manevra ile geri dönüyor, alternatif(2) yönlere yöneliyorlardı, muhtemelen.

Apartmanımızın Yöneticisi babamdı. Okuyan, eline tetik, kahır ve düşünceleri kabul eden, aidatlar konusunda hoşgörülü(3) davranan ve hatta bazı eksiklikleri kendi cebinden tamamlayan.

Ve bildiğim kadarıyla bu yağmurda mutlaka servisi beklerdi babam, bir adım bile atmazdı dışarıya. Çünkü sevmezdi şemsiye kullanmayı. Arabamız da yoktu ki, bu yağmurda-tufanda(4) yararlanabilelim.

Sokağın bu bölümünün feyezan(5) hesaplarının iyi yapılmayıp, diğer yan sokaklardan ulaşacak taşkınları dikkate almadan iki-üç ızgara ile rögarlarının(6) yapılması bence Belediye Uzmanlarınca iyi hesap edilmemiş, savsaklanmıştı(7). Bu; önemli bir kusur olmalıydı.

Bu konuda babamın daha önce Belediyeye, Yönetici olarak yaptığı başvuruya; “Plâna alınmıştır, cak-cak, cek-cek” diye biten bir cevabını almıştık. Neredeyse plân, on yıldan fazla bir zamandır gerçekleşmemişti. Hatırlıyorum, gene böyle bir yağış olmuştu ve ben çocuktum o zamanlar.

Bakkaldan aldığım karton kutular ve kenardan-köşeden topladığım taşlarla bahçe kapısının önüne barikat(8) kurmuş, alt kattaki komşularımız için tedbir almağa çalışmıştım, çizmelerimin su ile dolması, ıslanmam bahasına.

Bu sırada hızla geçen taşıtlardan ben de gereğince nasibimi alıyor, onlardan muhabbetimi(!) esirgemiyordum. Hatta bazen yumruk bile sallıyordum arkalarından o yağmurda görünecekmiş gibisine.

Kartonları, taşları yerleştirmiş, tam eve çıkmış, ayaklarımı yıkıyordum ki, bahçe kapısının araçlar için açılan bölümünün açıldığı ile ilgili ses ulaştı kulağıma. Acele ile pencereye yöneldim.

Baba-oğul-kız ve buharlanan camdan tam olarak göremediğim birinin oturduğu bir aracı bizim park yerimize sokmağa çalışıyorlardı. Hepsi, yağmurdan sırılsıklamdılar ve kaportadan belli-belirsiz dumanlar tütüyordu.

Zihnimi yokladım, bu; hemen biraz evvel geçen, oldukça süratli ve sular fışkırtan, el-kol hareketlerini sunduğum araba olmalıydı.

Dedim ya, yağmurdan sırılsıklamdılar, gerçekten başka türlü tarifler de olabilir, ama baba ceketli, oğul sadece gömlekli idi ve gömlek vücuduna yapışmıştı, atlet ya da fanilası yoktu, ikisinin de pantolonları ve pabuçları suyun içindeydi, genç kız arabanın direksiyonuna hâkim olmaya çalışıyordu, onlar iteklerken.

Genç kız diğer araçlara da dikkat etmeğe çalışıyordu bir eliyle direksiyonu tutup, diğer eliyle kapıyı en küçük limitte kapamağa çalışırken. O da, deyim yerindeyse; sucuk gibi olmuştu, ya da sucuk gibiydi, “Sudan çıkmış sıçan!” deyimi yakışmazdı dilime!

Arabanın arkası, tam bahçe kapımıza yöneldiğinde, delikanlılığım, ya da Yönetici Yardımcılığım, ya da Yönetici Vekilliğim tutmuş; “Ne yapmak istediklerini” sormuştum. “Arabanın bozulduğunu, çalıştıramadıklarını” söyleyip “Bırakmalarına izin vermemi” istemişlerdi.

Dedim ya, ters bir günümde olmalıydım, nasıl yapabilirdim böyle bir şeyi, havsalam(9) almadan? Oysa bu havada kim, kimden izin isteyebilirdi ki? Bahçe katındaki ev sahiplerinden mi? Onlar da karı-koca sağır oldukları için duymaları oldukça zordu. Araçlarını park etmeğe çalışan aile belki de denemişlerdi de, ev sahiplerinin haberi olmamış olabilirdi.

“Bu havada, suyun içine o kadar hızlı girmeyecektiniz, hem çevreniz, hem de kendiniz için!”

Baba olduğunu sandığım kişi;

“Gençlik işte, oğlan fark edemedi!”

“Ben de sizi fark edemiyorum alın arabanızı, nereye park ederseniz, edin!”

Baba kafasını büktü, oğlan sinirli, kız ağlamaklı bir şekilde sokak lâmbasının yağmur damlalarıyla titreyen ışığında, yüzümü görmek çabası içinde ve gayretindeydiler.

Genç kızın yüzünde gördüğüm, daha doğrusu görür gibi olduğum yahut da gördüğümü sandığım şey; hayret dışında, nefret, kin ve protesto(10) gibi bir şeydi. Ağlamaklı değildi, belki de gerçekten ağlıyordu.

Arabayı düzelttiler, kapıyı kapattılar, kapıyı taş ve kartonlarla aynı benim yaptığım şekilde destekledikten sonra pencerede olup olmadığıma baktılar, hem hepsi hep birden.

Benim yaptığım; eşşekliğin(11) daniskası(12) idi ve yağmurdan yıkanan yüzlerinde ayıpladıklarının, kahırlandıklarının işaretlerini taşır gibiydiler. Pişmandım o tavırlarına karşılık, ama nasıl geri dönebilirdim ki geriye?

Baba-oğul (bence) arabanın arkasından itekleme pozisyonuna girerlerken, ikinci adımını şoför mahalline atmadan önce, genç kız bir kere daha baktı bulunduğum pencereye.

Yüzü aydınlık, yağmur damlalarıyla süslü saçları ıslak ve dağınıktı. Bir kere daha karşılaşsam onlardan herhangi biriyle tanıyamazdım onların birinden birini asla, diye düşünüyordum.

Pişmanlığım gerçek boyutlarını aşmış, ya da taşmıştı, araç sekiz-on saniyelik süre içinde bahçe kapımızdan uzaklaşırken. Yaptığım hata için af dileyebilecek imkânı da kullanmamış, kullanamamıştım.

Mademki yaptığım “eşşeklik” diyor, pişman olduğumu hissediyordum, neden aracın yağmura rağmen plaka numarasını almayı akıl edememiştim ki? Koşsam bu yağmurda peşlerinden, utanarak insanlığımdan, gelip park etmezlerdi mutlaka bahçemize, ama ben rahatlamış olurdum. Rahatlamak mı? Bir kere daha bencilliğim(13) için kendime acıyordum.

Zihnimde kalan itekledikleri arabanın beyaz bir yerli araba oluşu idi. Murat ya da Serçe, her neyse ne olduğuna dikkat edemediğim. Sadece arka bagaj kapağında ve arka camında siyah işaretler vardı, çözümleyemediğim, yağmur damlalarında…

Unutmak istedim. Unuturdum da belki yağmur damlalarında. Ama mutlaka izi kalırdı. Ve izi ertesi günden itibaren beynimi zorlamağa başlamıştı. Gördüğüm her beyaz ya da arkasında siyah işaretler olan araba dikkatimi çekiyordu, bağımlılık olmuştu bu düşünce, benim için.

Sınavlar bitmiş, eh işte başarılı oldum sayılırdım, yeni dönem başlamıştı, aynı minval(14) üzerine.

Gidiyor, geliyordum fakülteye. Bu kere de o tanıdık yüzleri görme çabasındaydı gözlerim, yollar boyunca ararcasına. Genç kızın ve genç oğlanın silik de olsa, siluet(15) halinde de olsa simaları beynime kazınmış gibiydi.

Ama ben daha ziyade onların beni görüp tepki vermelerini umuyor ve bu şekilde arıyordum onları. İçimde bir his bir gün, ama mutlaka bir gün karşılaşacağımızı anlatıyordu bana.

İçtenlikle özür dileyecektim, gecikmiş olarak olsam da. Belki kabul etmeyebilirlerdi özrümü. Tabiidir ki bu onların en doğal hakları idi ve ben o zaman nasıl vazgeçerdim kendimi sorgulamaktan, bilemiyordum.

Tek güvencem zamandı. Zamanın en iyi ilâç, ya da merhem olduğu söylenirdi, ben bu zamanı kendi başıma ve hiç kimsenin yardımı olmadan kat etmeli, göğüslemeliydim…

Bir gün bir ders aralığı, belki bir öğle paydosunda kantine indiğimde, bir ara yüzüme bakan ve fakat sonra arkadaşları ile konuşmaya devam eden bir genç kıza rastladım. Kesin olarak o diyemezdim, o olamazdı da.

Yüzüne su damlaları döksem, saçlarını o ıslaklıkla dağıtsam ve aynı o günkü gibi nefret ve kinle bakmasını sağlayabilsem belki gerçekten “o” diyebilirdim.

Bakışlarımın ona yönelikliğini fark etmiş, belki hissetmiş, tedirgin(16) olmuştu galiba. Bir kere daha benden tarafa bakıp ayağa kalktı, onu arkadaşları takip etti ve kantin dışında kayboldular. Yerimde öylece, öylesine çakılı kalakalmıştım.

Gerçekten umudum onun o olması idi, ama her şeyi bilemezdim ki, örneğin günlerdir aradığım beyaz arabanın fakülte bahçesinde park etmiş olduğunu ve…

Bilmem mümkün değildi bazı şeyleri, tahmin etmem bile zordu, eğer sonradan dinlediklerimi aklımda kaldığınca tekrarlayabilirsem;

O zamanlar adının Ceren olduğunu bilmediğim genç kız, kapıdan çıkar çıkmaz arkadaşlarından ayrılmış ve hemen cep telefonunu açmıştı;

“Ağabey, hani o arabamızın bozulduğu akşam bize karşı kaba davranan, kahırlı ve ters konuşan, arabamızın park edilmesine izin vermeyen, kendini bilmez, saygısız adam var ya, bizim fakültede galiba. Biraz evvel gördüm ve hemen tanıdım bu insan olmamakta direnmiş abideyi. O da bana dikkatli dikkatli baktı, ama belli etmedim kendimi. Ne yapayım? Vereyim mi dersini, bir daha karşılaşırsak?”

“Sakın ha Ceren! Kendini hiç belli etme şimdilik ve asla onu tanımış gibi yapma, yakınlaşma, uzaklaş oralardan. Eve geldiğinde dersini vermek için karşılıklı ona göre konuşur, plân yapar, çalışırız. Benim şimdi ağır derslerim var, takip etmem ve mutlaka bilgilenmem gereken. Hem sana da dikkatle baktığına göre ikimizi bir arada görmesinin sakıncalı olacağını düşünürüm. Akşama görüşmek üzere bay!(17)

Akşama kadar düşündü Ceren;

“Nasıl bir tanışma zemini düşünebilirlerdi, hak ettiğini yüzüne karşı söylemek için? Olasıdır ki zeki birine benziyordu. Fakültede ağabeyinin kullandığı babasına ait arabayı görmüş ve tanımış da olabilirdi. Belki derin derin bakmasının nedeni de arabayı tanımış, hatta plâkasından bilmiş olması da olası idi. O zaman kesin olarak bir ilişki kurabilirdi bizlerle ilgili olarak. Ama neden kurmak istesin idi ki? Terbiyesizliği yapan o idi, dersini vermek isteyen biz. O zaman yakınlaşmayı da bizim düşünmemiz gerekmez miydi? Belki bundan sonra arabamızı ya temelli olarak saklamamız, belediye otobüsleriyle gidip gelmemiz, ya da tamamen gözükecek gibi park ederek tepkisine göre hareketlerimizi ayarlamamızın uygun olacağı” yönünde idi. Ve devamı;

“Onunla yakınlaşmayı ağabeyim mi sağlamalıydı, yoksa ben mi? Hangisi daha uygun olurdu ki? Hem nasıl? Bir kız olarak avantajlarımı inkâr edemezdim. Ağabeyim sözlerini esirgemezdi. Damdan düşer gibi, ‘Dan dan!’ diye, dobra-dobra(18) söylerdi. Bu da kısasa-kısas gibi edepsizliğe-edepsizlikle cevap vermek gibi olurdu ki, bunu düşünmez, aklından bile geçirdiği için ayıplardı kendini, mutlaka.”

Çözüm? Çözüm kendi aklına gelmiyordu. Ağabeyinin gelmesini evde beklerken, anahtarın dönüş sesini duydu kapıda. Bu; düşüncelerine son vermesini, düşüncelerini ağabeyiyle paylaşmasının gerekliliğini anlatıyordu aynı zamanda.

Ağabeyi hemen gelmişti odasına, annesine; “Merhaba!” deyip. Aynı dilekleri paylaştı kardeşiyle. Daha doğrusu kardeşi telefonda söylediklerini, biraz daha genişleterek tekrarladı kendisine.

“Ben gözükmesem iyi olur, mademki seni tanır gibi olmuş, gerekirse o yakınlaşmaya çalışsın. Ama derim ki; ‘Hoş görmek erdemdir!’ Hatta ‘Hoş gör karşındakini, Yaradan’dan ötürü” diye tamamını hatırımda tutamadığım bir söz var. Hem bize karşı yaptığı sadece insan olarak huyunun gereğidir. Bu nedenle onun seviyesine inmeyelim, bırakalım. Allah dilerse gereğini yapar, biz ‘Allah’a havale edelim!’ derim!”

“Bunları, o siniriyle dağları deviren sen mi söylüyorsun ağabeyim? Çünkü aynı şeyleri düşündüm ben de. Yakınlaşmaya çalışırsa, yaşattığı konu için, belki özür dilemek için…”

“Tabii, olabilir, hem neden olmasın ki? Netice itibariyle Üniversite öğrencisi. Belki de yaşadığı bir sorun, sinirini bizden çıkartmasına neden olmuş olabilir. Aslında insanların atasözlerinden ders almaları gerek, değil mi? Ne demiş atalarımız? Benim aklıma hemen geliverenler: ‘Önce düşün, sonra söyle! Bıçak yarası geçer, dil yarası geçmez! Keskin sirke, küpüne zarar!’ gibi. Aklıma şunlar da geliyor: Belki kız arkadaşıyla, belki maddi durumuyla, belki ailesiyle, belki de yağmurla ilgili sorunları vardı. Olamaz mı? Olur, tabii! Bu sebepten bırakalım kendi haline. Hem kendimizi, hem onu, hem de yaşadığımız olayı…”

“Peki, ne yapayım ağabey? ‘Kendi haline bıraktım’ diyeyim. Ya yaklaşırsa, yakınlaşmaya çalışırsa…”

“Hemen uzaklaşma! Derdini anlamağa çalış! Sıkışırsan, bir sorun yaşayacak gibi olursan cep telefonundan anında ara beni, hemen gelirim yanına, destek olurum, gerekirse vatandaşın dersini de veririm, yasalara aykırı olmaksızın!”

“Peki! Biraz zor görünüyor, ama seni dinleyeceğim, her zaman ki gibi…”

Bir süre gözlemledim genç kızın kapıya yönelişini. O yağmurda, sokak lâmbası ışığında, ayan-beyan(19), açık-apaçık görmüştüm yüzünü. O; o idi mutlaka ama tepkisizliği manidardı(20), ya da salaklık bendeydi, gerçekten de sadece benzetmiştim kendisini.

Öğrenmemin tek yolu yakınlaşmaktı ama nasıl? “Yağmurlu bir gündü…(4)” diye mi başlamalıydım herhalde özür dileyişime?

Ve bir gün, birkaç gün, ya da fark edemediğim bir zaman geçti aradan. Vakit ayırıp park yerini dolaşıyor, o arabayı görmek umudunu yaşıyordum. Arabayı görürsem, onun o olduğuna yemin bile edecektim çünkü. Kantine, vakitli-vakitsiz gidiyor, ara vakitlerinde kat-kat dolaşıyordum serseri gibi.

Bu gezintilerimin birinde de genç bir öğrenciye rastladım koridorların birinde, o da o kadar çok benziyordu ki o yağmurlu günde, gömleği atletsiz bedenine yapışmış gence. İki tesadüfün bir arada olması bana imkânsız gibi gözüküyordu. Hem o genç kız, hem de bu delikanlı, yani iki kardeş, ikisi aynı okulda?

“Yok canım, daha neler? Salaklığın daniskası bir kere daha!” diye düşünüp, ilgilenmeden geçmiştim genç öğrencinin yanından.

Oysa o, o imiş. Ve kız kardeşinin tarifine göre beni tanımış, ama renk vermemişmiş, belli etmemişmiş kendini. Okula arabasız geldiklerinden, kız kardeşi ders gördüğü salonlardan yatay ve hızlı geçiş yaptığından karşılaşamıyorduk o genç kız ve ben bir yerlerde. Nasıl mı biliyorum bunları? Müneccimlik(22) yok, yaşam şeklimde. O zaman, daha sonralardan bir not sıkışıvermiş diyelim bu satırlar için.

Bazen derslerden çıkışta, bütçemin elverdiği kadarıyla, dilimi dolaştırmayacak şekilde cin-tonik, ya da votka-limon ya da meyve suyu ile beynimi dalgınlaştırıyor, eve gelince de neredeyse konuşmuyordum. Allak-bullak olmuş(23) gibiydi yaşamım.

“İçki bütün kötülüklerin anasıdır!” diye bir hadis vardı. “Oysa ben yanlışlığı ayıkken yapmıştım” ve bunun üzüntüsünü yaşıyordum.

Yine o günkü gibi, “Yağmurlu bir gündü” öylesine sulusepken(24) değil, ama doyuran gibiydi, ne de olsa. Dersim bitmiş, yağmurun yarattığı hatıra ile bir süre kapı saçağı altında dikildikten sonra, yağışın bir süre daha devam edeceği düşüncesiyle iki satır da olsa okuyarak vaktimi değerlendirmek için kantine inmiştim.

Bu kere; “Allah’ım!” diyerek söze başlamam gerekiyorsa; “Allah’ım!” diyerek başlayayım. Çünkü pencere kenarında yağmurun dinmesini beklercesine dışarıya bakıyordu o.

“İzninizle!” diyerek oturdum boştaki sandalyeye. Kitabımı okumaya çalışıyordum, ama nafile(25)! O da kitabıma bakar gibiydi. Benimse çabam vardı galiba, hissedemediğim. Muhtemeldir ki, devamlı olarak tanımağa çalıştığım bakışlarımdan rahatsız olup ayağa kalkmağa çalıştı genç kız;

“Oturun rica ederim. Rahatsız olduysanız, ben kalkar bir yerlere giderim. Ancak özür dilemem gereken birine o kadar benziyorsunuz ki, hem o olmanızdan endişe ediyorum kabalığım için, hem de seviniyorum eğer siz o iseniz özür dilemek imkânım olacağı için…”

Kalkmaktan vazgeçti;

“Enteresan! Tanıdıklarınızı, ya da söylediğiniz gibi özür dilemek istediklerinizi unutmak, ya da hatırlayamamak gibi bir huyunuz mu var yoksa?”

“İçtenlikle söylememe izin verirseniz, unutmadığımı, çok zaman hiçbir sorunum olmamasına rağmen, tıpkı bugünküne benzer yağmurlu, ama daha şiddetli yağmurlu bir günde çözüm arayan bir aileye karşı kabalık etmiştim, sebep ne olursa olsun. İşte o gün sokak lâmbası altında görebildiğim o genç kız, size o kadar benziyordu ki. Bu nedenle yakınlaşmak istedim size. Keşke siz, o olsaydınız, özür dilerdim ve büyük bir yükten kurtulurdum. İzninizle! Rahatsız ettim, sizden de özür dilerim ve dinlediğiniz için beni teşekkür ederim!”

“Rahatsızlığım yok. Düşüncelerinize gerçekten saygı duyuyorum. Erdemlisiniz. Umarım ki bir gün karşınızda bulursunuz o aileyi ve kızı, özür dilemek için…”

“Umarım, biliyorsunuz, insanların yaşaması için destek aldıkları tek şeydir; umut! Ben de umut etmeğe devam edeceğim. Şimdi izninizle yeniden.”

“Bir saniye… Bu kadar konuştuk, tanışmadık bile, hem yaşadıklarınızın sonunu da anlatmadınız, merak ederim, tamamlamak isterseniz, vaktim müsait, dinlerim.”

“Pardon! Adım Zeren! Üçüncü sınıf İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü öğrencisiyim.”

“Tanıştığımıza sevindim desem. Ben Ceren. Ve öykünüzün devamını merak ettiğimi söylesem…”

“Maksadınız kabalığımı dinleyip o genç kız yerine kendinizi koyup beni utandırmaksa peki. Ama dinleyin ve unutun gitsin. Yani; öğrendiğim ve aklımda kadarıyla; Listen and forget it(26)! Tamam mı?”

“Evet, tamam! Az-çok İngilizcem var ve söz veriyorum. Dinleyecek ve unutacağım. Söz!”

“Uzun uzun anlatıp hem vaktinizi, hem sabrınızı boşuna harcatmayayım. Benim için önemli, ama sizin için mutlaka önemsizdir. Böyle yağmurlu bir günde… Diyecektim ama bakın yağmur dindi, mutlaka dersiniz, ya da işleriniz vardır, ben sizi meşgul etmeyeyim…”

“Bilakis(27)… Şu bana benzeyen kardeşe ait öykü, ya da yaşadığınız olay ne ise detaylı olarak anlatırsanız gerçekten memnun olacağım, tabii sizce sakıncası yoksa.”

“Peki! Biz genelde tarif etmeğe çalıştığım yağmurlara “Kırkikindi Yağmurları” deriz. Yani; havadaki ısı farklılıkları nedeniyle oluşan yağmurlar, kısa bir tarifle. Bu yağmurla evimizin hemen önündeki mazgal, suyu taşıyamamış ve sular birikmiş, neredeyse apartmanımızın alt katlarını sular basacaktı. Hızlı geçen arabalar taşkın yapıyor ve ben endişeleniyordum. Yönetici olan babam işyerinden dönemediği için tedbir olarak bahçe kapısını karton ve taşlarla desteklemiş, henüz yukarı çıkmıştım ki… Sıkmıyorum değil mi?”

“Hayır devam edin, lütfen!”

“Bozulmuş bir arabanın babam yaşındaki sahibinin ve çocuklarının kapıyı açıp arabalarını bahçemize sokmağa çalıştıklarını gördüm. O kadar emek verdiğim çalışma birden sıfırlanmıştı. Belki defetmek gibi bir kelime ağır gelebilir ama sözlerimle onları incitmiştim. O insanlar kim bilir park etmek için nerelere kadar araçlarını iteklemek zorunda kalmışlardı? Mutlaka kahırla. İşte olay bu. Başınızın sağlığını takdir etmeme izin verin lütfen. Bu kadar vır-vır etmeme(28) ve sizce hiç ilgisi olmadığı halde başınızı ağrıtmama ses çıkarmadınız, üstelik merakla dinlediniz de. Umarım sağlıklı günlerde, bu kez yabancı olmadan karşılaşırız.”

“Umut için söylediğiniz söze katılıyor, ben de ‘Umarım’ diyorum.”

İki yabancı gibi ayrıldık kantinden. Bilmem gerektiği halde bilmediğim o kadar çok şey vardı ki. Bilmem de mümkün değildi o an zaten, hele ki destek almadan, hele ki bir ipucuna bile sahip değilken.

Ne kadar süre geçti aradan, bilmiyorum. Rastlamak istediğime, hatta rastlamak istediklerime de diyebilirim, rastlayamamak, hele hele deneyip de karşılaşamamak arama gücümü yitirmeme sebep olmuştu sanki.

Artık otobüsün sol yan camına dikilip de geçen beyaz küçük arabaların arka camlarına, arka bagajlarına bakmaz gibiydim.

Okulda bazen Ceren’le karşılaşıyor, sempatiye yakın bir gülümseme ile selâmlaşıp geçiyorduk. Çok zaman kütüphanede rastlıyordum ona, onunla sessizliğin egemenliğinde. Gariptir ki; onunla karşılaşacağım zamanları bekliyor, istiyor ve o zamanlardan hoşlanıyordum.

“Aradığıma değilse bile ona rastladım” diyordum. Bu rastlantıyla yanlışlık yaptığıma inandığım ailenin kızı, o insanlar yerine ondan af dilemek bile geçmedi değil zihnimden. Gün geçtikçe ona rastlamak için gönlümde coşkun bir arzu duyuyor ve fakat ağırlaşan ve oldukça ezbere yönelen dersler dolaysıyla hülyalara bile dalamıyordum.

Bir gün yine karşılaştık Ceren’le:

“Aramaktan vaz mı geçtiniz yoksa o yağmur insanını, yoksa o yağmur ailesini mi desem?”

“Dertleşmek için bana vakit ayırmanız mümkün olabilir mi? Gerçekten derslerden de, aramaktan da bunaldım. Bir dost eli olsa çevremde diye düşündüm, olabilir mi?”

“Dost eli olmasam bile, düşman eli olmadığımı kesinlikle iddia edebilirim.”

“Bu sözünü ‘Evet!’ ya da ‘Peki!’ olarak yorumlayabilir miyim?”

“Tabii, neden olmasın? Öğle paydosunda kantinde ilk karşılaştığımız yer uygun olabilir mi?”

“Olur! Hem çok memnun olurum!”

Öğlenin çabuk olmasını bekledim. Dersim bitmek bilmiyordu bana göre. Ve; “Oh!” diyeceğim an gelmişti.

Kantinde, aynı masada, kendisine oldukça çok benzeyen, daha önce koridorlarda rastlayıp da yağmur gecesi gördüğüm ve sonra benzettiğim bir gençle oturmuş, bekliyordu, “Herhalde beni” diye düşündüm.

“Ağabeyim Eren’le tanıştırayım sizi!”

Dediğim gibi, tanır gibiydim onu da, ama bu; imkân dâhilinde değil gibi geliyordu bana.

“Ağabey, arkadaş da üçüncü sınıf öğrencisi Zeren. Ağabey! Çok konuştuk, ama şu anı plânlamamıştık, siz mi anlatırsınız, ben mi?”

“Madem düşünen sensin, o zaman sen anlat!”

Şifreli(29) gibi konuşmalarından hiçbir şey anlamamıştım. Ceren anlatmağa başladı:

“Peki! Yağmurlu bir gündü, tıpkı karşılaştığımız günkü gibi. Arabamız eski olduğu için camları buğulanmıştı ve rahatsızlanan annemi o telâşla hastaneye götürmeğe çalışırken ağabeyim biriken su gölünü fark etmedi, suyun içine daldık, çıktık ve arabamız iki adım sonra durdu ve bir daha da gitmedi. Ne ileri, ne de geri. Nasıl, buraya kadar sizin öykünüzle bir benzerliği var mı benim anlattıklarımın?”

“Devam edin lütfen, dinliyorum!” dedim, utançla başımı eğerek.

“Arabamızı park edip, bir taksi tutup gitmeyi düşündük ve o zaman Zeren isimli bir arkadaş bize diyeceklerini dedi evlerinin penceresinden. Bir bakıma içinden geçen siniri, ya da kini kustu, hiçbir şeyi bilmeden, anlamadan, sormadan. Zaman değerli idi bizim için, itekleyip bir kaldırım kenarına yanaştırdık arabamızı, ‘Ne olursa olsun!’ diyerek. Yolda dönmeye çalışan bir taksinin şoförü de yardım etti bize ve hastaneye yetiştirdi bizi. Annemin tansiyon yüksekliği ile rahatsızlandığını öğrenip bütün gece hastanede başında durarak rahatlayabildik ancak. Benim öykümün içine de siz girdiniz, farkında mısınız?”

“Evet! Ve hâlâ nasıl özür dileyeceğim, onu düşünüyorum !”

“Geleceğim o kısma da. Günlerce düşündüm, hem tek başıma. O gence dersini vermem gerekti bana göre. Ağabeyimle arabamızı almaya gittiğimizde de, sonraları birkaç defa genel ve özel olarak kapınızın önünden geçtik. Maksadımız rastlayıp, iki çift lâf etmekti. Olmadı ve dikkat ettim, o günden sonra kaç defa geçtiysek kapınızın önünden o kapıyı hiç kapalı görmedik! Devam ediyorum.”

“Evet lütfen!”

“Sonra bir gün sen geldin yanıma. Yüzünü unutmamıştım, daha doğrusu unutmamıştık, ağabeyim ve ben. Seni uzaktan gösterdim ağabeyime. O da tanımıştı seni, ama sen bizi tanımadığın için, pişmanlığını içtenlikle anlatınca, biz de ne yapacağımızı şaşırdık!”

“O halde izin verin, yanlışlığım için yüzünüze karşı da özür dileyeyim.”

“Pişman olduğunuz, yanlışınızdan döndüğünüz için, sanırız bu size ders olmuştur, diye düşündük, ani karar vermemeniz, iki yutkunup bir söylemeniz ve karşıdaki insanların dertleriyle ilgilenmeniz için. Bu nedenle de özrünüzü kabul edip elimizi uzatıp ve arkadaş olalım istedik, hem ve hatta ailece de.”

“Sahi mi?”

“Gerçekten! Çünkü sizin o bahçenizin park yerine arabamızla girip bir çayınızı içip ne pekişmesi gerekiyorsa pekişsin isteriz. Bu kere bahçenize girmemize izin verirsiniz herhalde, değil mi?”

O kadar heyecanlı konuşuyordu ki, bazen “Sen!” bazen “Siz!” dediğinin farkında bile değil gibiydi.

“Ne demek gayet tabii! Ama ayıbımı dinlenip dinlenip yüzüme vurmasanız. Gerçekten çok üzgünüm. Geri dönüşsüz bir yanlışlık yaptığım için tekrar tekrar özür dilerim.”

Aklımdan, “Ya annelerine bir şey olsaydı, öğrenseydim bunu, o kahırla, o başı eğiklikle nasıl yaşardım?” diye anında bir düşünce geçti. Allah’ın sevgili kullarından biri olduğuma şükrettim.

Ayağa benim kalkmam gerekti. Kalktım Eren’in elini sıkıp kucakladım;

“İznin olursa sorabilir miyim? Ceren’in beni ilk gösterdiği andan beri biliyordun benim ben olduğumu değil mi?”

“Değil mi?” diye tekrarladı kısaca, tekrar elimi sıkarken…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Kırkikindi Yağmuru; İlkbahar sonları ile yaz başlarını kapsayan, ilkyaz dönemlerinde hava çeşitli nedenlerle farklı ölçüde ısınır, buna bağlı olarak oluşan türbülanslarla yağışlar genellikle öğleden sonra, bazen ikindiye kayan zamanlarda meydana gelen yağışlar olduğu için genelde bu şekilde anılmaktadır, tıpkı “Kocakarı Soğukları” gibi… Buna bağlı olarak “Yağmur Boşanmak” tabiri de; aniden ve şiddetli şekilde yağan yağmuru ifadelendirmektedir. “Yağmura yakalanmak” deyimi ise, yağmura tutulup ıslanmak anlamındadır. Öyküdeki gibi.

(*) Ceren; Farsça “Dişi ceylân yavrusu” anlamında olup, halk arasında daha ziyade “Ceylân” anlamında ve kız çocukları için kullanılan bir isimdir.

Eren; Tanrı’ya ermiş, evliya, deneyimli, akıllı, bazı gerçekleri önceden gören. Kız çocukları için de, erkek çocuklar için de kullanılan isim.

Zeren; Anlayışlı, zeki. Kız çocukları için de, erkek çocuklar için de kullanılan isim.

(1) Mazgal; Yağmur sularını, kanalizasyon şebekesine çekmek için kullanılan delik. Kale duvarlarındaki iç yanı geniş, dış yanı dar delik.

(2) Alternatif; Seçenek. Şık. Bir konuda birinin yerine seçilebilecek bir başka yol, yöntem, tutum.  Yerinde gereği gibi.

(3) Hoşgörü (Müsamaha); Tolerans. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme.

(4) Tufan; Çok şiddetli yağmur ya da çok şiddetli yoğun bir şey.

(5) Feyezan; Taşkın, taşmış. Su baskını. Suyun çok olup taşması. Seylap.

(6) Rögar; Suyolu, lâğım, maden ocağı vb. yer altı yapılarının hava deliği. Çatı penceresi. Kanalizasyona inmek ve tıkanıklığı gidermek üzere yapılmış öze baca.

(7) Savsaklamak; Zorunlu, geçerli bir neden olmaksızın bir işi bilerek, isteyerek geri bırakmak, zamanında yapmamak, geciktirmek.

(8) Barikat; Bir yolu veya geçidi kapamak için her türlü araçtan yararlanarak yapılan engel.

(9) Havsala; Zihnin bir şeyi anlama ve kavrama yetisi, kavrayış.

(10) Protesto; Bir davranışı, bir uygulamayı, bir düşünceyi vb. haksız, gereksiz, yersiz ve yolsuz bularak karşı çıkarak bunu her türlü yoldan belirtme. Bu karşı çıkışı bildiren yazılı açıklama.

(11) Eşşek; Yöresel olarak, eşşekliğin katmerli bir şekilde büyütülmesi ifadesi.

(12) Daniska; En güzel, en iyi.

(13) Bencillik; Egoistlik. Yalnız kendini düşünen, kendi çıkarını herkesinkinden üstün tutan (hodbin, hodkâm).

(14) Minval; Biçim, yol, tarz.

(15) Siluet; Bir şeyin yalnız kenar çizgileriyle ve tek renk olarak beliren görüntüsü, gölge.

(16) Tedirgin Olmak; Rahatı, huzuru kaçmış, bizar olmak.

(17) Bay; Genelde “a” harfi uzatılarak bir defa, ya da uzatmadan iki defa tekrarlanarak kısaca; “Allahaısmarladık” anlamında İngilizcedeki  “bye-bye!” veda sözcüğünün Türkçede yer bulmuş şekli.

(18) Dobra Dobra Konuşmak (Söylemek, Olmak, Demek, Anlatmak, Dobralaşmak); Açık, net, sakınmadan, çekinmeden, gerekli doğruları, gizlemeden konuşabilmek, söyleyebilmektir.

(19) Ayan Beyan; Aşikâr. Besbelli, ortada olan, gizli olmayan, açık, apaçık.

(20) Manidar; Anlamlı, anlamı olan, manalı.

(21) Yağmurlu bir gündü, tıpkı bugün gibi… şeklinde başlayana “Sensiz yıllarda” şeklinde ünlenen Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Fikret ŞENEŞ’e Bestesi; Selmi ANDAK’a aittir.

(22) Müneccimlik; Yıldız falcılığı. Yıldızların durumundan ve hareketlerinden anlam çıkararak falcılık yapma. Gök Bilimciliği, astronomluk.

(23) Allak Bullak Olmak; Şaşkınlaşmak. Şaşkına dönmek. Şaşırmak. Düzeni bozulmak, karmakarışık bir duruma gelmek, altüst olmak. Yüz çizgilerinde kırışıklıklar olmak.

(24) Sulu Sepken; Yağmurla karışık bir biçimde yağan kar olmakla birlikte, kişinin bu şekle uygun davranışı.

(25) Nafile; Yararsız, boşa giden, boş, işe yaramayan. Boşuna, boş yere. Fazladan kılınan namaz, ya da oruç.

(26) Listen And Forget It; Dinle ve unut! (İngilizce)

(27) Bilakis; Tersine olarak, tersine, aksine.

(28) Vır Vır Etmek; İpe sapa gelmez bir biçimde durmadan konuşmak.

(29) Şifreli Konuşmak; Karşısındaki üçüncü kişinin anlamayacağı bir şekilde anlamları ancak kendilerince bilinen sözlerle konuşmak.